Pırlanta İkliminde Seyahat-45

•Şirke Kapı Aralayan Evlatperestlik

•Salih Bir Çocuk İçin Öncelikle Anne-Baba Eğitimi

•Kurtuluş Yolu: İman ve Salih Amel

•Acz u Fakr, Şevk u Şükür

•Tefekkür ve Şefkat

ŞİRKE KAPI ARALAYAN EVLATPERESTLİK

°°°Önsöz°°°

  • Genel anlamda şirk, Cenab-ı Hakk’a Rubûbiyetinde veya Ulûhiyetinde ortak ya da ortaklar kabul etmektir.
  • Bu bazen insanın kendisi bile olabilir.
  • Ondan bilmesi gerekeni kendisinden bilmek, Ondan beklenmesi gerekeni kendisinin de yapabileceğini sanmak gibi.
  • Çocuklar, Allah’ın insanlara çok değerli birer emaneti oldukları halde, sanki kendisi yapmış, onlardaki meziyetleri kendisi takmış gibi onları sahiplenmek, gerçek anlamda olmasa bile sıfat bazında bir şirk olabilir.
  • Bu durum, hem onların sevilmeleri, hem de yetiştirilmeleri konusunda ortaya çıkabilir.
  • Bu konun önemi, her iki yönüyle şöyle açıklanıyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

Salih bir evlada sahip olduktan sonra çocuk sevgisinde dengeyi koruyamayıp şirke düşme tehlikesi (bkz: Araf Sûresi 7/190) Hazreti Adem’in (aleyhisselâm) evlatları için her zaman söz konusudur. Bazı insanlarda bu duygu öylesine kuvvetlidir ki, onlar varsa da yoksa da “çocuğum” diyebilir. Mesela bir mecliste biri, başka bir konuyu dile getirmek üzere onların çocuklarının adının ilk hecesiyle başlayan bir söz söyleyecek olsa, onlar bunu fırsat bilip hemen kendi çocuklarından bahsetmeye başlayabilirler. Diyelim ki çocuklarının ismi Musa’dır. Birisi konuşurken söze “mu” diye başlar başlamaz onlar hemen, “Bizim Musa’nın başarıları da bizi öyle mutlu ediyor ki… O öyle başarılı bir çocuk ki…” şeklinde söze başlayarak, çocukları adına methiyeler düzebilirler. Evet, bazı insanlarda bu zaaf öylesine güçlüdür ki, her hâdiseden, her sözden, her beyandan mutlaka bir girizgâh bulup meseleyi kendi oğullarına, kızlarına çekmeye çalışırlar. Siz isterseniz bu tür insanlara, Farsçadan gelmiş bir kelimeyle “evlatperest” diyebilirsiniz.

Çocuğa Düşkünlük Onun Ebedî Mutluluğuna Vesile Olmalı

   Hâlbuki biz biliyoruz ki, ahsen-i takvîmin küçük birer aynası olan çocuklar Allah’ın (celle celâluhu) bize birer emanetidir. Eğer onları seveceksek Sahib’inden, Sanatkâr’ından ötürü sevmeli ve bağrımıza basmalıyız. Daha da önemlisi bu sevgi ve şefkatimizi, potansiyel olarak ahsen-i takvîme mazhar yaratılmış çocukların İslâmî terbiyeyi kazanmaları yolunda kullanmalıyız. Farklı bir ifadeyle, bu sevgi, onların istikamet içinde yetişmesini, istikamet içinde yaşamasını, istikametin timsali birer insan olmasını sağlamalıdır. Anne baba, çocuklarını severken, kâkül-ü gülberlerini okşarken onların kulağına hep bu hakikatleri fısıldamalıdır ki, çocuklar Allah’a (celle celâluhu) başkaldırmasın, din tanımazlığa dûçâr olmasın ve neticede ebedî hayatlarını kaybetmelerine yol açacak isyan ve taşkınlığa girmesinler. Zira ebeveynler, tertemiz olarak dünyaya gelen bu çocukların, dünyaya geldiği gibi yine tertemiz bir şekilde Rabbilerine yürümesi adına lazım gelen her şeyi tedarik etmekle ve uygun bir yetişme zemini hazırlamakla sorumludur. İşte bütün bunları yerine getirmek de onlara karşı duyulan sevginin farklı bir tezahürüdür ki bunda hiçbir mahzur yoktur. Fakat bir insanın ajandasında bunların hiçbiri yoksa, o kişi sırf evladı olduğu için tapınırcasına ona bağlanmışsa, her mülâ­ha­zayı getirip ona dayandırıyor ve sürekli ondan bahsetmek istiyorsa, Allah’a ve Peygamber’e iman ettiğini söyleyen böyle bir kişi hiç farkına varmadan bir şirk davranışının içine girmiş demektir. Kelime-i tevhidi

لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ 

“Allah’tan başka ilâh yoktur. Hazreti Muhammed de (aleyhissalâtü vesselâm) Allah’ın elçisidir.” diyen bir insan müşrik olmaz. Fakat bu kişi, çocuğuyla ilgili tutumundan ötürü üzerinde bir müşrik sıfatı taşıyor demektir. Bu hususa dikkat çeken bir beyanında Pey­gam­ber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),

 إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ اَلشِّرْكُ اْلأَصْغَرُ

 “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey, küçük şirktir.” buyurmuş, sahabe-i kiramın وَمَا الشِّرْكُ اْلأَصْغَرُ “Kü­çük şirk ne demektir?” sorusuna da اَلرِّيَاءُ “O, riyadır; görünme ar­zu­sudur.” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/428, 429; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 4/253.) şeklinde cevap vermiştir. İnsan, çocuğu üzerinden kendini gösterme, duyurma gibi bir zaafa kapılabilir. İnsan kendi şekli, şemâili, güzelliği, malı ve servetiyle küçük şirk olan riyaya düşebileceği gibi, içindeki bu görünme arzusunu çocukları üzerinden de tatmin edebilir.

Söylediğimiz bu hususu somut misallerle ifade edecek olursak, mesela bir insanın mimikleriyle kendisini ifade etmesi bir görünmedir.

Başkalarının yanında ibadet yaparken, kendi başına yaptığı ibadetlere göre daha bir hassasiyet göstermesi bir görünmedir. Yazma, çizme, konuşma gibi yaptığı bir kısım güzel işleri başkalarına duyurmaya çalışması bir görünmedir. Hele bir de sözlerine “âcizane, fakirane” şeklinde başlayarak bu görünme isteğini kadifeden kılıflara bürüyor ve kendisini bu şekilde ifade ediyorsa, bu, çok daha korkunç bir riyadır. Esasında bir insanın çocukları üzerinden kendini ifade etmeye çalışmasının da bunlardan bir farkı yoktur. Böyle bir kişi, ister kız ister erkek olsun, evlat sevgisini bir şirk sıfatıyla kirletiyor demektir.

  • Bence bir mü’min, mü’minlik sıfatlarını koruma mevzuunda, namusunu koruma mevzuunda gösterdiği hassasiyet ölçüsünde bir hassasiyet göstermelidir.

İster riya, ister süm’a, ister ucb, ister fahr, isterse de kibir adına olsun, duygu ve düşüncelerini her türlü şirk şaibesinden uzak tutmalıdır. Zira bunların her biri, birer müşrik sıfatıdır. Şirke ait bir sıfatın insanda bulunması ise sağlıklı bir insanda bir virüsün bulunması gibidir. Bu virüslerin bazısı grip, bazısı kanser, bazısı da AIDS hastalığına sebebiyet verir. Bu açıdan insan, küfür ve şirk sıfatlarının hiçbirini küçük görmemeli, bu tür sıfatların, ruh ve kalbinde hayat bulmasına asla fırsat vermemelidir. Tabi ki çoluk çocuğuna, yuvasına aşırı muhabbet göste­ren bir in­san her ne kadar üzerinde bir müşrik sıfatı taşıyor olsa da bu, onun müşrik olduğu anlamına gelmez. Böyle birisi ima­nıyla öldüğünde netice itibarıyla Cennet’e girer. Cenab-ı Hak da –Al­lahu a’lem bissavab (işin doğrusunu Allah bilir)– ona müşrik muamelesi yapmaz. Ancak neticede bu müşrik sıfatı, bir virüs gibi olduğundan, onun çaresine bakılmalı ve bu konuda temkinli olunmalıdır. Çünkü bazen çaresine bakılmayan bir grip virüsü bile insanı yere serebilir, öldürebilir. Öyleyse insan, fıtrat-ı asliyesine ve ahsen-i takvîm keyfiyetine zıt olan hiçbir virüsün, bünyesinde barınmasına meydan vermemelidir. Virüsler kapıyı çaldığı zaman, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” deyip kapıyı onun yüzüne kapatmalıdır. [Evlatperestlik / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

SALİH BİR ÇOCUK İÇİN ÖNCELİKLE ANNE-BABA EĞİTİMİ

°°°Önsöz°°°

  • Bazı İslâm âlimleri, çocuk terbiyesini evlilik öncesinden başlatırlar. Bir insanın, nasıl bir çocuk veya çocuklar istiyorsa, önce onları yetiştirebilecek olgunluğa ve donanıma sahip bir eş seçimini şart görürler.
  • Günümüz şartlarında ve kendi aile ortamında artık böyle eş namzetleri kolay kolay yetişmeyeceğinden, bunun bir eğitim konusu olarak ele alınmasının gerekli olduğunu yıllardan beri söyleyen PIRLANTA MÜELLİFİ , burada da şu tavsiyeleri yapıyor:

°°°°°°°°°°°

 İyi ve salih bir evlat için öncelikle yapılması gereken, anne-babaların iyi yetiştirilmesidir. En başta ebeveyne nasıl mükemmel birer anne-baba olacakları, çocuğa nasıl davranacakları öğretilmelidir. Hatta evlenecek çiftler evlilik öncesinde bir kısım kurslardan geçirilmeli ve bu kurslarda başarılı bir şekilde diplomasını/sertifikasını alanlar evlendirilmelidir. Bu eğitim sürecinde, evlenmekten maksadın ne olduğu, eşler arasında sağlıklı bir ilişkinin nasıl kurulması gerektiği, onların birbirini nasıl idare edeceği ve çocuk eğitimi gibi konular sağlam bir blokaj üzerine oturtulmalıdır. Zira evlenecek insanlar bu konuda sağlam bir donanıma sahip olurlarsa, bir araya gelerek oluşturacakları bu kutsal müessese de bir Cennet yuvası hâline gelecektir. Hiç şüphesiz böyle bir ailede yetişen çocuklar da, salih birer evlat olacaktır. Fakat anne-babalar, anne-baba olma liyakatine sahip değillerse, çocuklar da ârâfta kalacaklardır. Maalesef günümüz nesillerinin pek çoğu bu şekilde ârâfta yetişmektedir. Her ne kadar bazıları temiz bir cereyana katılarak özlerini bulup ahlâk ve karakter sahibi olsalar da, çoğunluğu böyle bir imkânı elde edemiyor. Kime ve neye olursa olsun, gayri meşru muhabbetlere tevessül eden insanlar çok defa maksatlarının aksiyle tokat yerler. Bu açıdan ebeveynler, çocuklarını Allah’ın (celle celâluhu) birer emaneti olarak görmeyip de sadece kendilerinin bir parçası olarak görüp bencilce severlerse, taparcasına onlara karşı düşkünlük sergilerlerse gelecekte onların eliyle imtihan olurlar, onlardan tahkir, tezyif ve nefret görürler. Zira her ifrat, başka bir tefrite sebebiyet verdiği gibi, her tefrit de bağrında bir ifratı geliştirir. Bu, anne-baba ile çocuk arasındaki münasebet açısından böyle olduğu gibi, başka muhabbetler için de aynıyla geçerlidir.

Evet, kim olursa olsun, eğer bir insanı olduğunun üstünde makamlara koyar ve ona duyduğunuz sevgide aşırıya kaçarsanız, maksadınızın aksiyle tokat yersiniz. Bir gün gelir, deli gibi sevdiğiniz o insandan en olumsuz sözleri duyar ve karşılığında siz de onun hakkında en olumsuz beyanlarda bulunursunuz. [Evlatperestlik / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

 

***

KURTULUŞ YOLU: İMAN VE SALİH AMEL

°°°Önsöz°°°

  • Amel ile desteklenmeyen iman zamanla iman olmaktan çıkar bilgiye dönüşür.
  • Gerekleri yerine getirilen bilgiler ise imana. Amel ile iman arasında hem birbirini takviye, hem de koruma söz konusudur.
  • İmandan ibadete, ondan ahlâk ve muâmelâta kadar dinin tamamını göz önüne aldığımızda, farzlar imanın, sünnetler farzların, edebler de sünnetlerin etrafında bir sur gibi onları korurlar.
  • Bu konu, Pırlanta mantığı, dili ve üslûbuyla şöyle ele alınıyor:

°°°°°°°°°°°

  İslâm’a ait nazarî bilgilerin, insan vicdanında ma­hi­yet-i nefsü’l-emriyesine (gerçek mahiyetlerine) uygun şekilde duyulup hissedilebilmesi ve onların zamanla insan tabiatının bir derinliği hâline gelmesi öncelikle nazarî bilginin amele dökülmesinin olmazsa olmaz bir şart olduğunun bilinmesine bağlıdır. Bazı felsefeciler “amelî akıl” ve benzeri mefhumlarla esasında bu meseleye dikkat çekmiş, sofiler de “seyr u sülûk-i ruhanî” gibi yol ve sistemlerle bu konu üzerinde durmuşlardır.

Mesela felsefecilerden Bergson, hakikatin ancak vic­danî duyuş ve sezişle bulunabileceğini ifade ederken; Kant da Al­lah’ın amelî akılla bilinebileceği üzerinde durmuştur. Batı kültürü içinde yetişmiş bu filozofların hakikate ne kadar âşina olduğunun ve bizi ne ölçüde hakikate âşina kılacağının münakaşası her zaman yapılabilir. Bu, ayrı bir meseledir. Fakat şurası bir gerçek ki, Allah’ın (celle celâluhu) bilinmesi mevzuunda çoğu zaman sizin ortaya döktüğünüz deliller sadece nazarî bilgi olarak kaldığında iman ve İslâm’a ait esasların koruma altına alınmasında bu durum yeterli olmayabilir. Evet, nazariyatta kalmış her türlü bilgiyi ve delili bir muhalif rüzgâr alıp götürebilir. Bu açıdan nazarî bilgilerin mutlaka amel blokajı üzerine oturtulması gerekir.

Aslında Kur’ân-ı Kerim,

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِۤي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ . ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ . إِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ 

“Andolsun biz insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük. Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna…” (Tîn sûresi, 95/4-6.) ifadeleriyle insanın hüsrandan ve esfel-i sâ­fi­lîne gitmekten kurtuluşunu, iman ve salih amele bağlamıştır.

Ayette hem iman hem de amel için fiil kalıbının kullanılması, kurtuluş için iman ve ameldeki sürekliliğe işaret etmektedir. Bu açıdan insan hiçbir zaman dünkü imanını yeterli görmemeli ve tıpkı sahabe efendilerimiz gibi yanındakilere, “Hele bir gelin de Allah’a yeniden iman edelim.” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/265.) diyerek imanını sürekli yenileme gayreti içinde olmalıdır. Siz, daha önce imansızlığa ait bütün problemleri halletmiş ve onları idama mahkûm etmiş olabilirsiniz. Fakat iman adına elde ettiğiniz bu kazanımları kaybetmemek için hiçbir zaman ulaştığınız noktayı yeterli görmemeli ve imanınızı her gün bir kere daha yenilemenin yollarını aramalısınız. İmanın ardından, arızasız, kusursuz, riyasız, süm’asız, sürek­lilik arz eden salih amel üzerinde durulmuştur. Salih amelin kapsamı çok geniştir. Allah’a (celle celâluhu) imandan ibadet ü taata, ondan anne baba hukukuna riayete, ondan da mü’minlerin haklarının korunmasına kadar yapılması gereken bütün ameller, salihât kategorisi içinde mütalâa edilir. Salih amel için de fiil kipinin kullanılması, insanın bir kere salih amel yapmakla yetinmemesi, âdeta kendisini salih amel çağlayanına salması ve hayatını hep bu akıntı içinde sürdürmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Aynı mazmunu Asr Sûresi’nde de görebilirsiniz. Bu sûrede de insanın hüsranda olduğu ifade edildikten hemen sonra, bundan kurtuluş, iman ve salih amele bağlanmıştır. İnsan mahiyetinde “kuvve-i şeheviye”, “kuvve-i gadabiye” ve “kuvve-i akliye” gibi menfiliğe de açık bir kısım güç ve duygular bulunmaktadır ki, bunlar her zaman insanı hüsrana sürükleyip batırabilir. İşte zikredilen bu iki sûrede Cenab-ı Hak, insanı zehirleyecek bu tehlikelere karşı panzehir olabilecek reçeteyi bizlere göstermiştir. 

  • Bu hakikati anlatma sadedinde İmam Şâfiî,

“İnsanlar, Asr Sûresi’nin önünü, arkasını düşünüp değerlendirerek ‘tedebbür’ etseler bu, onlara yeterdi.” (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 1/63.) demiştir. [İslâm’ın İnsan Tabiatı İle Bütünleşmesi / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

ACZ U FAKR, ŞEVK U ŞÜKÜR

°°°Önsöz°°°

  • Cenâb-ı Hakk’ı tanımak ve bilmekle insanın kendisini bilmesi arasında ciddi bir bağlantı, hattâ birbirini gerektirme durumu mevcut.
  • İnsanın kendisini bilmesi ise, elbette fizyolojik ve biyolojik anlamda bir bilme değil, esas mahiyetinin ve bu dünyada bulunma sebebinin ne olduğu, âkıbetinin ne olacağı anlamında bir bilmedir.
  • Yani insanın, hem yaratılışı hem de donanımı itibariyle kendisinde kendine ait hiç bir şey olmadığının farkına varması halidir.
  • Üstad Hazretlerinin önce dört, sonra da o dördü tamamlayıcı mahiyette iki madde ilavesiyle altı madde halinde özetlediği bu konuyu PIRLANTA MÜELLİFİ şöyle anlatıyor:

°°°°°°°°°°°

Sofiler Müslüman şahsiyetinin oluşması ve insanın yeni bir fıtrat kazanması adına seyr u sülûk-i ruhaniyi tavsiye etmişlerdir. Fakat bunun da kendine göre değişik yol ve yöntemleri vardır. Büyük zatlar, biraz da kendi yaşadıkları dönemde Müslümanları baskı altına alan faktörleri göz önünde bulundurmuş ve bunlara karşı mücadele etmeye müsait sistemler kurmuşlardır. Kimisi sistemini nüfus-u seb’a (yedi nefis) mertebesine bağlarken kimisi de sistemini letâif-i aşere (on latîfe) üzerine tesis etmiştir.

  Hazreti Pîr ise vaz’ ettiği sistemi, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlak olmak üzere dört esasa bağlamış ve bir de bunların mütemmimi olabilecek iki esastan bahsetmiştir ki, bunlar da şefkat ve tefekkürdür. (Yirmi Altıncı Söz, Zeyl); Mektubat s.17 (Dördüncü Mektup), s.414 (Yirmi Sekizinci Mektup, Beşinci Mesele).) Bu sistem, potansiyel insanın hakiki insan olabilmesi ve kemale erebilmesi için takip edilmesi gereken bir yoldur. Fakat bir insanın bu esasları kabullenmesi ve içine sindirmesi ciddi bir cehd ü gayrete vâbestedir.

  • Bu esasların birincisi olan acz-i mutlak, insanın arzu ettiği her şeyi yapamamasının şuurunda olması demektir.

Hâdiseler, Cenab-ı Hakk’ın belirlemiş olduğu plân ve programa göre meydana geliyor ve biz çoğu zaman bunlara müdahale edemiyoruz. Bu konuda iradenin fonksiyonunu inkâr etmesek de neticeleri yaratanın Allah (celle celâluhu) olduğu da muhakkak. Öyleyse insan, Sonsuz Kudret ve Sonsuz İrade karşısında kendisini deryada damla gibi görmeli ve O’nun karşısındaki yerini ve konumunu kabul etmelidir.

  • Fakr-ı mutlak ise insanın, her nesne ve her varlığın hakiki sahibi, maliki Allah (celle celâluhu) olduğu gerçeğini kavraması demektir.

Sahip olduğumuz her şey O’ndan. Bizi varlığa erdiren, belli imkânlara mazhar kılan, Müslüman yapan, Nebiler Sultanı’nı (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıtan, hiçbir liyakatimiz olmadığı hâlde bize yüksek ufukları gösteren, bizi yüksek ideallere bağlayan ve bunları realize etmeye bizi sevk eden O’dur. Biz, Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerini bir kenara bırakarak kendimiz adına bir tekmil vermeye kalksak, elimizde hiçbir şey kalmayacaktır. O hâlde bedenimiz, aklımız, hissimiz, fikrimiz ve sahip olduğumuz daha başka şeylerin hepsi O’ndansa, biz neyiz? Biz, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, O’nun varlığının ziyasının gölgesinin gölgesinin gölgesi, zıllî birer varlığız. O’nun karşısında bize, deryada damla bile denemez. (Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.61-62 (On Beşinci Mektup, Altıncı Sual).)

Zikredilen (acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlak) gibi esaslar çok önemli olsa da onlar sadece birkaç kez okuma ve üzerinde düşünmekle tam mânâsıyla insan tabiatıyla bütünleşemez. Bunların insanın tabiatının bir derinliği hâline gelmesi, ciddi bir teemmül, tedebbür ve tezekküre bağlıdır. İnsan, Kur’ân ve kâinat üzerinde derinlemesine düşünmeli ve her sohbeti evirip çevirip bu mülâhazaların açılımına bağlamalıdır. O, neye malik olduğunu, ne kadar sermayesinin bulunduğunu ve ne kadar gücünün var olduğunu sürekli düşünmelidir. Esasında insanın şevk ü şükür mülâhazalarına ulaşması böyle bir aktif düşünce sistemine bağlıdır. [İslâm’ın İnsan Tabiatı İle Bütünleşmesi / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

TEFEKKÜR VE ŞEFKAT

°°°Önsöz°°°

  • İnsanın bir hedefe yönelmesinde onu motive eden çok önemli iki motivasyon kaynağı vardır. Bunlardan birisi akıl, diğeri de duyguları.
  • Aklın irade ile birleşmesi, şefkat ve merhametin de onlarla eşlik etmesi halinde mânen tekâmül adına çok büyük mesafeler alınabilir. İnsan yaratılış gayesine uygun olarak tekamül eder.
  • Potansiyel insan olmaktan gerçek insanlığa doğru yükselir.
  • Nur mesleğinin de temelini teşkil eden bu anlayışı, bu esasları, hangi duyguların nasıl kullanılacağını ilk defa dillendirip bir hizmet disiplini olarak ortaya koyan Hazreti Bediüzzamana da atıflarda bulunarak şöyle açıklıyor Pırlanta Müellifi:

°°°°°°°°°°°

   Mesleğimizin esaslarından biri olan şefkat, insanlığa karşı merhametli olmak ve ölesiye başkalarını kurtarma gayreti içinde bulunmak demektir. Hatta insan, sahip olduğu şefkat duygusunu sadece insanlıkla da sınırlı tutmayarak onu bütün bir varlığa yaymalı ve hemen her fırsatta bu duyguyu derince sergilemelidir. Öyle ki o, yerde çırpınan bir arının karşısında ağlayacak ölçüde engince bir şefkate sahip olmalıdır.

 Hiç şüphesiz böyle bir şefkat duygusunun kazanılması da, tefekkür ve tedebbürün yanında, güçlü bir ahiret inancına sahip olmaya bağlıdır. Zannediyorum enbiya-i izâmdaki o fevkalâde heyecan ve helecan da, suiâkıbet endişesiyle, hüsnüâkıbet iştiyakından kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar, başıboş bırakılan insanların Cehennem’e yuvarlanacağını bilmekte ve öbür tarafta bütün debdebe ve ihtişamıyla salınıp duran bir Cennet’in varlığına da kesin olarak inanmaktadırlar. İşte bu sebepledir ki onlar, insanları böyle bir Cennet’e sevk edebilme adına bütün ceht ve gayretlerini ortaya koymuşlardır. Kur’ân-ı Kerim’de iki âyet-i kerimede az farkla, “İnanmıyorlar diye, neredeyse kendini öldüreceksin.” (Kehf sûresi, 18/6; Şuarâ sûresi, 26/3.) hitabına muhatap olan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hâli de O’ndaki bu engin mülâhazalardan kaynaklanmaktadır.

   Evet insan, gerek Hazreti Pîr’in ortaya koyduğu bu yolla gerekse daha başka yol ve yöntemlerle âdeta bir helezonda yükseliyor gibi yukarılara çıkmaya çalışmalıdır. O, bir taraftan bulunduğu makamın hakkını verirken diğer yandan da sürekli nazarlarını daha yüksek makamlara dikmeli ve doyma bilmeyen bir mârifetullah yolcusu gibi her zaman, “Daha yok mu?” demelidir. Eğer, bulunduğu makamda mazhar olduğu vârid ve mevhibeleri iyi değerlendirebilirse bu, onun içinde yeni şeylere karşı iştiyak uyaracak ve böyle bir yolcu sürekli değişik kapıları çalacaktır.

İstikamet ve Kesintisiz Gayret

  İçinde uyanan iştiyaklar istikametinde hareket eden böyle bir hak yolcusu sürekli çıtayı yükseltmeye çalışacak ve yükselttikçe de buna göre hareket etme imkânı doğacaktır. Böylece o, salih bir dairenin içine gireceğinden, sürekli içinde yeni iştiyaklar oluşacak ve bu iştiyaklarla da yeni mertebelere talip olacaktır. Yani insan şart-ı adi plânında gayretini ortaya koyduğu zaman, asıl şart olarak ilâhî meşiet taalluk edecek ve onu arzu ettiği mertebelere ulaştıracaktır. Elbette bütün bunların birdenbire içselleştirilmesi ve insanın tabiatı hâline gelmesi mümkün olmayacaktır. Bu, ciddi bir gayrete vâbestedir. Gerçi bazı hususi durumlarda harikulâdelikler gerçekleşebilir ve insanlar birdenbire insanî kemalâtın zirvesine ulaşabilirler. Mesela Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda kısa bir süre kalan insanlar sahabî olma ufkuna ulaşmıştır. Çünkü O’nun huzuru, muhataplarını derinden derine etkileyen bir insibağ atmosferidir. O’nun hâli, tavrı, oturuşu kalkışı, sükûtu, konuşması, yüzündeki yer yer ürperti, zaman zaman da sevinç ifade eden çizgileriyle hep Allah’ı (celle celâluhu) hatırlatır. O, yanındakilere her hâliyle Allah’ın huzurunda olduğunu hissettirir. Aynı şekilde Nebiler Serveri’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra gelen bazı Allah dostları da, atmosferlerine giren insanları bazen bir nefhada insan-ı kâmil olma ufkuna ulaştırabilirler.

Mesela Hazreti Pîr-i Mugân’ın etrafında yer alan Tahiri Mutlu, Hasan Feyzi, Hafız Ali ve Hulusi Efendi gibi yüksek istidatlarda bu dikey yükselişi görebilirsiniz. Fakat bütün bunlar ender-i nadirattandır, süreklilik arz etmez. Çünkü o, bir ikram-ı ilâhîdir. Bu ikram-ı ilâhî, enbiya-i izâmda bir mu’cize şeklinde tezahür ederken, evliya-i kiramda ise bir keramet şeklinde ortaya çıkar. Bu meselenin objektif olanı yani herkes için her zaman başvurulabilecek şekli ise, bu konuda iradenin hakkını vermekten geçmektedir. Biz, kendi değerlerimizi tabiatımızın bir derinliği hâline getirmek istiyorsak, beslenme kaynaklarımızla aralıksız bir iştigal içinde bulunmaya çalışmalı, oturup kalktığımız her yerde sohbet-i cânan demeli ve bütün konuşma ve sohbetlerimizi bunlar üzerinde örgülemeliyiz. 

  • Bir de unutulmamalıdır ki, insan Allah’a (celle celâluhu) kulluk konusunda ciddi cehd ü gayret sarf ederse, Allah da ona yardımcı olacaktır.

  “Sen Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi?

   Rızasına iven de, Hak rızasın vermez mi?

   Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen,

   Emrince hizmet etsen, Allah ecrin vermez mi?”

Siz Allah’a (celle celâluhu) teveccüh ederseniz, O da size teveccüh muamelesinde bulunur; siz nazarlarınızı O’na yöneltirseniz, O da size bakar; siz kalbinizi O’na açarsanız, O da bu kalbi boş bırakmaz.

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki insan, İslâm’ı yaşamayı tabiatı hâline getirebilirse bir kısım ibadet ve mükellefiyetleri yerine getirme hususunda çok fazla zorlanmayacaktır. Mesela uykuyu bölerek gecenin bir vaktinde kalkma ve teheccüd namazını kılma, nefse ağır gelen bir ameldir. Fakat insan, bunu âdet hâline getirmiş, tabiatına mâl etmiş ve âdeta Allah’la gizli bir vicdanî mukavele yapmışsa, yataktan kalkma konusunda çok rahatsızlık duymayacaktır. 

Belki ilk anda uykunun verdiği mahmurluğun etkisiyle bir sarsıntı yaşayacaktır ama kendisini namaza salıp da namazını duayla taçlandırdığı ve içini Allah’a (celle celâluhu) dökmeye başladığı zaman kendi içinden, “Ne iyi ettim de uyandım ve gecenin bu tenha saatlerini Rabbimle münasebetim adına değerlendirdim!” diyecektir. [İslâm’ın İnsan Tabiatı İle Bütünleşmesi / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

*****

Bu yazı 75 kez okundu