Pırlanta İkliminde Seyahat-41

•Aidiyet Mülâhazası veya Cemaat Enaniyeti

•Düşmanlık Duygularını Tetikleyen Vehim ve Endişeler

•Teyakkuz

•Muvaffakiyetler Karşısında Teyakkuz

•Mükemmel Dinin Mensupları Mükemmelliğe Talip Olmalı

***

AİDİYET MÜLÂHAZASI VEYA CEMAAT ENANİYETİ

°°°Önsöz°°°

  • Şeytanın kurnazlıkları ve hileleri bitmez.
  • Kendisinin de ayağının kaydığı meselede, yani benlik ve enâniyetinin altında kalma konusunda, siz “ben” kapısını kapatsanız bile o “biz” aralığından içinize girebilir ve ruhunuzu esir alabilir.
  • Şahsî enâniyetinizle baş edebilseniz bile cemaat enâniyetinden hedefine ulaşabilir.
  • Bu bakımdan, müslümanın şahsî enâniyet konusunda tavrı ne ise cemâat enâniyeti konusunda da o olmalıdır.
  • Bir taraftan her şeyi Allah’tan bilerek kendisine başarılardan pay değil, tam tersine üzerine düşeni gerektiği şekilde yapamadığı için sorumluluk çıkarmalı, bir taraftan da diğer cemaatleri de takdir etmeli, gıpta ve haset damarlarını tahrik etmemelidir. Bu çok hassa konuda Pırlanta tavsiyeler şöyle:

°°°°°°°°°°°

Aidiyet mülâhazası, insanların nefis ve enaniyetlerinden beslenir. Kendini ifade etmeye çalışan bazı insanlara ferdî enaniyet yetersiz gelir; gelir de onlar, bir heyetin içine karışıp onun gücünü arkalarına alarak o heyet içinde bir atkı, bir tel ve bir nakış olmak suretiyle kendilerini daha güçlü ifade etmek ister. Onlar, içine girdikleri cemaat, hareket veya cereyanın gücünü kendi adlarına bir propaganda vasıtası gibi kullanır; arkaya aldıkları cemaatle, enaniyetlerini daha bir pekiştirir; farklı tavır ve davranışlarla kendilerini göstermeye çalışır da böylece ferdî enaniyetten daha kuvvetli bir enaniyetle nefis ve şeytanın esiri hâline gelirler. Her ne kadar bazıları tevazu ve mahviyet ambalajı içinde asıl niyetlerini gizlemeye çalışsa da insan fıtratı, belli ölçüde enaniyetli insanları sezer. Bu açıdan enaniyet, bir taraftan insanın itibarını yer bitirir, diğer yandan da o insan, çevresi tarafından tahkir edilip dışlanır.

 İşte yakın daireden geniş daireye kadar cemaat enaniyeti diyebileceğimiz aidiyet mülâhazasıyla hareket eden insanlar çevrelerindeki başka cemaat ve harekete mensup insanların ya gıpta damarlarını tahrik eder ya da onlardaki haset duygularını harekete geçirirler. Maalesef günümüzde bunlardan her birinin örneğine rastlamak mümkündür. Hele bazı muvaffakiyetlere ermiş belli bir harekete mensup olan insanların, kendilerini merkeze oturtmaları, bütün güzelliklere sahip çıkmaları, hep kendilerinin parmakla işaret edilmelerini istemeleri ve bu arada başkalarının hizmetlerini görmezden gelmeleri, söz konusu heyet, hareket veya cereyana karşı çok ciddi bir cephenin oluşmasına sebebiyet verir. Zira toplumun değişik kesimlerinde, farklı cemaat ve hareketler içinde öyle samimi, öyle akıllı, öyle gayretli Müslümanlar vardır ki, onlar öteden beri hak ve hakikati duyurma istikametinde çırpınıp durmalarına rağmen başkalarının yaptığı hizmetlerin öşr-ü mişarını (yüzde birini) ortaya koyamamış olabilirler. Dolayısıyla bu insanlar, değişik muvaffakiyetlere mazhar olmuş bir hareketin mensuplarının her yerde gürül gürül kendilerinden bahsetmesinden rahatsızlık duyarlar. Bu açıdan değişik başarılara mazhar olmuş bir hareketin mensupları, farklı hizmet şeritlerinde hareket eden insanların içinde oluşabilecek olumsuz duyguları aşağıya çekmek için fevkalâde temkinli ve tedbirli olmalı, yapılan hizmetleri mümkün olduğu ölçüde geniş dairelere mâl ederek anlatmaya çalışmalıdırlar.

  • Mesela başka cemaatlerden insaflı ve kadirşinas insanlar gelip onların yapmış olduğu hizmetleri takdir ettiğinde bile onlara düşen şunu ifade etmektir:

Aslında ortaya çıkan bütün bu güzellikler sizin hülyalarınızdı, sizin gaye-i hayalinizdi. Siz, yıllar boyu hep bunların türküsünü söylediniz, destanını kestiniz ve bu uğurda ciddi gayret gösterdiniz. Bu hizmetleri ilk olarak başlatan da sizlersiniz. Fakat kader, sürecin belli bir kısmında bazı arkadaşları devreye soktu ve Allah (celle celâluhu) sizin gayretlerinizle başlamış bu mefkûrenin gerçekleştirilmesini şu an itibarıyla, bir ölçüde, onlara tahakkuk ettirdi.

  • Zaten, insaf ve vicdan sahibi her insan şunu kabul eder:

Bu ülkede toplumun yeniden dirilişinde her bir cemaat, hareket ve cereyanın çok ciddi gayreti vardır. Onlardan bazıları, ülkeyi bir uçtan diğer bir uca Kur’ân kurslarıyla donattı. Evet, onlar Kur’ân’ın öğretilmediği bir dönemde köy köy, kasaba kasaba dolaştı ve her yerde insanlara Kur’ân öğretmeye çalıştı. Bazıları imkân ve fırsat buldukları her yerde imam-hatip okulları açarak gençliğe sahip çıktı. Bazıları da İslâm enstitüleri, ilâhiyatlar, yurtlar, kurslar vs. açarak millete karşı sorumluluklarını yerine getirme gayreti içinde oldu.

O hâlde bugün ülkemizde şu veya bu çapta bir diriliş yaşandıysa bu, saydığımız veya sayamadığımız cemaat, hareket veya cereyanların bütününün gayreti sayesinde gerçekleşmiştir.

Zannediyorum siz, meseleyi bu üslupla ele aldığınız takdirde, insaf sahibi hiçbir kimse, kendisinin ademe mahkûm edildiğini, görmezden gelindiğini, yok sayıldığını düşünmeyecek ve böylece suizan, haset ve çekememezlik gibi günahlara girmemiş olacaktır. [Üç Büyük Tehlike / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

DÜŞMANLIK DUYGULARINI TETİKLEYEN VEHİM VE ENDİŞELER

°°°Önsöz°°°

  • Her hedefe ve gayeye ulaşmanın kendince vesileri vardır. Fakat hiçbir vesile asıl gayenin yerine geçmemelidir.
  • Vesileler gayenin yerini aldığı zaman, onun gerçekleşmesinin önündeki en büyük engellerden birisi olabilir.
  • Bir mü’minin gerçek hedefi ve gayesi her zaman Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır.
  • Aslında mâkul ve faydalı bir vesile bile olsa bunun her zaman gâye yerine geçmesi söz konusu olabilir.
  • Özellikle günümüz şartlarında bu gerçeğin hiçbir zaman gözardı edilmemesi gerekir.
  • İşte bu konuda hizmet erlerinin hassas olması gereken hususlarla ilgili Pırlanta tavsiyeler:

°°°°°°°°°°°

Günümüzde basiretle hizmet etmeye çalışan adanmış bir ruh, sadece dost çevresine karşı değil, sırf aynı duygu ve düşünceyi paylaşmadığından dolayı ona karşı düşmanca tavır ve davranışlar içerisine giren insanlara karşı da onların vehim, korku ve endişelerini giderecek civanmertlikler sergileyebilmelidir.

Hazreti Pîr, konuyla ilgili olarak Hafız-ı Şirazî’nin şu sözünü nakleder:

– “İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.” (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas, Dördüncü Vecih).)

Eğer biz, mü’min isek ve bizim temel disiplinlerimizden birisi de şefkat ise, bizim herkese karşı merhamet ve mülâyemetle davranmamız gerekir. Ayrıca geleceğe dair korku ve endişelere kapılan insanların vehimlerini izale için, ileriye matuf hiçbir hesabınızın olmadığını ve rıza-i ilâhîden başka hiçbir gayenizin bulunmadığını değişik vesilelerle ifade etmelisiniz.

  • Öyle ki, yedi cihanın duyacağı şekilde gür bir sesle ve net bir dille şu hakikatler tekrar ber tekrar dile getirilmelidir:

  Bizim, bırakın falan ülkenin filan beldenin idaresine talip olmayı, bir köyün muhtarlığına talip olma gibi bir mülâ­ha­za­mız bile yoktur. Bizim tek bir hesabımız var: Nâm-ı celîl-i Mu­ham­medî’nin dünyanın dört bir yanında duyulması; eşref-i mah­lû­kat olarak yaratılan insanın, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) alabileceği bütün faziletleri alması ve Nâm-ı Ce­lîl-i İlâ­hî’nin gönüllere duyurulup o gönüllerde bir bayrak gibi dalgalanması. Biz, bunun dışındaki bütün düşünceleri kafamızdan yedi köy öteye kovarız. Ayağımızın ucuna kadar dünya saltanatı gelse, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), karşısında temessül eden dünyayı elinin tersiyle ittiği ve “Sen, bana ken­di­ni kabul ettiremezsin.” (Bezzâr, el-Müsned, 1/106, 196; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/344; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 7/343, 345.) dediği gibi, biz de Efendiler Efen­di­si’ni adım adım takip etmeye çalışan fertler olarak ayağımızın ucuyla o dünyevî saltanatı bir tarafa iteriz. Çünkü biz, bu yalancı ve fâni dünyanın cazibedâr güzelliklerinden çok daha büyük olan Allah’ın (celle celâluhu) rızasına talibiz. Zaten bugüne kadar çok farklı kültür ve farklı coğrafyalarda bazı kesimlerin endişe duydukları falan makama, filan konuma talip olma gibi hususlarda en küçük bir emare ve işaretin bulunmaması da bizim bu düşüncemizi teyit etmektedir.

Fakat gerçek bu olmakla beraber, her fırsatta bu samimi mülâhazaların vurgulanması gerekir. Yoksa hiçbir şey söylemediğiniz ve bu konuda sessiz kaldığınız takdirde, kötü niyet taşımayan en samimi insanlar bile, eğitim ve diyalog hizmetlerinin inkişaf ve büyümesine bakarak kendilerine göre yanlış bir kısım kanaatlere sahip olabilir ve endişeye kapılabilirler.

Bırakın uzaktaki insanları, namazda sizin sağ veya sol tarafınızda duran insanlar bile kendilerine göre yanlış bir kısım düşüncelere kapılabiliyorlarsa sizin iç dünyanızı, rıza-i ilâhî mülâhazasını bilmediğinden dolayı size cephe alan insanların ne ölçüde endişeye kapılacaklarını tahmin edebilirsiniz.

Bu açıdan yedi yaşındaki çocuğundan yetmiş yaşına gelmiş, yaşını başını almış büyüğüne varıncaya kadar adanmış gönüller, dünyevî saltanat ve onun sağlayacağı imkânlara dair ileriye matuf herhangi bir hesaplarının bulunmadığını sık sık, sesli olarak dile getirmeli; dünyayı her şey gören ve hayatlarını sırf dünyaya bağlamış bulunan kimselerin dünyevî imkânlarını kaybetme korkusunu tetikleyecek söz ve beyanlardan, tavır ve davranışlardan uzak durmalıdırlar. [Üç Büyük Tehlike / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

TEYAKKUZ

°°°Önsöz°°°

  • Hazreti Bediüzzaman’ın ifadeleriyle, “umûr-u hayriyenin muzır manileri çok olur.”
  • Çünkü insanlarda haset duygusu, imanın bile önüne geçecek kadar kuvvetli bir duygudur.
  • Gökyüzündeki ilk isyan, yani şeytanın isyanı hasetten kaynaklandığı gibi, kardeşini öldürmeye kadar giden yeryüzündeki ilk isyan da hasetten kaynaklanmıştır.
  • O bakımdan, yapmaya çalıştığımız iş ne kadar hayırlı ve önemli ise, o ölçüde dikkatli ve tedbirli olmak gerekir.
  • Hele hele yaşanan çağ nifak çağı ise.
  • Bazen tedbirsizlik, ihanet ölçüsünde bir sorumluluk gerektirir.
  • Tedbirli olmanın ilk şartı da uyanık olmaktır.
  • Bugün başımıza gelenler henüz yaşanmamışken bile, bu konuda yapılan uyarı ve ikazlardan sadece bazıları işte şu şekilde yer alıyor Ümit Atlasımızda:

°°°°°°°°°°°

Uyanma, uyanık durma, gözünü dört açma” gibi mânâlara gelen “yakaza” kelimesinden türeyen “teyakkuz”, “te­fe’ul” kipinden geldiğinden dolayı tekellüf ifade eder. Dola­yı­sıy­la te­yak­kuz, daha bir dikkat, daha bir temkin, daha bir derinlik ve has­sa­siyetle uyanık olma ve gözünü dört açma demektir. Bu açıdan teyakkuzu, “hâdiseleri doğru tespit ve teşhis etme mevzuunda gözlerin yanında bütün his ve düşünce melekelerimizi de uyanık tutma; sadece bir görüş veya duyuşun ilham ettiği değerlendirmelerle yetinmeyip karar ve kanaatlerimizi tekrar ber tekrar gözden geçirip kontrol etme” şeklinde de tarif edebiliriz. Buna göre müteyakkız insan, çok küçük bir hata ve arızanın bile kendisiyle beraber nicelerini baş aşağı götüreceğinin farkında olan bir pilot gibi görür kendisini. Görür de baş aşağı yere çakılmaya sebebiyet vermemek için sürekli teyakkuz hâlinde bulunur.

-Nifak Çağında Teyakkuz-

 Çağ, nifak çağı olduğundan dolayı günümüzde, iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş adanmış ruhlar için teyakkuz daha bir önem arz etmektedir. Bu açıdan onlar öncelikle içinde bulundukları zamanı çok iyi okumalı, konjonktürü çok iyi tahlil etmeli; aynı zamanda karşılarında olduğu hâlde bazen yanlarında görünen, nifak perdesi altında iç içe daireler hâlinde düşmanlığa kilitli husumet cephesini de çok iyi tanımalıdırlar. Zira adanmış ruhlar cephe olmama adına ellerinden gelen her türlü gayreti ortaya koysa da kıskançlık ve hasetle gözü dönmüş kimseler en yakın daireden başlayarak en uzak daireye kadar iç içe hasım cepheler hâlinde onları kuşatma altına alabilirler. Öyle ki hasetten gözü dönmüş, kin ve nefretinin esiri bu kişiler, ellerinden gelse bir bardak suda onları boğmak isteyebilirler.

Bu açıdan sırtlarında taşıdıkları yumurta küfesinin şuurunda olarak onlar, attıkları her adımda, yapacakları her hamlede sarsılmaz inançları, medenî cesaretleri ve yürüdükleri yolun hakkaniyeti yanında karşı cephenin gayz, kin ve nefretle yapacakları tahribatı da mutlaka hesap etmelidirler.

Aksi takdirde, mensup oldukları hareket itibarıyla falso ve fiyaskoya sebebiyet verebilirler ki, işte bu mevzuda hassaslardan daha hassas hareket etmeyi teyakkuzun bir derinliği ve buudu olarak ele alabilirsiniz.

Zaten inanan bir gönül, bugünle beraber her zaman ya­rını da göz önünde bulundurur ve asla günübirlikçi hareket etmez, etmemelidir de. Zira şimdiye kadar günübirlikçi düşüncelerle herhangi bir problem halledilemediği gibi bundan sonra da halledilemez.

Ne var ki son birkaç asırdan beri İslâm dünyasının problemleri temelinden görülememiş ve günübirlikçi politikalarla devasa problemler halledilmeye çalışılmıştır. Günü kurtarmaya matuf bu türlü politikalarla memleketimizin ve İslâm dünyasının problemlerinin halledileceğini, ülkemizin yeryüzünde muvazene unsuru olabileceğini ve gözünün içine bakılacağını zannedenler hem kendilerini hem de insanımızı aldatmış oldular.

Evet, bugün toplum olarak kendimizi objektif bir nazarla değerlendirmeye tâbi tuttuğumuzda asırlık dertlerimizin illetinin tam olarak tespit edilemediği, teşhisin doğru olarak konulamadığı, tedavi yollarına usûlünce başvurulmadığı, dolayısıyla da asırlık hastalıklarımızın şifa bulmadığı anlaşılıyor.

  • Bu açıdan günümüzde inanan gönüller, yürüdükleri yolu uyurgezer gibi değil, birer uyûn-u sâhire (uyanık gözler) olarak müteyakkız bir hâlde yürümelidirler.

Hâdiseleri şümullü görmeli, attıkları her adımı bir kere daha kontrol etmeli, yaptıkları her işi yeniden gözden geçirmeli, duygu ve düşünce melekeleri bütünüyle uyanık bir insan gibi meselelere yaklaşmalıdırlar.

Dahası onlar, sınırda nöbet tutan bir asker gibi en küçük bir tıkırtı karşısında hemen teyakkuza geçmeli, tehlike ihtimaline karşı her an tetikte bulunmalı, olumsuzluklar karşısında da ellerinde alternatif çözüm yollarıyla her daim mücadeleye hazır olmalıdırlar. [Teyakkuz/ Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

MUVAFFAKİYETLER KARŞISINDA TEYAKKUZ

°°°Önsöz°°°

  • Tedbir konusunda uyanık ve dikkatli olmamız gerekenler sadece hasımlarımız değildir.
  • İnsan en başta kendisine karşı uyanık, dikkatli ve tedbirli olmak zorundadır.
  • Çünkü en büyük düşman dışımızda değil içimizdedir.
  • Adına nefis dediğimiz bu düşman, Cenâb-ı Hakk’ın ihsan buyurduğu başarıları kendine mâlederek şirke girebilir.
  • Bu açıdan, hem kendi haddimizi bilme, hem de başkalarının böyle bir çukura düşmelerine sebep olmama açısından müteyakkız olmamız gereken hususlar açıklanmaya şöyle devam ediliyor:

°°°°°°°°°°°

Cenab-ı Hak, günümüzde kendi rızası için insanlık yolunda koşturup duranlara, dünyanın dört bir yanında hak ve hakikate tercüman olma imkân ve fırsatı vermiştir. Şimdi böyle bir meselede –hafizanallah– teyakkuz olmazsa, Zât-ı Ulûhiyet’e verilmesi gereken başarıları kendimize verme gafletine düşebiliriz. 

Hâlbuki biz, sadece şart-ı âdi plânında irademizin hakkını vermeye çalışıyoruz. Yapan O, eden O, eyleyen O, kışta baharlar yaratan O ve bütün bu güzelliklere bizi sevk eden de yine O’dur (celle celâluhu).

Bu açıdan “Biz yaptık, biz ettik.” gibi mülâhazalar hayalimizden dahi geçmemeli, gördüğümüz her güzelliği Cenab-ı Hakk’ın hep bir lütfu olarak bilmeli ve onları tahdis-i nimet mülâhazasıyla asıl sahibine vermeliyiz. Esasında böyle temkinli bir yaklaşım, yeni nimetlerin gelmesi için de çok önemli bir vesiledir. Zira Cenab-ı Hak,  لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ “Eğer şükrederseniz, Ben de (nimetlerimi) arttırırım.” buyuruyor. (İbrahim sûresi, 14/7.)

Ayrıca, beraber yol yürüdüğümüz arkadaşlar hakkında abartılı sıfatlar kullanmaktan da elimizden geldiğince uzak durmalıyız. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle, insanlar hüsnüzannın verdiği makamlara dilbeste olabilirler ve böylece biz farkına varmaksızın kendi elimizle kendi arkadaşlarımızın boyunlarını kırmış oluruz. Hem, hüsnüzan ettiğiniz kişiler hakkında kullandığınız medh u sena ifadeleri, size yakın olan yanı başınızdaki şeritte sizinle aynı yolu paylaşan insanlarda rekabet duygusunu tetikleyerek onları kıskançlığa sevk edebilir. Öyle ki siz, sevdiğiniz zat hakkında övgü dolu sözler sarf ettikçe onlarda ona karşı in­kâr duygusunu tetiklemiş olursunuz. Bu da esasında, o sevdiğiniz zata kötülük yapma demektir.

Bu açıdan sevdiğimiz insanları övgü dolu sözlerle şişirmek, balonlaştırmak yerine birbirimize karşı fevkalâde sadakatle muamelede bulunmalı, birbirimize karşı çok sadık ve vefalı olmaya çalışmalıyız. “Falanca, velidir; filanca da kutuptur.” vs. diyeceğimize, “Allah’ım! Bizi bu kardeşlerimize karşı sadakatten ayırma!” diye dua etmeliyiz.

Şayet belli bir zata karşı yürekten, içten, burnunuzun kemiklerini sızlatacak ölçüde bir muhabbetiniz varsa, bunu, onun Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde önünüze koyduğu gaye-i hayali gerçekleştirme yolunda çalışarak ortaya koymalısınız. O zatı övgü dolu sözlerle falana filana karşı anlatma ise başkalarının ona karşı kin ve nefretini köpürtmek, dolayısıyla ona kötülük etmek demektir. İşte sevgi ve saygı duyduğumuz büyüklerimize karşı muhabbet ve hürmet ifadelerinde göstereceğimiz hassasiyet de hakka hizmet yolundaki teyakkuzun ayrı bir derinliğidir. [Teyakkuz/ Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

MÜKEMMEL DİNİN MENSUPLARI MÜKEMMELLİĞE TALİP OLMALI

°°°Önsöz°°°

  • Bir sistem ne kadar mükemmel olursa olsun, onu icra eden insanlar mükemmel ve yaptıkları işin ehli değillerse başarı söz konusu olmaz.
  • Bugün İslâmiyet’in ve müslümanların durumu buna çok açık bir örnektir.
  • Aslında hiçbir insan tam ve mükemmel değildir.
  • Ancak, bu konuda kendi durumunun farkında olanlar, sürekli mükemmeli arama durumunda olacakları için, Allah’ın izni ve inayetiyle çok büyük başarılara imza atabilirler.
  • Bu bakımdan insan en başta kendisini, sonra da yaptığı hiçbir işi mükemmel ve kusursuz görmemelidir.
  • Böyle bir insan, istişareye de her zaman açık bir insan olur.
  • Böyle bir tutum da, başkalarının onu kıskanıp tavır almalarının kısmen önüne geçebilir.
  • Hele hele söz konusu olan mükemmel bir din ve onun temsili ise, nasıl bir hassasiyet içerisinde bulunmak gerektiği şöylece özetleniyor:

°°°°°°°°°°°

Cenab-ı Hak,

اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا

-“İşte bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu din olarak İslâm’a bağladım.” (Mâide sûresi, 5/3.) buyuruyor. İslâm, kıyamete kadar gelecek bütün toplumların her türlü ihtiyacına cevap verecek şekilde eksiksiz, kusursuz, mükemmel ve tastamam bir değerler mecmuasının ad ve unvanıdır. Dolayısıyla bu dinin müntesipleri ekmeliyet ve etemmiyete yani en mükemmel ve tastamam olana talip olmalıdır. Daha basit bir ifadeyle söyleyecek olursak, kemale ve tamama erdirilmiş son dinin müntesipleri, onun vaat ettiği güzellik ve hayırlı neticeleri kâmil mânâda elde edebilmek için vazife ve sorumluluklarını en mükemmel ve tastamam bir şekilde eda etme peşinde koşmalıdır. Ayetin (Mâide sûresi, 5/3.) sarih mânâsından anlaşıldığına göre, rıza ufkuna yürüyebilmenin yolu da işte budur.

“Yaşanan Falso ve Fiyaskolar Benim Yüzümden”

 Bu ufka ulaşabilmenin şartlarına gelince; âyet-i kerimenin gösterdiği hedefi realize edebilmenin ilk şartı, insanın, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği bütün imkân ve kabiliyetleri rantabl şekilde kullanma niyet ve azmi içinde olmasıdır. Mesela kiminin sesi güzeldir; kiminin iş becerisi, insanları sevk ve idare etme yeteneği vardır; kiminin kalemi iyidir; kiminin de güzel konuşma kabiliyeti vardır. Herkes neye sahipse, sahip olduğu imkânları hak ve hakikati ifade etme adına son damlasına kadar en verimli şekilde kullanmaya çalışmalı; bu arada bazı hata ve kusurlar ortaya çıktığında da dışarıda suçlu aramak yerine bu hata ve yanlışlıkları kendinden bilerek telafi yollarını araştırmalıdır. 

Hususiyle kendini iman ve Kur’ân hizmetine adamış insan, hayatın hangi biriminde vazife yaparsa yapsın, ekmeliyet ve etemmiyetin yakalanamaması karşısında kendini sorumlu görmeli, yaşanan problemleri kendinden bilmelidir.

Esasında onun, “Omuzlarıma yüklenen vazifenin sorumluluğunu hakkıyla yerine getiremedim, semere ala ala bu vazifeyi sonuna kadar götüremedim; bu iş, bana ait bir kusurdan dolayı sekteye uğradı.” şeklindeki mülâhazaları, zımnî bir tevbe hatta kalbin enginliğine göre bir inâbe veya evbe sayılır. Cenab-ı Hak, böyle ızdıraplı bir kalbe lütf u inayetiyle cevap verir ve inşâallah o şahsın fevt ettiklerini ekstra inayetiyle telafi buyurur.

Yoksa bir insanın, yaptığı işleri, sürekli mükemmel görmesi; kendi icraatlarında bir kusur bulunmadığına inanması; plân ve projelerinin gökleri bile fethedebilecek ölçüde kusursuz olduğunu düşünmesi; ortaya çıkan falsoları da kendisini dinlemeyen, anlamayan ve itaat etmeyen insanlara bağlaması Firavun’un, أَنَاۨ رَبُّكُمُ الْأَعْلٰى “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Nâziât sûresi, 79/24.) hezeyanının farklı bir ifadesinden ibarettir.

Hatta insan, maruz kaldığı sürçme ve tökezlemelerdeki nefis muhasebesini biraz da başında bulunduğu işle mebsûten mütenasip (doğru orantılı) ele almalıdır. Dolayısıyla vazifesinin ağırlığı arttıkça muhasebesi de daha derince olmalıdır. Yani iç içe sorumlu olduğu daireler çoğaldıkça insan, sorumlu olduğu dairelerin her birinin yaşadığı falso ve fiyaskoları kendinden bilmelidir.

O, bütün bu olumsuzlukların, sürçmelerin, Allah’la irtibatını sağlam tutamama, İslâmiyet’i derince duyup hissedememe, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) düsturlarını güzel bir şekilde yorumlayamama, içinde bulunduğu şartları doğru okuyamama, hasım cepheyi iyi tanıyamama vs. gibi kendine ait boşluklardan kaynaklandığını düşünmelidir. [Mükemmel Dinin Mensupları Mükemmelliğe Talip Olmalı/ Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

Bu yazı 72 kez okundu