Pırlanta İkliminde Seyahat-46

•Rıza Mertebesinin Kutup Yıldızı

•Mârifet Ölçüsünde Rıza Şuuru

•Engellemeler Karşısında Hakka Hizmet Yolu

•Niyette İstikamet

•Zaman Dertlenme Zamanı

***

RIZA MERTEBESİNİN KUTUP YILDIZI

°°°Önsöz°°°

  • Allah’tan razı olmak, neden, niçin demeden O’ndan gelen herşeye razı olmak demektir.
  • O’ndan gelmeyen bir şey de mevcut olmadığına göre Allah’tan razı olmak, hayattan bütünüyle razı olmaktır.
  • Ancak bu rıza gönül ile, kalb ile, akıl ile yaşanan bir rıza halidir.
  • Cenab-ı Hakk’ın bazı çok hikmetli tasarruflarından nefsin acı çekiyor olması, insanın üzülmesi rızaya mani değildir.
  • Esas itibariyle Allah’tan rıza, O’ndan gelen dertlere, sıkıntılara ve acılara razı olmaktır.
  • Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın, bu konuda da rehberimiz olan ve Allah ile kul arasındaki bu rızanın karşılıklı oluşunu ifade eden bir hadis-i şerifi esas alınarak, rıza ufkunun da kutup yıldızı oluşunun açıklaması işte şöyle yapılıyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

   Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), sabah ve akşama ulaştığında, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًاRab olarak Allah’tan, Din olarak İslâm’dan, Resûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallahu aleyhi ve sellem) razı olduk” diyen bir Müslümanın ötede, Cenab-ı Hak tarafından razı ve hoşnut kılınacağını müjdelemiştir. (Ebû Dâvûd, edeb 100, 101.) Demek ki bu kutlu beyan, sabah ve akşam mü’minlerin vird-i zebânı olması gereken mübarek bir sözdür. Zira burada kişi evvela Allah’tan (celle celâluhu) ve dolayısıyla O’nun bütün tasarruflarından razı olduğunu, ilâhî bir sistem olarak İslâm’ı kabul ettiğini ve ondan hoşnut bulunduğunu ve peygamber olarak da Nebiler Serveri’nden razı olup O’nun rehberliğine teslimiyetini ifade etmektedir ki, hakiki imana ermenin yolu da esasen böyle bir duygu ve düşünceden, böyle bir iman ve iz’andan geçer. Ayrıca Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu lâl u güher beyanıyla bize önemli bir hakikati talim buyurmakta ve işarî olarak da Müslümanları, dilleriyle ikrar ettikleri bu rıza ufkuna ulaştıracak ve bu hissi içlerinde geliştirecek, kök saldıracak ve derinleştirecek amellerde bulunmaya teşvik etmektedir.

Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) daha başta, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا buyurmak suretiyle ve bu hakikate bağlı yaşadığı hayat-ı seniyyeleriyle rıza mertebesinin kutup yıldızı olduğunu ortaya koymuştur. Evet, O, rıza mertebesinin merkez noktasını tutar. Dolayısıyla bizim her رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا deyişimizde O’nu önümüzde bilmemiz, O’nu önümüzde görmemiz gerekir. Öyle ki, bir insan Allah’a (celle celâluhu) doğru uçup kanatlansa ve doğrudan doğruya O’ndan “Ben senden hoşnudum” kelâmını işitse, hatta –muhalfarz– Cenab-ı Hak, o kişiyi Efendiler Efendisi’yle yan yana aynı rahleye oturtsa ve Efendimiz’e vahyetmesine mukabil ona da ilham, vâridât ve mevhibe lütfederek her ikisine de aynı dersi verse yine de o kişiye düşen, önünde hep Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehber olarak görmektir. Çünkü o kişi, sahip olduğu bu duygu ve düşünceye, bu mantık ve felsefeye, bu anlayış ve tefekküre O’nun sayesinde, O’nun rehberliğinde ermiştir. O olmasaydı, dünyası da, ahireti de kapkaranlık bir zindan olacaktı. Bu sebepledir ki, insanın iradî ve kasti olarak her zaman Efendiler Efendisi’ni (aleyhi ekmelüttahâyâ) bir rehber ve muallim olarak tanıyıp önünde görmesi rıza ufku adına çok önemlidir.

 Bazılarının seyr u sülûk-i ruhanide belli bir noktaya gelmeleri O’na karşı alâkayı arttırma vesilesi olurken, her şeyi mi­zan-ı şeriatla tartmayan bazıları için de –Allah korusun– şatahat ve laubaliliğe girme sebebi olabilmekte ve bu duruma düşenler kimi zaman “Benim nurum da O’nun nuru kadardır” diyebilmektedirler. Hâlbuki O (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem nur-u evvel, hem nur-u evsat, hem de nur-u âhirdir. Hiç kimsenin o nura ulaşabilmesi ve O’nun ihraz ettiği seviyeyi ihraz edebilmesi mümkün değildir.

 Bu mübarek beyanda Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) daha sonra وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا ifadeleriyle ilâhî bir sistem olarak İslâm’dan razı olduğunu ifade etmiştir. Evet, İslâm’ı O’nun kadar kavrayan, bu ilâhî sistemden O’nun kadar hoşnut olan, bu sisteme hayatını vakfeden ve onu ikame etmeden başka hiçbir şey düşünmeyen ikinci bir insan yoktur. Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) sıddıkiyetini, Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) hakkı bâtıldan ayırma noktasındaki gayretini, Hazreti Os­man’ın (radıyallâhu anh) Kur’ân’a karşı duyduğu alâkayı, Haz­re­ti Ali’nin (radıyallâhu anh) ruh ve kalb kahramanı olmasını bir yerde toplayıp hallaç etseniz, yine de Efendimiz’in (sallallâhu aley­hi ve sellem) İslâm’a karşı olan rıza mertebesinin yanında bunların, onda biri bile teşkil etmediğini görürsünüz. Bu ifadelerimle kat’iyen bu büyük zatları hafife aldığım anlaşılmasın. Ben burada bunları büyüğün büyüklüğünü vurgulama ve O’nun İslâm mevzuunda nasıl bir rıza kahramanı olduğunu ifade etme adına söylüyorum.

 

   Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) son olarak وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا diyerek, kendi peygamberliğine de razı olduğunu ifade etmiştir. Aslında Habib-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) kendisini tevazu ve mahviyete kilitlemiş öyle bir insandı ki, sürekli Allah’ın (celle celâluhu) bir kulu olduğu mülâhazasıyla hareket ediyor, mesela hizmetçisiyle beraber sofraya oturuyor, o yemeden yemiyor ve kendini en küçük bir insandan farklı görmüyordu. Fakat bütün bunların yanında O, kendisine çok ağır gelen peygamberlik vazifesiyle serfiraz idi. Şöyle ki bir insan “Lâ ilâhe illallah” demesinin yanında, “Muhammedün Resûlullah” demediği sürece Müslüman olamıyor. Zira O’nun peygamberliğini kabul etmek, İslâm’ın ve imanın aslî bir rüknüdür. Efendiler Efendisi’nin o eşsiz mahviyetiyle peygamberlik misyonunu ilan arasında zahiren bir çelişki vardır. İşte bu sebepledir ki O’nun, fevkalâde tevazuuyla beraber وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا demek suretiyle, Hazreti Muhammed’in resûl olmasından da hoşnut bulunduğunu ifade buyurmasının ayrı bir kıymeti vardır. Çünkü bu, Allah’ın bir takdir ve tayinidir. [Rıza Ufkunu Talep / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

MARİFET ÖLÇÜSÜNDE RIZA ŞUURU

°°°Önsöz°°°

  • İnsan tanımadığı bir kişiyi, bir nesneyi ne sevebilir, ne de ondan nefret edebilir.
  • Duygularımızın devreye girmesi ancak bildikten ve tanıdıktan sonra gerçekleşir. Bu husus en başta Cenab-ı Hakk’a inanmak, Onu bilmek ve tanımakla ilgilidir.
  • İşte hayatımızda şikayetlerin bir türlü bitmiyor, hattâ zaman geçtikçe artıyor olması da bundan kaynaklanıyor.
  • İnsanlar Cenab-ı Hak’tan uzaklaştıkça, buna bağlı olarak tevekkül, teslim ve rıza kavramları anlamını yitiriyor.
  • Bir üstteki konuya bağlı olarak, taklîdî bile olsa bir imana sahip bulunan her mü’minin, bu çok önemli konuda da sürekli duaya sığınması, onu ihmal etmemesi gerektiği açıklanmaya şöyle devam ediliyor:

°°°°°°°°°°°

 رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا

“Rab olarak Allah’tan, Din olarak İslâm’dan, Resûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallahu aleyhi ve sellem) razı olduk.” Bu kutlu sözü söyleme keyfiyeti; gaflet ve ülfetten âzâde olarak kalbin derinliklerinden kopup gelen bir aşk u heyecanla onun dile getirilmesi çok önemlidir. Esasen Allah’tan (celle celâluhu), Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve İslâm’dan razı ve hoşnut olma öncelikle onları çok iyi tanımaya vâbestedir. Çünkü bilen bildiği ölçüde sever, bilmeyen de bilmediği şeye karşı alâkasız kalır. Bu itibarla Cenab-ı Hakk’ı azamet ve ululuğuyla, esrar-ı rubûbiyet ve esrar-ı ulûhiyetiyle bilmeyince rıza ufkuna eremezsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu kendi hususiyetleriyle tanımadıkça peygamberliğine lâyıkıyla rıza gösteremezsiniz. Aynı şekilde İslâm dinini kendi enginlik ve derinliğiyle, usûl ve fürûuyla bilmeyince de ondan razı olamazsınız.

  Günümüzde çoklarının İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sal­lal­lâhu aleyhi ve sellem) karşı alâkasızlığının sebebi, O’nu bilememeleri ve O’na yabancı kalmalarıdır. Şayet bu insanların içlerinde Efendimiz’e karşı bir çerağ tutuşturulabilse, bir meşale ucu gösterilebilseydi, onlar da merak gösterecek ve tanıma fırsatı bulacaklardı. Fakat sokak bu fırsatı vermediği gibi okullar ve hatta camiler bile O’nu lâyıkıyla tanıma imkânı sunmadı. Evde de böyle bir atmosfer oluşmadı. Dolayısıyla bu insanlar, Kâinatın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanımadan mahrum yetiştiler. Eğer bunca ihmal edilmişlik ve bunca zayi olmuşluğa rağmen hâlâ insanımızın gönlünde O’na ait mânâlar parıldıyorsa, hâlâ onlar “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” diyorlarsa, bunu Cenab-ı Hakk’ın ekstra bir lütfu olarak görmek gerekir.

En Büyük Nimet İçin Sürekli Dua

Rıza, Cennet ve Cennet’teki nimetlerden daha büyük bir nimet ise o zaman bizim de ellerimizi açıp sürekli “Allah’ım, beni rıza ufkuna ulaştır.” diye dua dua yalvarmamız gerekir. Evet, اَللّٰهُمَّ إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَىAllah’ım! Sevdiğin ve hoşnut olduğun şeye beni ulaştır!” diyerek nefes alıp vermeli; اَللّٰهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ “Allah’ım! Senden af, afiyet ve rıza istiyorum!” diyerek oturup kalkmalıyız. Çünkü Cenab-ı Hak, insanın samimi olarak kalbden istediği şeyleri kendisine lütfedeceğini vaat ediyor. Fakat bu konuda ısrarcı olmak gerekir. Zira bazen istenilen şeylerin verilmesi, beş, on, belki de yirmi sene sonrasına bırakılmış olabilir. Bu açıdan Cenab-ı Hakk’ın bizden hoşnut olmasını istiyor, O’nun her bir icraatı karşısında nabızlarımızın hep rızayla atmasını, kalbimizin hep rıza sesi vermesini arzu ediyorsak on sene, yirmi sene bunun için yalvarıp yakarmalıyız. Bence bunun için uzun bir dua maratonuna girilebilir. Zira Cenab-ı Hak,

 وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ أَكْبَرُ

“Allah’ın rızası ise her şeyin üstündedir.” (Tevbe sûresi, 9/72.) buyurmak suretiyle rıza-i ilâhînin; Cennet’e girmenin, Firdevs’e ermenin, Hazreti Muhammed Mustafa’yı (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmenin ötesinde olduğunu beyan etmiştir. Fakat zannediyorum hiçbirimiz bu kadar uzun zaman rıza için dua etmedik. Yirmi beş sene boyunca “Allah’ım, rızan, rızan, rızan…” deyip içimizi dökmedik. Hâlbuki değil yirmi beş sene, o kadar ömrümüz olsaydı, bunun için iki yüz elli sene yalvarıp yakarmamız gerekirdi.

 Hâsılı Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ifadeleriyle Müslümanlara çok ulvî bir hedef göstermiştir. O hâlde Müslümanlara düşen vazife de ne yapıp edip bu hedefi yakalamaya çalışmak olmalıdır. Bunun için inanan her fert o hedefi benimsemeli ve onunla dertlenmelidir. Zaten kendisine hedef belirleyen insan, oturup kalkıp sürekli bu hedefi gerçekleştirmenin hülyasıyla yaşar. Öyle ki abdest alırken, namaza giderken hatta namaz kılarken bile zihni çok defa bununla meşgul olur.

  Neticede onun sürekli zihninde evirip çevirdiği ve her daim meşgul olduğu bu düşünceler nezd-i ulûhiyette birer dua şeklinde kabule karin olur ve Allah onları boşa çıkarmaz. Bu itibarladır ki biz Allah Resûlü’nün bir hedef olarak önümüze koyduğu rıza ufkunu yakalama adına sürekli gayret göstermeli, hep onu hecelemeli, hep onunla gecelemeli, bir yerden gelirken bir yere giderken hep onu düşünmeli ve hep onunla oturup kalkmalıyız. [Rıza Ufkunu Talep / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

ENGELLEMELER KARŞISINDA HAKKA HİZMET YOLU

°°°Önsöz°°°

  •  Yeryüzündeki ilk savaş ihlâsla riyanın, kanaatle hırsın, sevgi ile hasedin, kinin, kısaca iyilikle kötülüğün savaşıdır.
  • Bir insanın iyilik adına gâye-i hayal edindiği hedefi ve himmeti ne kadar büyükse, karşılaşacağı kötülük ve engellemeler de o kadar büyük olur. Bu konuda en önde olanlar da şüphesiz yine Peygamberlerdir. Bir insan, insanları özellikle son Peygamberin hayat çizgisine çekmeyi kendisine gaye-i hayal edinmişse, karşılaşacağı güçlük ve düşmanlık da o ölçüde olur. Bu durum, bazen din düşmanlığından, bazen de hasetten ve nifaktan kaynaklanır. Bunun için, bu yola girmeyi düşünenlerin daha girmeden bunun hesabını yapmış, yolun kaderinin bu olduğunu anlamış ve her şeyi göze almış olmaları gerekir. Bütün hayatı buna açık bir örnek teşkil eden Pırlanta Müellifi, kendi tecrübelerinden de yola çıkarak şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

 Hakka hizmet yolunda bulunan insanların öncelikle şu realiteyi kabul etmeleri gerekir: Dün olduğu gibi bugün de kin, nefret, haset ve çekememezlik gibi kötü hasletlere sahip insanlar, paranoyak ruh hâliyle, kendileri gibi düşünmeyen kesimleri düşman ilan edecek, sürekli sağa sola saldıracak ve çıkarlarını koruma adına çeşit çeşit şenâet ve denâetleri işleyeceklerdir. Fakat adanmış ruhlar, tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde sürekli Hakk’a sığınmalı, bütün faaliyetlerini O’na (celle celâluhu) bağlı götürmeli, daima Güller Gülü’ne müteveccih bulunmalı ve her türlü kötülük ve engellemeye rağmen bütün insanlığı kucaklayacak şekilde engin bir vicdanla hak bildikleri yolda yürümeye devam etmelidirler. Evet, bu yolda siz bazen vefa umduğunuz kimselerden cefa görebilir, bugüne kadar aynı kaderi paylaştığınız ve beraber yürüdüğünüz kimselerce yalnız bırakılabilir ve hiç ummadığınız kişilerce sırtınızdan hançerlenebilirsiniz. Fakat yine de hiç yılmadan, bıkmadan, usanmadan ve bu gibi olumsuzluklara takılmadan vicdanlarınızda yeni yeni kapılar açarak doğru bildiğiniz yolda yürümeye devam etmeli; yeni bir kısım dinamikleri değerlendirerek vicdan ufkunuz ve ruh enginliğiniz itibarıyla sürekli çıtayı yükseltmeye çalışmalısınız.

Yanıltmayan Rehberler

 Hususiyle ciddi bir keşmekeşliğin başını alıp gittiği, hadis kitaplarının “Kitâbü’l-fiten ve’l-melâhim” bölümlerinde anlatılan büyük ve korkunç fitnelerin yaşandığı, herc ü merclerin birbirini takip ettiği ve aldatmanın mârifet zannedildiği bir dönemde, aldatmayan, yanıltmayan ve çevresine her zaman güven telkin eden rehberlere ihtiyaç vardır. Bunun için siz, söz, hâl ve tavırlarınızla kimseyi aldatmayarak insanlığa güvenilir olma dersi vermelisiniz. El-âlem sizi elli sene takip etse, nabzınızın atışında ve kalbinizin ritimlerinde aldatmaya matuf tek bir atışa dahi rastlamamalıdır. Vâkıa günümüzde pek çokları dünyaya ve dünyalıklara talip olduğundan, konumuna göre şu veya bu derecede dünyanın bir yerinden yakalayarak ondan bir şey koparma ve kotarma sevdasına tutulduğundan başkalarına kendinizi doğru anlatmada biraz zorlanabilirsiniz. “Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!” fehvasınca sizi de kendileri gibi bilebilirler. Dünyaya açılmanızın, bütün insanlığı sevgiyle kucaklamanızın, farklı farklı kültür ortamlarında neşet etmiş insanları uzlaştırma ve bir araya getirme gayretlerinizin arkasında farklı maksatlar arayabilirler. Kendileri yaptıkları her işi bir beklentiye bağladıklarından sizin de bu tür dünyevî bir kısım beklentiler arkasında koştuğunuzu düşünebilirler. Hatta size yakın duran ve sizin de kendilerine sevgi ve değer atfettiğiniz insanlar arasından bile bu tür vehim ve endişelere kapılan kimseler çıkabilir. Onlar sizin tavır ve davranışlarınızı kendi duygu ve düşüncelerine göre yorumlayarak farklı mânâlar çıkarabilir ve sizi kendileri adına tehdit olarak algılayabilirler. Fakat siz bunların hiçbirine aldırmadan her fırsatta Allah rızasından başka bir hedefinizin olmadığını anlatmalı, tavır ve davranışlarınızla da bunu sergilemelisiniz. [Engellemeler Karşısında Hakka Hizmet Yolu / Yolun Kaderi]

***

NİYETTE İSTİKAMET

°°°Önsöz°°°

  • Bir müminin niyetinin amelinden daha hayırlı olduğu meselesi her Müslümanın bildiği, veya bilmesi gereken bir gerçektir.
  • Hem bu açıdan, hem de bizim niyetimiz ne olursa olsun neticeyi yaratanın Allah olduğu noktasından bakıldığında, bir Müslüman için sonuç ne olursa olsun hayal kırıklığı ve ümitsizlik söz konusu olmaması gerekir.
  • Biz sadece niyetimizi sağlam ve istikamet üzere tutmakla mükellefiz ve onun hesabını vereceğiz.
  • Her ne kadar bir insan olarak sonuçtan hiç etkilenmemek mümkün olmasa bile, bu bizim ümidimizi kırmamalı, hedef ve istikametimizi değiştirmemelidir.
  • Özellikle yaşadığımız süreç bu gerçeği öylesine ortaya çıkardı ki, teorik olarak bunun bu kadar net anlatılması mümkün değildi.
  • Aslında hepimiz için büyük bir imtihan olan bu süreçte, istikameti korumak adına dikkat edilmesi gereken hususlar şöyle özetleniyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

  Dünyanın farklı yerlerindeki açılımlarıyla bir sevgi dünyası oluşturmaya ve insanları uzlaştırmaya çalışan ve bununla da sadece Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı hedefleyen insanların, dünyevî bir beklentilerinin olması düşünülemez. İşte rıza-i ilâhiye kilitlenmiş ve dünyanın çehresini değiştirmeye azm u ikdam etmiş bu karasevdalıların, sevgi ve barış plânlarını tam olarak gerçekleştirmeye güçleri yetmese bile, onlar kendi niyetlerinin kahramanı olacak ve niyetlerinin mükâfatını alacaklardır. Zira bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere, ameller niyetlere göredir ve herkese niyet ettiği verilecektir. (1 Buhârî, bed’ü’l-vahy 1, îmân 41, ıtk 6, menâkıbü’l-ensâr 45, eymân 23, hiyel 1; Müslim, imâret 155.)

  • Dolayısıyla insana fayda sağlayacak asıl faktör, niyetindeki istikamettir. Bir insanın, niyeti ve vicdan enginliği ne ise Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin ona dönüşü de buna göre olacaktır.

Mesela siz, Allah’ın izni ve inayetiyle bütün dünyayı huzura kavuşturma niyetiyle yola çıkarsınız. İmkânlar elverdikçe, şartlar müsait oldukça, gittiğiniz beldelerde uygun bir ortam oluştukça siz de yürüdüğünüz yolda âhesterevlik etmez, bilakis hızınızı daha da arttırırsınız. Fakat öyle bir zaman gelir ki yürüdüğünüz yolda bir kısım engeller önünüze çıkar ve katetmeyi hedeflediğiniz yolun ancak onda birine ulaşabilirsiniz. Fakat sizin niyetiniz onda on olduğu için, Allah’ın mükâfatı buna göre olacaktır. Böyle güzel bir âkıbete mazhar olabilmek için hak yolunda hedeflediğiniz işi gerçekleştirmede öyle samimi ve içten olmalısınız ki, “Acaba bir gün gelir de yaptığımız işler karşılığında bize de küçük çapta bir idarecilik düşer mi?” gibi düşünceler aklınızın köşesinden dahi geçmemeli. Bilakis aklınıza bu tür mülâhazalar geldiğinde bunları şeytanî birer dürtü saymalı ve hemen onlardan uzaklaşmalısınız. Bu demek değildir ki bazı kimseler hak ettikleri ve lâyık oldukları bazı makamları ihraz etmesinler. Elbette belirli makamlara liyakat kazanan insanların kimisi müdür, kimisi amir, kimisi müşavir, kimisi müsteşar, kimisi vekil, kimisi de bakan olacaktır. Fakat kendilerini insanlığın huzur soluklaması için hizmet etmeye adamış olan ve rıza-i ilâhiden başka bir şey düşünmeyen insanlar dünyalık adına dünyevî hiçbir makama talip olmamalıdırlar. Hatta bakanlık, başbakanlık gibi imkânlar ayaklarının dibine kadar geldiğinde hemen kabul etme gibi bir aceleciliğe girmemelidirler. Yoksa Hak rızasını elde etmek için çıktıkları yolda rıza-i ilâhî mülâhazalarını kirletmiş, muhataplarının gönlünde oluşabilecek tesirleri kendi elleriyle kırmış, kredilerini tüketmiş ve insanlar nezdindeki güvenlerini kaybetmiş olurlar.

  • Bana göre, yüce bir mefkûreye dilbeste olmuş insanlar için, değil bu tür idarî makam ve mansıplara talip olma, topyekûn dünyanın fethini gerçekleştirmeyi isteme bile, bulundukları makamdan birkaç adım geriye gelme demektir.

Evet, bir insanın ebedî hayatını kurtarma gibi bir mefkûre yanında dünya fatihliği bile deryada damla kalır. Bu itibarla günümüzün mefkûre muhacirleri hak ve hakikat sevgisinin gönüllerde neşv ü nema bulmasını, ahlâk ve faziletin ruhlarda çimlenmesini, insanların birbiriyle sarmaş dolaş olmasını hayatlarının en büyük gayesi bilmeli ve santimini zayi etmeksizin ömürlerini bu yüce gayeye göre dizayn etmelidirler. [Engellemeler Karşısında Hakka Hizmet Yolu / Yolun Kaderi]

***

ZAMAN DERTLENME ZAMANI

°°°Önsöz°°°

  • İnsan olmanın sınırı kendisinden başkasını düşünmekle başlar. Kişinin insanlık seviyesine göre genişleyen bu sınır, bir mü’minde en ileri sınırlara ulaşır ki hizmet terminolojimizde biz buna “yaşatmak için yaşamak” diyoruz.
  • Bu konuda insanlıktan nasibi az olanın dinden nasibi de o kadardır.
  • Dinin zahiri emirlerini titizlikle yerine getiriyor olmak da bu gerçeği değiştirmez.
  • Mademki bizim her konudaki en güzel örneğimiz Peygamberimizdir, Onun bütün hayatını nasıl bedeller ödeyerek insanlığın kurtuluşuna adadığını düşünmek bile bunu anlamak için bize yeter. Üstadımızın da dediği gibi,

-“İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.” (İşarat-ül İ’caz – 75)

İşte bu gerçeğe kısa bir tetimme olarak Pırlantada da şunlar söyleniyor:

°°°°°°°°°°°

 Bir insanın en yakınından uzağa doğru alâkadar olduğu farklı daireler vardır. Kişinin kendisi bu dairelerin merkez noktasını tutar. Başka bir ifadeyle, insan evvelen ve bizzat, cibillî ve tabiî olarak ilk başta kendisiyle meşgul olur. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan,

رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

“Ey Rabbimiz! Hesabın görüldüğü gün beni, anne-babamı ve bütün mü’minleri mağfiret buyur!”; (İbrahim sûresi, 14/41)

رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ

“Ya Rabbi! Beni, anne-babamı ve evime mü’min olarak girenleri, erkek ve kadın bütün mü’minleri affeyle!” (Nûh sûresi, 71/28) âyet-i kerimelerinde, mağfiret talebine, kişinin kendisinden başlamasının ifade buyrulması, bir manada insanın bu tabiî ve cibillî durumuna işaret etmektedir. Bununla birlikte hakiki bir mü’mini, çevresinde olup biten hâdiselerin alâkadar etmemesi düşünülemez. Esasında mü’min olma bir yana, insanlıktan nasibi olan herkes, bir başkasının yaşadığı acı ve sıkıntılardan, mesela insanların birbiriyle yaka paça olup birbirini katletmelerinden, masumların zulüm ve şiddete maruz kalmalarından ızdırap duyacaktır. Çünkü netice itibarıyla bütün insanlar aynı ağacın birer dalı, meyvesi, yaprağı veya çiçeği gibidirler. Kur’ân-ı Kerim, bize hitap ederken, “Benî âdem (Âdem’in evlatları)” diyor. Dolayısıyla vicdanını yitirmemiş her insan, aynı babanın evladı olarak, kardeşinin içine düştüğü acı ve ızdıraplarla alâkadar olur, hatta şefkat hissinin derinliğine göre içi yanar, yüreği kanar. Engin bir merhamet ve şefkat hissine sahip olan hakiki mü’min ise, aynı kıbleye yöneldiği, aynı değerlere sahip olduğu, aynı ülkeyi paylaştığı dindaş, soydaş ve vatandaşından başlamak üzere bütün insanların yaşadığı sıkıntı, zulüm ve haksızlıklardan dolayı ateş nereye düşerse düşsün kendi içine düşmüş gibi derinden derine ızdırap çeker. [Zaman Dertlenme Zamanı / Yolun Kaderi]

Bu yazı 72 kez okundu