مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ (١٠٦)
106. (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu veya benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. (*) Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
-Açıklama-
(*) İslâm, hukuk açısından, önceki kitaplarda ve tatbik edildiği topluluk içinde aslî prensiplerine aykırı olmayan hükümleri yerinde tutan (öncekilerin şeriatı); bu her iki kaynağa zamanla karışmış yanlışları düzelten (musahhih); o kaynaklarda zaman ve şartlara bağlı, dolayısıyla artık geçerliliğini yitirmiş hükümleri ortadan kaldıran (nâsih) ve yeni hükümler koyan (müşerrî) bir özellikte gelmiştir. Yeni hükümler koyarken, kendi aslî prensiplerine ters düşmeyen sosyal, siyasî ve iktisadî şartları ve bunlardaki değişkenliği nazara almış, dolayısıyla hayatın bu değişen şartlarıyla alâkalı olarak, değişmeyen itikat, ibadet ve ahlâk prensipleri çerçevesinde değişmeye müsait hükümler koymuş, aynı sürecin devamı için de kıyas, içtihad, istihsan (iyi, faydalı ve güzel olanı kabul etme), istishab (bir şeyin bulunduğu hâl üzere kalması), mesalih-i mürsele (faydalı olanı alıp, zararlı olanı bırakma) ve sedd-i zeraî (fesat ve harama götüren yolları kapama) gibi önemli hukukî prensipler getirmiştir. İşte, Kur’ân vahyedilirken, bazı âyetlerin bizzat ve ifade ettiği hüküm açısından zamanla ortadan kaldırılıp yerlerine yenilerinin getirilmesi hadisesine nesh, nesh edilen âyete mensuh ve yeni gelen neshedici âyete ise nâsih adı verilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de ne kadar mensûh âyetin olduğu konusunda âlimler arasında görüş ayrılıkları bulunmakla beraber, Kur’ân-ı Kerim, bütün hükümleriyle Kıyamet’e kadar baki bir kitap olması ve tarih boyunca Müslüman toplumların hayatlarında görülen ve görülebilecek değişmeler sebebiyle, nesh vakıasının, bilhassa İslâm’ın zaman, şart ve kişilere göre tebliği açısından son derece önemli olduğu ve bu husus nazara alındığında, Kur’ân-ı Kerim’de, o da bütünüyle değil de, ifade ettiği hüküm itibariyle neshedilmiş birkaç âyetin dışında mutlak mensuh âyet bulunmadığı sonucuna varabiliriz. Bu açıdan Kur’ân’ın bütün âyetleri, hattâ mensuh görünen hükümleri bile muhkemdir. Neshe, İslâm’ın her zaman ve şartta geçerliliğini koruma ve herkesi tatmin etme dinamiğinin çok önemli bir unsuru olarak bakılabilir.
اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (١٠٧)
107. Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ (١٠٨)
108. Yoksa (Ehl-i Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّارًاۚ حَسَدًا مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ (١٠٩)
109. Ehl-i Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ (١١٠)
110. Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟ (١١٢)
111. (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ (١١١)
112. Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de. (*)
-Açıklama-
(*) Zaman zaman âyetler arasındaki münasebetleri ve sûrenin nasıl başındaki iman esasları etrafında döndüğü gerçeğini dile getirme gereği duyuyoruz. Bu âyet ile, bilhassa 38 ve 62’nci âyetler arasındaki münasebet açıktır. Bu üç âyet, belli hadise ve gerçeklerin anlatılmasından sonra, o hadise ve gerçekleri sûrenin mihverine raptetme, ana fikir ve temayı bir defa daha nazara verip, dikkatleri ana noktaya çekme fonksiyonu görmektedir.
وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ (١١٣)
113. Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü onlar arasında hükmünü verecektir.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ (١١٤)
114. Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? (*) O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır. (**)
-Açıklama-
(*) Kur’ân-ı Kerim’de, mescitlerden yani Allah’ın adının anılıp, O’na ibadet edilen yerlerden men etme ve bu yerlerin harap olması için çalışma “daha ötesi olmayan bir zulüm”, bunu yapanlar da “en büyük zalimler” olarak takdim buyrulduğu gibi, meselâ, Allah’ın bildirdiği imanî bir gerçeği kasten gizleyenler (Bakara Sûresi/2: 140), Allah hakkında, sözgelimi, gönderdiği bir kitapta bildirdiği bir iman gerçeğini “bildirmedi” diye yalan uyduran veya O’nun âyetlerini yalanlayanlar (En’âm Sûresi/6: 21, 93, 144…), kendilerine Allah’ın apaçık âyetleri, hükümleri hatırlatıldığı halde inkârla bunlardan yüz çevirenler de (Secde Sûresi/32: 22) aynı şekilde en büyük zalimler olarak tavsif edilmektedir. Yani, bütün bu suçlar, birbirine denk suçlardır ve en büyük günahlar arasındadır.
(**) Bu âyette, İsrail Oğulları tarihinde Kudüs’teki Beytü’l-Makdis’in Asur hükümdarları, ardından meşhur Babil hükümdarı Buhtunnasır, bilâhare M.S. 70 yılında Roma hükümdarı Titus, daha sonra da Adriyanus gibi Hıristiyan Roma imparatorlarınca yıkılmasından, Kâbe’de Müslümanların ibadet etmesinin önlenmesine kadar mescitlere karşı girişilen hareketlerin şiddetle takbihi vardır.Âyet, bu hadiselere atıfta bulunarak genel manâda bir hüküm ortaya koymakta ve Allah’a ibadetin men edilmesi, bu maksatla mescitlerin kapatılması, harap olmaya terk edilmesi ve cemaatsiz bırakılmasının ne büyük bir günah ve zulüm olduğunu vurgulayarak, geleceğe ait de bir ikaz ve âdeta ihbarda bulunmaktadır.
وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ (١١٥)
115. (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. (*) Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
-Açıklama-
(*) Önceki peygamberlerin şeriatlarında, meselâ, Hz. Musa şeriatında ibadet havrada, Hz. İsa’nın şeriatında kilisede yapılırken, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in şeriatı bu konuda bir genişlik getirmiş ve temiz olmak kaydıyla, yeryüzünün her parçasında Allah’a ibadet edilebileceği hükmünü koymuştur. (Buharî, “Teyemmüm”: 1, “Salât”: 56) Ayrıca bu âyet, kıble için tek bir yönün söz konusu olmayıp, dünyanın her tarafından kıbleye dönülmekle esasen kıble için bütün yönlere dönülmüş olacağını da beyan buyurmaktadır. Kıblenin Kudüs’teki Beytü’l-Makdis’ten Mekke’deki Kâbe’ye çevrilmesindeki en önemli maksatlardan biri de, Kâbe’nin kendine has manâ ve ehemmiyetinin yanısıra, Müslümanları Hak Din’e inanan ve insanlar içinden onlara şahit olarak seçilmiş bir ümmet olarak tek bir hedefte toplamaktır.
وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ (١١٦)
116. (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir). (*) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
-Açıklama-
(*) Eski dönemlerde mutlakiyetçilik en yaygın idare şekli olduğundan, bir hükümdar veya kralın oğlunun da hükümdar veya kral olacağı insanların tabiî kabulüydü. Buradan hareketle, –haşa– Allah’a izafe edilen bir oğulun da Allah olacağı inanç ve anlayışı vardı. Âyet, Allah’ın yaratılmışlara ait her türlü özellikten katiyen uzak olduğunu, böyle bir şeyin Allah için asla düşünülemeyeceğini çok açık bir şekilde ifade ile, bazı Yahudi ve Hıristiyanlardaki oğul-ilah inancını kesin bir şekilde reddetmektedir. Buna, göklerde ve yerde ikinci bir hüküm ve hakimiyet sahibinin bulunamayacağı, çünkü buraların mülkiyet ve idaresinin mutlak manâda, onları önünde hiçbir örnek olmadan yoktan var eden Allah’a ait olduğu gerçeği, en kesin, en reddedilemez bir delildir.
بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (١١٧)
117. O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir). (*)
-Açıklama-
(*) Allah’ın bir nesneyi, bir hadiseyi yaratmak dilediğinde ona sadece “Ol!” deyivermesi şeklinde takdim buyrulan ânî-def’î (bir anda, bir defada) yaratılış gerçeğiyle, yaratılışın belli bir süreç içinde olması, birbirine zıt değildir. Varlığın ve hadiselerin bir mülk, yani haricî ve maddî sebeplerle münasebettar boyutu vardır, bir de melekût, yani tamamen şeffaf, sebeplerin söz konusu olmadığı, düşünce ile hareketin adeta birbiriyle özdeş olup, aynı anda cereyan ettiği gayr-ı maddî boyutu vardır. İlâhî Kudret, hükmünü varlığın ve hadiselerin melekût, yani iç boyutunda icra eder. Burada zaman söz konusu değildir; tamamen Kudret hakimdir ve her şey bir anda olup biter. Bu iç boyuttaki icraatın maddî boyuta yansıyıp, burada tezahür etmesi ise belli sebeplere bağlı olarak ve belli bir zaman sürecinde gerçekleşir.
İkinci olarak, Allah ve İlâhî Kudret için zaman-mekân-sebepler kaydı söz konusu değildir. Varlığın maddî boyutu veya maddî âlemden başka, derece derece şeffaflaşan Melekût ve Ceberût Âlemi gibi başka âlemler ve bu arada Lâhût Âlemi dediğimiz İlâhî âlem vardır ki, burada bütün zaman ve mekân bir nokta gibidir ve İlâhî Kudret nazarında bütün zaman ve mekânların bir noktadan farkı yoktur. Bu noktada, maddî âlemde uzun bir süreç tutan yaratılış vakıası anlık bir yaratmadan ibaret olup, varlık, sürekli hudûs-zeval yaşamakta, yani âdeta bir zamansızlık içinde bu noktada kaybolmakta ve yeniden ortaya çıkmaktadır.
Üçüncü olarak, maddî âlemde bile, bilhassa netice noktasında varlık ve hadiselerin birden ortaya çıkıverdiğine şahit oluruz. Bu âlemde bile sebepler ile neticeler, illetle malûl arasındaki nisbetsizliğe, yani çok küçük sebeplere çok büyük neticelerin bağlanmasına baktığımızda da, icraat-ı İlâhî’nin bu âleme yansımasının da âdeta ânî ve def’î olduğu sonucuna varabiliriz.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (١١٨)
118. (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ (١١٩)
119. (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap)-la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ (١٢٠)
120. Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine (*) tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farz-ı muhal), sana ilim (**) geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
-Açıklama-
(*) “Söyleyip yazdırmak veya ezbere yazmak” manâsında imlâl masdarından türeyen ve “eğri veya doğru, tutulup gidilen yol” anlamına gelen millet kelimesinin İslâmî ve Kur’ânî terminolojideki karşılığı “din, şeriat”tır. Fakat bu kelime, daha çok dinin sosyolojik yanını, yani bir bakıma, onun günlük hayattaki tezahürünü, bir toplumun inanç, düşünce ve yaşayış şeklini, yani medeniyeti ifade eder. Bu bakımdan din, kaynak itibariyle Allah’a izafe edilirken, millet insanlara izafe edilir. Meselâ, “İbrahim Milleti” deriz. “İbrahim Milleti”nden maksat, ayrıca Hz. İbrahim’le başlayan Peygamberî-İslâmî çizgidir de.
(**) Dipnot önce’de kısaca temas edildiği üzere, Kur’ân-ı Kerim’de ilim, öncelikle “Allah’tan gelen, yani vahye dayanan kesin bilgi” manâsında kullanılır. Zıddı, bu âyette olduğu gibi, daha çok insan heva, heves, arzu ve kuruntularının ürünü” ve daha başka âyetlerde olduğu gibi, “gerçekle alâkası olmayan zan ve hiçbir delilden kaynaklanmayan tahminler”dir (Âl-i İmran Sûresi/3: 4: 157; Yunus Sûresi /10: 36, 66; Necm Sûresi /53: 23, 28.) Bu bakımdan, İslâm’da ilmin birinci kaynağı, “haber-i mütevatir veya sadık haber” denilen ve vahye dayanan Kur’ân ve mütevatir Sünnet’tir. Diğer kaynaklar ise, akıl ve sağlam beş duyu, yani bir bakıma gözlem ve deneydir.
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟ (١٢١)
121. Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ (١٢٢)
122. (*) Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
-Açıklama-
(*) Kur’ân-ı Kerim, yine şefkat dolu ifadeleriyle, Allah’ın geçmişte kendilerine olan çok büyük nimetlerini hatırlatarak, İsrail Oğulları’na bir defa daha İslâm’a girme ve dolayısıyla aslî çizgilerini bulma çağrısı yapmaktadır.
وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (١٢٣)
123. Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunu-günahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَامًاۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ (١٢٤)
124. (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde (*) ) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu. (**)
-Açıklama-
(*) Zaman zaman, gerek âyetler arasına, gerekse âyetlerdeki cümleler arasına koyduğumuz bu türden açıklayıcı ifadeler, yine bir ilâve olmayıp, bizzat âyetlerin manâlarında vardır. Kur’ân-ı Kerim, hadiseleri anlatırken, hadiseler arasındaki ayrıntıları çok defa akla havale eder. Meselâ, Yusuf Sûresi’nde, (Zindanda Yusuf’a rüya soran) iki kişiden kurtulmuş olanı, onca zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve “Bu rüyanın manâsını ben size bildiririm; hele şimdi bana bir müsaade edin!” dedi ve ayrıldı. “Yusuf, ey özü-sözü doğru mübarek insan!” (12: 45–46) âyetlerinde, dedi ile biten 45. âyetle, Yusuf! diye başlayan 46. âyet arasında, “Müsaade aldı, oradan çıktı, doğru zindana vardı; zindan bekçisine durumu anlatıp içeri girdi ve Yusuf’u buldu” şeklinde pek çok takdirî cümle vardır ki, Kur’ân, bunları akla havale eder.
İkinci olarak, esbâb-ı nüzûl denilen, âyetlerin iniş sebepleri de, araya koyduğumuz açıklamaları gerektirmektedir. Yani, âyetlerin indiği dönemdeki ilk muhatapları, onları bu açıklamalarla birlikte anlıyorlardı. Bu açıklamalar, ayrıca âyetler arasındaki bağları ortaya koymuş olmaktadır. Burada, Kur’ân’ı anlamada esbâb-ı nüzulle ilgili bir hususu da arz etmeden geçemeyeceğiz. Esbâb-ı nüzûl, Kur’ân’ı anlama ve âyetler arasındaki münasebetleri kavramada çok önemlidir. Fakat bazı zihinlerde Kur’ân’ı iniş zamanına ve âyetlerin iniş sebeplerine hasretme gibi bir temayüle yol açabilmektedir. Oysa tarih, misliyle tekerrürler süreci olduğundan, esbâb-ı nüzul, benzeri durumda, şartlarda ve benzeri kişilere karşı davranış tarzıyla, ilgili hükümleri anlamamız ve uygulamamız açısından Kur’ân’ı ve ahkâmını ebedileştiren di-namiklerdendir. Ayrıca, her zamanda yaşayan herkes, Kur’ân’a doğrudan kendisine iniyor gibi yaklaşmalı ve kendisini onun ilk muhatabı kabul etmelidir. Kaldı ki, sebebin hususîliğinin, yani âyetin inişindeki sebebin hükmün umumîliğine mani olmayacağı, yani o âyetin hükmünün kapsamına tesir etmeyeceği de bir başka kaidedir.
(**) Âyet, Hz. İbrahim’e nübüvvet ve risaletten sonra mühim bir paye daha vermektedir ki, bu da, onun insanlar için imam kılınmış olmasıdır. İmamet, cemaate namaz kıldırmaktan toplumda her seviyede rehberlik yapmaya ve oradan bütün Müslümanlara her sahada önder olmaya kadar derece derece rehberlik ifade eder. İmamet’in ana fonksiyonu, Allah’ın hükümleri istikametinde, O’nun yol göstermesiyle insanları doğruya ulaştırma, onların hidayetine vesile olmadır (Enbiya Sûresi/21: 73; Secde Sûresi/32: 24). İmamet, ciddî liyakat isteyen çok yüksek bir paye olup, bu âyette ifade buyrulduğu gibi, çetin imtihanlardan, deneme ve tecrübelerden ve Secde: 32’de ifade buyrulduğu üzere de, bütün bu denemeler karşısında sabırdan geçer ve ayrıca, aynı âyette vurgulandığı üzere, rehberlik yaptığı konuda yakîn, yani tam bir bilgi ve kesin inanç sahibi olmayı gerektirir. Bütün Müslümanlara imam olacak insan da, bu manâda her bakımdan tam bir âlim, eşya ve hadiselerin mülk ve melekûtuna vâkıf bir arif ve bütün imanî meselelerde mutlak yakîn sahibi velî olmalıdır. Bu payeye ulaşamayacakların “zalimler” olarak tavsifi manidardır. Çünkü, daha önce de açıklandığı gibi zulüm, en basit bir meselede inhiraftan Allah’a şirk koşmaya kadar çok geniş bir manâ yelpazesine sahiptir. Kısaca manâsı, bir şeyi yapılması gereken yer ve zamanda ve yapılması gerektiği şekilde yapmamaktır. Dolayısıyla zalimlerden rehber olmaz ve zalimin imameti, hangi seviyede olursa olsun Müslümanlara rehberliği caiz değildir. İmam, mutlak manâda âdil olmalıdır.
Bu bakımdan âyet, Hz. İshak ve Yakup vasıtasıyla Hz. İbrahim’in soyundan da gelmiş olsalar, Allah’a şirk koşmaya, hattâ O’na oğul isnadına varıncaya kadar her türlü zulmü işlemiş oldukları için, Peygamberlik ve imametin neden İsrail Oğulları’ndan alınıp da Hz. İsmail evlâdına verildiğine de bir cevaptır. Şiîler, imamet tezlerine bu tür âyetleri delil getirmeye çalışırlar. O kadar ki, Hz. İbrahim’e (a.s.) imametin nübüvvet ve risaletten sonra verildiğini, dolayısıyla imametin nübüvvet ve risaletten üstün ve 12 İmam olarak kabûl ettikleri imamların da Rasûl-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm dışındaki bütün peygamberlerden büyük olduğunu iddia ederler. Halbuki böyle bir istidlâl, bizzat iddialarını çürütmektedir. Eğer imamet Hz. İbrahim’e nübüvvet ve risaletten sonra verilmiş bir makam ise, bu takdirde bütün imamların aynı çizgiden geçmesi gerekir. Halbuki 12 İmam’ın hiçbiri nebî de değildir, rasûl de. Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim’de imamet, nübüvvet ve risalet gibi bir makam olarak değil, bir fonksiyon olarak geçer. Bu sebeple, bütün peygamberler, aynı zamanda imamdır. Nitekim, Enbiya Sûresi’nde Hz. İshak, Hz. Yakup ve Hz. Lût’un salihlerden olduğu ve imam kılındığı anlatılırken (21: 73), Secde Sûresi’nde İsrail Oğulları içinde bazılarının imamlar kılındığı ifade buyrulur (32: 24).
Ayrıca, Kur’ân’da özel terim olarak nebî ve rasûl kelimeleri hiçbir zaman menfî manâda kullanılmazken, küfrün imamlarından (Tevbe Sûresi/9: 12) ve Ateş’e çağıran imamlardan (Kasas Sûresi/28: 41) söz edilir. Hz. İbrahim’in, soyundan da imamlar kılınması şeklindeki duası kabul edilmiş ve Hz. İshak, Hz. Yakup gibi, soyundan gelen peygamberler imam kılınmışlardır.
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًاۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (١٢٥)
125. Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık. (*)
-Açıklama-
(*) Âyetler, Hz. İbrahim’den (a.s.) itibaren önceki asırlarda insanların ibadet kastıyla Kâbe’ye geldikleri, onu tavaf edip, orada ibadet için kaldıkları, bilhassa Makam-ı İbrahim denilen ve rivayetlere göre, Hz. İbrahim’in, oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kâbe’yi temelleri üzerinde yeniden yükseltirken üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerde namaz kıldıkları gerçeğini ifade ile, Allah’ın insanlar için seçip tayin buyurduğu Din’in asıl merkezinin Kâ’be olduğunu ima etmekte, böylece kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Kâ’be’ye çevrilmesi noktasında kalbleri ve zihinleri hazırlamakta, ayrıca İslâm’ın 5. şartı olarak Hac’ca da yavaş yavaş yolu açmaktadır. Kâbe, daha çok kabûl gören görüşe göre yeryüzünde ilk yapılan bina veya ma’bettir. Dolayısıyla Hz. İbrahim ve İsmail (aleyhimesselâm), onun ilk kurucusu değil, temelleri üzerinde yeniden bina edicisidirler. Hz. İbrahim’in onu Hz. İshak’la değil de, Hz. İsmail’le birlikte yeniden inşa etmesi, onu kendine ve dinine merkez yapacak son peygamberin Hz. İshak değil, Hz. İsmail soyundan geleceğine önemli bir işarettir.
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلًا ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ (١٢٦)
126. Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (*) (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
-Açıklama-
(*) Din’in en önemli iki iman esası Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman etmektir. Bu, iman esaslarının sadece bu ikisinden ibaret bulunduğu manâsına gelmediği gibi, diğer iman esaslarına inanmadan, hele hele, meselâ Hz. Musa (a.s.) zamanında Hz. Musa’yı ve Tevrat’ı, Hz. İsa (a.s.) zamanında Hz. İsa’yı ve İncil’i, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm geldikten sonra da O’nu ve Kur’ân’ı kabul etmeden kurtulunabilir gibi bir neticeyi asla doğurmaz. Çünkü her peygamber, öncekileri tasdik ederek gelir ve artık öncelikle ona inanmak, olmazsa olmaz bir iman esasıdır. Aksi halde, onun getirdiği bazı gerçeklere de inanmama ortaya çıkar ki, nitekim, büyük çoğunluğuyla Yahudiler Hz. İsa’yı ve İncil’i, yine büyük çoğunluğuyla Hıristiyanlar ve Yahudiler de Hz. Muhammed’i ve Kur’ân’ı kabullenmeyerek, mü’minler içine dahil olamamışlardır.
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ (١٢٧)
127. Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî‛ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ (١٢٨)
128. “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabul, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)sın Sen.
رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟ (١٢٩)
129. “Rabbimiz, o ümmete, kendi içlerinde, bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkarıp gönder ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin) âyetlerini (ve kâinatta ve bizzat kendi içlerinde Sen’i gösteren delilleri) okuyup açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerini bâtıl inanç ve günahlardan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ (١٣٠)
130. Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir).
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ (١٣١)
131. Rabbisi O’na, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.) (*)
-Açıklama-
(*) Bu çok kısa âyet, âdeta Hz. İbrahim’in hayatının, en azından Babil’de tebliğe başladığı ilk dönemden Kâbe’yi yaptığı döneme kadarki safhasını özetlemektedir. İlk başta ona “Teslim ol!” diyen, onun Rabbisidir. Yani, bu noktada Hz. İbrahim’in (a.s.) Allah ile kendi kalbindeki Rabbisi olarak, O’nun kalbindeki tecellisi derecesinde münasebeti vardır ve nübüvvetinin ilk mertebesindedir. O, bu ilk teslimiyetinin ardından, eşya ve hadiselerin melekûtuna vukufiyet kazanmış, Babil’de kavmini imana çağırmış, ateşe atılmış, oradan Filistin ve Mısır diyarına hicret etmiş, daha sonra Hicaz’a gelmiş ve sürekli terakki ede ede nihayet Cenab-ı Allah ile Âlemlerin Rabbi sıfatıyla temas ve münasebet kurma mertebesine ulaşarak, âdeta dünyadaki terakkisini tamamlamıştır. Bu nokta, velilerle peygamberlerin arasındaki ve ayrıca velilerle peygamberlerin kendi aralarındaki mertebe farklılıklarını anlamada çok önemlidir. Cenab-ı Allah ile Âlemlerin Rabbi olarak münasebetin zirvesini temsil eden Efendimiz Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, daha Fâtiha’da bu münasebeti ortaya koymaktadır. Onun risaleti, bu bakımdan bütün varlıkları ve bütün kâinatı içine alır. Öyle ki bu risalet, aynı zamanda kozmik plandadır ve O, bütün âlemler için rahmettir.
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ (١٣٢)
132. (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimiyet esasına dayanan İslâm) Dini’ni (*) seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
-Açıklama-
(*) Cenab-ı Allah’ın Hz. Âdem’den itibaren gönderdiği Hak Din’in adı İslâm’dır. Temeli, iradî olarak Allah’a teslimiyet esasına dayanan İslâm, iman, ibadet ve ahlâkla birlikte temel haram, helâl ve muamelat esaslarında hep aynı kalmış, fakat hayatın değişen ve gelişen yanlarını ilgilendiren konularda zaman ve şartlara göre ve ana prensipleri çerçevesinde tekâmül geçirmiştir. İslâm, kozmik planda kâinattaki bütün varlıkların bağlı olduğu dindir. Şu manâda ki, inansın inanmasın, bütün insanların vücutları dahil bütün kâinat, Cenab-ı Allah’ın koyduğu kanunlar çerçevesinde, yani Allah’a tam teslimiyet içinde faaliyette bulunduğu ve hayatını sürdürdüğü için “Müslüman”dır. İnsan ve cinler gibi irade sahibi varlıkların dışında kalan bütün kâinat Bir Allah’a böyle bir teslimiyet içinde olduğundandır ki, kâinatın tamamında bir âhenk, yardımlaşma, dayanışma ve sarsılmaz bir düzen vardır. İnsanlara ve cinlere düşen, hayatlarını kendileriyle ilgili İlâhî hükümlere, yani İslâm’a göre düzenleyerek, bu düzene iradeleriyle katılmalarıdır. Bunu yaptıkları takdirde hem ferdî hayatlarında, hem çevreleriyle olan münasebetlerinde, yani içtimaî hayatlarında, hem de “tabiî” çevre ile olan münasebetlerinde bir bozulma (fesat) olmayacak, sulh, sükûn ve âhenk sürecektir. İşte İslâm, ayrıca bu manâda sulh, esenlik, sükûn, âhenk ve mutluluk demektir.
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ (١٣٣)
133. (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٣٤)
134. Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz.
وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ (١٣٥)
135. Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan (*) olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz!” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
-Açıklama-
(*) Kur’ân-ı Kerim, Yahudi ve Hıristiyan tabirlerini kullanmamakta ve şu ana kadar âyetlerde apaçık geçtiği üzere, Yahudiler için İsrail Oğulları tabirini tercih etmektedir. Daha önce de kısaca temas edildiği üzere , Yahudi, Hz. Yakub’un oğlu Yahuda’nın soyundan gelenler veya Hz. İsa’dan sonra yaşamış bulunan Yahudi bilgini Yahuda’yı izleyenler demek olup, hem İsrail Oğulları için bir sınırlama, hem de başkaları nezdinde bir aşağılama ifade etmektedir. Kur’ân, ancak kendilerine Yahudi diyenler için, onlara ait bir ifade olarak “Yahudi” kelimesini kullanmaktadır. Aynı şekilde, Hıristiyan kelimesi de, Romalıların Hz. İsa’nın tâbileri için, “Şu Nasıralı İsa Mesih’e tapanlar” manâsında, aşağılama kastıyla uydurdukları bir tabirdir. Kur’ân, esasen bunu da tercih etmemekte, yine bunu ancak Hıristiyanların ağzından nakletmekte, Yahudi ve Hıristiyanlar için, hem bir şeref ifadesi, hem de onları tâbî oldukları Kitabın hükümlerine uymaya davete teşvik bakımından Ehl-i Kitap tabirini kullanmaktadır.
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ (١٣٦)
136. (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Kitaplara ve Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ ١٣٧
137. (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî‛ (her şeyi hakkıyla işiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ (١٣٨)
138. (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) (*) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
-Açıklama-
(*) Arap Hıristiyanlar, vaftiz suyuna bir renk karıştırırlar ve vaftiz olan şahsın hayatta yeni bir ‘renk’ aldığına inanırlardı. Kur’ân-ı Kerim ise, Allah’ın bütün kâinata vurduğu ve insana da teklif buyurduğu aslî-İslâmî rengin kendisiyle boyanılması gereken gerçek ‘renk’ ve ‘boya’ olduğu ikazında bulunmaktadır.
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ (١٣٩)
139. De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (١٤٠)
140. Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟ (١٤١)
141. Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz.
سَيَقُولُ السُّفَهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ (١٤٢)
142. Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz (Yahudi–münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyt-i Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz o tarafa döneriz). O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ (١٤٣)
143. (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sırat-ı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. (*) (Ey Rasûlüm! Mekke’de iken) kıblen olan (Mescid-i Haram)ı (Medine’de Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e yönelmenizden sonra şimdi sana yeniden) kıble yaptık ki, kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hal, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. (**) Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
-Açıklama-
(*) İslâm’ın ve dolayısıyla Ümmet-i Muhammed’in en önemli özelliği, her türlü aşırılıktan, yani ifrat ve tefritten uzak olup, daima orta noktayı temsil etmesidir. Meselâ günümüz akımları içinde İslâm, ne spiritüalizm (ruhçuluk) ne materyalizm, ne realizm ne idealizm, ne kapitalizm ne sosyalizm, ne ferdiyetçilik ne devletçilik, ne mutlakiyetçilik ne anarşizm, ne bu dünya veya hedonizm ne de sadece öbür dünya veya ruhbanlıktır. Bütün bunların ortasında bir orta yoldur İslâm. Ahlâk ve başlıca üç insan melekesi olan aklı, şehvet ve arzuları, bir de savunma melekesi olan öfke veya gazabı terbiye etme işinde de ifrat ve tefrit ortasında orta noktayı hedef alır. Akıl melekesinin iki ucu ahmaklık ve demagoji, şehvet ve arzular melekesinin iki ucu hedonizm ve karşı cinse hiçbir arzu duymama, öfke veya gazap gücünün iki ucu ise olur-olmaz şeylere kızma ve korkaklık; bunların orta noktası da, akıl melekesi için hikmet, şehvet ve arzular melekesi için iffet, öfke veya gazap melekesi için şecaattir. Bütün aşırılıkların orta noktasını temsil eden İslâm’ın bağlıları ise, insanlık içinde denge ve âhengin temsilcileridirler. Bu hususta, Yahudi iken Müslüman olmuş bulunan M. Esed’in değerlendirmesi nakletmeğe değer: “İslâm, bana mükemmel bir mimarî eser gibi görünüyor. Bütün parçaları, hiçbir şey eksik bırakılmaksızın bütünün içinde birbirini tamamlıyor ve birbirine destek veriyor; neticede de ortaya mutlak bir denge ve olabildiğince sağlam bir yapı çıkıyor. İslâm’ın öğreti ve düsturlarında her şey, tam olması gereken yerde.” (Ezzati, 5) Ümmet-i Muhammed, bütün önceki dinlerin vârisi, bütün peygamberlere ve kitaplara inanan, onlar hakkında zamanın getirdiği yanlış inanç ve anlayışları tashih eden bir dinin mensupları olarak, Âhiret’te bütün diğer insanlar hakkında, onların peygamberi, kâinatın efendisi Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm da, onlar hakkında şahitlik yapacaktır.
(**) Âyetteki Allah, imanınızı (…) mükâfatsız bırakacak değildir ifadesi, “Beyt-i Makdis’e karşı kıldığınız namazlarınızı kabul etmeyecek değildir” şeklinde yorumlanmışsa da, çok önemli bir kaç gerçeğe daha parmak basmaktadır. İmanın amelle, bilhassa namazla çok içten ve temelden münasebeti vardır. Kişinin davranışları, bilhassa kılınış niyet ve şekliyle namaz, imanın da, imansızlığın da, imanın derecesinin de göstergesidir. Sahabe-i Kiram da bunu böyle bilir ve ona göre davranırdı. Bilhassa Âhiret’te ancak iman temeline dayanan ibadet veya daha başka güzel ameller fayda verir. İman, sürdüğü ve imanla Âhiret’e göçüldüğü takdirde asla zayi olmaz.
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ (١٤٤)
144. (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid-i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescid-i Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehl-i Kitabın) Rabbilerinden (*) gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
-Açıklama-
(*) Âyette Ehl-i Kitap için Rabbileri denmesi, Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm hakkında Mekke’de zuhur etmesinden kıblesinin Kâbe olmasına kadar O’nu tanıtacak her türlü hususiyetin Ehl-i Kitabın kitaplarında kayıtlı olduğunu ima içindir.
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ (١٤٥)
145. Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-
Ali Ünal