□Zirve Tehlikesi
□Kabiliyete Göre İstihdam
□Adanmış Gönüllerde İdeal-Realite Dengesi
□Zulmün Zevali Aklına Gelmezdi Amma…
□Cennet’in Temel Unsurları Olan Yitik Değerlerimiz
ZİRVE TEHLİKESİ
°°°Önsöz°°°
- Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bütün mahlukatta fıtrî olarak, insanda ise hem fıtrî hem de iradî olarak hep yükselmek, hedef kabul ettiği bir zirveye ulaşmak arzusu ve gayreti vardır.
- Bu hedef meşru ve makbul bir hedef bile olsa, yükselmenin ve yüksekliğin artması nisbetinde düşme riskinin ve bu düşmenin hâsıl edeceği zararın arttığını da asla göz ardı etmemek gerekiyor.
- Bir taraftan böyle bir hedefimizin olması gerekirken, bir taraftan da nasıl bir dikkat ve teyakkuz içerisinde bulunmamız gerektiğini, bir hadîsi şerif açısından şöyle anlatıyor Pırlanta Müellifi :
°°°
Dikkat edilmesi gerekli olan hususlardan biride istikamette sebattır. Cenab-ı Hak (celle celâluhu) bizi hayırlı bir yola sokmuş olabilir. Fakat sadece doğru yolu bulmak yeterli olmuyor; bu yolun sonuna kadar gözleri açık bir şekilde doğru yürümek de gerekiyor. Konuyla ilgili Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle bir hadis rivayet edilmektedir:
“İnsanların hepsi potansiyel olarak helâke maruzdur, ancak âlimler bundan müstesnadır; alimler de helâke gidebilirler, ancak ilmiyle amel eden aksiyon insanları değil; onlar da helâke sürüklenebilirler, ancak ilmiyle amel etmeyi sırf Allah’ın rızasına ulaşmak için yapanlar değil. Fakat onlar da çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyadır.” (Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/414, 4/179, 362; Meâricü’l-Kuds s.88; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/415.)
Bu büyük tehlikeye bir ad koyacak olursak bunun adı “zirve tehlikesi”dir.
Dolayısıyla Allah bizi hangi noktaya yükseltirse yükseltsin, her zaman baş aşağı gelebileceğimiz endişesiyle tir tir titremeliyiz. Allah (celle celâluhu) daha önceki semavî din mensuplarını doğru yola hidayet etmiş, fakat onlar merkezde belli esaslara dikkat etmediklerinden dolayı muhit hattında telafisi imkânsız büyük kaymalar yaşamışlardır.
Onlardan birisi “dâllîn/dalâlete düşenler” damgasını yerken, öbürü de “mağdûbîn/gazaba uğrayanlar” mührüyle mahkûm olmuştur. Bu itibarla doğru yolu bulmak zor ve önemli bir iş olsa da, sürekli doğru yolda yürümek ondan daha da zordur.
Evet, zirvelere çıkmak zordur ama ondan daha zor olanı zirvedeki durumu muhafaza etmektir.
Bunun için Hazreti Bediüzzaman, ihlâs kulesinin başından düşen bir insanın, derin bir çukura düşme ihtimali olduğunu ifade etmiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.204 (Yirmi Birinci Lem’a).) [Bir Ömür Boyu Adanmışlık Ruhu/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]
***
KABİLİYETE GÖRE İSTİHDAM
°°°Önsöz°°°
- Hiçbir insan kusursuz değildir.
- Herkesin başkalarına göre mutlaka artıları ve eksileri vardır. Kişiler kendi adlarına iş yaparlarken bile, kendi kabiliyetlerini bildikleri, ona yöneldikleri ölçüde başarılı olurlar.
- Kamuya ait görevlendirmelerde ise bu mesele çok daha önem kazanır. Çünkü onun başarılı veya başarısız olması sadece kendisinin değil pek çok insanın kaybetmesine veya kazanmasına yol açar.
- Bunun sorumluluğu ise, hem o görevi kabul edene, özellikle de onu göreve getirene ait olur ki bu durum manevî açıdan da büyük bir vebali gerektirir.
- Kendi alanlarında başarının zirvesini teşkil etmiş bulunan iki çarpıcı örnek üzerinden bu konu şöyle açıklanıyor Pırlantada:
°°°
Adanmış ruhların uzun soluklu hizmet yapabilmeleri için göz önünde bulundurmaları gereken önemli bir husus da eşya ve hâdiseleri doğru okumak, fıtratla savaşmamaktır. Cenab-ı Hak insanları farklı farklı tabiatlarda yaratmış ve onlara farklı farklı kabiliyetler ihsan etmiştir.
Bazı insanlar vardır ki, onların sosyal yönleri zayıf olduğundan çevrelerine doğrudan doğruya çok müessir olamayabilirler. Mesela, kalemi eline aldığı zaman hak ve hakikate tercüman olan, yazılarıyla pek çok kişiye tesir eden, gönüllerde diriliş duygusunu uyaran öyle insanlar vardır ki, kendisine bir yerde bir konuşma teklif edildiğinde, kitaplarıyla kazandığı bütün krediyi ilk konferansta kaybedebilir. Çünkü Allah, ona yazma ölçüsünde bir konuşma kabiliyeti vermemiştir. Fakat aynı insan inandığı değerleri kitap, makale ve benzeri vasıtalarla seslendirmede çok başarılıdır. İşte insanları sevk ve idare konumunda bulunan yöneticilerin bu hususun farkında olması ve herkese istidat ve kabiliyetlerine göre bir iş teklif etmesi gerekir.
Bilindiği üzere Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Halid’i (radıyallâhu anh), kendi arzusuna binaen irşad ve tebliğ vazifesiyle Yemen’e gönderiyor.
Berâ İbn Azib’in (radıyallâhu anh) bildirdiğine göre aradan iki gün, üç gün, iki hafta, üç hafta geçiyor, ne gelen var ne de giden. Aslında Halid İbn Velid, konuşmasını bilmeyen bir insan değildi. Fakat Cenab-ı Hak onu irşad âlemi itibarıyla “mercûh”, ordu komutanı olması yönüyle “râcih” kılmıştı. Yani onun üstünlüğünü başka bir yöne bağlamıştı. Hikmet-i ilâhiyeye akıl ermez. Eğer Hazreti Halid de tarihte emsaline az rastlanır bazı sahabî efendilerimiz ölçüsünde ayrı bir söz sultanı olsaydı, Bizans’ın başına balyoz gibi kim inecek, Sasanileri kim yerle bir edecekti! İşte Hazreti Halid Yemen’de bir müddet durduktan sonra Medine’ye dönüyor ve bunun üzerine Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali’yi (radıyallâhu anh) onun yerine Yemen’e gönderiyor. Sözüyle ruhlarda ciddi heyecan uyaran; sesini çağlar ötesine ulaştıran; bir hatip, bir vaiz ve bir nasihatçı olarak Allah’ın (celle celâluhu) kendisine ayrı bir hususiyet ve imtiyaz bahşeylediği Hazreti Ali oraya ulaştıktan birkaç gün sonra, inanan insanların sayısı dalga dalga genişlemeye başlıyor. Çünkü o, konuşurken ruhlara girmesini, nerede ne zaman ne söylemesi lazım geldiğini çok iyi bilen bir yüce kâmetti.
İşte idarecilere düşen vazife de çevresindeki kabiliyetleri farklı farklı mütalâa etmek ve onlardan en verimli şekilde istifade etmek için herkesi yerinde değerlendirmektir.
Karıncaya fil vazifesi yüklemek, onu bu işin altında bırakıp ezeceği gibi, ormanı söküp götürebilecek bir fili de karıncanın işinde kullanmak ona yazık etmek olur.
Önemli bir husus da şudur: Vazife taksiminde şahısların kabiliyet ve karakterlerinin hesaba katılması çok önemli olmakla birlikte, asıl tesirin Allah’a ait olduğu da asla hatırdan çıkarılmamalıdır. Mesela, konuşma kabiliyeti zayıf olan, maksadını ifade etme adına üç beş cümleyi bir araya getirmekte zorlanan öyle insanlar tanıdım ki, birisine iki laf ettiklerinde muhatapta hemen bir yumuşama görülüyordu. Bu tesiri, orada söz söyleyen insanın şekline, şemâiline, kapasitesine, düşünce ufkuna, konuşma kabiliyetine vererek izah edemezsiniz. Demek ki, kalbler Allah’ın (celle celâluhu) elinde. Dilediğine hidayet nasip eden O’dur.
Dolayısıyla gönül erleri, Allah yolunda yapılacak hiçbir işi hafife almamalıdır.
Onlar bazen bir çay içirerek, bazen bir yemek yedirerek, bazen ziyarette bulunarak, kısaca gönüllere girme istikametinde her vesileyi değerlendirerek sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmalıdır. [Bir Ömür Boyu Adanmışlık Ruhu/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]
***
ADANMIŞ GÖNÜLLERDE İDEAL-REALİTE DENGESİ
°°°Önsöz°°°
- Her teşebbüs hayâl etmekle başlar. Fakat hayâl etmekle hayâlci olmak farklı şeylerdir.
- İnsanın mutlaka hayalleri olmalı, fakat bu hayaller hayatın gerçekleriyle örtüşüyor olmalıdır. Aksi takdirde sonuç mutlak bir akâmet olur.
- Bizler, bir taraftan Cenab-ı Hakk’ın emirlerine muhatap olurken, bir taraftan da bu emirlerin ifası konusunda yine Onun koyduğu kanunlara uygun davranmak zorundayız.
- Bir taraftan her şeyi Allah’tan bilip Ondan beklerken, bir taraftan da yine Onun koyduğu ve esbap adını verdiğimiz bu kanunlara uymak zorundayız.
- Niyet ve düşünce bu olursa, netice arzuladığımız şekilde olmasa bile o işe terettüp eden sevap yine elde edilmiş olur.
°°°
İdeallerle realiteler birbirine karıştırılmamalıdır. Evet, himmetler âli tutulmalı, insan yüksek hedeflerin peşinden koşmalıdır. Öyle ki, mefkûre muhacirleri bir anda dünyanın çehresini değiştirebilecek kadar çok yüksek gaye-i hayaller peşinde olmalıdır. Zira himmetler âli ise davranışlarla ona yetişilemediği durumlarda bile Allah (celle celâluhu), niyetlerle o boşluğu doldurur ve kişiyi hayalinde kurguladığı hedefe göre mükâfatlandırır.
Yani insan, realize edilemeyen güzel niyetlerinin bile sevabını alır.
Bu açıdan insan, çıtayı hep yükseğe koymalı, gaye-i hayallerini çok engin tutmalıdır. Fakat bütün bunların yanında, zaman, mekân, imkân ve insan unsurunun hesaba katılarak meselelerin realize edilmesi gerekir.
Güzel düşüncelerin mevcut şartlar açısından gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği iyi hesap edilmelidir ki, atılan adımlar hüsran ve fiyasko ile neticelenmesin.
Bazen dünyanın rengini değiştirmek için yola çıkılır; fakat Fârâbî’nin Medinetü’l-Fazıla’sı ya da Campanella’nın Güneş Ülkesi gibi ütopyalara girilir. Onların tasavvur ettiği bu dünyada, insanlar karşılaştıkları her yerde birbiriyle kucaklaşırlar. Aslanlar ve kurtlar koyunlara gelerek helâllik isterler. Çarşı-pazar o kadar mükemmeldir ki, alışveriş yapan insanlar âdeta melekleşmiştir. Bu dünyada hiç kimse zerre kadar istikametten şaşmaz, inhiraf etmez. Ciddi bir talim ve terbiyeye ihtiyaç duyulmaksızın çocuklar hemen bir gelişme ve olgunlaşma sürecine girer ve on beş yaşına gelince de âdeta melek gibi olurlar. Evet, bütün bunları düşünmek ve hayal etmek mümkündür. Fakat bunların realize edilmesi ayrı bir meseledir.
İşte burada insan tabiatını, insanların birbiriyle münasebetlerini hesap etmek zorundasınız. Peygamberlerin çevresinde bile bu ölçüde bir hayat yaşanmamış, çarşı-pazar hiçbir zaman bu ölçüde müstakim olmamış, kurtlar ve koyunlar arasında hiçbir zaman böyle bir kardeşlik gerçekleşmemiş ve aslanlar et yemeyi bırakıp ota yönelmemişlerdir.
Kanaatimce realiteler bunu gösteriyorsa, dilbeste olunan hakikatlerin realize edilip edilmeyeceği nazardan uzak tutulmamalıdır.
Eğer biz beraber olduğumuz insanlardan dünyanın çehresini değiştirecek ve ona yeni bir yüz kazandıracak işler bekliyorsak, hükümleri hayale bina ettiğimizden ve gerçekleşmeyecek şeylerin arkasına takılıp kaldığımızdan dolayı hem kendimiz hayal kırıklığına uğrar hem de bize ümit bağlayan insanların ümitlerini kırmış oluruz.
Böyle bir vebalin altına girmemek için fertlerin istidat ve kabiliyetleri teker teker hesaba katılmalı, ona göre bir iş taksimi yapılmalı ve güzel düşüncelerimiz zaman, mekân, insan ve imkân unsurları göz önünde bulundurularak realize edilmeye çalışılmalıdır. [Bir Ömür Boyu Adanmışlık Ruhu/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]
***
ZULMÜN ZEVALİ AKLINA GELMEZDİ AMMA …
°°°Önsöz°°°
- İşlerin yolunda gittiği zamanlarda gaflet ve şımarıklık, kötü gittiği zor günlerde ise ümitsizlik ve karamsarlığa kapılmak insanın temel zaaflarından birisidir.
- Hâlbuki geçmiş doğru okunabilse, gelecek hakkında ümitsizliğe yer olmadığı görülür. Çünkü dünyada yeni bir şey yaşanmıyor, sünnetullah dediğimiz Cenab-ı Hakk’ın değişmez kanunları, tabiri caizse âdetleri gelişen şartlara göre aynen tekrarlanıp duruyor.
- Ezcümle, gerek insanların bunu hak etmiş olmaları sebebiyle, gerekse sırf bir imtihan olması hikmetiyle yeryüzünde zulüm hiç eksik olmamış.
- Fakat hiçbir zulüm kalıcı da olmamıştır. İnsanlık tarihinde sayısız örnekleri yaşanan bu durumun bir benzeri kendi başımıza geldiğinde, eğer hemen ümitsizliğe kapılıyorsak, sünnetullahı bilmiyor ve tarihi doğru okuyamıyoruz demektir.
- Benzer durumlar defalarca yaşamış birisi olarak olayı doğru okuyan asrın büyük mazlumu bu konuda da şunları söylüyor:
°°°
Bilinmesi gerekir ki, menfi bir kısım hâdiselerin cereyan etmesi ilk olmadığı gibi son da olmayacaktır. Bu hakikati canlı tablolar hâlinde önümüze seren Kur’ân-ı Kerim, bir taraftan değişik renk ve desendeki enbiya kıssalarını zikrederken diğer taraftan da her biri başlı başına hayret verici hâdise olan muhtelif vakalardan bahsetmiştir. Bunlarla bir yandan Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli ederken, diğer yandan tarihî tekerrürler devr-i daimine dikkat çekmiştir. Bütün bu tarihî hâdiseleri süzdüğümüzde karşımıza şu tablo çıkmaktadır:
Cenab-ı Hak, bozulan ve şirazeden çıkan toplumu her seferinde göndermiş olduğu peygamberlerle yeniden ıslah etmiştir.
Hatemü’l-Enbiya Hazreti Muhammed Mustafa’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra toplumda yeni bir tecdit ruhunun hâsıl edilmesi ve yaşanan tahriplerin tamir edilmesi ise mücedditler eliyle gerçekleşmiştir. Hususiyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde beşerin maruz kaldığı olumsuzluklara tarihin hiçbir döneminde hiçbir toplum maruz kalmamıştır.
Mehmet Akif,
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin,
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.” ifadeleriyle o dönemin tüyler ürpertici hâlini resmettikten sonra,
“Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi,
Bir nefhada insanlığı kurtardı o Mâsum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi,
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi.”
mısralarıyla sosyal hayatta cereyan eden bu “sünnetullah”a işaret etmiştir.
Evet, bugün ve bugünden sonra da, “aczin” aklına dirilmek, “zulmün” de aklına ezilmek gelmeyebilir. Fakat bu, Allah’ın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle, tarihte elli defa gerçekleşmiştir. Olanlar ise olacakların en büyük referansıdır. Bizim geçmişe bakmamızın, mâziyle irtibat kurmamızın faydalarından birisi de işte bu hakikati anlayabilmektir.
Bugüne kadar tahrip-tamir vetiresinin sürekli birbirini takip etmesi, gece-gündüz münavebesinin hiç kesilmeden devam edip durması, Allah’ın izni ve inayetiyle, bundan sonra da tahripleri tamirlerin, geceleri de gündüzlerin izleyeceğinin en büyük referansıdır.
Hayat Boyu Tazyik Gördüm Fakat Ümidimi Hiç Kaybetmedim
Biraz daha açacak olursak, beşer, elli defa yoldan çıkabilir, elli defa şirazeyi koruyamayabilir, elli defa bağı kopmuş tespih taneleri gibi sağa sola saçılabilir. Başkalaşmaları başkalaşmalar takip edebilir. Toplumda ciddi bir deformasyon yaşanabilir. Fakat hiçbir zaman unutulmamalı ki, yeni bir nur ve yeni bir irfanla insanları derleyip toparlama ve kıvamına koyma Allah’ın (celle celâluhu) elindedir. Şahsen, imanı güçlü bir insan olduğumu iddia edemem. Bununla birlikte yirmi yaşımdan bu yana hayatım hep baskı ve tazyik altında geçmesine rağmen hiç ümidimi kaybetmedim. Daha askere gitmeden cami penceresinden alınıp karakola götürüldüm, hakarete uğradım, tehdit edildim. Fakat bütün bunların menfi mânâda bana hiçbir tesiri olmadı. Bir an bile yürüdüğüm yoldan geriye dönmeyi düşünmedim. Alınıp götürülme, bir yere atılma gibi tehdit ve tazyikleri hiç mi hiç önemsemedim. İki tane insan bulduğumda hemen cami içinde oturup onlarla ders okumaya koyuldum. Yaşadığım sıkıntılar askerlikten sonra da devam edip gitti. Fakat ben, hiçbir zaman ye’se düşmedim.
Hayatım boyunca hep,
“Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk’ın;
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.” mülâhazalarına bağlı kaldım. Zira Cenab-ı Hak,
وَلَا تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ
(Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah’ın rahmetinden ķkâfir kavimlerden başkası ümit kesmez.) (Yûsuf/87) kavl-i kerimiyle Allah’ın rahmetinden ümidin kesilmemesi gerektiğini ve kâfirlerden başka hiçbir kimsenin O’nun rahmetinden ümidini kesmeyeceğini ifade buyurmuştur. Aslında ben bu sözlerimle, zannediyorum adanmışların hissiyatına tercüman oluyorum. Çünkü onların her birisi maruz kaldıkları sıkıntılar karşısında, Nesimî’nin ifadesiyle,
“Bir cefâkeş âşıkem ey Yâr Senden dönmezem,
Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem;
Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar,
Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem;
Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar,
Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.” diyeceklerdir.
Çünkü onlara göre önemli olan O’nun rızasıdır ve o rızanın vesilesi hizmet kervanının yürümesidir.
Kervan yoluna devam ettikten sonra bizim bir kısım ciğersûz hâdiselere maruz kalmamızın ne önemi olabilir ki! Hem zaten yapılan hizmetlerin hiçbiri bizimle kâim değildir.
İronik bir dille ifade edecek olursak, “arzın altındaki öküz” değiliz ki, öldüğümüz zaman yer yıkılsın! [Kine Doymayan Nifak Şebekesi Karşısında Mü’mince Duruş/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]
***
CENNETİN TEMEL UNSURLARI OLAN YİTİK DEĞERLERİMİZ
°°°Önsöz°°°
- İffet, ismet, sadakat ve vefa. Bu dünyada hayatı güzelleştiren, onu yaşanır kılan, insanları birbirini seven, birbirine güvenir ve mutlu yapan temel değerlerimizden. Ahlâkın vitrini.
- Bunlar aynı zamanda insanlığın ortak değerleri. Bu değerler sayesinde insan onurlu, itibarlı ve huzurlu yaşayabilir.
- Ayrıca, mukaddes İslâmiyet gibi bir mensubiyeti, daha özel dairede bir hizmet misyonu bulunanlar, hâl ve hareketleriyle bu değerleri temsil etmiyorlarsa, şahıslarına verecekleri zarardan çok daha fazlasını o dine ve o hizmete vermiş olurlar, oluyorlar.
- Bu bahsin son konusu olarak, buradaki hassasiyetin ne olması gerektiği işte şöyle özetleniyor:
°°°
İffet, ismet, sadakat ve vefa maalesef bizim yitirdiğimiz değerlerimizdir. Bunlar yitik cennetimizin temel unsurlarıdır. Şayet siz yeniden bir cennet kurmayı düşünüyorsanız, kuracağınız bu cennetin temel malzemesini bunlar oluşturmalıdır. Zaten bu medeniyet binasının mimarisi çok önceden peygamberler tarafından çizilmiştir. Daha sonraki zamanlarda, çağın ihtiyacına göre tecdit ve yenilenme gerektiğinde, müçtehit, müceddit, evliya ve asfiya tarafından farklı resim kareleriyle bir kere daha bu mimari, nazarlara arz edilmiş ve âdeta muhataplara şu mesaj verilmiştir:
“Eda ve endamınızı bir kere daha bu çizgilere göre ayarlayın. Çünkü gerçek kulluk anlayışı bu mimariye uymaktan geçer.”
- Merhum Kutup, işte bu yitirilmiş cennetimize değinirken,
– “Nerede biz, nerede hakiki Müslümanlık?” demişti.
- Mehmet Akif’in konuyla ilgili sözleri ise daha ağırdır:
“Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile;
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile,
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir,
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”
Bunları söyleyerek kimseyi ümitsizliğe düşürmek istemem. İnsan daha baştan yeis kapılarını arkasına kadar sürgülemeli ve asla ümitsizliğe düşmemelidir. Fakat bunun yanında insan, sık sık kendini murakabeye tâbi tutmaktan da geri durmamalıdır. Çünkü burada hesaplı yaşarsanız, öbür tarafta altından kalkamayacağınız hesaplarla karşı karşıya kalmazsınız. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Benden sonra peygamber gelseydi bu, Ömer olurdu.” (Tirmizî, menâkıb 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/154.) buyurduğu o büyük insan, “Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz.” (Tirmizî, kıyâmet 25; İbnü’l-Mübârek, ez-Zühd 1/103; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/96.) mülâhazasıyla hayatını hep muhasebe şuuru içinde geçirmiştir.
Bu itibarla insan, ciddi bir matematik mantığına göre hayatını tanzim etmelidir. Çünkü bir tarafta, birleri on, onları yüz, yüzleri de bin yapma imkânı varken, diğer yandan yapılan küçük bir hata ile bütün bunların heba edilmesi ihtimal dâhilindedir.
Başka bir ifadeyle insan, hayatını ciddi bir hesaba bağlı yaşadığı takdirde birleri bin yapabilecekken, hesapsız yaşadığı takdirde, çok küçük hatalarla yıkılabilir. Bundan dolayıdır ki ruhlarımıza ışık saçan Hazreti Pîr-i Mugân,
– “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma! Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma!” (17. Lem’a, 14. Nota, 3. Remiz) diye ikazda bulunmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu da (sallallâhu aleyhi ve sellem), harama bakmanın, şeytanın zehirli oklarından bir ok olduğunu ifade buyurmuştur. (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/173; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/349.) Çünkü bazen göz bakar, ayak ona doğru adım atar, el uzanır ve neticede bohemliğin en utandırıcısı yaşanabilir. Şayet o kişi bir camiaya mensup ise onun işlediği münkerat, bütün camiaya mâl edilebilir. Günümüzde bu tür düşmeler gerçekleşsin ve bununla koskocaman bir heyeti suçlama imkânı doğsun diye fırsat kollayan insanların varlığını da hesaba katacak olursak, bu konuda çok daha dikkatli olunması gerektiği anlaşılacaktır.
Emaneti Muhafaza
O hâlde gelin Allah aşkına, bütün bir heyeti mahcup edecek bu türlü densizliklere girmemek için sur üstüne surlar, kale üstüne kaleler oluşturalım. Bununla yetinmeyip üst üste kapılar koyalım. Şeytanın aveneleri geldiği zaman da, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” diyelim. Böylece bulunduğumuz konumda, Allah’ın (celle celâluhu) izniyle, emn ü eman içinde irşad ve tebliğ vazifesini yerine getirelim.
Allah’ın (celle celâluhu) bize lütfetmiş olduğu dünyayı ve onun içindeki bir kısım güzellikleri nefsimize uyarak yıkmayalım.
Hakikaten Cenab-ı Hak, bugün birbirini bile tanımayan inanan gönüllere, süper güçlerin bile elde edemediği, Devlet-i liye-i Osmaniye’ye bile müyesser olmayan nice inkişaflar lütfetti. Mazhar olduğumuz bu kadar nimet için başka hiçbir şey söylemeden oturup kalkıp “Elhamdülillâh” desek, yine de bunların karşılığını vermiş olmayız. Kaldı ki Sadi, her nefeste iki şükrün vacip olduğunu söylüyor. Bahsettiğimiz lütuf ise, bir nefesin çok ötesinde bir mazhariyettir. [İrşad Mesleği ve İffet Surları / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]