Pırlanta İkliminde Seyahat-27

۝Biri Var!

۝Hazreti Harun’un Beraberliği

۝Ateşle Oynama!

۝Himmetin İnfaka Bakan Yanı

۝Peygamberler Yolu Izdırap İster

۝Gece Gelen Erzak Çuvalları

***

BİRİ VAR!

°°°Önsöz°°°

Üstad Hazretleri bir ‘huzur-u dâimî’den (22. Söz) bahseder. Buradaki huzur, bizim Türkçede kullandığımız anlamda ‘gönül rahatlığı, mutluluk, sevinç vs.’ manalarını ifade eden bildiğimiz huzur’dan daha çok, Cenâb-ı Hakk’ın her an hâzır ve nâzır, bizim de Onun huzurunda bulunduğumuz şuurunu kazanmamız durumudur. İşte o zaman pek çok şey değişir. Keza aynı ölçülerde olmasa bile Efendimizin huzurunda bulunma halini de (insibağ) böyle düşünebiliriz. Bu durumun, gerçek imanın gereği olan bir ciddiyet meselesi olduğunu şöyle açıklıyor Pırlanta Müellifi:

* “Zât-ı Ulûhiyet’e karşı ciddiyet, her zaman Cenâb-ı Hakk’ın muradını takip etme ve O’nun tarafından takip edilme mülâhazasıyla iç ve dış bütünlüğü içinde, hayatı ve davranışları ciddi bir çizgide sürdürme şeklinde olur. Bu da ancak, Cenâb-ı Hakk’ın, insanın her hâline nâzır bulunduğuna; yani onun sözlerini duyar ve işitir, ahvâlini bilir ve değerlendirir, yaptıklarını görür ve kaydeder olduğuna inanmakla gerçekleşebilir.

İnsanlar bazı durumlarda böyle bir görülüp gözetilmeyi muvakkaten unutabilirler; meselâ, yemek yerken, çay içerken kendi âlemlerine dalabilirler… Yatakta o murakabe havasından uzaklaşabilirler. O anlarda, Cenâb-ı Hakk’ın azametine uygun ve kulların küçüklüğüne münasip şekilde Allah’ı hatırlama, ihsan şuuruyla dolma söz konusu olmayabilir. Gerçi, “akrabü’l-mukarrabîn” dediğimiz daha hâlis kullar, o türlü hâllerde bile temkinli davranırlar. Fakat, Allah, bazı beşerî hâllerdeki öyle bir nisyanı ve geçici bir unutmayı bağışlayacağını vaad etmiştir. Belki onlardan dolayı da istiğfar edip Allah’a yeniden teveccühte bulunmak gerekir ama herkesin her yerde aynı ölçüde ciddiyet ortaya koyamayacağı da bir realitedir.

 Hak ölçülerine göre iyi düşünen, iyi şeyler plânlayan, iyi işlere bağlı kalan ve bütün sözlerini, hareketlerini, davranışlarını Allah’ın nazarına arz ediyor olma şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde ortaya koyan insanlar kâmil mânâda ciddi insanlardır. 

  • Onlar kiminle otururlarsa otursunlar –Hazreti Mevlâna edasıyla–

– “Arkadaş, dikkat et! Burada bizi yalnız sanma, bizden başka gizli biri daha var!” der ve o zaviyeden hareket ederler. Zaten Kur’ân da öyle demiyor mu:

– “Görmez misin ki Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir! Bir araya gelip gizlice fısıldaşan üç kişinin dördüncüleri mutlaka Allah’tır. Beş kişi gizli konuşsa altıncıları mutlaka Allah’tır. Bundan ister daha az, ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, kendileriyle beraberdir. O, ileride kıyamet gününde, yapmış oldukları işleri onlara tek tek bildirecek, dilerse karşılığını da verecektir. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilir.” (Mücadele/58/7)

Evet, biz hiçbir zaman yalnız değiliz; bizi her an gören, hâlimizi bilen, tavırlarımızı değerlendiren ve niyetlerimize göre kalblerimize teveccühte bulunan bir Rabbimiz var. İşte, bu hakikati kim, ne kadar kavrar ve kimin mârifeti ne ölçüde olursa, onun söz, tavır, hâl ve davranışları da o ölçüde ciddiyet televvünlü olur.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) anıldığı yerler ve O’nunla alâkalı meseleler de ciddiyet ister. İslâm’ın ilk senelerinde, henüz edep bilmeyen ve saygıdan anlamayanlar, Allah Resûlü’nün huzuruna geldiklerinde O’na karşı saygısız davranabiliyorlardı. O günlerde, çölden yeni gelmiş bir bedevî, bozuk bir üslûp, çirkin bir eda, yakışıksız bir tavır ve kaba bir ses tonuyla,

– “Muhammed kim?” diyebiliyor ve Efendiler Efendisi’ne,

– “Abdulmuttalib’in torunu” diyerek hitap edebiliyordu. Fakat bir gün geliyordu ki, herkes, O’nun kim olduğunu, konumunun neden ibaret bulunduğunu, Hak katındaki yerini ve Allah’la münasebetindeki enginliğini duyuyor, görüyor, anlıyordu. Kısa bir süreliğine de olsa, O’nunla oturup kalkanlar, O’nun söz incilerini derme fırsatı bulanlar hemen Resûl-i Ekrem’in boyasıyla boyanıyordu.

Öyle ki, O konuşurken, ashab efendilerimiz başlarında kuş varmış da onu kaçırmamak için hiç hareket etmemeleri gerekiyormuş gibi duruyor ve pürdikkat O’nu dinliyorlardı. Bir kelime kaçırma korkusuyla ödleri kopuyor gibi bir tavır sergiliyorlardı. O’nun huzurunda bulunma âdeta bir şok tesiri yapıyordu o seçkin insanlarda.. ve o şokun tesiriyle, fem-i güher-i nebevîden dökülen lâl ü güherin hiçbirinin boşluğa düşmesine meydan vermiyor, hepsini ezberliyor ve hiçbirini kaçırmıyorlardı.

Sahabe efendilerimiz biliyorlardı ki, O’nun dudaklarından dökülen sözler vahy-i gayr-i metlûvdu; yani, kelimeler Peygamber Efendimiz’e ait olsa da, onlardaki mânâ ve muhteva Allah Teâlâ tarafından O’nun kalbine ilham ediliyordu. Cenâb-ı Hak, bir metin (vahy-i metluv) gönderiyordu ama onunla beraber o metnin izahını da Resûlullah’a bildiriyordu. O da, Allah kendisine nasıl ilham etmişse, ona göre şerh ve yorumlarda bulunuyordu. Dolayısıyla, O’nun tebliğ ettiği âyetlerde de, onların şerhlerinde de kat’iyen hata yoktu; o her sözünde isabetliydi. İşte bu hakikat ve sahabenin bu hakikati anlayışı, Allah Resûlü’ne ve O’nun ağzından dökülen sözlere karşı lakayt kalmalarına asla müsaade etmiyordu, etmezdi de, zira onlar lügatlerinde lakaytlığa hiç yer vermeyen birer vefa abidesiydi.”

  • SAHÂBE EFENDİLERİMİZİN CİDDİYETİ

°°°Önsöz°°°

Huzur-u daimî ve insibağ denildiğinde ilk akla gelecek olanlar elbette sahabe efendilerimizdir. Çünkü vahy bütün tazeliği, bütün canlılığı ve orijinalitesiyle onlar zamanında geldi ve onu, vahyin kendisine geldiği Zâttan işittiler, bellediler. O vahyi, bizim rüyamızda bir kere görsek yepyeni bir insan olacağımız Allah Elçisinin ağzından dinlediler. İşte onların belki hergün yaşadıkları tablolarda birisi şöyle anlatılıyor Pırlantada:

* “Ashab-ı kiram, O’nu dinlerlerken öyle kendilerinden geçerlerdi ki, çoğu zaman gözleri yaşlarla dolardı. İrbad İbn Sâriye (radıyallâhu anh), “Bir gün Peygamber Efendimiz namazı kıldırdıktan sonra mübarek yüzüyle bize yöneldi ve gözleri yaşartan, kalbleri ürperten çok tesirli bir konuşma yaptı. Öyle ki içimizden biri, onun veda konuşması olduğunu zannederek Efendimiz’e son nasihatlerini sordu.” (Bkz.: Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6.) sözleriyle böyle bir anı anlatır. O’nu dinleyenler zamanın nasıl geçtiğini bilemezlerdi.

Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) der ki, “Bir gün Allah Resûlü sabah namazından sonra minbere çıktı. Konuştu, konuştu, konuştu… Öğle ezanından sonra, namazı kıldırıp tekrar minbere çıktı ve ikindi oluncaya kadar konuştu. İkindi namazını eda ettikten sonra yine konuşmaya başladı, konuşması akşama kadar sürdü.” (Müslim, fiten 25; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/341.) 

Evet, o gün Allah Resûlü, ilk hilkatten başlamış, kâinatın teşekkülünden, insanın yaratılmasına kadar bütün yaratılış devrelerini bir bir sıralamış ve daha sonra da kıyâmete kadar insanların başına gelecek hâdiseleri teker teker nakletmişti. Bütün enbiyâyı hem de şemâili ile anlatmış, istikbâle nazarını çevirip mahşere, Cennet ve Cehennem’e kadar her şeyi göz önüne sermişti. Sahabe efendilerimiz de O’nu saatlerce dinlemiş, söylediklerini öğrenmiş ve arkadaki nesillere bildirmişlerdi. Onlardaki bu öğrenme, ezberleme ve nakletme harikuladeliğini sadece, kadim kitaplarla, o günün dedikodusuyla ve bilgi müzahrefatıyla kirlenmemiş, dolayısıyla nisyana maruz kalmamış tertemiz dimağlarına vermek doğru değildir. Meselenin ciddiyete bakan yanları da vardır. Çünkü onlar, söylenen sözleri kendileriyle çok alâkadâr görmüş, çok iyi konsantre olmuş ve yalnızca o sözlere yoğunlaşmışlardı.

Nasıl ki, bir Hak dostu size,

– “Allah’ın sana şöyle teveccühü var, Efendimiz sana şu şekilde bakıyor; rüyamda seni falan mertebede gördüm” dese; bu söz sizde çok ciddi bir şok tesiri yapar ve siz o an ezberleme gayretinde olmasanız da, o sözü aradan yetmiş sene geçse bile unutmazsınız. İşte, onlar Peygamber Efendimiz’in her sözüne karşı aynı tehâlükü göstermiş, her kelimeyi aynı hassasiyetle âdeta emmişlerdi. Bir tarafta, Allah’tan aldığı vahyi büyük bir ciddiyetle tebliğ eden bir Peygamber; diğer tarafta da, aynı ciddiyetle dinleyen, öğrenen ve hak dini dünyaya ilân eden insanlar vardı. Öyle anlaşılıyor ki, “göndermeç” ile “almaç” arasında çok kuvvetli bir münasebet bulunuyordu. Onların kalibreleri de Allah tarafından yapılmıştı; frekansta hiç kayma yoktu. Dahası, o frekansın sağında–solunda da herhangi bir şerare bulunmuyordu. Her gelen mesaj tam yerine ulaşıyor ve doğrudan doğruya gidip onların gönüllerine akıyordu. Onlar da bütün benlikleriyle açılıyorlardı akıp gelen mesaja.. onu maddî–mânevî, dünyevî–uhrevî hayatlarının bengisuyu kabul ediyor; onsuz olamayacaklarına ve canlı kalamayacaklarına inanıyorlardı.” [Ciddiyetin ve Mizahın Bizcesi. İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

HAZRETİ HARUN’UN BERABERLİĞİ

°°°Önsöz°°°

Her ne kadar Firavun denilince Hz. Musa’nın çağdaşı olan Allah düşmanı akla gelse de, aslında her ümmetin bir Firavunu vardır. Efendimiz’in, “Bu ümmetin Firavunu Ebû Cehil’dir” dediği gibi. Beş Ülü’azim (büyük azim sahibi ve mücadeleci) Peygamberden birisi olan Hazreti Musa’nın Kardeşiyle ilgili durumu üzerinden, her ümmeti ilgilendiren bir gerçek şöyle ele alınıyor İkindi Yağmurlarında:

* “Üzerinde durulması gereken bir husus da, Firavun’a sadece Hazreti Musa’nın gitmemesi, kardeşi Hazreti Harun’u da beraber götürmesidir. Bu davranış, bazı işlerin kolektif yapılmasının daha müessir ve yararlı olacağına da bir işarettir. Hususiyle de büyüklerin ya da büyüklük taslayanların ayağına gidecek olan tebliğ erlerinin birbirlerine mânevî destek olmaları ve zâhirî yalnızlığın endişelerinden kurtulmaları bakımından çok önemlidir.

İsrail kaynaklarına göre, Hazreti Harun, Hazreti Musa’dan on-onbeş yaş daha büyüktü. İnsanların psikolojilerini iyi okuyan, söz söylemesini bilen ve duygularını rahatça ifade eden bir insandı. Hazreti Musa da onu takdir ediyor; kendisine bir yardımcı verilmesini isteyeceği zaman hemen onun adını anıyor ve Harun’la (aleyhisselâm) takviye edilmeyi diliyordu. Bazıları, onun bu isteğini ve “Kardeşim Harun’un ifadesi benimkinden daha düzgündür, onu da benimle beraber yardımcı olarak görevlendir ki beni tasdik etsin; doğrusu beni yalancı saymalarından endişe ediyorum.” (Kasas/34) deyişini bir kısım sebeplere bağlarlar. Bu hususla alâkalı, aslı İsrailiyâta dayalı olsa bile bizim kitaplarımıza da girmiş hikâyeler anlatırlar.

Meselâ; bir gün Firavun’un gazabından kurtulmak için, sınanmak üzere önüne konan ateşi alıp ağzına koyduğundan dolayı Hazreti Musa’nın dilinin yandığını ve bu sebeple kısmen kekeme kaldığını naklederler ki, kanaatimce, bu kat’iyen doğru değildir. Çünkü, peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her türlü ayıptan münezzehiyettir. Peygamberler masum, iffetli, sadık, emin ve firaset sahibi insanlar oldukları gibi, her türlü ayıptan da münezzehtirler. Onların hastalıkları bile geçici bir imtihandır, kalıcı değildir. Onlar, kendi toplumları ve çevreleri tarafından asla tiksinti duyulmayan, görenlere Allah’ı hatırlatan, herkese emniyet vaad eden ve hâllerine imrenilen insanlardır. Söz, tavır ve davranışlarıyla ortaya bir beyan zemzemesi salarak muhataplarını alıp kendi ufuklarına doğru sürükleyen ve ötelere yönlendiren seçkin kullardır. Bu açıdan, Hazreti Musa’nın kekeme olması kat’iyen söz konusu değildir.

Firavun’un karşısına çıkacak olan bir peygamberin,

“Rabbim! Gönlüme inşirah, yüreğime genişlik ver; işimi kolaylaştır. Dilimden şu ukdeyi çöz ki sözümü anlasınlar.” (Tâhâ/25-27) şeklinde yakarışta bulunması ise gayet tabiîdir. Nitekim, dilinde kekemelik bulunmadığından emin olduğumuz binlerce vaiz ve hatip de kürsüde ya da minberde sözlerine başlarken aynı duayı tekrar etmektedirler.

Hazreti Musa’nın, kardeşi Hazreti Harun’un belâgatını nazara vermesi ve onunla teyit edilmeyi istemesi meselesinde başka sebep ve hikmetler vardır. Meselâ, Musa (aleyhisselâm) sadece vahiy ile konuşmaya dikkat ediyor ve alışageldiği bu temkin sebebiyle vahiy haricinde konuşurken yavaş yavaş, tane tane konuşuyor olabilir. Şayet öyle ise, Efendimiz’in ümmiyeti gibi, onun bu temkini de kendisine ayrı bir derinlik kazandırıyordur.

Ayrıca, Hazreti Musa bir nevi kast sisteminin hâkim olduğu Firavun sarayında, Firavun’un ve çevresindekilerin tafralarıyla büyümüş olduğundan dolayı, onlara karşı konuşurken psikolojik bir ruh hâletiyle daha temkinli davranmak zorunda kalacağını, bunun da bir takım sürçmelere sebebiyet verebileceğini hesaplayarak, öyle bir psikoloji yaşamamış, Firavun’a hiç muhatap olmamış, onun tesirine hiç girmemiş, ama ona karşı sürekli bilenmiş olan kardeşini kendisine yardımcı istemesi, onun hitabetini nazara vermesi çok yerindedir ve pek hikmetlidir.

 İşte, Allah’ın iki elçisi, içinde bulundukları şartları tebliğ istikametinde en iyi şekilde değerlendirince ve özellikle yumuşak bir tavırla, kavl-i leyyinle hitap edince karşı tarafı yumuşatmış ve tezekküre sevk etmişlerdi. Her şeyden önce, gönül diliyle ve hâl şivesiyle seslenince muhataplarının içine bir haşyet salmışlardı. O andan itibaren, Firavun onlara farklı bakmaya ve onları farklı görmeye başlamıştı. Artık onlar, Firavun’un ve çevresinin nazarlarında düne kadar kapıkulları olarak kabul edilen, hor-hakir görülen ve ezilen insanlar değillerdi. O samimi, sıcak ve tatlı başlangıçtan sonra müzakere masasının bir tarafında Firavun varsa, diğer tarafında da Hazreti Musa ve Hazreti Harun yer almıştı.

Zaten, İsrail kaynaklarında, Seyyidina Hazreti Musa Tur’dan döndüğü zaman, mübarek yüzünün bambaşka bir hâl aldığı rivayet edilir. Bir mânâda sübuhât-ı veche mazhar olunca, vech-i zülcemali bir insanın bakamayacağı kadar nurlanır. Onun için, Hazreti Musa, yüzüne peçe çeker. İşte Firavun, siması çok güzel, gönlü sımsıcak ve dili pek tatlı olan Hazreti Musa’ya ilk kez şartlanmışlıklarından kurtularak bakınca, onu daha başka görür ve hakkında daha farklı düşünür. Dolayısıyla, Hazreti Musa’ya en azından müzakere hakkı verir; ‘Seninle konuşalım, anlaşalım!’ der.” [Tatlı Dil ve Firavunlar. İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

ATEŞLE OYNAMA!

°°°Önsöz°°°

Kul hakları konusundaki hassasiyeti ile de bize en güzel örnek olan Efendimizin helalleşme talebi üzerine, bir sahibinin ortaya koyduğu tavır, hem Efendimiz’in hassasiyeti, hem de sahabinin bu fırsatı nasıl değerlendirdiği yönleriyle üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Kendisi tam bir sahabe aşığı olan Munterem Zât bu olayı anlatarak sonunda şöyle bir sonuca bağlıyor:

* “Rehberimiz Hazreti Muhammed (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) ise ki, O’dur; O’nun hayatı kılı kırk yararcasına hak hukuk gözetmenin misalleriyle doludur. Bir gün, Peygamber Efendimiz ashabına dönerek, “Sizden kime bir haksızlık yapmış isem, şimdi benden hakkını alsın, ahirete bırakmasın” der. Bu sözünü üç defa tekrar edince yaşlı bir sahabi olan Hazreti Ukkâşe ayağa kalkar. Bir savaşta, Allah Resûlü’nün değneğinin onun sırtına değdiğini söyler. Resûlü Ekrem, bir değnek getirtir ve hakkını alması için Hazreti Ukkâşe’ye seslenir. Bu manzarayı hayretle seyreden Hulefâ-i Râşidîn Efendilerimiz, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Peygamber Efendimiz’e bedel kendilerine kısas uygulanmasını isterler, bu konuda ısrar ederler; Allah Resûlü’ne kıyamaz ve ağlarlar. Fakat, Peygamber Efendimiz, öne çıkar, sırtını uzatır ve “Hakkını al!” der.

Ukkâşe (radıyallâhu anh), “Yâ Resûlallah! Bana vurduğunuz zaman üzerimde elbise yoktu!” deyince, Peygamberimiz hemen sırtını açar. Bu sahneyi gören sahabe-i kiramdan bazıları yüksek sesle ağlamaya başlarlar. Hazreti Ukkâşe, Peygamberimiz’in mübarek sırtına yaklaşır, dudaklarını yapıştırır, bir güzel öper ve sonra da, “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Senden hak iddia etmek benim ne haddime!” der. Allah Resûlü, hakkını helâl etmesi için ona ısrar edince, Hazreti Ukkâşe, büyük bir mahcubiyet içinde, ahirette şefaatçi olması recasıyla bütün haklarından vazgeçtiğini söyler. Peygamber Efendimiz de, “Kim Cennet’teki arkadaşımı görmek isterse bu yaşlı adama baksın.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 3/59-61; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliya 4/73-74.) diyerek onu müjdeler.

 İşte, sadece şu hâdise bile, dini kendisinden öğrendiğimiz Zât’ın kul hakkı konusunda ne kadar hassas olduğunu gösterir ve bizi de herkesin hukukunu gözetmeye çağırır. Hele söz konusu bir yetimin hakkı ise, dinimiz o meseleyi daha baştan belli hükümlere bağlamıştır. Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin yetim malı yemeleri bir yana o mala yaklaşmalarını dahi mahzurlu saymış, pek çok âyet-i kerimeyle bu hususta dikkatli olunması gerektiğini nazara vermiş ve, “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın harıl harıl yanan bir ateşe gireceklerdir.”(Nisâ sûresi, 4/10.) ikazında bulunmuştur. Duhâ sûresinde de “Sakın yetimi güçsüz bulup hakkını yeme, sakın onu küçümseyip üzme.” (Duhâ/9) buyurmuştur.

Öyleyse, bir Müslüman bütün davranışlarını ve muamelelerini ötede hesabını vereceği mülâhazasına bağlamalıdır. Üzerinde başkasına ait bir arpa kadar hak varsa, ondan dolayı da hesaba çekileceğini düşünmeli ve daha hayattayken o haktan kurtulmanın yollarını aramalıdır.” [Kimsesiz Çocuklar ve Evlât Edinme. İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

HİMMETİN İNFAKA BAKAN YANI

°°°Önsöz°°°

Himmet yüce gönüllülük demektir. Himmet kendini aşmak demektir. Himmet her zaman başkalarının iyiliğini düşünmek, istemek ve bunun için kendine düşeni yapmaktır… Bir himmet geleneğinin tekrar hatırlanmasına vesile olan âlî (yüce) himmetli Zât-ı Muhterem, bunun sadece parayla, pulla ilgili bir tavır ve anlayış biçimi olmayıp, bütün islâmi ve insanî alanları kapsadığını şöyle açıklıyor:

* “Bugün himmet denince bazıları sadece maddî olarak yardımda bulunmayı (infak) anlasalar da, aslında infak, himmetin sadece bir yönünü teşkil ediyordu. Himmetin infak yönü de yine örneğini Allah Resûlü’nün ve sahabe efendilerimizin hayat-ı seniyyelerinden alıyordu.

Mudar kabilesinin fakir insanları huzuruna geldiğinde ya da Tebük Seferi’ne çıkılacağı sırada, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanları nasıl yardım ve infak etmeye çağırmışsa, daha sonraki dönemlerde de seferberlik anlarında maddî-mânevî fedakârlıkta bulunma çağrıları sık sık yapılmıştı. Belki o zamanlar bu türlü hayır ve hasenâta himmet denmiyordu; fakat, ihtiyaç hissedildiği ve zaruret hâsıl olduğu zamanlarda hep yardım, iâne ve infak çağrısında bulunuluyordu. Altından kalkılması gereken bir zorluk veya taşınması icap eden bir yük karşısında herkesin el uzatması isteniyordu.

Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) mânen el uzatmasına ya da bir Hak dostunun imdada koşmasına benzer şekilde, o istimdadı işiten bütün mü’minler de sesin geldiği yere yöneliyor, ellerindeki imkânlarla seferber olup imdada koşuyor ve yapılması beklenen şeyleri yapma adına ciddi bir cehd ortaya koyuyorlardı.

 İşte, bizim zamanımıza doğru gelinirken, yine ortada kaldırılması gerekli olan ağır bir yük vardı. Merhum kif’in,

– “Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı Hak , Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!” mısraıyla ifade ettiği gibi, samimi kullar, hakkı tutup kaldırma vazifesiyle karşı karşıyaydı ve her biri o vazifenin kendi omuzlarına yüklendiğine inanıyordu. Hayır ve hasenât adına yapılacak her şey hakkı tutup kaldırma, dine el uzatıp onu sürüm sürüm olmaktan kurtarma, kendi kıymetine yükseltme ve gerçek konumuna ulaştırma demekti. Dolayısıyla, bu mânâların hepsi birden mülâhazaya alınarak hem yardım çağrısına hem de insanların bu çağrıya icabet edişine himmet dendi.

Bu açıdan, himmeti umumi mânâda el uzatma şeklinde anlayabilirsiniz.

Meseleyi bu yönüyle değerlendirirseniz, Peygamber Efendimiz’in ümmetine el uzatması ya da velilerin bazı insanların imdadına koşması ile günümüzde bazı kimselerin iman ve Kur’ân hizmetine el uzatmaları arasında ciddi bir münasebet görürsünüz. Sonra, bu el uzatma ve yardıma koşmanın sadece maddî imkânlarla olmadığını ve insanların, kendilerine lütfedilen nimetlerin her birine karşı, o nimetlerin kendi cinsinden bir nevi şükür edasına giriştiklerini de müşâhede edersiniz.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin de İşârâtü’l-İ’câz’da belirttiği gibi,

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” (Bakara/3) âyet-i kerimesindeki مَا umumî bir mânâyı ifade etmektedir. Yani, infak sadece mala ve paraya münhasır değildir; ilim, fikir, kuvvet ve amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara infakta bulunulması gerekmektedir. (İşârâtü’l-İ’câz s.44.)

İşte, mal ya da para, ilim veya amel, sıhhat yahut zekâ Cenâb-ı Allah’ın lütuf buyurduğu her türlü rızıktan infakta bulunmak ve bu şekilde dine ve millete hizmet etmektir himmet. Zaten, dünden bugüne bu kutsî vazifeye dilbeste olan fedakârlar, mukaddes mefkure adına bir işin ucundan tutmak için el uzatırken karşılarında kendilerine de bir el uzandığını düşünmüş, böylece hem himmet etmiş hem de himmet dilemişlerdir. Kendi kurtuluşlarını başkalarını kurtarmaya bağlamış ve böyle bir yolda yürürken gerekirse canlarını feda etmeye bile razı oldukları gibi maddî-mânevî her türlü füyûzat hislerinden feragatta bulunmayı da daha baştan kabul etmişlerdir. Bu adanmış ruhlar kelimenin tam mânâsıyla beklentisizlerdir.

Evet, bu himmet kahramanları bütün bütün beklentisiz insanlardır; zira onlar, daha yolun başında;

  “Kadrim bilinmedi deyip darılma!

   Bilinmeden göçüp gitti büyükler.

   Darılıp yerinden sakın ayrılma!

 Himmet bekler taşınacak bu yükler.“ (Kırık Mızrap s.288) nasihatini dinlemiş ve bu sözleri bir ahd ü peyman olarak kabul etmişlerdir.

Bu meselenin önemli bir buudu da şudur ki; arz etmeye çalıştığım çerçevede iman ve Kur’ân hizmetine himmette bulunmak insanı değerler üstü değerlere ulaştırır. Çünkü, Hazreti Üstad’ın da işaret ettiği gibi,

– “Bir insanın kıymeti himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” (Tarihçe-i Hayat s.95)

Aksine, hep “nefsî, nefsî” diyen, sürekli şahsî menfaatlerini düşünen ve milletin istikbaliyle alâkalı hiçbir plânı, projesi ya da derdi olmayan bin adam, sadece bir adam hükmündedir. Evet, kimin himmeti yalnızca nefsi ise, o kimse insan bile sayılamayacak bir derekeye düşmüş demektir. Zira, insan fıtraten medenî olarak yaratılmıştır; o tabiatı itibarıyla, kendi cinsinden olanları da düşünüp onlarla beraber yaşamaya mecburdur.

Cenâb-ı Allah’a sonsuz hamd ü senalar olsun ki, günümüz de himmeti milleti olan insanlardan nasipsiz değildir. Bugün de, himmet çağlayanları, ilâhî lütuflarla desteklene desteklene bir ummana doğru gürül gürül akmaktadır. Bu devrin himmet erleri de çeşit çeşit olumsuz hâdiselere rağmen, kaderî programların kendilerine yüklediği misyonu temsile çalışmaktadırlar.” [Himmet: Teveccüh, İnfak ve Gayret. İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

PEYGAMBERLER YOLU IZDIRAP İSTER

°°°Önsöz°°°

İnsan, başkaları için yaşayabildiği kadar insandır. Bu noktadan insanların seviyeleri çok farklıdır. Fakat genel bir tasnifle bunları dört gruba ayırmak mümkündür. Şöyle ki:

1) Sadece kendilerini düşünenler.

2) Önce kendilerini düşünenler.

3) Önce başkalarını düşünenler.

4) Önce de, sonra da başkalarını düşünenler.

En güzel örnekler üzerinden konuyu şöyle özetliyor zamanımızın Büyük himmet kahramanı:

* “Ötelere inanan insan, kendi istek ve ihtiyaçlarına rağmen, çevresindeki insanların mutluluğunu plânlayan, mensup olduğu toplum için nakış nakış huzur projeleri geliştiren, insanlığın dertleri karşısında hafakandan hafakana giren bir diğergâmdır. O, dünyayı nefsine zindan edecek ve şahsı hesabına bitip tükenecek kadar başkalarının saadetini düşünür. Düşünmemek onun elinde değildir artık; o yaşatmak için yaşayan bir fedakârdır.

O, Bediüzzaman edasıyla, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım” (Tarihçe-i Hayat s.616) derken gönlünün sesine tercüman oluyordur ya da ellerini açıp, Hazreti Ebû Bekir gibi,  “Vücudumu o kadar büyüt ki Cehennem’i ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın!” (Bkz.: Şeyh Şemseddin Sivasî, Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn s.25. 28. Menkıbe) çığlıklarıyla inlerken aynı hasbî ruhu seslendiriyordur.

Şahsen, günümüzde bile,

– “Allahım, bir tek insanın hidayete ermesi için her gün elli defa ölmeye razıyım!” diyen karasevdalılar biliyorum. Şimdi, bugünün Kur’ân talebelerinden birinin şu sözünü, Bediüzzaman’ın samimi feryadını ve Sıddık-ı Ekber’in hasbî yakarışlarını yüze, bine, hatta bir milyona katlayın; sonra onda Efendimiz’in ızdırabını okumaya çalışın. İşte, o zaman insanlığın namzet olduğu akıbeti kendi mârifet enginliğiyle bilen, dolayısıyla iman etmeyenlerin ardı sıra çok hüzünlenen ve neredeyse üzüntüden kendisini yiyip tüketen Allah Resûlü’ne, “Kur’ân’ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik.” denmesindeki mânâyı bir nebze anlayabilirsiniz. Şu kadar var ki, insanlığın kurtuluşu hesabına bu denli ızdırap içinde bulunmayı herkesten beklemek doğru değildir.

Kimisi, sadece,

 لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ 

ikrarının adamıdır. O kendi adına ebedî saadeti yakalamakla meşguldür. Böyle bir insan hakkında da suizan etmek ve onu dalâlette görmek büyük bir hatadır. Hayır, inşaallah, onun da necâta ermesi muhtemeldir. Fakat, kimisi de vardır ki, o gece-gündüz hak ve hakikatleri herkese duyurmanın plân ve projeleriyle oturup kalkmaktadır. Yatağına uzandığı zaman bile, “Nasıl yapsam da, Allah’ın mesajını bütün dünyaya duyursam…” demekte, ızdırap içinde kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. İşte, bunlara Cenâb-ı Hakk’ın özel bir teveccühü olacaktır; Allah bunları peygamberlerle beraber haşredecektir.

Değişik vesilelerle arzettiğim gibi, Esved İbn Yezîd en-Nehâî vefat ettikten sonra, bir dostu onu rüyasında görür; 

– “Orada sana nasıl muamele edildi, nasıl karşılandın?” diye sorar. Hazreti Esved, “Vallahi, nübüvvetle aramda dört parmaklık bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler” cevabını verir. Evet, peygamberlik mesleği olan irşad ve tebliğ yolunun fedakâr yolcuları ötede Peygamberlerin hemen ardında yer alacaklardır. Dolayısıyla, Şah-ı Geylânî, İmam Rabbânî, Muhammed Bahauddin Nakşibend ya da İmam Gazzâlî gibi büyükler de aynı sözü söyleseler, hilâf-ı vâkî bir beyanda bulunmuş olmazlar.

Hâsılı, söz konusu âyet-i kerimede, tembihle beraber bir iltifat, tadilin yanında da bir takdir vardır. Bu açıdan da, ona ve benzerlerine, Peygamber Efendimiz hakkında ‘tadil ü takdir âyetleri’ dense sezâdır.” [Sen Bahtsız Değilsin!. İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

GECE GELEN ERZAK ÇUVALLARI

°°°Önsöz°°°

Bir günahı işlemek kadar, onun işlenmesine sebep olmak da mahzurludur. İnsanın kendi yaptığı doğru bile olsa, yaptığı bu işten kendisi veya başkaları bir şekilde zarar görecekse, meselâ günaha girecekse o işi gizli yapmak gerekir. Bunun için, herkesin yapmak zorunda olduğu ve teşvik mânası taşıyan farzların dışında, özellikle nafilelerin gizli yapılması tavsiye edilir. Aşağıda, hem yaptığı iş itibariyle, hem de bunu herkesten gizli yapmış olması sebebiyle, destanlık bir fazilet örneği ortaya koyan bir Peygamber torununun, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir kahramanlığı, yorumu da yapılarak şöyle anlatılıyor:

* “İnsanların gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek hâlde bulunan kimselere düşen bir vazifedir. Bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman Hazretleri, ihlâs düsturlarını sayarken, “faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemek” (21. Lem’a, 2. Düstur) esasını da zikretmiştir. Evet, her fırsatta şahsî meziyetleri sayıp dökmek, sözü hemen ferdî başarılara getirmek, muvaffakiyetleri kendine mal etmek ve hep önde görünmek de mahzurlu alan sınırında dolaşmak demektir. Çünkü, bunları yapan bir insan, kimse hakkında haset etmese bile, başkalarını kendi hakkında çekememezliğe itmiş ve onların gıpta damarını tahrik etmiş olacaktır. Bundan dolayıdır ki, bizim kültürümüzde, bir insanın kendi fazilet ve meziyetlerini sayıp dökmesi ayıp kabul edilmiş; ayrıca, iyilikleri gizli yapma anlayışı gelişmiştir.

Meselâ, sadakalar, başkalarının görmeyeceği ve bilmeyeceği bir şekilde fakirlerin eline ulaşması için götürülüp bazı yerlere bırakılmış; bu düşünceyle her köşeye ‘sadaka taşları‘ yerleştirilmiş; muhtaç kimseleri minnet altında bırakmamaya, onları incitmemeye ve hasede sevk etmemeye azamî gayret gösterilmiştir. Sadakayı verenle onu alan arasına vakıflar gibi aracılar konmuş, bu sayede hem fakirlerin mahcup olmaları ve zımnî bir başa kakma tavrına maruz kalarak incinmeleri önlenmiş, hem de zenginlerin riyaya düşmelerine ve böbürlenmelerine meydan verilmemiştir.

 Evet, dinimizde nafile ibadetlerin ve sadakaların gizliliği esastır. Peygamber Efendimiz,

-“Cenâb-ı Hak, ne ‘desinler’ diye hayır yapan süm’acıdan, ne gösteriş delisi mürâîden, ne de iyiliğini başa kakıp duran mennândan hiçbir şey kabul etmez!” (Bkz.: Buhârî, zekât 8; Müslim, zekât 63.) buyurmuştur. Hayır ve hasenâtı gizli yapmak ve sadakayı kimseye göstermeden vermek gösterişten ve “desinler”e iş yapma mülâhazasından kurtulmak için iyi bir yoldur. Bizim dünyamızda, gizlice iyilik yapıp, yardım ettiği fakire bile kendini bildirmeden sırra kadem basan insan çoktur. Seleflerimizden bazısı, sadakasını bir fakirin geçeceği ya da oturacağı yere koyup oradan uzaklaşarak; kimisi, uyumakta olan bir muhtacın cebine para koyarak; bir başkası da, sırtındaki yardım çuvalını bir kapının önüne sessizce bırakıp gözlerden kaybolarak infakta bulunmayı tercih etmişler; riyadan, süm’adan ve minnet altında bırakmaktan son derece sakınmışlardır.

Bir menkıbede anlatıldığına göre; bu fedakâr ruhlardan biri de, Peygamber Efendimiz’in torunlarından olan İmam Ali Zeynülâbidîn’di. Kendisini Allah’a kulluğa adamış bu insanın yaşadığı dönemde halkın arasında pek çok fakir, kimsesiz ve bakıma muhtaç insan vardı. Bunların çoğu, ihtiyaçları olan yiyecek, içecek ve giyecek eşyaların bir gece vakti kapılarının önüne konmuş olduğunu görürlerdi. Senelerce kimin getirdiğini bilemedikleri bu eşyaları –bir taraflarına iliştirilen ‘helâldir’ pusulasına da güvenerek– kullanmışlardı.

Yıllardan sonra bir sabah, kapıların önü boş kalmıştı. O gece hiçbir muhtacın eşiğine erzak çuvalı bırakılmamıştı. Herkes bunun sebebini merak ediyordu ki, o sırada “İmam Ali vefat etti” diye bir ses duyuldu. Hak dostunu yıkayan, defin için hazırlayan gassal, imamın sırtına el vurunca kocaman bir nasırın varlığını görmüş ve su yerine onu gözyaşlarıyla yıkamaya başlamıştı. Zira o koca İmam yirmi küsur sene fakire fukaraya çuval çuval yardım taşımıştı sırtında. Taşıdığı yüklerden dolayı sırtı nasır bağlamıştı. Fakat, o ölene kadar bundan kimsenin haberi olmamıştı. Kimsenin haberinin olması da gerekmezdi; çünkü, asıl gaye Allah’ın rızasını kazanmaktı ve her şeyi bilen Allah, bir gece vakti sırtında erzak çuvalı taşıyan Zeynülâbidîn’in hâlini de görüyor ve biliyordu. İşte, o ve onun gibiler, nazarlarını rıza ufkuna kilitlemiş ve kulluk kulvarında rekabetsiz yarışmayı seçmişlerdi.

Dolayısıyla, kendileri gıptaya ve hele hasede hiç girmedikleri gibi, başkalarının gıpta damarını tahrik etmemeye ve yaptıkları yardımlara riya, süm’a, minnet ve eza bulaştırmamaya da çok dikkat etmişlerdi. Onların yürüdüğü yol, dinî hayatta, ahirete yatırım yapmada ve Allah rızasını kazanmada yarışma duygusu diyebileceğimiz “tenâfüs” yoluydu.” [Rakipsiz Yarış. İKİNDİ YAĞMURLARI]

Bu yazı 72 kez okundu