Pırlanta İkliminde Seyahat-23

۝Allah dostları için helâk edici en büyük tehlike

۝Riyâset, Hak İddia Etmeyenindir!..

۝Makam Hırsının Akıbeti

۝Hizmet Erlerinin Riyâsetle İmtihanı 

۝Yüz Elimiz de Olsa…

۝Bir Kalbde İki Sevda

***

 

 

ALLAH DOSTLARI İÇİN HELÂK EDİCİ EN BÜYÜK TEHLİKE

°°°Önsöz°°°

Başkaları nezdinde farklı bir konumda olmak, onlardan saygı görmek, onlara emretmek ve söz geçirmek, herkeste aynı seviyede olmasa bile insanoğlunun fıtratında var. Biz buna riyâset sevdası diyoruz. Gazzâli Hazretleri dünya zevklerinin zirvesi diyor bu sevdaya.

Şöyle ki: “Ama o, daha dünyanın manasını anlayamamış ve dünya zevklerinin zirvesinin riyaset olduğunu idrak edememiştir. Liderliğe talip olan kimsenin muhakkak münafık, hasetçi, kibirli, riyakâr ve bütün rezilliklerle muttasıf olduğunu bilememiştir…” (Muhtasar İhyâ/ 461)

Pırlantada da, bu kavramın mahiyetinin ne olduğu, bu konudaki doğru anlayış ve tavrın ne olması gerektiği şöyle açıklanıyor:

* “Riyâset kelimesi, bir işin idaresini üstlenmek, önde bulunmak, başkanlık yapmak, reis olmak ve başı tutmak gibi mânâları ihtiva etmektedir. Aslında riyâset denilince, genellikle devlet başkanlığı, başbakanlık, bakanlık, valilik, kaymakamlık gibi idarecilikler akla gelmektedir. Fakat, dünden bugüne Hak dostları, tanınan, bilinen ve herkes tarafından anılan ünlü, namlı ve makbul bir insan olmayı da riyâset çerçevesinde değerlendiregelmişlerdir. Değerlendirmiş ve baş olma sevdasını Allah dostları için çok büyük bir tehlike olarak görmüşlerdir. Hatta, önde olma ve başı tutma isteğini “riyâset şehveti” olarak ifade etmiş ve onu diğer beşerî zaaflardan daha helâk edici bulmuşlardır.

Bundan dolayıdır ki, selef-i salihîn arasında, “Evliyânın kalbinden en son çıkan kötü huy riyâset tutkusudur!” sözü pek meşhur olmuştur. Tanınan, bilinen ve sözü dinlenen bir insan olma isteği, hemen herkeste az-çok bulunur. Fakat bazıları mülâhaza ufuklarını daha önemli meselelerle donatır, nazarlarını daha kıymetli hedeflere bağlar, sürekli daha yükseklere bakar ve bu sayede o hissi baskı altına alırlar. Evet, şayet insan meâlîye müştaksa, zihnini yüce fikirlerle aydınlatmış ve gönlünü ulvî hakikatlerle mamur kılabilmişse, bu âlemin geçici lezzetlerine değil de ahiretin ebedî güzelliklerine meftun olmuşsa, onun için dünyevî makam ve mansıplar çok önemsiz kalır.

Meselâ, Hakk’a kulluğu en büyük pâye kabul eden, Allah’ın rızasını kazanmayı yegâne hedef olarak belirleyen ve o hedefe ulaşmanın biricik yolunun da i’lâ-yı kelimetullah olduğuna inanan, dolayısıyla rıza-yı ilâhîyi tahsil istikametinde i’lâ-yı kelimetullaha ve nâm-ı celîl-i Muhammedîyi bütün cihana duyurmaya kilitlenen bir kul, kendisine riyasetlerin en büyüğü bile teklif edilse, asla dönüp bakmaz, ona kat’iyen meyletmez ve yürüdüğü yolu değiştirmeyi hiç düşünmez. Ne var ki, böyle bir istiğnâ ve ferâgât ancak ehl-i iman için söz konusudur. Dünya tâliplerine gelince, onların hemen hepsi, en küçük bir makam için hayatını feda edecek kadar şöhretperestlik hissiyle dopdoludur.

Gerçi, idarecilik de toplum hayatı açısından zarurîdir; bazı kimselerin önde bulunmaları, insanları hayra sevk etmeleri, beşerî münasebetleri düzenleyip halkın nizam ve intizamını sağlamaları lâzımdır. Tabiî ki, bir köy muhtarsız, bir kasaba kaymakamsız, bir il valisiz ve bir devlet başkansız olmaz. Bu açıdan, en küçük bir topluluğu idare etmekten dünya devletler muvazenesini sağlamaya kadar her sahada reislerin, başkanların, idarecilerin olması şarttır.

Şu kadar var ki, bu zarureti kabul etme ve işi ehline vererek onun gereğini yerine getirme başka bir meseledir, insanın kendisini bazı mevkilere ehil görmesi ve onu elde etmek için yanıp tutuşması çok daha başka bir meseledir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Şu emirlik (idarecilik) hususunda insanların en hayırlıları, idareci olmazdan evvel idareciliği pek fena gören ve onu hiç arzu etmeyen kimselerdir.” (Buhârî, menâkıb 25; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 199.) buyurmuştur.

Bu itibarla, insan riyâseti bir zaruret olarak kabul etse bile, şahsı adına onu hiç istememeli, bu konuda çok hakperest davranarak meseleyi emin ellere teslim etme gayreti içinde bulunmalıdır.” [Başkanlık Kimin Hakkı? DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

***

RİYÂSET, HAK İDDİA ETMEYENİNDİR!..

°°°Önsöz°°°

Kendi sorumluluğunu taşıyamayan ya da taşımakta zorlanan, hattâ çoğu zaman bunun farkında bile olmayan insanoğlunun, bir de başkalarının sorumluluklarını üstlenmek istemesi akılla, mantıkla açıklanabilecek bir durum değildir. Fakat bir taraftan da, her seviyede bu türlü sorumlulukların üstlenilmesini gerektiren toplumsal gerçekler var. Aşağıda, bu konuda bizzat Efendimiz’in tensip ve tavsiye buyurduğu Nebevî ölçülerin neler olduğu ve gerçek halifelerin bu meseleyi nasıl anladıkları açıklanıyor:

* “Evet, Allah Resûlü’nün vefalı dostları hiçbir zaman emirliği düşünmemiş ve riyâset sevdasına asla düşmemişlerdi. Öyle ki, İbn Sa’d ve İbn Esîr gibi müelliflerin naklettiklerine göre, Ebû Bekir efendimiz, halife seçildikten üç gün sonra kürsüye çıkmış ve “Ey insanlar! Hilâfeti kabul edişim, sizi yönetmeye aşırı istekli olmamdan değildi; bozgunculuktan ve ihtilâflardan korkmuştum. Şimdi ise, işi size bırakıyorum, istediğinizi başınıza getirebilirsiniz!” diye hitap etmişti. İnsanlar hep bir ağızdan “Biz sana biat ettik, seni bırakmayız!” deseler de, Hazreti Sıddık daha sonra da birkaç defa minbere çıkıp bu görevi kabul etmediğini bildirmiş; yerine başka birisini seçmelerini istemiş ve ısrarlar sonrasında vazifeyi mecburen üstlenmişti. (Bkz.: Abdurrezzak, el-Musannef 11/336; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 6/82.)

Zaten, sadâkat burcunun kahramanı olan o zattan, başka türlü bir davranış da beklenemezdi. Zira o, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in riyâset konusundaki ikazlarını pek iyi biliyordu. Nitekim, Ebû Zerr (radıyallâhu anh),

– “Yâ Resûlallah! Beni bir göreve tayin etmez misin?” diyerek idarecilik isteyince, Sevgili Peygamberimiz, mübarek ellerini onun omuzuna koyarak şöyle buyurmuştu: “Ebû Zerr! Sen zayıfsın, bu vazifeyi kaldıramazsın. Oysa, vazife bir emanettir ve kıyamet gününde rüsvaylık sebebidir.” (Müslim, imâret 16; Ebû Dâvûd, vesâyâ 4; Nesâî, vesâyâ 10.)

 

Bir başka defasında, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Abdurrahman İbn Semüre’ye (radıyallâhu anh) hitaben,

– “Ey Abdurrahman! Baş olmayı isteme; eğer isteğin üzerine o görev sana verilirse, onunla baş başa bırakılırsın. Şâyet sen istemeden sana verilirse, o işte ilâhî yardım görürsün.(Buhârî, ahkâm 5, 6; Müslim, imâret 19) demişti.

Cevdet Paşa’nın, “Kısas-ı Enbiya”da temas ettiği üzere, riyâset mevzuundaki bu nebevî uyarıları duyup dinleyen Hazreti Ebû Bekir (Allah’ın rıza ve rıdvanı onun üzerine olsun), onları Hazreti Ali’ye de hatırlatmış ve mevzuyla alâkalı şu ölçüyü dile getirmişti: “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.” (Kısas-ı Enbiya 1/293-294.) [Başkanlık Kimin Hakkı? DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

***

MAKAM HIRSININ AKIBETİ

°°°Önsöz°°°

Hırs her yerde ve herkes için kötüdür. Şahsî işlerimizde bile büyük zararlara sebebiyet veren bu duygu, başkalarının sorumluluğunu da içine alan alanlarda hırslı bir insana neler yaptırabilir düşünmek zor olmasa gerek. En çok da siyasilerde görülen hırs gibi.

Üstadımızın da dediği üzere;Hattâ bu ehemmiyetli sırdandır ki, din düsturlarının bir hâdimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım sahabeler ve onlara benzeyen mücahidînden, selef-i sâlihînden başka siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttaki olanlar siyasetçi olmazlar. Yani maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda, din ikinci derecede kalır, tebaî hükmüne geçer. Hakikî dindar ise; ‘Bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir’ diye siyasete aşk-ı merak ile değil; ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikata âlet etmeye -eğer mümkünse- çalışabilir. Yoksa bâki elmasları, kırılacak âdi şişelere âlet yapar…” (Emirdağ-1 – 56)

 Siyaset, makam mansıp sevdası ve dünyevî makamlar konularında aynı anlayışın devamı olan Pırlantada da yine aynı konu şöyle ele alınıyor:

* “Ebû Musa –radıyallâhu anh– idarecilik vazifesi talep eden bir insana Resûlullah’ın (aleyhisselâm) şu cevabı verdiğini rivayet etmiştir: “Allah’a yemin olsun ki, biz bu işe onu talep eden veya ona hırs gösteren bir kimseyi tayin etmeyiz.(Buhârî, ahkâm 7; Müslim, imâret 14.)

 Evet, riyâset, onu isteyip delicesine peşinden koşan kimselere verilmez. Çünkü, riyâset talep eden kimsede hırs var demektir. Hırs ise, istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sevkedebilir. Onun için, siyasette bir yere yükselme, bir mevkî ihraz etme ve bir makam sahibi olma gibi tutkular, insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyar.  ÇÜNKÜ, yükselme sevdalısı kimseler, sürekli daha üst bir rütbeyi ya da makamı düşünür ve o anki kredilerini hep yarınları hesabına harcarlar; o sermayeyi sadece hakkı tutup kaldırma adına kullanamazlar. Kullanmak isteseler bile bir yerde durmak zorunda kalırlar; zira, bir taraftan vazifenin hakkını vermeye çalışsalar da, diğer taraftan da sürekli ferdî ikballeri için yatırım yapma hususunda kendilerini mecbur hissederler. Kalemin bir yanıyla hak ve hakikate hizmet yolunda bazı şeyler çizseler de, diğer yanıyla da şahsî istikballerini garanti altına alabileceğini zannettikleri hususlarla alâkalı imzalar atarlar. Dolayısıyla, tam bir hizmet insanı olduklarını söyleseler de, bu takıntıları sebebiyle hep yarım bir insan olarak yollarına devam etmeye mahkumdurlar.

Oysaki, insanın bir aklı ve bir kalbi vardır; bunlar ne kadar sâlim olursa olsun, şayet insan bunları böler, bir kısmıyla başka şeyleri peylemeye kalkarsa, sermayesinin bir parçasını başka yerlere sarfetmiş ve asıl gayesinden uzaklaşmış olur. Meselâ; bir milletvekili bakan olmak ya da bir bakan başbakanlığa sıçramak arzusuyla yanıp tutuşuyorsa ve bu yolda bir kısım hırslara girmişse, tekyeden, zaviyeden hiç çıkmasa, sürekli halvetî yaşasa ve elinden tesbihini hiç düşürmese de, kalbinin ve aklının bir kısmını o türlü beklentilerle meşgul ettiğinden dolayı gerçekten önemli olan meseleleri gerektiği gibi ele alamaz, değerlendiremez.

Her ne kadar “Biz hakka hizmet ediyoruz, Allah için çalışıyoruz” dese de, ileriye matuf herhangi bir beklentisi olan ve bir üst makama yürüme gibi bir hedefi bulunan böyle biri, bir kısım hesaplarını da o istikamette yapıyor ve adımlarını ona göre atıyordur; artık aklının ve faaliyetlerinin yarısını o işe emanet etmiştir. Dolayısıyla, o eksik bir adam sayılır ve hayatî bir meselede emanete ne derece riayet edeceğini sadece Allah bilir.

Bu açıdan da, ehlullaha göre, siyasetin içinde bulunanlar arasında Müslümanlığı dörtte dörtlük yaşamayı ancak başta Râşid Halifeler olmak üzere çok az insan başarabilmiştir. Bu denge kahramanları, riyâsetle beraber kalbî ve ruhî hayatın gereklerini de gözetmiş; dünyevî işlerde dehayı bütün buudlarıyla temsil ederken ahiret hayatını nazar-ı itibara almayı da ihmal etmemişlerdir. Aklın yanında kalbe de değer vermiş; hisle beraber muhâkemeyi de değerlendirmişlerdir. Bir gözleriyle bu dünyaya bakmışlarsa bile, diğer gözleriyle de hep ahirete müteveccih yaşamışlardır.

İşte, bu ölçüde istikamet üzere olmak herkese müyesser değildir. Çünkü, idare ile alâkalı işler kısmen de olsa insanı dağıtır ve onun kulluğundaki mükemmelliğe dokunur. Riyâset tutkusu, en sağlam kimseleri bile aşındırır, karakter kırılmalarına sebebiyet verir. Öyle hırslı bir şekilde baş olma arzusu içinde bulunan kimse, hırsla üzerinde durulması gerekli olan çok önemli mevzularda dağınıklığa düşer.

Bu açıdan, akıl, kalb ve his selâmetiyle kalmanın ve dağılmamanın tek yolu, idareciliği ve önde bulunmayı vazife şuuruyla ele almaya, onu mesuliyeti büyük bir emanet olarak görmeye ve riyâset mevzuunda istekli olmaktan, arzu izhar etmekten uzak durmaya bağlıdır. Ara sıra, başka mülâhazalar buğu buğu gelip zihni ve hayali saracak olsa, hemen seccadeye koşup “Allahım, bağışla beni; boş hülyalara daldım, özür dilerim. Ben Seninim ve Sana döneceğim. Gerektiğinde her şeyimi al ama beni Sensiz etme!” diyerek sadece Allah’ın rızasına talip olmaya, aklı, kalbi ve hissi bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna tevcih etmeye vâbestedir.” [Başkanlık Kimin Hakkı? DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

***

HİZMET ERLERİNİN RİYÂSETLE İMTİHANI 

°°°Önsöz°°°

Hizmetimizin siyasî bir hedefi, arkadaşlarımızın böyle bir emelleri ve arzuları olmamakla beraber, kendi sistematiğimiz ve hizmet şartlarımız içinde bazılarımızda riyâset sevdası olabilir ve makam arzusu yeşerebilir. Bu açıdan başkaları kadar bizim de bu konuda dikkate, ikaz ve irşada ihtiyacımız var. Pırlanta Adamın şu ikazları, hangi seviyede hizmet ediyor olursa olsun hepimiz için çok önemli:

* “Riyâset dediğimiz mesele sadece cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ya da herhangi bir seviyedeki resmî idarecilikle sınırlı değildir. Önde olma ve başı tutma isteği, bazen “abilik” unvanı altında da kendini hissettirir; kimi zaman “kıdem” itibarıyla önde gelme ve turnikeye önce girmiş olma ambalajıyla da insanı esir edebilir; bazen de bir yönetim kurulunda söz sahibi olma ya da onun başında bulunma isteği şeklinde gönüllere girebilir.

İşte, bu türlü duygular da, insanın ruh dünyasında tesir icrâ eder; kalbe yerleştiği ölçüde de onu bütün bütün baskı altına alır. Hep sözünün dinlenmesini arzu eden ve baş olmayı isteyen bir insan, iman ve Kur’ân hizmeti dairesinde de olsa, bazı hakları çiğneyebilir, bir kısım hakikatları gözardı edebilir, kimi haklara karşı saygısızlıkta bulunabilir ve kendi haksızlıklarını hak gibi görebilir.

Bu itibarla, insan riyâsetin en küçüğüne bile asla tâlip olmamalı; şayet, başkaları tarafından öyle bir vazifeyle görevlendirilirse, o zaman da kerhen kabul edip emanet olarak ele aldığı o işin hakkını vermeye çalışmalıdır. İstemeye istemeye o işin altına girerken kendisini liyakatli görüp vazife tahmil edenlere, “Ben bu işin ehli değilim, ama ille de benim yapmamı istiyorsanız, bu vazifeyi kerhen üstleneceğim. Fakat, rica ederim, her zaman benim yanımda bulunun; yanlışlarımı hemen düzeltin. Bir kıblenümâ gibi bana doğruyu gösterin. Ne olur, kıblemi ve mihrabımı korumama yardımcı olun; beni tutun, destekleyin ve devrilip gitmeme müsaade etmeyin!” diyecek kadar mert olmalı ve öyle bir vazifeye razı olmayı şarta bağlamalıdır.

Haddizatında, insan böyle bir meselede kararı kendi tercihine değil de onun durumunu daha objektif değerlendiren ve meselelere daha bütüncül bir nazarla bakan kimselerin tayinine havale etmelidir. Kendisinin ne yapıp ne yapamayacağını dostlarının, büyüklerinin ya da âlî bir heyetin takdirine bırakmalı ve her türlü istihdama hazır olmalıdır. Aynı zamanda, onun belli bir vazifeyi götürebileceğine inanan ve onu istihdam eden insanların hüsnüzan edip yanılmış olabileceklerini de daha baştan kabullenmelidir. Evet, bir heyetin yanılma ihtimali ferdî kararlardaki yanılma nisbetine göre daha azdır; fakat, icmada da küçük çapta dahi olsa yanılma payı vardır.

Dolayısıyla, kendisine bir iş teklif edilen insan, o takdirde bulunan kimselere hitaben,

– “Hakkımda hüsnüzan edip beni bu vazifeye getirdiniz; ama şayet bu işi götüremediğimi görürseniz, vazife değişikliğini işaret etmekte lütfen gecikmeyin; ne olur beni kırmamayı değil, sadece hakkın hatırını gözetin; beni bu vazifeden almanız icap ederse sakın çekinmeyin. Nasıl ki bu işin altına sizin tayininiz, yönlendirmeniz ve iş’ârınızla girdim; aynen öyle de, küçük bir işaretinizle hemen ayrılabilir ve emaneti daha ehil birine tevdî edebilirim” diyebilmelidir. İşte, böyle bir düşünce hakperestliğin ifadesidir.

Bu mevzuda gösterilen alınganlıklar ise, hep bencillikten kaynaklanır.

Görülmedim, gözetilmedim, takdir edilmedim, kıymetim bilinmedi…” şeklindeki mülâhazalar nefsin ve enaniyetin hırıltılarıdır. Böyle bencil kimselere önemli vazifeler yüklemek kat’iyen doğru değildir; zira, bencillerin isabetli karar vermeleri imkân haricindedir. Onlar isabetli karar veremezler; çünkü, onların Hak’la münasebetleri yoktur, varsa da çok zayıftır; vicdanları duru değildir, his dünyaları bulanıktır. Dolayısıyla, onlar bulundukları yerde hak ve hakikatin temsilcileri olamaz, sürekli kendi hevâ ve heveslerini seslendirirler; herhangi bir seviyedeki riyâseti halka ve hakka hizmet vesilesi yapacaklarına daha yukarılara tırmanmak için bir basamak olarak kullanırlar.” [Başkanlık Kimin Hakkı? DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

***

YÜZ ELİMİZ DE OLSA …

°°°Önsöz°°°

Yukarıda da işaret edildiği gibi, bizim idarecilik ve siyasete mesafeli ve bu konuda hassas oluşumuz, bu işlerin tamamen gereksizliğinden kaynaklanan bir düşüncenin eseri değildir. Bu tavrımızın esas sebebi, yapmak zorunda olduğumuz hizmetin bundan daha önemli olduğuna inanmış olmamızdır. Bizim kendi işimizi yapma manasında bu mesafeyi korumamız gerekirken, siyaset yoluyla hizmet peşinde olanlar hakkında hüsnüzan beslememiz gerektiği de şöyle anlatılıyor:

* “Mevzuyla alâkalı bir hususa daha değinmek istiyorum: Evet, siyaset sahnesinde rol almak ve idarecilik yapmak da toplum hayatı açısından lâzımdır; bazı kimselerin devlet idaresinde söz sahibi olmaları, milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmaları içtimaî bir ihtiyaçtır. Fakat, şayet siz kendinizi iman ve Kur’ân hizmetine adadığınızı söylüyorsanız ve zihninizi, hissinizi, aklınızı, mantığınızı dağıtmadan garazsız-ivazsız kulluk yapmak istiyorsanız, böyle bir tercihte bulunduktan sonra artık siyasete ve dünyevî makamlara teveccüh edemezsiniz. Edemezsiniz, zira, siz şu zamanda en büyük tehlikenin, kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesi olduğuna inanmışsınız; bütün himmetinizi kalblerin ıslahına teksif ederek bu tehlikeye karşı koymaya kendi kendinize söz vermişsiniz.

 Öyleyse, o resmî vazifeleri kim yaparsa yapsın, kim hangi makamı temsil ederse etsin, o konuda kimseyi hafife almaz ve kınamazsınız; herkesin buradaki niyetine ve amellerine göre ötede mükâfatını alacağına ya da cezasını çekeceğine inanır ve hükmü Cenâb-ı Ahkemü’l-hâkimîn’e bırakırsınız. Bununla beraber, siz yürüdüğünüz i’lâ-yı kelimetullah yolunda rıza-yı ilâhîden başka hiçbir şeye evvelen ve bizzat yönelemez, sizi asıl vazifenizden koparacak hiçbir şeye dilbeste olamazsınız. Bu hususa dikkat çeken Nur Müellifi, İki elimiz var; eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir” (Tarihçe-i Hayat s.452, Emirdağ Hayatı) demiştir.

Evet, iman ve Kur’ân davasına gönül vermişseniz, yüz tane eliniz de olsa, kendi vazifenize ancak kifayet edeceğine inanır ve vazifeniz haricinde herhangi bir garaz taşımayı büyük bir aldanmışlık sayarsınız. Çünkü, i’lâ-yı kelimetullah başka hiçbir işi düşünmeye fırsat vermeyecek kadar büyük ve ağır sorumluluklar yükler insanın omuzuna. Bu yolda ondan başka şeyler düşünen insan himmetini dağıtmış olur. Himmetini dağıtan insan da, iki şeyde birden başarılı olamaz. “Bir koltukta iki karpuz taşınmaz” atasözü bu hakikati ne de güzel ifade eder!..”  [Başkanlık Kimin Hakkı? DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

***

BİR KALBDE İKİ SEVDA

°°°Önsöz°°°

İnsan için bir kıymet ifade eden bütün değerler, ancak kendilerinden daha üstün olanını kazanma söz konusu olduğunda feda edilirler. Meselâ anne ve babalar için evlâd, dünyada hiçbir şeye feda edilemeyecek olan çok önemli bir değerdir. Sözgelimi insan parayı da çok sever ama onu evlâdı için harcamakta hiç tereddüt etmez. Aynen bunun gibi, insan evlâd ü iyâlden de değerli bir hazine bulduğunda onlardan bile vazgeçer. İki Allah Dostunun menkıbeleri ışığında konuyu şöyle açıklıyor Büyük Hak Dostu:

* “Rivayetlere göre, İbrahim Ethem (rahmetullahi aleyh) Belh’in prensiymiş. Bir gece, yumuşacık yatağına uzanmış yatarken aynı zamanda kendi kendine mırıldanıyormuş; “Allahım beni maiyyetinden mahrum etme; şu aciz kulunu Firdevs’inle şereflendir. Allahım, beni Peygamberine komşu eyle!..” türünden sözler söyleyerek dua ediyormuş. O sırada çatıda birinin yürüdüğünü fark etmiş, ayak sesleri duymuş. Hemen,

– “Kim var orada, sen kimsin?” diye bağırmış. Çatıdaki adam,

– “Merak etmeyin efendim; bir zarar verecek değilim, devemi kaybettim de onu arıyorum!” demiş. İbrahim Ethem,

– “Be adam, çatıda deve aranır mı?” deyince, aklını başına getiren şu cevabı almış:

– “A be sersem; sen Allah’ın maiyyetini yatakta arıyorsun ya!.. Peki yatakta Allah aranır mı, uzanmış yatarken Peygamber aranır mı!”

İşte, bu sözler İbrahim Ethem’e yetmiş. Demek ki, kalbi ölmemiş ve vicdanı felç olmamış bir insanmış; duyduğu bir iki cümle onu kendine getirmeye kifayet etmiş. O gün malı-mülkü, makamı-mansıbı elinin tersiyle itmiş, saltanatı terk etmiş ve varıp Mescid-i Haram’a “cârullah” (Allah’ın komşusu) olmuş. Aslında, “cârullah” tabiri, büyük bir dil üstadı, edebiyatçı, kelâmcı ve müfessir olan İmam Zemahşerî’nin (1075-1143) lakabıdır. Zemahşerî, Mekke’de Beytullah’ın yakınında uzun süre ikamet ettiği için “Allah’ın komşusu” mânâsına “Cârullah” unvanıyla meşhur olmuştur. Fakat, İbrahim Ethem de bir cârullahtır; çünkü, saltanatı arkada bırakıp Kâbe’ye koşmuş, câr-ı Belh olmaktansa, câr-ı Kâbe olmayı yeğlemiş; cârullah olmayı cârunnâs olmaya tercih etmiştir.

 Hani, Rabiâ Adeviye’ye “Dâr!..” (yurt) deyip Cennet’i hatırlatıyorlar da, o “Câr” diye inliyor; “Komşu var mı orada; Dostumu görebilecek miyim? Dostu göremeyeceksem Cennet’in ne önemi var!” diyor.

Yunus Emre de,

“Cennet Cennet dedikleri

 Birkaç köşkle birkaç huri

 İsteyene ver onları

 Bana seni gerek seni!” diye içini döküyor. Gördüğünüz gibi, âşıklarda ses hep aynı çıkıyor, kalb hep “Dost, dost” diye atıyor.

İşte aynı mülâhaza İbrahim Ethem’i de Kâbe’ye taşımış ve onu cârullah yapmış. İbrahim Ethem Hazretleri bir gün,

– “Allahım, Senin uğruna her şeyi terk ettim; burada rahmetinin tecellîlerini ötede de Cemâlini görebilmek için yurdu-yuvayı arkada bıraktım; artık aşkınla beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacaktır” mülâhazalarıyla dopdolu olduğu bir sırada, metafta (Kâbe’nin etrafında tavaf yapılan yerde) oğlunu görür. Nasılsa, oğlu da onu görüp tanımıştır; göz göze gelir ve bir süre bakışırlar. Senelerin verdiği hasret, ikisini birbirine koşturur. İhtimal, onca sene ayrılıktan sonra, öyle bir karşılaşma Hazret’in his dünyasına büyük bir tûfan hâlinde tesir eder, onun gönlünde bir fırtına meydana getirir ve Hak dostu az da olsa içinin aktığını hisseder. Oğul kendini babasının kucağına atınca, o da yılların hicranıyla oğluna sarılır. Tam sarmaş dolaş olurlar ki, hâtiften bir ses gelir:

– “İbrahim, bir kalbde iki sevgi olmaz!” İşte o an İbrahim Ethem’den bir çığlık kopuverir:

– “Muhabbetine mâni olanı al, Allahım!” Az sonra da oğlu ayaklarının dibine yığılır kalır.”

  •        “Siyasete Meyletmeyi Kendi Adıma Döneklik Sayarım”

°°°Önsöz°°°

Kendilerinin; “gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye omuzumuza ihsan-ı İlahî tarafından konulmuş…” (21. Lem’a) olduğuna samimî olarak inanmış olan insanların, bu sorumluluklarını gölgeleyecek, ya da ikinci, üçüncü plana düşürecek olan her meşguliyetten uzak durması bir anlayış ve idrak meselesidir. Sözü, İbrahim Ethem kıssasından günümüze ve hizmetimize getiren Pırlanta Adam konuyu şöyle noktalıyor:

* “Evet, İbrahim Ethem bir söz vermiştir Rabbine; “Beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacak!” demiştir. O vefa abidesi, mukarrebîndendir. Mukarrebînin en mümeyyiz vasfı, her an Allah’ın huzurunda olduklarını idrak etmeleri ve bu yakınlığa göre bir duruş sergilemeleridir. Onların gözleri rahmet tecellîlerinden başka şey görmez, kalbleri rıza-yı ilâhîden başka bir şeyle uzun süreli meşgul olmaz. Onlar, Cenâb-ı Hak’la münasebetlerine mani olabilecek ne varsa, hepsini Allah için feda edebilirler. O Hazret de oğluyla meşgul olmayı bile huzurun edebine muhalif görmüş ve aldığı bir ikazla

– “Araya giren perdeyi kaldır Allahım!” niyazında bulunmuştur.

Bu menkıbeyi hatırlatışımın ve şu sözlerimin mânâsı, tabiî ki

– “Herkes Allah’a ulaşmak için oğlunu, kızını, eşini-dostunu, evini-barkını terk etmeli!” demek değil.. Fakat, bir ufuktan bahsediyorum; makam, mansıp, rütbe, pâye, mal, mülk… gibi dünyalıklar bir yana, Allah’tan alıkoyan her ne olursa olsun ona karşı kalbin kaymamasının lüzumunu, mâsivâya gönül bağlamamanın gereğini anlatmaya çalışıyorum.

Heyhat ki, genel düşüncem bu istikamette olmasına rağmen, bazıları hâlâ siyaset sahnesinde rol alma, devleti ele geçirme ve idareye hâkim olma sevdası gibi isnatlarda bulunuyorlar. Oysa, ben “kullardan bir kul” olarak Allah’ın rızasını kazanmaktan başka her türlü düşüncenin ve hele fâikiyet (üstünlük) mülâhazasına bağlı olarak idarî, siyasî bir pâye devşirmenin karşısında olduğumu defalarca ifade ettim. Daha 25 yaşımdayken o fırsatın ayağıma kadar geldiğini ama onu elimin tersiyle ittiğimi kaç kere söyledim. Değil parlamenterlik, çok küçük bir idarecilik bile istemediğimi belirttim. Aslında, kanımın delice aktığı o gençlik dönemimde dahî bu ölçüde bir istiğna sergilemiş olmam, genel karakterimi ortaya koyma açısından yeterli görülmeliydi.. o tavır ve tutumum neye tâlip olduğumu, ne istediğimi ve neyin arkasında koştuğumu merak eden ehl-i vicdana kâfî gelmeliydi. Neylersiniz ki, yüzlerce defa bu duygumu ikrar etmeme rağmen, bir kesim hâlâ duymazlıktan geliyor ya da duymak, anlamak istemiyor. Belki de o kesimin literatüründe rıza-yı ilâhî ve ebedî saadet gibi kavramlar bulunmadığından dolayı, söylediklerimi anlayamıyorlar. Fakat, onlar anlamasalar da, ben bir kere daha şu mülâhazamı seslendirerek mevzuyu noktalayacağım:

Teşvikçisi olduğum hizmetlerde dünyevî hiçbir hedefim yoktur; Türkiye’yi bütün zenginliğiyle ve imkânlarıyla getirip bana teslim etseler de, onu, küçük tahta kulübemdeki hayatıma tercih etmeyi ve makama-mansıba, mala mülke temayülde bulunmayı döneklik sayarım. Göz ucuyla da olsa, dönüp ona bakmayı Rabbime karşı vefasızlık ve davama da ihanet kabul ederim.

 Evet, benim de iki elim var, şayet yüz elim de olsaydı, onları i’lâ-yı kelimetullahtan başka bir gaye için kullanmayı asla düşünmezdim. Muhalfarz, öyle bir düşünce bir bulut hâlinde zihnime aksa, hemen seccademin başına geçer, tevbe eder ve İbrahim Ethem gibi, ‘Allahım, ya canımı al ya da Senin muhabbetine perde olan mülâhazaları gönlümden söküp at!’ diye dua ederdim.”  [Başkanlık Kimin Hakkı? DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

Bu yazı 54 kez okundu