Pırlanta İkliminde Seyahat-33

۝İstişare Kendi Fikirlerimizi Dayatma Yeri Olmamalı

۝Liyakatin Önemli Bir Şartı ve Daire dışına çıkanlar

۝Hiç Kimse O Kapıdan Eli Boş Dönmemiştir

۝Kötülükten Sakındırırken Günahı Fâş Etmeme

۝Şeyh Uçmaz, Mürid Uçuruma Yuvarlar

۝İbadette İstikamet, İnsanı Günaha Düşmekten Korur

***

İSTİŞARE KENDİ FİKİRLERİMİZİ DAYATMA YERİ OLMAMALI

°°°Önsöz°°°

İstişareden maksat ortak akıldan faydalanmaktır. Adı istişare bile konulmuş olsa, kendi düşüncesini zorla kabul ettirmeye çalışmak hem bencilliktir, hem despotluk. İstişarenin bir usûlü olduğu gibi bir de âdâbı vardır. Yaptığı İstişare toplantılarında bunu fiilen gösteren İstişare kahramanı, sözlü olarak da şu açıklamayı yapıyor:

* “İstişare esnasında insaf ve vicdan kriterleriyle meseleleri değerlendirmenin önemli bir ölçüsü de Kur’ân-ı Kerim’in amellerin tartılmasıyla ilgili beyan buyurduğu şu ölçüdür:

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ . وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

“Her kim zerre miktarı hayır işlerse, karşılığını görür; her kim de zerre miktarı şer işlerse o da karşılığını görür.” (Zilzâl sûresi, 99/7-8)

YANİ herhangi bir meseleyle ilgili karşılıklı ortaya konulan donelerden şer yönü hayır cihetine zerre kadar ağır gelen görüş bir kenara konulmalı ve bunun yerine hayır yönü zerre kadar bile olsa ağır basan görüş esas alınmalıdır. Yani amellerin tartılmasında nasıl ki, hayır şerre tercih edilebiliyorsa ve Cenab-ı Hak da kulları hakkında buna göre hüküm veriyorsa, bu düstur bizim istişarelerimize de hâkim olmalıdır.

O hâlde dile getirilen görüşlerden birisinin zerre kadar hayır ağırlığının söz konusu olduğu bir yerde; NE kıdemin, NE unvanın, NE makamın NE DE parmakla gösterilen biri olmanın etkisi söz konusu olamaz. Aksine hakikat orta yerde dururken bütün bunları bir kredi olarak görme ve baskı unsuru yapma MEŞVERETİN RUHUNU TAHRİP etme demektir.

Evet, meşverette kat’iyen dayatma olmamalıdır. İslâm’a göre en makbul insan, yarım saatlik bir meşveret içinde karşı tarafı dinlerken on defa, -“Siz bu konuda çok haklısınız. Söylediğiniz her sözün altına imzamı atarım. Fakat bunların yanında benim de aklıma şöyle bir düşünce gelmişti. Buna ne buyurursunuz?” diyen kimsedir. İşte meşveretin şerefini koruyan, şeref âbidesi insan budur. Yoksa karşı tarafı dinleme saygısını gösteremeyen ve sürekli kendi düşüncelerini doğru gören kimse esasında NEFSİNİ PUT HÂLİNE GETİRMİŞ bir zavallıdır. Nefsi karşısında rükû ve secdeye varan böyle bir zavallı ise din ve hizmet adına konuştuğunu zannetse de HAKİKATTE nefsi hesabına konuşuyor demektir. Dolayısıyla onun ortaya koyduğu düşünceler hep reaksiyona sebebiyet verecek, tepkiyle karşılanacaktır.

Bu sebepledir ki insan, istişaredeki hâl, hareket ve konuşmalarında sertliğini kırmalı, fikirlerinin sivri yanlarını törpülemeli ve böylece hüsnükabulle karşılanmasını sağlamalıdır. Mese­le­lerin sertliğinin kırılmadığı, düşüncelerin yumuşak bir üslupla seslendirilmediği ve sertliklerin bulunduğu bir meşverette ise kırılıp dökülmeler olur.” [İdeal İstişare/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız.]

***

LİYAKATİN ÖNEMLİ BİR ŞARTI VE DAİRE DIŞINA ÇIKANLAR 

°°°Önsöz°°°

İnanmamanın da, inandıktan sonra dinden dönmenin (irtidad) de temelinde yatan esas faktör aklî ve mantıkî gerekçelerden daha çok psikolojiktir. Dinden dönmede durum bu olduğu gibi, zahiren yıllarını verdiği bir hizmet anlayışını terk etmek, hâttâ onun azılı bir muhalifi olmanın temelinde yatan psikoloji de budur. Yaşadığımız süreçte, sayıları az da olsa örneklerini gördüğümüz bu tiplerin ruhsal yapıları tahlil edildiğinde aynı sonuca ulaşılır. O örnekleri bizden çok daha iyi tanıyan, her şeye rağmen kendilerini yıllarca idare eden Zât-ı Muhterem, bu meseleyi genel çerçevede ele alarak şöyle açıklıyor:

* “Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bazı âyet-i kerimelerden yola çıkarak liyakate vesile ve istihkaka sebep olan vasıfların neler olduğunu anlayabiliriz. Mesela Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:

 إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

“Eğer isterse sizi götürür ve cedit (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim/19; Fâtır/16) Burada seçilen “cedit” kelimesinden anlaşılıyor ki ALLAH (celle celâluhu) YOLUNA OMUZ VEREN İNSANLAR, duydukları her şeyi taptaze, gökten inen semavî bir sofra veya turfanda bir Cennet hurması gibi duymalıdır. Evet onlar, Kur’ân âyetlerini ağızlarına alıp okumaya başladıklarında, henüz o an inmiş gibi, şimdiye kadar duyduklarının çok ötesinde bir zevk ve lezzetle kendilerinden geçmelidir.

Aynı şekilde onlar, içinde bulundukları ÇAĞI ÇOK İYİ OKUMALI ve Müslümanlığa hizmeti de kendi yeniliği içinde yapmalıdırlar. Hatta onların RUHÎ HAYATLARI da bu yenilikten payını almalıdır. ZAMAN akıp gitse, YILLAR geçse bile onlar ülfet ve ün­si­yete yenik düşmemeli, eskimemeli ve partallaşmamalıdır. Çün­kü “CEDİT” olma, liyakatin olmazsa olmaz bir vasfı olduğundan, eğer bir topluluk bu özelliğini kaybederse, değiştirilmeye müstahak hâle gelir demektir.

Konuyla alâkalı üzerinde durulması gereken bir başka ilâhî beyan ise Mâide Sûre-i Celîlesi’nde yer alan şu âyettir:

يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُۤ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَۤائِمٍ ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَۤاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kına­ma­sından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54.)

Ayet-i kerimede öncelikle “İRTİDAT” tehlikesine dikkat çekilmektedir.

  • İRTİDAT, bir insanın içinde bulunduğu önemli konumdan sıyrılıp tekrar geldiği yere dönmesi demektir. Böyle bir kişiye “MÜRTED” denilir.
  • Mürted denildiğinde ilk akla gelen ise itikadî mürteddir.
  • Böyle biri İslâm dinini bırakıp gerisin geriye döndüğünden küfre düşmüş olur.
  • Bunun yanında bir de DİNE HİZMET MÜRTEDLERİ vardır.
  • Bunlar bir mefkûreye, belli bir dönem gönül vermiş olsalar da bir müddet sonra sinek kanadı kadar küçük şeylere takılır kalır; kalır da hizmet aşk u şevkini, eski heyecan ve aktivitesini kaybeder ve ardından da içinde bulunduğu dairenin dışına çıkarlar.

Esasında bu tür insanlar GENELDE bütün işlerin kendi heva ve heveslerine göre yapılmasını isteyen, böyle olmadığını gördüğünde bulundukları yerde ihtilaf ve iftirakların oluşmasına sebebiyet veren ve bunun neticesinde de gerisin geriye dönen AKILZEDE ve KALBZEDE bir kısım zavallılardır.

Cenab-ı Hak bu tür insanları ÖNCE şefkat tokadıyla uyarır fakat onlar ihtilaf ve iftirak ateşini körüklemeye devam ederse BU SEFER nikmet tokadına müstahak hâle gelirler. Bunun üzerine de Allah (celle celâluhu), -“Madem siz ihtilaf ve iftiraktan medet umar hâle geldiniz, Ben de sizi götürüp birlik ve beraberliği esas alanları, vifak ve ittifak ruhuyla hareket edenleri getireceğim” diyerek onların bulundukları alanı başkalarına bırakır. Bu açından din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmeye dilbeste olmuş (gönül vermiş) mü’minlerin hizmet mürtedi olmaktan çok endişe duymaları ve böyle bir duruma düşmemeleri adına pek çok şahsî haklarından feragatte bulunabilmeleri gerekir.

İşte bu bir liyakat arayışı olduğu gibi aynı zamanda kötü âkıbete müstahak olmaktan da sıyrılma yol ve yöntemidir. [Liyakat ve İstihkak/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız.]

***

HİÇ KİMSE O KAPIDAN ELİ BOŞ DÖNMEMİŞTİR

°°°Önsöz°°°

Kulluk, bir defalığına yapılması gereken bir iş değil, son nefes verilince kadar devam etmesi gereken çok yönlü bir aktivitedir. Dua da kulluğun özü olduğuna göre, bir veya birkaç defa istedim olmadı deyip duayı bırakmak kulluğun mantığına terstir. Duanın kabulünün şeklini ve zamanını Allaha bırakmak şartıyla edilen duaların mutlaka kabul edileceği şöyle açıklanıyor Ümit Atlasımızda:

* “Eğer siz sürekli dualarınızda, 

 

ALLAH’IM! Dayanamayacağım, güç yetiremeyeceğim musibet ve belalar karşısında Senin kapının tokmağına dokunuyor ve ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyorum.

ALLAH’IM! Hata ve günahların ağır baskılarından kurtulma hatta tasavvur ve tahayyüllerimin kirlenmesi karşısında tertemiz bir hayat yaşayabilme adına yine Senin kapının tokmağına dokunuyor ve bir kere daha ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ talebinde bulunuyorum.

ALLAH’IM! İnsanların dirilmeleri adına ortaya koyduğum bütün söz ve fiillerimde beni benimle başbaşa bırakma! İrşad tecellilerini benim üzerimden hiçbir zaman eksik etme! Beni her daim doğru yola hidayet buyur! Bütün tavır ve davranışlarımda beni samimiyet ve ihlâsla serfiraz kıl! Sazımın sözümün insanlara tesir etmesi için inayetini, görüp gözetmeni üzerimden eksik etme!

ALLAH’IM! İrşad ve tebliğ yolunda mücadele ederken biliyorum ki ehl-i dalâlet beni rahat bırakmayacak; çok küçük şeyleri dahi bahane ederek üzerime gelecek. Onlardan gelecek her türlü bela ve musibet karşısında eğilmeden, bükülmeden, kırılmadan, taviz vermeden dimdik ayakta durabilmek ve sadece Senin karşında eğilebilmek için yine Senin inayetine, koruyup kollamana sığınıyor, bir kere daha kapının tokmağına dokunuyor ve ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyorum.

ALLAH’IM! Kalbimi duru tutamıyor ve hakkıyla hukukullaha riayet edemiyorum. Kalbimin, yarattığın günkü gibi dupduru olabilmesi adına tekrar Senin kapının tokmağına dokunuyor ve bir kez daha ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyorum’ şeklinde SADAKAT ve SAMİMİYETİNİZİ ortaya koyarsanız Cenab-ı Hak sizin bu teveccüh ve yakarışlarınızı boş çevirmez; sizi içtihat, istinbat ve tercihlerinizde göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa nefsinizle başbaşa bırakmaz.

Evet, eğer siz hayatınızı bu mülâhazalara bağlı götürüyor, SABAH-AKŞAM hep O’nun kapısının tokmağına dokunuyor ve İSTEKLERİNİZİ birer dilekçe gibi hep o kapıya arz ediyorsanız, arz-ı hâlinizi duyan, bilen, gören Allah (celle celâluhu) mutlaka İCABET edecek ve sizi asla KARŞILIKSIZ bırakmayacaktır.

Hak dostlarının yürekleri yakan o derin ve dokunaklı virdlerinde çok defa ifade edildiği gibi, şimdiye kadar O’nun kapısına gidenlerden hiç kimse eli boş dönmemiştir. Hata ve günahlar içinde düşe kalka yürüdükleri hâlde niceleri o kapının tokmağına dokunmuş, O’nun afv u mağfiretine sığınmış ve neticede O’nun rahmet, lütuf, ihsan ve inayetiyle sarılıp sarmalanmışlardır.

Hâsılı, Cenab-ı Hak, fenâ fillah, bekâ billâh ve maallah’a mazhar olamamış, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerinden geçerek Zât-ı Baht’a ulaşamamış, bu yolda ciddi bir sermayesi bulunmayan; fakat son derece samimi ve ihlâslı olan, SÜREKLİ •’Allah’ım! İman-ı kâmil! •Allah’ım! İslâm-ı etemm! •Allah’ım! İhlâs-ı tam! •Allah’ım! Samimiyet!’ diyerek Allah’a (celle celâluhu) teveccüh eden ve tam bir sadakatle o kapının tokmağına dokunan tamir, ıslah ve tecdit yolcularını yalnız bırakmamış; ilâhî koruma, görüp gözetme ve kollamasıyla onları hep muhafaza altına almıştır.” [Yenilenme Ruhu ve İlâhî İnayet/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız.]

***

KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRIRKEN GÜNAHI FÂŞ ETMEME

°°°Önsöz°°°

Bir müslümanın, sadece kötülükten uzak kalması yetmiyor. Elinden geldiği kadar kötülükleri önleme gibi bir görevi daha var. Fakat burada, dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta ve hassas bir ölçü var. Kötülükleri iyilikle önleme tarzı. Eğer kötülük, yine kendisi gibi başka bir kötülükle önlenmeye çalışılırsa bu, ateşi söndürmek için benzin dökmeye benzeyebilir. Ayrıca, kötülük yapan kişi her şeye rağmen yine insandır ve ona insanca davranmak gerekir. Bir hadis-i şerif rehberliğinde bu konudaki Pırlanta açıklama şöyle:

* “…Eğer bir insan, hata ve günahlarında ısrar ediyor, onları hafife alıyor, işlediği çirkinliklerle başkalarına kötü örnek oluyor veya toplum hukukuna tecavüz ediyorsa, bu durumda usûlünce bu kötülüğe mâni olunması gerekir.

Allah Re­sû­lü (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaşılan bu tür fenalıklar karşısında takip edilmesi gereken nehy-i ani’l-münker yöntemini şu ifadeleriyle beyan buyurmuştur:

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ

“Sizden kim bir münker görürse, onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse dil ile irşad ve ikazda bulunsun. Buna da gücü yetmezse kalbiyle ona tavır alsın. Bu sonuncusu imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11; Ebû Dâvûd, salât 239.)

Buna göre bataklığın içine düşmüş bir insana karşı yapılması gereken ilk iş, elinden tutup onu bir kenara çıkarmaktır. Eğer sizin onun elinden tutup kenara çekecek bir gücünüz yoksa, bunu yapmaya gücü yeten birisinden yardım almalısınız. Fakat bunu yaparken de HATA VE GÜNAH FÂŞ EDİLMEMELİ, yayılmamalı, bir kusur tellalı kesilmemeli, söz konusu kişi mahcup edilmemeli ve toplum içinde onun yüzü yere baktırılmamalıdır. Çünkü burada ASIL GAYE, onun içine düştüğü fenalıktan kurtarılmasıdır.

Elle müdahalenin mümkün olmadığı durumlarda yapılması gereken ise, nasihat etmektir. Burada nasihatin üslubu çok önemlidir. Mesela ikazda bulunurken, bütün alternatifler hesaba katılmalı ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir üslup tercih edilmelidir. Bunun için de kardeşini o kötülükten kurtarmak isteyen kişi, bir sözü on defa düşündükten sonra ifade etmelidir. Hatta kendisinin konuşması muhatapta tepki uyandıracaksa, konuşmasından rahatsızlık duymayacağı birisinin ona nasihat etmesi temin edilmelidir. Dahası bazı hassas durumlarda ikazda bulunacak kişinin tamamen devre dışı kalması, yüz yüze gelmeden muhatabını uyarması gerekebilir.

Mesela siz, gördüğünüz bir yanlışı düzeltme adına iki satırlık bir yazı yazar, yazdığınız bu yazıyı halim ve selim mülâhazalarınızla elli defa gözden geçirir, sonra da bunu muhatabınızın kapısının altından atar veya onun posta kutusuna bırakırsınız. Böylece hatasını doğrudan yüzüne söyleyerek onu utandırmamış, dolayısıyla da onun itibarını korumuş olursunuz.

 

Burada asıl gaye bir insanı bir fenalıktan vazgeçirmektir. O hâlde atılacak adımlar da çok iyi hesap edilmeli, söylenilen sözle kesinlikle muhatabın başına vurulmamalıdır. Mârifet, ne kötülüğün kötülük olduğunu söylemek ne de suç ve günaha bulaşmış kişiyi mahcup etmektir. Mârifet, bir şekilde o insanı kötülükten uzaklaştıracak en tesirli ve en yumuşak yolu bulmaktır.” [Kötülüklerden Sakındırmada Denge/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız.]

***

ŞEYH UÇMAZ, MÜRİD UÇURUMA YUVARLAR

°°°Önsöz°°°

Bazen insanlar, en çok sevdiklerine en büyük kötülüğü yapmış olabilirler. Meselâ, insanın en zayıf damarlarından birisi olan enâniyet damarını tahrik ederek şişirebilir, o kişiyi şeytanlaştırabilirler. Tasavvuf ve tarikat gibi, kendinden uzaklaşıp Allaha yaklaşmayı esas alan mesleklerde bile bu risk oldukça büyüktür. Halbuki mânen kemâle ermenin, olgunlaşmanın tek yolu kendi hatalarını, kusurlarını ve eksikliklerini görüp gidermeye çalışmaktır. Bu avam için böyle olduğu gibi, belli bir seviyeye gelmiş insanlar için de böyledir. Günümüzde çok örneğini gördüğümüz bu türlü sapma ve saptırmalar konusunda şu uyarıları yapıyor Pırlanta Müellifi:

* “..Başarılar karşısında insanın düşebileceği en önemli tehlikelerden birisi muvaffakiyet neticesinde kendisine yönelen teveccüh ve iltifatlara layık olduğunu düşünmesidir. Oysaki Allah (celle celâluhu), imtihan unsuru olarak liyakatin çok üstünde lütuflarda bulunabilir. O hâlde insan bir taraftan mazhariyetleri karşısında Allah’a şükürde kusur etmemeli, diğer yandan da bunları sahiplenmemelidir. Zaten cürmünün farkında olan insan, Cenab-ı Hakk’ın teveccühlerini kendisinden bilmez. O, bir taraftan ortaya çıkan gülistana, diğer yandan da kendisine bakar, kendisiyle yüzleşir ve çorak bir arazide güllerin neşv ü nema bulması karşısında sadece şaşkınlık ve hayretini dile getirir.

Hakikaten Cenab-ı Hak, bazen çok kırılmış, dökülmüş ve çatlaklar yaşamış insanların sa’yine bile ekstra teveccühlerde bulunabilir. Bunu gören bazı insanlar da o şahsın etrafında toplanarak takdirlerini ifade edebilirler. Hatta birisi kalkıp onun veli bir zat olduğunu söyleyebilir. Bir başkası bunu bile az görüp; -“Ne velisi? O, ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzidesiyle gavs gibi görünüyor” diyebilir. Başka biri ise daha ileri gidip onun kutbiyet ve gavsiyeti cem ettiğini iddia edebilir. Bu kadar iltifat ve teveccüh karşısında o kişi de hüsnüzannın verdiği bu makamlara gönlünü kaptırıp, -“Acaba ben hakikaten gavs veya kutup muyum?” şeklinde düşünebilir. Bazen içinde bulunduğu bu duruma makul mahmiller de bulabilir. Mesela der ki,-“Allah’ın insana en büyük ikramı, ikramını hissettirmemesidir. Demek ki ben bugüne kadar bu durumun farkına varamamışım. Etrafımda halkalanan bunca insan yalan söyleyecek değil ya!”

Hani halk arasında, “Şeyh uçmaz, mürid uçurur” şeklinde bir söz vardır ya, işte etrafındaki insanlar, o kişi uçmasa da, onu uçurmaya başlar. Aslında bu bir uçurma değil, –hafizanallah– o kişiyi uçuruma yuvarlama demektir. Çünkü bir zaman gelir ki, karşı tarafın aşırı teveccüh ve medh u senalarını gören böyle biri gavsiyet ve kutbiyetle de yetinmez ve gözünü mehdilik ve mesihlik gibi makamlara dikmeye başlar. Hele bir de çevresindekiler onun Mehdi veya Mesih olduğuna dair ima ve işaretlerde bulunursa bu sefer o zavallı, hüsnüzannın verdiği makamlara dilbeste olur (gönlünü kaptırır) ve kendisini buna iyice inandırmaya başlar. Bazen yapmacık tevazularla bu düşüncesini izhar ederken bazen de konuyla ilgili bazı âyet ve hadisler okuyarak bunlardan kendisine pay çıkarır. O, belki de isyan ve günahlarıyla düz yolda bile yürüyemiyor iken, kendisini göklerde uçuyor görür. İşte böyle biri, kendini uçuruma sürükleyecek çok tehlikeli bir yola girmiş demektir.

Hâlbuki Hazreti Pîr-i Mugân’ın mülâhazasıyla, insan sevdiklerine fevkalâde makamlar vereceğine, davada fevkalâde sadakat göstermelidir. Kardeşlerini, dünyaya değiştirmeyecek ölçüde çok sevmeli fakat onların boynunu kıracak mübalağalı övgülerden de her zaman kaçınmalıdır.” [Başarıyla Gelen İmtihan: Zafer Sarhoşluğu/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız.]

***

İBADETTE İSTİKAMET, İNSANI GÜNAHA DÜŞMEKTEN KORUR

°°°Önsöz°°°

Dînî hayatın temelini farzların edası ve haramlardan uzak durmak teşkil eder. Bunlar arasında karşılıklı olarak birbirini besleme, takviye etme ve koruma da söz konusudur. Meselâ özellikle farzlar konusunda tavizsiz olmak haramlara, hâttâ musibet ve belalara karşı direnci artırır. Haramlar konusunda titiz davranmak da farzların edasını ve onlarda devamlılığı kolaylaştırır. Bu konu, bir örnek üzerinden alttaki başlıkla beraber şöyle ele alınıyor Kırık Testide:

* “İnsanın ibadetlerini arızasız ve kusursuz bir şekilde yerine getirmesi ve özellikle bu konuda devamlılık peşinde olması ciddi bir sabrı gerektirir. Çünkü insanın bir işi hiç aksatmadan başlangıcından sonucuna kadar götürmesi çok zordur. Ancak insan, bu sabrı sayesinde Allah’ın (celle celâluhu) sevgisine mazhar olabilecektir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

أَحَبُّ الْأَعْمَالِ إِلَى اللهِ تَعَالَى أَدْوَمُهَا وَإِنْ قَلَّ

“Amellerin Allah’a en sevimlisi, az da olsa devamlı ola­nı­dır.” (Buhârî, rikâk 18; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 216-218.)

Nafileler bir yana, insanın, Allah’ın (celle celâluhu) takdir buyurduğu farz ibadetleri kesintisiz olarak yerine getirmesi bile, tam bir kulluk ortaya koyması açısından çok kıymetlidir. Bu itibarla Üstad Haz­ret­leri’nin “makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor” (Bediüzzaman, Mektubat s.318 (Yirmi Üçüncü Mektup, Dördüncü Suâl).) ifadesiyle nazara verdiği ibadete karşı sabır ile insan nezd-i ulûhiyette apayrı bir kıymet kazanır.

Eğer siz, farz olduğu andan itibaren, hatta alıştırma faslını da düşünecek olursak yedi-sekiz yaşından itibaren vefat edeceğiniz âna kadar hayatınızın her faslında namazınızı, orucunuzu, ze­kâ­tınızı ve diğer ibadetlerinizi hiç aksatmadan yerine getirebilmişseniz, rıza-i ilâhîye nail olma adına çok ciddi bir kulluk ortaya koymuşsunuz demektir. İşte bir insan, bu ölçüde ibadet ü taata kilitlenmişse, onun kıldığı namazlar, tuttuğu oruçlar, verdiği zekâtlar vs. bir yönüyle masiyete karşı bir kalkan vazifesi görecek ve onu büyük günahların ağına düşmekten koruyacaktır.

Mesela, günümüzde bazı geceler bahane edilerek zararlı meş­ru­batın çokça kullanıldığını, hatta bu yüzden bazılarının ko­ma­ya girdiğini ve neticede bu insanların dünya ve ahiret hayat­la­rını karartacak şekilde kötü duygu ve tutkuların esiri olduğunu görüyoruz. Şimdi hiçbir zaman ibadetini aksatmayan bir insanın böyle bir gecede, yine camiye gideceğini ve ibadet ü taatını yerine getireceğini düşünecek olursak, onun camiden çıktıktan sonra –çevresindeki insanların teşvik ve baskısı olsa da– dinin açıkça yasakladığı böyle büyük bir günahı irtikâp etmesi pek düşünülemez. Çünkü kıldığı namaz, okuduğu evrad u ezkâr Al­lah’ın lütuf ve inayetiyle onun için bir sütre ve bariyer vazifesi görecek ve hayat güzergâhında onun herhangi bir trafik problemi yaşamadan sağ salim yoluna devam etmesini temin edecektir. Ayrı bir husus olarak şunu da söyleyebiliriz: Sürekli akan suyun mermerleri aşındırması ve eritmesi gibi, böyle bir insanın da ibadet ü taatta sebatı nefsinin günaha meyillerini eritecektir.

İbadet, Düşüncede İstikameti Sağlar

“Bir insanın, ibadetlerini hassasiyetle yerine getirmesi, aynı zamanda, bela ve musibetler karşısında takınması gereken tavır konusunda da ona yardımcı olacaktır. Zira ibadet ü taat, insana her zaman Cenab-ı Hakk’ın rızasını, kaza ve kaderini hatırlatır. Dolayısıyla böyle bir mü’min müptela olduğu sıkıntılar karşısında müstakim düşünür ve Allah’ın (celle celâluhu) izniyle isyana düşmez, kaderi tenkit etmez. Bilakis Allah’la irtibatı kavi olduğundan dolayı, “Bütün bunlar, benim kemerbeste-i ubûdiyet içinde karşısında el pençe divan durduğum Zât tarafından geliyor.” şeklinde düşünerek kadere rıza gösterir. Başkalarının sarsıldığı hatta devrildiği zamanlarda bile o sürekli;

  “Hoştur bana Senden gelen,

   Ya hıl’atü yahut kefen;

   Ya taze gül, yahut diken,

   Lütfun da hoş, kahrın da hoş” diyerek sürekli rıza ufkunda yaşar.

Evet, ibadet, ubûdiyet ve ubûdetle Mâbud-u bi’l-Hak ve Mak­sud-u bi’l-İstihkâk’a yönelip O’na karşı tam bir kulluk ortaya koymanın hem bir sera gibi insanı koruyucu yönü vardır hem de insanı bela ve musibetler karşısında düşüncede istikamete çeker. İşte bütün bunları nazar-ı itibara alacak olursak, sabır çeşitleri arasında ciddi bir münasebetin olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Öte yandan bu sabır çeşitleri arasında zorluk ve kolaylık açısından da bir sıralamanın bulunduğu söylenebilir. Zira bir insanın ömür boyu arızasız ve kusursuz bir kulluk tavrı ortaya koyabilmesi çok zordur. İşte bu zorluğu aşabilen bir insanın diğer sabır çeşitlerini aşması daha kolay olur. Çünkü kandan irinden deryaları geçmiş bir insanın önüne bir ırmak çıktığında, o, Allah’ın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle orayı daha kolay bir şekilde aşıp karşı tarafa geçebilir. Dolayısıyla burada öne alınan sabır çeşitleri bir yönüyle sonrakileri kolaylaştırmakta ve desteklemektedir.” [Sabır Çeşitleri Arasındaki Münasebet/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız.]

Bu yazı 84 kez okundu