Pırlanta İkliminde Seyahat-6

●Anne-Baba Hayattayken Yetim Kalan Çocuklar

●İmanla Doğru Orantılı Akıbet Endişesi ve Gasp Endişesi

●Gıybet veya Leş Kargalığı

●”Ne olur Allah’ım! Huzur ve mehâbetini benliğimize duyur”

●Kanlılığın Âb-ı Hayatı: Sohbet-i Cânan

***

ANNE-BABA HAYATTAYKEN YETİM KALAN ÇOCUKLAR

°°°Önsöz°°°

Bilginin en önemli olduğu yerlerin başında aile gelir. Çünkü insan orada dünyaya geliyor, hayata ait değerleri orada öğreniyor. Orada öğretilen yanlış bilgiler, ya da öğretilmeyen doğru bilgiler onun hayata bakışını şekillendiriyor. Mutluluğun da, mutsuzluğun da temeli orada atılıyor. “Elimde yetki olsaydı, evlilik sertifikası alamayanın evlenmesine izin vermezdim” diyen Allah Dostu, evlilikte bilgi çok önemli olmakla beraber daha başka nelere dikkat edilmesi gerektiğini şöyle anlatıyor:

°°°°°°°°°°°

Maalesef bugün Müslümanlar, İslâm’ı ve onun hayatımızı tanzim eden esaslarını, bilinmesi gerektiği ölçüde bilmiyorlar. Kaldı ki, Müslümanlığı gerçek mânâda duyup hissedebilmek için sadece nazarî bilgi de yeterli değildir. Dinin hayata hayat kılınması, yaşanarak tabiat hâline getirilmesi gerekir. İşte Müslümanlık gerçek derinlik ve enginliğiyle bilinmediğinden ve ona göre bir hayat yaşanmadığından dolayı, insanlar kendi iradeleriyle sorumluluk altına girdikleri hususlarda dahi bazı sıkıntılara katlanmaları gerektiğini bilmiyor/bilemiyorlar. Diyelim ki, aile içi münasebetlerde eşlerden birinin bir eksiği, bir gediği var. Böyle bir problem karşısında şahsın kendisine; “Acaba ben bu eksiği nasıl giderebilirim; hangi yolla, bu problemin altından kalkabilirim?” sorularını sorması ve bu noktada dinin emir, tavsiye ve nasihatlerini araştırması gerekir. Ne var ki, bu mevzuda ciddî bir i’mal-i fikir olduğu kanaatinde değilim.

Evet, maalesef günümüzde kimse ciddî mânâda kendi dinini öğrenmeyi düşünmüyor. Acaba içimizde, “Dinimi öğrenme adına bir ilmihâli üç defa okudum” diyecek kaç insan çıkar? Arapçaya âşina olup da, “Ben Nimet-i İslâm’ın veya Mültekâ’nın izdivaçla alâkalı bahislerini okudum” diyecek kaç insan vardır?

Evet, maalesef kendi temel değerlerimizden bîhaberiz. Bunun neticesinde değerlerimize yabancı bir ahlâk anlayışı gelip ruhumuza hâkim olmuştur. Bir dönem, “Avrupa Birliği’ne girersek, bozulur muyuz, bozulmaz mıyız?” şeklinde münakaşalar yapılıyordu. Oysaki biz çok daha erken bir dönemde bozulmuşuz. Ve günümüzde mesele öyle bir noktaya gelmiş ki, erkek de, kadın da serazat bir hayat yaşıyor. Evler aşhaneye dönmüş. Evlerde baba kavas, anne aşçı, çocuklar da yemekhanedeki insanlar konumunda. Elbette ki, böyle bir yuvada sorumluluk şuuru, sabır, tahammül, birbirine katlanma, birbiri için fedakârlıkta bulunma, birbiri için yaşama gibi ahlâkî ve mânevî değerler ve bunlardan neş’et edecek sevgi, saygı ve hürmet bulunmaz. Bütün bunlar bulunmayınca da o yuvada kalıcı ve mütemâdi huzur da olmaz.”

….

“Bir insan, evliliğin getirdiği sorumluluk ve mükellefiyetlerini, hiç olmazsa asgari seviyede bilecek ve uygulayabilecek ölçüde donanıma sahip olmalı; böyle bir donanıma sahip değilse evlenmemelidir. Aksi takdirde evlilik müessesesinde daha başta kırılma ve çatlamalar oluyor. Çünkü yapı, zaten kırılmaya müsait bir temel üzerine bina ediliyor. Neticede, olan çocuklara oluyor ve onlar derin bir ikilem içinde ortada kalıyorlar.

Bir evde kavga eden bir anne ve baba varsa, onlar, teâruz ve tesâkut ağında, sürekli kendi değerlerini, kendi itibar ve kredilerini aşındırıp yıpratıyorlar demektir. Çocuklar, hayatı bizden öğrendikleri gibi ahlâkı da bizden öğrenirler. Bir tartışma esnasında, anne-babanın ağzından çıkan kırıcı sözler, çocukların ruhlarında çok olumsuz tesirler meydana getirir. Böyle bir manzara karşısında çocuk, anne ve babasına değersiz bir insan nazarıyla bakar. Bunun neticesinde de ikilem içinde ortada kalmış, anne ve babası daha hayattayken onları yitirmiş, anneli babalı bir sürü yetim çocuk ortaya çıkar.

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim: Evlilik gibi önemli bir mesele, daha başta dinin vaz’ ettiği esaslara, aklî ve mantıkî temellere bina edilmelidir. Fakat fert, her şeye rağmen bazı hususlarda yanılmış olabilir. O zaman da kişi firaset ve kiyasetini kullanıp meseleyi yumuşatmaya çalışmalı ve “Acaba ben nerede hata ettim?” diyerek kendi boşluklarına, eksik yanlarına bakmalı, kırılma noktalarını tespit etmeli, daha sonra da EHİL ve TECRÜBELİ büyüklerinin REHBERLİĞİNDE problemlerini çözmeye çalışmalıdır. Yaşanan ailevî sıkıntıları, bilhassa kadınların maruz kaldıkları mağduriyetleri görüp duyduğumda çok üzülüyorum. Günümüzde kadın, maalesef bir yandan bir kısım feministler tarafından putlaştırılmak isteniyor ve bunun getirdiği fıtrata zıt bir kısım handikaplarla boğuşuyor. Öte yandan, bazı kimseler kadına hoyratça davranıyor; kendi bilgisizliklerini, boşluk ve zaaflarını bir hınç ve hışma çevirerek onun başına boşaltıyorlar. Bu durum öyle rikkatime dokunuyor ki, onların o rakik hâllerini görünce ağlayasım geliyor. Annem gadre uğramış bu türlü mazlum ve mağdurlar için “kanayak” derdi. Eşinin kanına gireceksin, ondan sonra da tehdit edeceksin. Bu olacak, kabul edilecek bir şey değildir. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu zulmü irtikâp edenler Allah’tan korkup tevbeye yönelmeli, başını yere koyup af dilemelidirler. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Veda Hutbesi”nde hanımlar için:

– “Onlar sizin nezdinizde emanettir.” (Ebû Dâvûd, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 84.) buyurur. Onlara karşı söylenecek her türlü çirkin söz, yapılacak her türlü çirkin muamele ise emanete hıyanettir. O hâlde insan, doğru dürüst düşünmeli, doğru dürüst davranmalı ve emanetullaha hıyanet etmemelidir.” [Evlilik ve Aile Hayatı | YAŞATMA İDEALİ ]

***

İMANLA DOĞRU ORANTILI ÂKIBET ENDİŞESİ VE GASP ENDİŞESİ

  °°°Önsöz°°°

Bir mü’min mantığı açısından, bu hayatta en çok endişe edilmeye değer konu akıbet endişesi olmalıdır. Çünkü elimizde sadece bir koz var, kaybedilirse kayıp, kazanılırsa kazanç çok büyük olacak. Zaten  burada bulunuşumuzun sebebi de bu. Değişik zamanlarda ve değişik yerlerde sık sık temas ettiği bu konu hakkında burada da Pırlanta Müellifi şunlar söyleniyor:

°°°°°°°°°°°

“İmanın vaat ettiği bu huzuru kevser yudumluyor gibi duyup hisseden hakikî mü’minler aynı zamanda; “Ben ölünce hesabımı nasıl vereceğim, ötelere nasıl bir keyfiyette gideceğim?” endişesiyle de tir tir titremişlerdir. Zira akıbetinden endişe etmeyenin, akıbetinden endişe edilir. Dini çok iyi anlayan ve onu hayatlarına hayat kılan sahabe-i kiram efendilerimizin, iman atmosferinde huzur ve itminan solukladıkları aynı anda akıbet-endiş olduklarını da görüyoruz.

Meselâ Hazreti Ebû Bekir es-Sıddık Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurken kullandığı şu ifadeler bunun güzel ve çarpıcı bir misalini teşkil eder:

 “Lütfunu esirgeme ey Rab bu kuluna ki, azığı pek kalîl,

  İflâs etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi ey Celîl!

  Günahı pek büyük; Sen o günahları yarlığa ne olur,

  Hâli de pek acip, hem günahkâr bir abd-i zelîl.

  Onunki isyan, onunki nisyan ve hata üstüne hata,

  Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atâ-yı cezîl.”

Eğer Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, her şeyini bitirmiş bir insansa, o zaman biz daha baştan bitmişiz demektir. Hazreti Ömer, muhtemelen Resûl-i Ekrem Efendimiz’den (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) duyduğu bir müjdeye binaen (Tirmizî, rüyâ 10; Ebû Dâvûd, sünnet 8) onun hakkında şöyle buyurur:

 لَوْ وُزِنَ إِيمَانُ أَبِي بَكْرٍ بِإيمَانِ أَهْلِ الْأَرْضِ لَرَجَحَ بِهِمْ

 “Şayet Ebû Bekir’in imanı bütün insanların imanı ile tartılsa, muhakkak onun imanı diğerlerinden ağır gelirdi.” (el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/69; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 30/127.) 

İşte Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, kalbinde böyle bir iman bulunduğu hâlde, Allah karşısında hep akıbetinden endişe etmiştir. Zira İnsanlığın İftihar Tablosu’nun dizinin dibinde oturma mazhariyetine erip de daha sonra Müseylimetü’l-kezzâb’ın safları içinde Cehennem’e yuvarlanıp giden insanlar vardır. (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/377-378.) Bu açıdan hiç kimsenin mutlak garantisi yoktur, Allah’ın huzuruna nasıl çıkacağı belli değildir.

Sahabe-i kiram efendilerimiz gibi, tâbiîn-i kiram efendilerimiz arasında da kılı kırk yararcasına bir hayat yaşadıkları hâlde akıbet-endiş olan çok büyük insanlar vardı. Meseleyi çok tekerrür eden bir misalle arz etmeye çalışayım: Tâbiîni, tebe-i tâbiîne bağlayan bir dönemde yaşayan İbrahim İbn Ethem Hazretleri, hükümdarken, taç ve tahtını terk ederek Mekke-i Mükerreme’ye mücavir olmuş ve kendisini Allah yoluna adamıştır. Yaşadığı hayat itibarıyla baş döndürücü bir manzara arz eden bu büyük insanın dualarına baktığımızda havf u haşyetle dopdolu ayrı bir derinlikle karşılaşırız. Meselâ o, bir duasında Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvarır:

إِلٰهِي عَبْدُكَ الْعَاصِي أَتَاكَ

مُقِرًّا بِالذُّنُوبِ وَقَدْ دَعَاكَ

وَإِنْ يَكُ يَا مُهَيْمِنُ قَدْ عَصَاكَ

فَلَمْ يَسْجُدْ لِمَعْبُودٍ سِوَاكَ

“Allah’ım! Senin bu asi, mücrim ve günahkâr kulun günahlarını itiraf ederek Sana döndü. Ellerini Sana açıyor ve Senden af dileniyor. Ey her şeyi görüp gözeten Allah’ım! Bu kul pek çok isyanda bulunsa da, Senden başkasına secde etmedi.”

Konuyla ilgili bir misal de, Nehaî ailesinin serkâr ve pişuvası olan Esved İbn Yezid en-Nehaî’den verelim: O, vefat ederken öyle kıvranır, öyle ızdırap çeker ve yüzünde öyle takallüsler oluşur ki, Hazreti Alkame yanına gelir ve ona: “Günahlarından mı korkuyorsun?” diye sorar. Esved İbn Yezid’in cevabı oldukça dikkat çekicidir. O: “Nasıl korkmayayım! Allah’tan korkmaya benden daha müstahak kim var? Hem, Cenâb-ı Hak yaptıklarımı mağfiret buyursa da, hayâ duygusu, beni hep endişeye sevk eder.” diye cevap vermiştir. (Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/103-104; ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 4/52.)

Bu ölçüde bir endişeyle kıvrım kıvrım kıvranan Esved İbn Yezid Hazretleri, Resûl-i Ekrem Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki dönemlerde yaşasaydı, ihtimal, peygamberlik mazhariyetiyle şereflendirilirdi. Bu yücelikte olduğu hâlde, görüldüğü üzere o, çok ciddî bir havf u haşyet duygusu içindedir. Bu açıdan diyebiliriz ki, bir insanın akıbetinden tir tir titreyecek ölçüde endişe etmesi, onun imanının kemaline delâlet eder. İman öyle bir cevherdir ki, hakikî mü’min onun gerçek ve zatî değerini çok iyi bildiğinden, sürçerek, düşerek veya kapaklanarak, sırtında taşıdığı bu kıymetli cevheri kaybetmekten korkar.

Üstad Hazretleri: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma” (Bediüzzaman, Lem’alar s.169-170 (On Yedinci Lem’a).) diyerek bu önemli hususa dikkat çeker. Yani sayılan bu hususlardan bir tanesi bile, insanı sel gibi alıp götürebileceğinden, inanan bir insan, imanını kaybetmeme adına her zaman böyle bir korku ve endişe içinde olmalıdır.

…..

 Bir gün Zübeyir Ağabey, Üstad Hazretleri’ne: “Üstadım, akıbetimden çok korkuyorum!” deyince aldığı cevap şu olur: “Korkma! Tir tir titre!” Yani o kadar endişe içinde ol ki, âdeta yiyeceğin yemekler boğazında düğümlensin kalsın. Buna karşılık insan vefat edeceği esnada: “Allah’ım ben Sana geliyorum. Sen şimdiye kadar Sana ümitle gelen insanların hiçbirisini o kapıdan boş çevirmedin. Sen, kapının tokmağına dokunan hiç kimseye ‘hayır’ demedin. Hiç kimsenin ayıbını yüzüne vurmadın. Çok küçük sermayelerle bile Sana teveccüh eden insanları, çok âlî sermayelerle gelmiş ziyaretçiler gibi kabul buyurdun ve onlara iltifat ettin” mülâhazalarıyla dolup taşmalıdır. Üstad Hazretleri’nin Lem’alar isimli eserinde, yaşlılıkla alâkalı bahislere “recâ” ismini vermesi de böyle bir mülâhazayla alâkalı olabilir.

Evet, imanın mânevî bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşıdığı doğrudur. Bununla birlikte bir insanın “bu büyük sermayeyi kaybedebilirim” endişesini taşıması da çok önemlidir. Bunu bir misalle şöyle izah edebiliriz: Beş-on görevlinin, Merkez Bankası’nın bir trilyon lirasını arabayla bir yerden bir yere götürdüklerini düşünelim. Bu insanlar, “Aman bir başkası bu ölçüde para taşıdığımızı duymasın!, “Ya bir yerde önümüz kesilirse!, “Ya bir yerde trafik probleminden dolayı bizi durdurup bu paraları alıp kaçırırlarsa?” endişe ve mülâhazalarıyla vazifelerini nasıl yürekleri ağızlarında yerine getirirler! Ebedî saadetin vesilesi olması dolayısıyla iman sermayesinin yanında trilyonların, katrilyonların ne ehemmiyeti olabilir ki! Evet, iman ebedî saadeti peyleyeceğimiz eşsiz bir sermayedir. Bu yönüyle o bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşır.

Yani Cennet, o iman çekirdeğinden neşv ü nema bulacak, bir ağaç hâline gelecek, sonsuzluğa doğru ser çekip sizin ferih ve fahur bir şekilde ebediyetlere kadar gölgesinde yaşamanıza imkân sağlayacak. Şimdi insan bu kadar büyük bir sermayeye sahipse ve o insanın şeytan, şeytanın avenesi, nefs-i emmare ve cismaniyet gibi düşmanları varsa ve aynı zamanda bu düşmanlar tarafından her an bir çelmeye maruz kalıp o sermayeyi kaybetme tehlikesi bulunuyorsa, böyle bir insan korkmalı mıdır, korkmamalı mıdır?

İşte akıbet endişesi dediğimiz korku böyle bir korkudur. Burada misal olması kabilinden zikrettiğimiz Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi sahabe efendilerimizin, İbrahim İbn Ethem, Esved İbn Yezid Hazretleri gibi Allah dostlarının korkusu budur.” [İman Huzuru ve Akıbet Endişesi./YAŞATMA İDEALİ]

***

GIYBET VEYA LEŞ KARGALIĞI

°°°Önsöz°°°

Bir günah ne kadar sık işleniyorsa, o konuda yapılan ikaz ve uyarıların da o ölçüde sık olması gerekiyor. Günümüzde beş vakit namazını kılan bir çok insanın, belki ondan da fazla gıybet ettikleri maalesef bir gerçektir. Kasaptan et alırken kesim şeklini soran, besmeleyle kesilip kesilmediğini önemseyen pek çok müslüman, aynı titizliği çiğ insan eti, hem de müslüman eti yerken göstermiyor. Burada yine, ilgili âyeti kerimenin izahı sadedinde Pırlanta Müellifi tarafından konu şöyle ele alınıyor:

°°°°°°°°°°°

“Gıybetten uzak kalabilmek için evvelâ gıybetin dindeki yerini çok iyi belirlemek lazımdır. Kur’ân-ı Kerim bu konuda:

 أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا 

“Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât/12) buyurarak, lisan-ı nezîhisine rağmen bu meseleyi ölü kardeşinin etini yemeye benzeterek, “leş yemeyin” diyor. Bunun bir diğer mânâsı, “leş kargalığı yapmayın” demektir. Üstad’ın enfes tespitleri içinde meseleye yaklaşacak olursak şöyle diyebiliriz: “Sizin vicdanınıza ne olmuş ki, insanken böyle leş kargalığı yapıyorsunuz! Hayat-ı içtimaiyeden nasibini alan heyet-i içtimaiyenize ve umumî ruhunuza ne olmuş ki kendi heyetinizi yaralıyorsunuz!” (Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.312-313 (Yirmi İkinci Mektup, Hâtime).)

Kur’ân, gıybet etmeyi ölü eti yemeye benzettiği gibi, rüya tabircileri de rüyasında et yediğini gören bir insanın bu hâlini, gıybet olarak tevil ederler. Yani her ne eti olursa olsun rüyasında ağzına et alıp geveleyen bir insanın, birisini çekiştirmiş, onun etini çiğnemiş olduğu şeklinde tabir ederler. Demek ki, gıybet etme meselesi misal âleminden onun rüyasına bu şekliyle intikal etmektedir. Buradan hareketle şöyle diyebiliriz: Dünya hayatında gıybet eden kimse, ihtimal, berzahta ve kabir âleminde vahşi bir hayvan gibi temessül edecektir. Çünkü ancak vahşi hayvanlar ısırıp leşleri dişlerler. Gıybet, bazen bir adamı ısırma şeklinde olurken bazen de kudurmuş kurtlar gibi, koskocaman bir cemaate saldırmak suretiyle olur. Bilmiyorum bir sürünün içine dalan kurtları hiç gördünüz mü? Onlar sürüye daldıklarında bir tanesiyle karınlarını doyurmak yerine, birinin kuyruğunu koparır, öbürünün ayağını ısırır, bir diğerinin de gırtlağını delerler ve böylece bu meret hayvanlar o sürüden elli tanesini yaralarlar. Aynen bunun gibi, bazı kendini bilmez densiz gıybetçiler ağızlarını her açtıklarında öyle ulu orta konuşurlar ki, dilleriyle sayısız insanı yaralar ve neticede esasen kendi hayat-ı mâneviyelerini mahveder ve kendi ahiret yıldızlarını karartmış olurlar.

Hazreti Pîr’in has talebelerini tanıdığımda onlardan çok şey öğrendim.  Meselâ onlarda çok ciddî bir istibra hassasiyeti gördüm. Aynı şekilde elbise temizliği hususunda da çok hassas olduklarını müşâhede ettim. Az yiyip, az içip, az uyuyup hayrete varmayı da onlarda gördüm. Kısaca Hacı Bayram ve Süleymaniye gibi kaldığım güzel mekânlarda Müslümanca bir hayata şahit oldum. Onları tanıyınca kendi kendime şöyle demiştim: “Hayata yeniden uyanıyor, ruhta yeniden bir diriliş yaşıyorum.” Onlar, çevrelerindeki insanlara bu güzel hasletleri kazandırmışlardı. Ben kendi kabiliyetime göre o güzel hasletlerden bazılarını alabildim. Fakat kim bilir, Allah’ın inayet ve keremiyle, bu kıymetli zatlardan çok daha derince istifade eden ve onlar vesilesiyle daha derince bir dirilişe mazhar olan niceleri vardır.

İşte o zatlarda dikkatimi çeken önemli bir husus da, gıybetten sakınma mevzuunda gösterdikleri âzami hassasiyetti. Meselâ siz Tahir Ağabey’in yanında:

– “Filânca konuşurken boynunu eğerek konuşuyordu” veya;

– “Konuşurken durgun durgun bakıyordu” gibi gıyabında konuştuğunuz o şahsın duyduğunda rahatsız olabileceği bir laf etseydiniz, hemen, “Niye gıybet ediyorsun? Senin dilini kökünden kesmek lâzım.” cevabını alırdınız. Bu zatlar çevrelerini gıybetten sakındırdıkları gibi elbette kendileri de gıybetten hep uzak dururlardı. Meselâ ben ne Tahir Ağabey’den, ne Hulûsi Efendi’den, ne Mustafa Gül, ne de Sungur Ağabeylerden gıybetin çok küçüğünü dahi duymamışımdır. Size tanıdığım insanların hâlini arz ediyorum. Ancak maalesef şu anki hâlimiz itibarıyla bizim için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.

……

 Kur’ân-ı Kerim, kaş göz işaretiyle başkalarını levmeden insanlar hakkında da şöyle buyuruyor:

 وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ

“Ağzını gözünü eğerek şunu bunu kınayan insanların canı Cehennem’e!” (Hümeze/1)

Fakat nasılsa, Kur’ân-ı Kerim’in yürekleri hoplatacak bu ikazlarına rağmen, bu meret günah, bizim aramızda masumiyet kesbetmiş ve çok rahat meclislerimizde iltifat görmekte. Aynı şekilde bir arkadaşımızın gıyabında da çok rahat konuşabiliyoruz. Meselâ,

– “Bu arkadaş çalışmanın hakkını vermiyor.”,

– “Bu arkadaş tembel.”,

– “Bu arkadaş bu meseleyi anlamıyor.”,

– “Bu arkadaşın hakâik-i imaniyeye dair eserlerden nasibi yok.” ve benzeri ifadelerle çok rahat, birini gıyabında çekiştirebiliyoruz. İmana dair eserleri okumak çok güzel bir meziyettir. Bundan dolayı, “Bu arkadaşlar Risaleler’i doğru dürüst okumuyorlar.” diyerek tahassürünüzü ifade etmiş olabilirsiniz. Fakat bu öyle bir gıybet ve öyle bir reziledir ki, İMANA DAİR ESERLERİ OKUMANIN İNSANA KAZANDIRDIĞI MEZİYETİ ELLİ DEFA ALIR GÖTÜRÜR.

Evet, öyle anlaşılıyor ki, masum görünen yanları itibarıyla bu kâfir günah mevcudiyetini hâlâ içimizde devam ettirmektedir. En temiz gibi görünen insanlar bile ağızlarını açtıkları zaman bakıyorsunuz hemen gıybete giriveriyorlar. Maalesef, gıybet günümüzde serbest dolaşıma sahip olmuş, âdeta her kapıdan vize almış gibi her yere girebiliyor. İnsanlar ondan tiksinti duymuyor, ürpermiyorlar. Gıybet yaparken “ayıp bir şey yaptım” hâlet-i ruhiyesine girmiyorlar. Herkes bu günaha iştirak ediyor ve bu yönüyle o, diğer günahlardan daha melun ve zinadan daha eşed hâle geliyor.”

GIYBETE KARŞI CESARET-İ DİNİYE

°°°Önsöz°°°

Gıybet etmemek kadar, gıybet edenlere karşı takınılması gereken tavır da çok önemli. Bu doğru tavır her zaman sergilenebilse, zaten insanların çoğu buna cesaret edemezler. Aşağıda anlatıldığı üzere bu konuda yapılması gereken, öncelikle buna engel olmaya çalışmak, yapılan işin çirkinliğini hatırlatmak, bu mümkün değilse orayı terk etmektir: 

°°°°°°°°°°°

“Hazreti Âişe Validemiz, gıyabında bir kadının boynunun kısa olduğunu söyleyince Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm): “Onun gıybetini yaptın!” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/136, 206; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/303.) buyuruyor. Bu ve benzer nasslardan anlıyoruz ki, bir insan bir başkasının gıyabında, meselâ “başörtüsünü biraz sıkıca bağlamış” veya “yakası azıcık açık” ve benzeri laflar etse gıybet etmiş oluyor. Zira İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) gıybetin tarifini yaparken şöyle buyuruyor:

 ذِكْرُكَ أَخَاكَ بِمَا يَكْرَهُ

“Kardeşin duyduğu veya yüzüne söylendiği zaman şöyle böyle kendisini rahatsız edebilecek her söz gıybettir.” (Müslim, birr 70; Tirmizî, birr 23; Ebû Dâvûd, edeb 35)

Bu ölçülere göre kendi aramızda gıybet ifade eden bir söz konuşulduğunda sahabilerin bazılarının yaptığı gibi, “Bu mecliste oturulmaz artık. Zira burada günah işlendi, Allah’a isyan edildi!” deyip, o meclisi boykot edip terk etmeliyiz. Evet, gıybeti yapan kim olursa olsun, orada oturanlara düşen hemen kalkıp o meclisi terk etmektir. Bunun tek istisnası vardır: Eğer cemaat içinde gıybete karşı nasıl tavır alınacağına dair usûl, âdap ve erkân bilmeyenler varsa, bu müptedilere meseleyi anlatma adına o meclis terk edilmeyebilir. İşte gıybete karşı herkes hep beraber böyle bir tavır sergileyebilirse zannediyorum ancak o zaman meselenin önü alınabilir.

Bir kez daha ifade edeyim ki, böyle bir neticeye ulaşabilmek için öncelikle hepimizin vicdanında gıybetin ne denli korkunç ve çirkin bir günah olduğunun kabul edilmesi gerekir. Evet, gıybeti tiksinti duyulacak, çirkin bir günah olarak kabul edeceğimiz âna kadar, o, bizden aldığı masumiyet vizesiyle aramızda her zaman dolaşma imkânı bulacak ve bizim tarafımızdan iltifat görecektir.” [İman Huzuru ve Akıbet Endişesi | YAŞATMA İDEALİ ]

***

“NE OLUR ALLAH’IM HUZUR VE MEHÂBETİNİ BENLİĞİMİZE DUYUR ”

°°°Önsöz°°°

Başta farzlar olmak üzere vazifelerin ihmali de, haram, mekruh ve mâlâyâni bütün mahzurlu ve gereksiz irtikaplar da îmân ve İslâm konusundaki ciddiyetsizlikten kaynaklanıyor. Bu ciddiyetsizliğin sebebi ise mârifetullah noksanlığı olduğu kesin. Bu konuda bir nefis muhasebesi adına, niçin ve nasıl ciddî olunması gerektiği konusunda Pırlanta Müellifinin yaptığı şu ikazları sık sık hatırlamak gerekiyor:

°°°°°°°°°°°

Şathiyat : Ciddi bir düşünceyi, konuyu, şaka ve alay yollu anlatmak..

…Günümüz Müslümanları olarak bizim, en ciddî eksiklerimizden biri Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğuna gönülden inanmayışımızdır. Bu konudaki malûmatımız daha çok nazarî bilgiden ibaret. Dolayısıyla nazarî malûmat hayata hayat kılınmayınca hâl ve tavırlarımızdan laubalilik ve gayr-i ciddîlik dökülüyor.

Evet, maalesef tavırlarımız mü’mince değil; bu sebeple ruhlara nüfuz edemiyoruz. Hâlbuki ben bu daire içinde, o sâbikûn u evvelûnu hep ciddî ve vakur gördüm. Onlar nerede durduklarının farkındaydılar. Harem dairesinin önünde el pençe divan duruyor gibi hayatlarını yaşıyorlardı. Bu itibarla bilmemiz gerekir ki, laubalilik, gayr-i ciddîlik ve şathiyatın mesleğimizde yeri yoktur. Bir an önce bu kötü haslete karşı tavır almalı, aramıza mesafe koymalı ve onun rüyalarımıza dahi girmesine fırsat vermemeliyiz.

İbadet hayatımızda şathiyattan uzak kalıp temkine ulaşma meselesine gelince: Eğer mü’min bütün hayatında ciddiyetin talibi olursa, ibadet ü taatinde de o hâli kolaylıkla yakalar. Bu sebeple ciddiyet, temkin ve vakar mü’minin bütün hayatına sirayet etmelidir. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) yatakta yatarken bile, sağ ellerini başlarının altına kor, ayaklarını göğsüne çeker, kıvrılır ve öyle istirahat buyururlardı. Siyere bakıldığında görülecektir ki, O’nun hayat-ı seniyyelerinin her damlasında, her santiminde böyle bir temkin ve teyakkuz vardır.

Eğer siz de hayatınızın bütün safahatında böyle bir ciddiyet peşinde olursanız, namaz ve diğer ibadet u taatinizde de şathiyattan uzak kalarak temkin, huşu ve hürmeti yakalayabilirsiniz. Evet, şayet siz de her yerde elinizden geldiği kadar O’nun huzurunda bulunuyor olma şuuruyla hareket eder ve tavırlarınızı ona göre planlarsanız, sun’iliğe ve yapmacık tavırlara girmeden hâl ve hareketlerinizden tevazu, mahviyet ve hacalet damlar. Unutmayın ki, sun’iliğe girerseniz, insanlar, sizin tavırlarınızın yapmacık olduğunu sezer ve onu istiskal ederler. Böylece tabiî mütevaziler ile sun’î mütevaziler birbirinden ayrılmış olur.

Aynı durum temkinli olan insanlarla temkinli gibi davranan veya teyakkuz içinde bulunanlarla, müteyakkız gibi davranan insanlar için de geçerlidir. Laubalilik ve şathiyattan uzak duruyor gibi hareket eden ve burada ciddiymiş gibi görünen insan, dışarı çıktığı zaman öyle uygunsuz harekette bulunur, öyle pespaye şaka ve laubalilikler içine girer, öyle münasebetsiz sözler sarf eder ki, onun bu hâl, hareket ve sözlerine şahit olduğunuzda kulaklarınıza kadar kızarırsınız. Çünkü ciddiyet onun henüz tabiatına mâl olmamıştır. İşte bizim böyle bir ikileme düşmememiz için inandığımız değerlerin hayatın her noktasında pratiğe dökülmesi ve böylece onların tabiatımızın bir derinliği hâline getirilmesi gerekir.

“Ne olur Allah’ım! Huzur ve mehâbetini benliğimize duyur”

Cenâb-ı Hak’tan ciddî olmayı talep etmek lâzım. “Talep ediyorum ancak tabiatımın bir derinliği hâline gelmiyor. Yine gayr-i ciddî, yine laubali, Allah’a karşı yine gaflet içinde bulunuyorum” düşüncesi doğru değildir. Allah aşkına, biz bu hâl-i pürmelâlimizi düzeltme adına haftanın kaç gecesinde kalktık ve sabaha kadar yüreğimizi yırtarak:

– “Ne olur Allah’ım! Huzur ve mehâbetini benliğimize duyur!” diye yalvardık da O vermedi! Hayır, biz böyle bir iddiada bulunursak yalan söylemiş oluruz. Şayet O vermiyor ve biz de hâlâ olduğumuz yerde bulunuyorsak, kalb ve ruh hayatımız için olmazsa olmaz, hayatî derecedeki bu hususa önem vermemişiz/vermiyoruz demektir.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim, ciddîlerden ciddî bir üslûpla, yeryüzünün en ciddî insanına, yeryüzünde ciddiyeti tesis için gelmiş bir kitab-ı semaviye-i arziye-i mukaddesedir. Yoksa Kur’ân,

 وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ

 “O bir şaka değildir.” (Târık/14) âyet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi, bir hezl ve lehv ü laib değildir.

Kaybettiğimiz bu ciddiyeti yeniden kazanabilmek adına, birbirimize sürekli telkinde bulunmalıyız. Bunun için, içtimaî mukavele yapıyor gibi birbirimize söz ve yetki verebiliriz. Meselâ, gayr-i ciddîliğe dalmış bir kardeşimizi gördüğümüzde: “Bu ne hâl kardeşim, yoksa ahiretten müjde mi geldi? Yoksa Cennet’le mi tebşir edildin?” diye birbirimize ikazda bulunabilmeliyiz. Kaldı ki, Cennet’ten müjde almış bir insan bile içeriye adımını atacağı ana kadar ciddiyetini muhafaza etmelidir. Zira oraya gireceğimiz ana kadar hiç kimse teminat altında değildir. Fahr-i Kâinat Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bize temkin dersi verme adına;

– “Ben de amelimle Cennet’e giremem!” (Buhârî, merdâ 19, rikak 18 ; Müslim, sıfâtü’l-münâfikîn 71-78.) buyuruyorsa, o zaman herkesin, başını iki elinin arasına alıp düşünmesi gerekmez mi? Namazın bir rekâtında Bakara, Âl-i İmrân, Mâide ve Nisâ sûre-i celilelerini okuyan Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile ameliyle Cennet’e giremeyeceğini ifade buyuruyorsa, insana,

– “Sen hâlâ neyin laubaliliğini yaşıyorsun?” diye sormazlar mı?” [Laubalilik, Şathiyat, Ciddiyet ve Vakar. YAŞATMA İDEALİ]

***

KESİNTİSİZ YENİLENME CEHDİ

°°°Önsöz°°°

Canlı ve cansız her varlık, kullanılan ve kullanılmayan her eşya eskiyor, insan hem bedenen hem ruhen eskiyor. Eskimeye maruz kalan her şeyin yenilenmesi gerekir. Ruh ve maneviyatımız belki de en çok ve en çabuk eskimeye maruz kalan değerlerimiz. Onun için fertlerden başlamak üzere bir toplumun sürekli yenilenmesi gerekiyor. Tabii ki bu iş bir gayret ve irade gerektiriyor. Başta iman olmak üzere bu yenilenmenin nasıl olacağının Pırlanta Müellifi şu şekilde özetliyor:

°°°°°°°°°°

Öncelikle bilinmesi gerekir ki, insanın belli bir dönem elde ettiği mânevî kazanımlarını, canlılık ve revnaktarlığını bir ömür boyu muhafaza edebilmesi kolay bir iş değildir, hatta onları ilk defa elde etmekten daha zordur. Evet, ilk duyulduğu an ruhlarda ihtizaz meydana getiren, şok tesiri hâsıl eden söz ve hâdiselerin, terütaze hissiyatın, metafizik gerilimin bir ömür boyu devam ettirilmesi zorlardan zor bir meseledir.

Onun için hemen her yeni başlangıçta saff-ı evveli teşkil eden insanlar çok canlı ve dinamik olsalar da daha sonraki dönemlerde aynı canlılığı devam ettirememişlerdir. Öyle ki, başlangıç itibarıyla inandıkları değerler uğrunda hırz-ı can edip kahramanlık sergileyen ilklerde bile üzerlerinden geçen zamanla birlikte aşınma ve yorgunluk emareleri görülmeye başlanmıştır.  Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna büyük bir nimeti olan zamanın kendisi aşınmasa da, onun kadr u kıymeti bilinmeyince; bilinmeyip canlılık ve taze kalma adına o hakkıyla değerlendirilmeyince, her geçen gün, duygu ve düşüncelerdeki taravet, halâvet, canlılık ve cazibedarlık belli bir aşınma ve yıpranmaya maruz kalmıştır.

Meselâ kılınan namazlarda, Allah huzurunda bulunuyor olma şuurundan uzaklaşılmış, gönüller ihtizaz ve iç titremelere hasret kalmıştır. Aynı şekilde, insanı Reyyan kapısından geçirmeye ve ona Cennet koridorunda yürüyor olma ruh hâletini kazandırmaya namzet olan oruçlar, (Bkz.: Buhârî, savm 4; Müslim, zekât 85.) akşam yemeğinin beklendiği bir açlık hâline dönüşmüştür. Bu sebeple, bir kez daha ifade edelim ki, mebdede elde edilen kazanımları; kıymet-i harbiyeleriyle, derinlik, revnaktarlık ve cazibedar buudlarıyla koruyabilme, onları ilk defa elde etmekten daha zordur.

“Her fert ve toplum için mukadder gibi görünen bu durum karşısında yapılması gereken, insanın sürekli yenilenme ceht ve gayreti içinde olması, bu şuurla hayatını örgülemesidir. Zira sizin gözünüz ve gönlünüz bir dönem, belli güzelliklere açılmış olabilir ve siz o güzellikleri samimî ve yürekten bir şekilde bağrınıza basmış olabilirsiniz. Fakat daha sonra o güzellikleri soldurmadan, öldürmeden, ruh ve düşünce dünyanızda partallaştırmadan bütün parlaklığıyla muhafaza edebilmeniz çok ciddî bir ceht ve gayrete vâbestedir.

Bu durumu şöyle bir misalle de izah edebiliriz: Bir insan halata tutunarak, ayağına kancalar takarak, ellerine eldiven giyerek ve benzeri yollarla uğraşıp çabalayarak bir yolunu bulup zirveye tırmanabilir. Fakat daha sonra, tırmandığı bu zirvede tutunabilmesi, mevcudiyetini orada devam ettirebilmesi, o zirvenin şartlarına, atmosferine ayak uydurabilmesi ve aynı zamanda o mekânı kendileştirmesi, kendisine benzetmesi zirveye tırmanmaktan daha zor bir iştir. Bunun için asıl mesele zirvede durabilmek, kazanımları kaybetmemek bir yana belki onları katlayarak devam ettirebilmektir. Bu da ancak sürekli bir yenilenme ceht ve gayretiyle mümkündür.

Bir hadis-i şerifte geçtiği üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabe-i kiram efendilerimize:

جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ

– “İmanınızı yenileyiniz!” tavsiyesinde bulunur. Bunun üzerine kendisine;

– “Yâ Resûlallah! İmanımızı nasıl yenileyelim?” diye sorulduğunda, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm):

أَكْثِرُوا مِنْ قَوْلِ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ

– “Lâ ilâhe illallah” sözünü (zihnen, kalben, lisanen) çokça yâd edin” buyurur. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.417.)

O hâlde siz bilgi havuzunuza sürekli bir şeyler akıtarak imanınızı, İslâmî düşüncenizi ve ihsan mülâhazanızı yenilemeye çalışacaksınız. Böylece, gönül dünyanızda tebahhur edip uçan, dışarıya kaçan bilgilerin birkaç katı malûmatı farklı kanallardan tekrar oraya akıtacak; akıtıp meydana gelen boşluğu yeniden dolduracaksınız. Tekvînî emirleri tetkik edecek, tefekkür vadilerinde dolaşacak, geçmiş bilgilerinizi bugünkü bilgilerinizle mezcedip sürekli yeni tahlil ve terkiplere ulaşacak, analiz ve sentezler yapacak ve böylece her gün elde ettiğiniz bilgilerle imanınızı bir kere daha yenileyeceksiniz.

İnsanın bedeninde her an değişme ve başkalaşmalar meydana geliyor. Vücuttaki bütün hücreler, hücrelerdeki bütün atomlar, atomlardaki bütün elektronlar değişikliğe maruz kalıyor. O hâlde sürekli başkalaşan ve önceki günden farklı bir bedene sahip olan insanın, kendini mamur hâle getirecek ve ona gerçek donanımını kazandıracak imanını yeniden, bir kere daha elde etmesi gerekir. Böyle yapabildiği takdirde insan, durgunluk ve ölgünlüğe başkaldırmış, savaş açmış ve kendini bir kez daha ifade ve ispat etmiş olacaktır.” [Yol Yorgunluğuna Düşmemenin Çaresi: Yenilenme Cehdi /YAŞATMA İDEALİ]

***

CANLILIĞIN ÂB-I HAYATI: SOHBET-İ CÂNAN

°°°Önsöz°°°

Eskimemenin de, tekrar yenilenmenin ve dirilmenin de en etkili iksirlerinden birisi şüphesiz ki sohbet-i cânandır. Bedeviyi sahabe yapan iksir sohbet-i cânan. İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin “bizim tarikatımızın aslı sohbettir” dediği sohbet-i cânan. Ve çağımız gönüllülerinin en büyük gönüllüsünün dilinden özet olarak işte sohbet-i cânan ve ondaki iksir:

°°°°°°°°°°°

“Ferdî tefekkür, tedebbür ve tezekkürün yanında insanın zirvelerde tutunmasını ve kazandıklarını kaybetmeksizin yoluna devam etmesini sağlayan önemli bir diğer vesile de sohbet-i cânandır. Bu öyle bir sevgi, öyle bir aşk ve öyle bir iştiyaktır ki, bir hak dostu heyecan dolu ifadeleriyle bu hissiyatını şöyle seslendirir:

  “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan!

   Sözümüz cümle heman kıssa-i cânan olsa..!” (Taşlıcalı Yahya)

Evet, fâni bir varlığa gönlünü kaptıran, mecazî bir aşka dilbeste olan insanlar dahi, mahbubundan başka hiç kimseyi görmez, tanımaz olur. Bizim sevdiğimiz, iştiyak duyduğumuz ve âşık olduğumuz ise Allah’tır, Resûlüllah’tır. İşte bundan dolayı biz arzu ederiz ki, bütün dünya bu hakikatlere dilbeste olsun. Herkes benim Allah’ımın adını ansın; benim Efendim’in (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) nam-ı celîlini yâd etsin. Bu açıdan bizler, beraberliklerimizde, bir araya gelişlerimizde sözü evirip çevirip mutlaka sohbet-i cânana getirmeliyiz.

Eğer siz Allah’a karşı derin bir kalbî alâka duyuyor, herkesin O’nu tanımasını arzu ediyor ve O’nu her yâd edişinizde menhelü’l-azbi’l-mevrûd’dan çektiğiniz bir kova suyu yudumluyor gibi zevk alıyorsanız zaten sohbetlerinizi “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah” hakikati etrafında döndürürsünüz.

İnsan, gençlik döneminde çelik çavak ve zinde bir hayat yaşar. Olgunluk dönemine geldiğinde ise her şey yerli yerine oturur ve o, mantık ve muhakeme insanlarının hayatını yaşamaya başlar. Fakat bir dönem de gelir ki, duygu ve düşünceler solmaya, sönmeye ve partallaşmaya başlar. Bu, olgunluk ve ruhta oturaklaşma demek değildir. Aksine bu durum, daha önce size çok şey ifade eden çizgilerin matlaşması, renk atmasıdır.

 İşte siz böyle bir durumda sohbet-i cânanla veya tefekkür, tedebbür ve tezekkürle oksijen çadırında bir kez daha hayata uyanabilir, bir kez daha dirilişe yürüyebilir ve böylece ömrünüzün geri kalanını O’nu yâd etmekle şereflendirir, derinleştirir ve taçlandırabilirsiniz. Bilinmesi gerekir ki, böylesi bir yenilenme ceht ve gayretinin ahirette insana dönüşü çok farklı olacaktır.”

Canlı İradeler ve Osmanlı Devleti

Dünyada en uzun ömürlü devletlerden biri Devlet-i Âliye’dir. Emevî ve Abbasilerden daha sağlam temeller üzerine bina edilen Osmanlı Devleti’nin blokajına baktığımızda, orada yatan mânâ ve muhtevanın iman-ı billâh, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanî olduğu görülür.

Siz bu devletin mebdede hangi duygu ve düşüncelere sahip olduğunu öğrenmek istiyorsanız, Murat Hüdavendigâr Hazretleri’nin Kosova Muharebesi’nde şehit edilmeden önce Allah’a nasıl teveccüh ettiğine bakabilirsiniz. Savaş öncesi akşamleyin çadırına çekilen Murat Hüdavendigâr ibadet ü taatle geceyi ihya ettikten sonra seccadesinden kalkmadan önce ellerini kaldırıp Cenâb-ı Hakk’a şöyle niyaz eder:

“Ey Rabbim! Bu fırtına, şu âciz Murat kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerlerimi cezalandırma. Onları bağışla. Allah’ım! Onlar ki, buraya kadar, sadece Senin adını yüceltmek ve İslâm dinini insanlara duyurmak için geldiler. Bu fırtına afetini, onların üzerinden def’eyle. Senin şanına lâyık bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede. Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murat kulun sana kurban olsun. Önce beni gazi kıldın, sonra şehit et.” Bu duayı yapan nasıl bir ağızdır ki, arzusu hemen hüsnükabul görmüş ve o şehitlik mertebesine ermiştir.

Allah’a bu kadar gönül vermiş, Allah için işlemiş ve O’nun rızası dairesinde hareket etmiş bu insanlar ömürlerinin saniyelerini seneler hükmüne getirmişlerdir. Onların sahip olduğu bu yüksek kıvam ve İslâm’ı yüksek seviyede temsil etmeleri uzun süre devam etmiştir. Zira onların gözleri sürekli cephede yani i’lâ-yı kelimetullah yolunda olmuştur.

Yahya Kemal, Ezan şiirinde Yavuz Sultan Selim için der ki:

“ Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.

Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,

Şehbal açınca ruh-i revân-i Muhammedî.”

Bu insanlar ömürlerini bunun sevdalısı olarak geçirince, aşk ve heyecanlarını derinleştirmişler ve böylelikle solmanın, sönmenin ve partallaşmanın önünü almışlar ve Allah’ın izniyle uzun ömürlü olmuşlardır. Yoksa sosyal ve felsefî tarihçilerin dedikleri üzere, tıpkı fertler gibi toplumlar da doğar, gençlikten geçer, bir olgunluk dönemi yaşar, ardından yaşlanır ve nihayet yuvarlanarak bir çukura giderler. Toplumlar için bu durum kaçınılmazdır.

……. Evet, milletler de tıpkı fertler gibi doğar, büyür ve ölürler. Ancak sahip oldukları kıvamı koruma adına ortaya konan bir kısım gayretler neticesinde Allah’ın izni ve inayetiyle belki yoğun bakımda, belki koltuk değneğiyle, belki oksijen çadırında ama bir yolunu bularak ömürlerini uzatabilir; uzatıp daha nice hizmetlere vesile olabilirler.

İşte bize düşen de her şeye rağmen ruh ve mânâda diri kalmak; diri kalıp heyecansızlık, durağanlık ve ölgünlüğe direnmek olmalıdır. [Yol Yorgunluğuna Düşmemenin Çaresi: Yenilenme Cehdi /YAŞATMA İDEALİ]

Bu yazı 79 kez okundu