3. Âl-i İmran Sûresi : Hz. Musa’nın veya Hz. İsa’nın ya da her ikisinin ailesine atfen İmran Ailesi olarak isimlendirilen bu sûre-i celile Medine’de inmiştir. 200 âyettir. Müslümanların Ehl-i Kitap’la, bilhassa Hıristiyanlarla olan münasebetleri gibi pek çok konuyu ele alır. Hz. İsa (a.s.) ile ilgili, özellikle doğumu, mucizeleri ve misyonu konusunda pek çok hususu aydınlatır. Hz. İsa ve Tevhid konusunda düştükleri önemli yanlışlardan dolayı Hıristiyanları ikaz eder. Uhud Savaşı’na ve bu savaştan alınması gereken derslere geniş yer verir. Bu münasebetle tarihî hadiselerdeki İlâhî hikmetlere dikkat çeker.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
الٓمٓۚ (١)
1. Elif-Lâm-Mîm.
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ الْحَيُّ الْقَيُّومُۜ (٢)
2. Allah: yoktur O’ndan başka ilâh; Hayy (ezelî-ebedî mutlak hayat sahibi)dir; Kayyûm (varlığı hem Kendi’nden, hem de Kendi Kendine kaim olan)dır.
نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجِيلَۙ (٣)
3. O, sana Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, içine bâtıl asla yol bulamayacak tarzda, hak bir gaye için ve kendinden önce indirilen bütün kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici olarak fasıl fasıl indirmektedir; nitekim Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti,
مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌۜ وَاللّٰهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ (٤)
4. Daha önce insanlar için dupduru hidayet kaynağı olarak; ve (en son ve bağlayıcı mahiyette hakla bâtılı, doğru ile eğriyi ayıran ölçüler bütünü) Furkan’ı (*) indirdi. Allah’ın (hak ve hidayet kaynağı) âyetlerini bile bile örtüp gizleyen ve kabul etmeyenler yok mu: onlar için pek çetin bir azap vardır. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; (bağışlanmaz türde ve bilhassa küfür gibi, şirk gibi en büyük zulme karşı) aman vermez mukabelesi olandır.
-Açıklama-
(*) Üçüncü âyette Kitap olarak Kur’ân-ı Kerim’in fasıl fasıl indirilmesinden (tenzil) söz edilirken, bu âyette Furkan’ın bir defada indirilmesinden (inzal) bahsedilmektedir. Daha önce geçtiği üzere, (Bakara Sûresi/2: 53) Hz. Musa’ya Tevrat’la birlikte Furkan verilmiş olup, Kur’ân-ı Kerim’in de bir ismi Furkan’dır ve Furkan, aynı zamanda, Hz. Musa’da olduğu gibi, Kitabı uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçüleri, aynı zamanda doğru ile eğriyi, hak ile batılı ayırma kriterleridir. Bu manâsıyla, yani Kitabı anlama ve uygulama ölçüleri olarak o, kalbde bir nur, dimağda ilim veya toplu prensipler bütünüdür ki, onun bir defada inmesi düşünülür. Kur’ân’ın eş anlamlısı olarak ise, onun da “tenzil”i söz konusudur ki, nitekim Furkan Sûresi’nin ilk âyetinde tenzilinden söz edilmektedir.
Ayrıca bu 4’üncü âyette Furkan’ın Kur’ân manâsına gelmesi de kuvvetle muhtemeldir. Önceki âyetteki “tenzil”den sonra burada Kur’ân’ın “inzal”inden bahsedilmesinde, Tevrat ve İncil’in inzaline bir mukabele ve Kur’ân’ın son, en son söz kesen, bütün önceki kitaplar üzerinde hakim (müheymin) bir kitap olduğu manâsı yatar.
- Kur’ân’ın tasdik ettiği Tevrat ve İncil’e gelince:
Kur’ân’da Hz. Musa’ya (a.s.) Sahifeler verildiğinden de söz edilir (87: 19). Tevrat ise, Hz. Musa’ya Tur-i Sina’da tabletler üzerinde yazılmış olarak verilen ve daha çok “On Emir” diye bilinen hükümleri de içine alan İlâhî kitaptır. Mevcut Kitab-ı Mukaddes’te verilen bilgilere göre, Hz. Musa (a.s.) bunu her kabile için çoğalttırmış ve bir tanesini de korunması için Levililer’e vermişti. Tevrat olarak bilinen bu kitap, Kudüs’ün Asur hükümdarları elinde ilk harap edilişine kadar kalmıştır. Levililer’e verilen nüsha, On Emrin bulunduğu tabletlerle birlikte Tabut’un yanında dururdu. Fakat ne yazık ki, zamanla İsrail Oğulları Kitabı ihmal ettiler. Yahuda kralı Yoşiya zamanında Süleyman Ma’bedi tamir edilirken büyük kâhin Hilkiya, Ma’bed’in inşaat yerinde Tevrat’ı tevafuken buldu ve onu kralın kâtibi Şafan’a getirdi. Onun ne olduğunu tam anlamayan Şafan, bulunmuş ilginç bir kitap gibi onu krala teslim etti. (İkinci Krallar, 22: 8–13).
Babil kralı Buhtunnasır Kudüs’ü zaptedip yerle bir edince, Süleyman Ma’bedi de yıkıldı. Bu olayda İsrail Oğulları, Tevrat’ın ellerinde bulunan birkaç nüshasını da kaybettiler. Daha sonra Pers kralı Daryus, İsrail Oğulları’nın Kudüs’e dönmesine izin verdi. Pek çokları döndüler ve Kudüs’ü yeni baştan inşa ettiler. İçlerinde bulunan Ezra, ileri gelen bilginlerin de yardımıyla bütün İsrail tarihini yazıya geçirdi ve böylece elimizdeki Kitab-ı Mukaddes nüshalarının ilk 14 kitabı ortaya çıktı. Bu 14 kitaptan 4’ü olan Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye, Hz. Musa’nın geniş bir biyografisi gibidir. Bu biyografinin içine Ezra’nın ve diğer âlimlerin bildiği Tevrat âyetleri de serpiştirilmiştir.
Kitab-ı Mukaddes’in bu ilk 4 kitabındaki orijinal Tevrat âyetlerini tesbitte yardımcı olabilecek bazı ipuçları vardır. Bunlar daha çok, “Sonra Rab, Musa’ya dedi” ve “Musa dedi: Allahınız Rab size emrediyor” gibi ifadelerle başlamaktadır. Yeniden biyografik anlatımlara geçildiğinde, asıl Tevrat âyetlerinden çıktığımız kendini hemen belli eder. Bununla birlikte, Kitab-ı Mukaddes yazıcılarının tefsir ve izah sadedinde âyetler arasına koydukları ilavelerle asıl âyetleri ayırmak ise sıradan bir okuyucu için çok zordur. Ancak İlâhî Kitabın üslubunu ve karakterini tanıyabilenler, orijinal Tevrat âyetleriyle beşer ilavelerini birbirinden ayırabilirler. Kur’ân’ın Tevrat olarak anıp tasdik buyurduğu kitap, bir kısım âyetleri Kitab-ı Mukaddes’te de yer alan ve Hz. Musa’ya vahyedilmiş bulunan kitaptır.
Kitab-ı Mukaddes’te yer alan bu Tevrat âyetleri Kur’ân-ı Kerim’le karşılaştırıldığında, arada temel öğretilerde hiçbir farklılığın olmadığı görülür. Farklılıklar, sadece ikinci derecede hukuki meselelerde veya ahkâmdadır. Bugün bile, dikkatli bir okuyucu, hem bu âyetlerin hem de Kur’ân’ın tek ve aynı İlâhî kaynağa dayandığını anlayabilir. Bunun gibi, İncil de, Hz. İsa’ya (a.s.) gelen vahiyler toplamıdır. Bunların bizzat Hz. İsa zamanında yazıya geçirilip geçirilmediği konusunda bir şey söylemek mümkün değildir. Belki bazıları, O konuşur veya vaz verirken notlar tutmuş veya onları ezberlemiş olabilirler. Hz. İsa’nın dünyadan alınışının üzerinden bir süre geçtikten sonra O’nun hayatını anlatan pek çok kitap veya kitapçık ortaya çıkmıştır. Bu kitapçıklara şüphesiz, Hz. İsa’nın havari ve şakirtlerinin anlattıkları, İncil’den yaptıkları nakiller de dahil edilmiştir.
Dolayısıyla, elde bulunan ve Kilise tarafından M.S. 325 İznik Konsili’nde 300’den fazla benzeri kitap içinde resmî İncil kabul edilen Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın orijinal İncil olması mümkün değildir. Bunların yazarları, Hz. İsa’dan sonraki ikinci veya üçüncü nesle aittirler. Kur’ân-ı Kerim’in anıp tasdik buyurduğu İncil, bir kısım âyetleri şüphesiz bu dört resmî nüshada da bulunan, Hz. İsa’ya gelmiş vahiylerdir. Ne var ki, eldeki nüshalarda bulunan asıl İncil âyetlerini ayırdetmek için elimizde kesin ölçüler yoktur. Belki, biyografik anlatımlar değil de, doğrudan Hz. İsa’ya atfedilen ve daha çok “Ve İsa dedi ki” gibi ifadelerle başlayan bölümler, orijinal İncil âyetleri olabilir. Buralarda anlatılan gerçeklerle Kur’ân arasında çelişki bulmak mümkün olmadığı gibi, eğer varsa, dikkatli ve önyargısız bir göz ve muhakeme ile, çok rahat telife gidilebilir. (Önemli ölçüde bkn. Mevdûdî, 1: 233–234.)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ (٥)
5. O Allah ki, O’na yerde de gökte de hiçbir şey gizli kalmaz.
هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَك۪يمُ (٦)
6. O’dur rahimlerde size dilediği şekli veren. Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
هُوَ الَّذِٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِهِ، وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِهِ۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ (٧)
7. O’dur Sana (bu mucize) Kitabı indiren: onda muhkem âyetler vardır ki, onlar Kitab’ın anasıdır; diğer âyetleri ise müteşabihtir. (*) Fakat kalblerinde eğrilik olanlar, nasıl fitne çıkarıp insanları saptırırız, nasıl onun (gaye ve arzumuza göre) bir te’vilini yapabiliriz diye müteşabih olanların peşine düşerler. Halbuki onun gerçek te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde kökleşip derinleşenler de, “Biz, o Kitabın tamamına inandık, (muhkemiyle, müteşabihiyle) hepsi Rabbimizin katındandır.” derler. İşte, ancak gerçek akıl ve idrak sahipleridir ki, düşünür ve gerekli dersi alırlar.
-Açıklama-
(*) MUHKEM, anlamı açık, ifade ettiği manâ kesin olup, izahı için başka delile ihtiyaç bulunmayan demektir. MÜTEŞABİH, birden fazla manâya ihtimali bulunduğundan, anlaşılması için başka delile ihtiyaç hissettiren âyettir. Kur’ân’ın, her türlü şüpheden uzak olması manâsında bütün âyetleri muhkem, âyetler arasında derin münasebetler bulunması ve âyetlerin pek çok manâ katmanları barındırması açısından ise bütün âyetleri müteşabihtir. Fakat, burada kastedilen muhkem ve müteşabih, yukarıda arz edildiği özel anlamlarıyladır.
Müteşabih, şibh (benzeme) kökünden gelir ve manâlar birbirine benzeyip iç içe girdiğinden, değişik ihtimallere kapı açmayı ifade eder. Zamanın ilerlemesini, şartların değişmesini, zamanın ilerlemesiyle birlikte insan bilgisinin, kavrayış ve anlayış ufkunun artmasını, ayrıca insanlar arasındaki âdeta insanlar sayısınca farklı idrak seviyelerini ve insan aklı ve duyularının sınırlı olduğunu nazara alırsak, bu konumdaki bir varlık türüne hitap eden İlâhî Kelâm’ın müteşabihler ihtiva etmesindeki sebep ve önemi kısmen de olsa idrak edebiliriz.
Cenab-ı Allah (c.c.), insanlara tamamını kavrayamayacakları meseleleri teşbih, temsil, istiare, mecaz ihtiva eden müteşabih lâfızlarla anlatır ve her dönemde her farklı anlayış ve idrak seviyesine tenezzülde bulunur. Müteşabihlerdeki bu izafîlik özelliği, Din’in değişmez gerçeklerine zarar vermez. Zira Allah (c.c.), sabit gerçekler olarak biz mükelleflerden istediği akaid, ibadet, ahlâk ve muamelâta dair esasları muhkem âyetlerde bildirmiştir.
Müteşabihlerde ise genellikle, temelleri muhkemlerde yatan nisbî/izafî hakikatler yer alır. Beşeriyetin konumu gereği, dünyada insan hayatında nisbî/izafî hakikatler, mutlak hakikatlerden daha çoktur. Bir kristal avizeyi göz önüne alalım. Onun etrafında oturanlar, yerlerini veya onunla olan konumlarını değiştirdikçe ondan farklı renkler ve farklı voltajda ışınlar alırlar; oysa kristaldeki ışık hep aynı renkte ve aynı voltajdadır. Bu, avizenin taşlarının farklı açılar verecek şekilde tıraşlanmasından ileri gelmektedir. İşte Allahü Tealâ (c.c.), mahdut lâfızlarla tükenmek bilmez manâları Kıyamet’e kadar gelecek farklı seviyelerdeki bütün insanlara anlatmak, onları Kitabın üzerinde düşündürüp hidayetlerine kapı açmak için bir çok müteşabih âyet göndermiştir. Fakat unutmamak gerekir ki, bir benzetmede benzetilen ile kendisine benzetilen arasında her bakımdan benzerlik aranmaz; benzetme yönündeki benzeşme yeterlidir. Şu halde müteşabihler de, hakiki müteşabih ve izafî müteşabih kısımlarına ayrılır. Müteşabihler, her bir çeşidinde ve benzeşme yönünde ayrı bir manâ ifade eder. Onun içindir ki, her müfessir onlara ayrı bir manâ verebilir. Kur’ân’ın muhkemlerine ve Din’in ana değişmez esaslarına, Kur’ân Arapçasının ve belâğatin kurallarına, bir de tefsir usulü kaidelerine uygun olmak kaydıyla, bu manâlardan her birine doğru nazarıyla bakılabilir. Her halükârda kesin manâ Allah’ın ilmine havale edilir.
Te’vil, müteşabihlerdeki kesin manâların Allah’ın ilmine havalesi, yani kaynağına döndürülmesi demektir. Kelime olarak Türkçe’de “yorum” sözcüğüyle de karşılanmaktadır ki, “kalblerinde eğrilik” olup da insanları doğrudan uzaklaştırmak isteyenler veya nefislerine uyup Kur’ân’ı da kendilerine uydurmak isteyenler, onu keyiflerince te’vil etmek, yorumlamak, yani “Allah’ın bundan kastettiği manâ budur.” diye kestirip atmak isterler. Buna bir bakıma “rey tefsiri” de denmektedir ki, bu manâ ve türdeki rey tefsiri, hadis-i şeriflerde şiddetle yasaklanmıştır. (Bkn. Suat Yıldırım, 49)
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ (٨)
8. (Ve o gerçek akıl ve idrak sahipleri, şöyle yalvarırlar): “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalbimizi eğriltme ve (Rabbimiz, Sen’in rahmetin olmadan ayakta kalmamız mümkün değildir; o halde) bize Kendi katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz ki Vehhâb (bağışı pek bol olan)’sın Sen.
رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ۟ (٩)
9. “Rabbimiz, Sen, insanları geleceğinde asla şüphe olmayan bir günde mutlaka bir araya toplayacaksın. Hiç kuşkusuz Allah, verdiği sözden dönmez.”
اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِۙ (١٠)
10. O küfredenlerin malları da çocukları da, Allah karşısında kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlardır Ateş’in yakıtı olanlar.
كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ (١١)
11. Tıpkı Firavun oligarşisiyle daha öncekilerin durumu gibi: âyetlerimizi yalanlamışlardı da Allah, günahları sebebiyle kendilerini kıskıvrak yakalayıvermişti. Allah, cezalandırması çok çetin olandır.
قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ اِلٰى جَهَنَّمَۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ (١٢)
12. (Din’i tahrif etmek ve insanları saptırmak için Kitap’taki müteşabih âyetlerin peşine düşen ve onları keyiflerince yorumlamaya kalkan Kaynuka Oğulları Yahudilerinden) o küfredenlere de ki: “Yakında mağlûp edilecek ve topluca Cehennem’e sürüleceksiniz; ne fena yataktır o!”
قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَاۜ فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ (١٣)
13. (Bedir’de) karşı karşıya gelen o iki toplulukta sizin için hiç şüphesiz bir ibret vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşırken, diğeri kâfirdi ve (savaş esnasında karşılarındaki mü’minleri) baş gözleriyle olduklarının iki katı görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler ve güçlendirir. Elbette bunda, görecek gözleri olanlar için kesin bir ibret vardır.
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ (١٤)
14. (Bilhassa erkekler için olmak üzere) kadınlar, evlât, (Allah yolunda ve muhtaçlar için harcanmayıp) kantar kantar (biriktirilmiş) altın ve gümüş (para), salma güzel atlar, (davar, deve ve sığır türü) ehlî hayvanlar, ekinler ve kazanç gibi şehvetler sevgisi, (terbiye görmemiş tabiatları itibariyle) insanlar için süslenmiştir, pek caziptir. (*) Oysa bunlar dünya hayatının geçimliğinden ibaret olup, ulaşılması hedeflenen gayenin ve varılacak yerin güzel olanı Allah katındadır.
-Açıklama-
(*) Kadın, evlât, para, binek (araba), ehlî hayvanlar, ekin, meslek, kazanç, terbiye görmemiş insan tabiatı için birer şehvettir. İnsan, bunlara tâbi olmak için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve Cennet’e ehil hale gelmek için yaratılmıştır. Bunun yolu, söz konusu şehvetlere tâbi olmamaktan geçer. İnsanı bu şehvetlere uymaktan koruyan ise namazdır. Namazı önemsememek, onu terk etmek veya gerektiği gibi kılmamak, insanı bu şehvetlerin takipçisi haline getirir ve helâk çukuruna yuvarlar. Peygamberlerce veya onların izinde kurulan medeniyetlerin yıkılmasının sebebi de, yine namazdan uzaklaşarak şehvetlerin takipçisi haline gelmek, şehvetlerin arkasında rekabete, karşılıklı tecavüzlere ve vuruşmalara girmektir (Meryem/19: 59; Âl-i İmran/3: 19).
قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِۚ (١٥)
15. De ki: “Size (büyük bir ihtirasla bağlandığınız) bu şeylerden daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesine girenler için Rabbileri katında (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.
اَلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اِنَّنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِۚ (١٦)
16. Ki, (o kulların içinde takva dairesine girmiş olanlar), hep şöyle yalvarırlar: “Rabbimiz, biz iman ettik; ne olur günahlarımızı bağışla ve bizi Ateş’in azabından koru!”
اَلصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ (١٧)
17. (Başlarına gelen musibetler karşısında, ibadete devamda, günahlardan sakınmada ve hedeflerine ulaşmak için zamana karşı ve hikmetin düstürlarına uymada) sabırlıdırlar; (sözlerinde ve davranışlarında, iman ve ahdlerinde) sadıktırlar; (Allah’ın huzurunda) boyun eğip divan duranlardır; (Allah’ın kendilerine verdiği bütün nimetlerden O’nun yolunda) infakta bulunanlardır; seherlerde istiğfar edenlerdir.
شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُۜ (١٨)
18. Allah şahittir ki, başka ilâh yok, ancak O vardır; bütün melekler ve kendilerine ilim verilmiş olanlar da, tam bir doğruluk, adalet ve hakkaniyet içinde (aynı gerçeğe şahittirler). Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. (*)
-Açıklama-
(*) Bu âyet, Allah’ın varlığına ve birliğine en büyük delil ve onun en büyük ifadesi olarak, bazı âlimlerce İsm-i A’zam gibi telâkki edilmiştir. Kâinatta zerrelerden galaksilere kadar canlı-cansız her bir nesne ve kâinatta cereyan eden her bir hadise, Allah’ın varlığına ve birliğine şahittir. Çünkü, varlık sahasına çıkışı, hayatı, varlık kaneviçesinde gördüğü fonksiyon, sahip olduğu bütün hususiyetler ve hayattan gidişiyle her bir nesne, mutlak ilim, irade ve kudret başta olmak üzere daha başka pek çok sıfat ve isimleri bulunan tek bir İlâh’a şahadet etmektedir.
En basit bir-iki misal olarak: bir nehrin kenarında dururken, önümüzden akıp geçen kabarcıkların her birinde bir güneşçik görünür. O kabarcıklar ilerideki bir tünele girdiğinde, kendilerinde görünen, parıldayan güneşçikler kaybolur, fakat aynı güneşçik veya güneşçikleri önümüze gelen kabarcıklarda yine görürüz. Bu da göstermektedir ki, kabarcıklardaki güneşçikler, kabarcıkların kendilerine ait olmadığı gibi, kendi kendilerinin yaratıcısı da değildir; bilakis her biri, kabarcıklarda tecelli eden tek bir güneşe aittir. Böylece her bir kabarcık, kendisinde parıldayan ışığın ve güneşçiğin kendisine ait olmadığını, onun tek bir güneşin cilvesi olduğunu, yani güneşin varlığını ve birliğini gösterir. Ayrıca, güneşin ışık sahibi olduğunu da ortaya koyar. (Eğer güneşe bir prizmadan baksak, bu defa o ışıkta değişik renkler görürüz.) Bunun yanısıra, tünelde o güneşçikler kaybolurken onların bulunduğumuz noktaya gelen kabarcıklarda yine görünmesi ise, güneşin bekasına işaret eder. İşte, bütün varlıklar, böyle birer kabarcık gibidir.
Muntazaman ve hayatları için gerekli bütün cihazlarla donatılmış olarak dünyaya gelişleriyle Bir Yaratıcı’yı; canlı olanlarının sahip bulundukları görme, işitme, hareket gibi vasıflarıyla Yaratıcı’nın mutlak Gören, İşiten ve her an bir işte olduğunu; hayatları için gerekli cihazlarla donatılıp, yine hayatları için uygun bir çevrede yaratılıp gerektiği şekilde beslenmeleriyle Yaratıcı’nın sonsuz şefkat, merhamet sahibi ve rızık verici olduğunu; bütün kâinatta görüldüğü gibi, kendi hayatlarında da açıkça müşahede olunan muhteşem sistem, düzen, âhenk ve yardımlaşma ile Yaratıcı’nın birliğini, hiçbir eş ve ortağının bulunmadığını; hayattan gidip yerine yenilerinin gelmesiyle Yaratıcı’nın ölümsüz veya baki olduğunu açıkça ortaya koyarlar.
Yine, çok basit gibi görünen bir misal olarak, meselâ, insanın yediği tek bir lokma ve bu lokmanın vücutta gıda olması için güneş, toprak, su ve sahip olduğu hususiyetlerle bitki ve insanın bütün vücut azaları tam bir yardımlaşma içine girmektedir. Bunların hiçbirinde, varlıklar içinde en şuurlu, bilgi ve irade sahibi olan insanın en küçük bir dahli ve rolü yoktur. Demek ki, insanın organlarını tanzim eden ve onun ihtiyaçlarını bilip onları karşılamayı üzerine alan Zat, güneşi, toprağı, suyu, bitkileri, kısaca bütün kâinatı yaratan aynı Zat’tır. Yine, insanın, dünyaya gelip gelmeme, doğum ve ölüm yer ve tarihleri, ailesinin, renginin, ırkının, fiziğinin seçimi gibi varlığının en belirgin yönlerinde de en küçük bir rolü yoktur. Şu halde, onu herhangi bir tarihte, herhangi bir yerde, herhangi bir millet ve aile içinde ve herhangi bir fizikî yapıyla dünyaya getiren ile, yine herhangi bir yer ve tarihte, herhangi bir sebeple hayattan alan Zat mutlak irade sahibi olduğu gibi, bütün kâinat üzerinde mutlak kudret sahibidir de.
Bundan ayrı olarak, insan, bilhassa bir musibetten kurtulmak veya arzu ettiği bir neticeye varmak için başvurduğu bütün sebeplerin tükendiği bir anda kendi vicdanında bir dayanak ve istimdat (yardım isteme) noktası olarak Allah’ı duyar. Böyle bir durum olmasa da, insan fıtrat ve vicdanı Allah’a şahittir. İşte, kısaca ve kabaca bu birkaç misalde görüldüğü gibi, Bir Allah’a inanmadan varlığı izah etmek asla mümkün değildir; Allah, varlığı mutlak ve başka her varlıktan çok daha açıktır. O’nu kabul etmeyen, gündüz ortasında güneşe gözünü yumup, güneşi yok sayan gibidir. Hattâ O’nun varlığı, güneşten de çok daha açıktır. Bu bakımdan insan, kendi varlığından ve kâinatın varlığından şüphe duyabilir ama, Hz. Allah’ın (c.c.) varlığından ve birliğinden şüphe duyamaz. Duyanlar kibir, zulüm; eğitim, aile veya çevreden gelen yanlış bakış açısı, yaşadıkları hayat veya menfaat gibi faktörlerin tesiri altında normal insanî melekeleri düzgün çalışmayan tiplerdir.
Kısaca bu, Allah’ın Kendi varlık ve birliğine şahadetidir ve O’nun varlık ve birliği, esasen başka hiçbir şahit gerektirmez. Fakat melekler ve kâinatı, eşya ve hadiseleri basiretle ve gören göz, duyan kulak, sönmemiş bir kalb ve tefessüh etmemiş bir vicdanla inceleyen, ayrıca peygamberlerin Allah’tan aldığı vahyi bilginin asıl kaynağı kabul eden ilim sahipleri de, Allah’ın varlık ve birliğine şahittirler. Bu şahadetler karşısında diğerlerinin zaten hiçbir değeri olmayan inkârları veya Allah’a şirk koşmalarının en küçük bir kıymeti yoktur.
اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (١٩)
19. Allah katında (hak ve makbul) din ancak İslâm’dır. (*) Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, (başka bir zaman değil,) ancak kendilerine hem de (doğru ile yanlışı, ne yaparlarsa ne ile karşılaşacaklarını bildiren vahyî) ilim geldikten sonra sadece aralarındaki bağy (haset ve rekabetten kaynaklanan karşılıklı tecavüz) sebebiyle ihtilâfa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini bile bile örtüp gizliyor ve inkâra yelteniyorsa, bilsin ki Allah, hesabı pek çabuk görendir.
-Açıklama-
(*) İslâm, kelime manâsı itibariyle teslim olmak, sulh ve esenlik demektir. Onun, bizzat ismiyle va’dettiği umumî sulh ve esenliğe, saadete ancak Bir Allah’a teslim olmakla ulaşılabilir. Bu bakımdan, bütün peygamberler, aynı iman, ahlâk, hattâ ibadet ve temel haram-helâl, yani muamelat esaslarıyla gelmişler, ancak ikinci derecedeki muamelat ve ceza prensiplerinde zamana ve şartlara bağlı olarak değişiklikler görülmüştür. İşte, bütün peygamberlerin, en son olarak bütün insanlığa şamil olmak üzere Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın getirdiği din, İslâm’dır. Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi isimler, ona sonradan başkaları, bilhassa muarızları tarafından takılan, ama maalesef müntesiplerince zamanla benimsenmiş olan isimlerdir. Artık Allah katında İslâm’dan başka herhangi bir dinin geçerliliği yoktur. Kim, İslâm’dan başka bir din arzu eder ve ararsa, (bilsin ki) bu ondan asla kabûl edilmeyecektir; o, Âhiret’te de kaybedenlerden olacaktır. (3: 85)
فَاِنْ حَٓاجُّوكَ فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِۜ وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْاُمِّيّ۪نَ ءَاَسْلَمْتُمْۜ فَاِنْ اَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ۟ (٢٠)
20. (Bu gerçeğe rağmen) halâ inat edip seninle münakaşaya tutuşuyorlarsa, (onlara) de: “Ben, bütün varlığımla Allah’a teslim oldum; bana uyanlar da (aynı şekilde teslim oldular.)” Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlarla, Kitap’tan habersiz, ilimden yoksun olup da yanlış yollarda gidenlere, “Siz de aynı şekilde teslim oldunuz mu?” de. Eğer teslim olmuşlarsa, şüphesiz hidayete ermişler, doğru yolu bulmuşlar demektir. Eğer yüz çeviriyorlarsa, sana düşen sadece tebliğ etmek (sözünle ve yaşayışınla Hak Din’i eksiksiz, kusursuz göstermektir). Zaten (ne söylüyorlar, ne yapıyorlarsa) Allah, kulları(nı) hakkıyla görmektedir.
اِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّنَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ (٢١)
21. Allah’ın âyetlerini bile bile gizleyip sonra da inkâra yeltenenler ve (kendilerine gönderilen) peygamberleri hak-hukuk gözetmeksizin öldürüp duranlar, bununla da kalmayarak, insanlar içinde tam doğruluk ve adaleti yayıp yerleştirmeye çalışanları da öldürenler var ya: işte onları pek acı bir azapla müjdele!
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٢٢)
22. Onlar öyle kimselerdir ki, bütün yaptıkları dünyada da Âhiret’te de boşa gitmiştir ve (yaptıklarından kendilerine fayda temin edecek ve onları azaptan kurtaracak) hiçbir yardımcıları da yoktur.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ اُو۫تُوا نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَرِيقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ (٢٣)
23. Bakmaz mısın şu kendilerine Kitap’tan bir pay verilenlere! Aralarında (baş gösteren meselelerde) hükmetmek üzere Allah’ın Kitabı’na davet edildikleri (ve onun hükümlerine göre muhakeme olundukları halde), sonra içlerinden bir grup yüz çevirerek dönüp gitmektedir.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۖ وَغَرَّهُمْ فِي دِينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٢٤)
24. Şundan dolayı ki, onlar, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacak!” diye iddia etmekte (ve Kitabın hükmünden yüz çevirmekle azaba uğramayacaklarını zannetmektedirler). Uydurageldikleri bu türlü yalanlar, Allah’a attıkları bu türlü iftiralar, onları dinleri mevzuunda işte böyle aldatmaktadır.
فَكَيْفَ اِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (٢٥)
25. Onları, geleceğinde hiçbir şüphe olmayan, herkes dünyada ne kazanmışsa kendisine tastamam geri ödeneceği ve kimseye en küçük bir haksızlığın yapılmayacağı (dehşetli) bir günde toplayıp bir araya getirdiğimizde halleri ne olacak (bir bilseler)!
قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٢٦)
26. De ki: “Allah’ım, ey mülk ve hakimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü ve hakimiyeti dilediğine verir, mülkü ve hakimiyeti dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil edersin! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.
تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ (٢٧)
27. “Geceyi gündüze katarsın ve gündüzü de geceye katarsın; ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın ve kimi dilersen ona hesapsız rızık verirsin.”
لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ فِي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصِيرُ (٢٨)
28. Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. (Başkasına değil,) ancak Allah’adır nihaî varış. (*)
-Açıklama-
(*)Âyet-i kerime, mü’minleri, kâfir de olsalar insanlara karşı güzel davranmaktan, onlara iyilik etmekten ve adaletli muamele etmekten men etmekte değildir. Çünkü hukuka riayet, verilen sözde ve yapılan anlaşmada sebat, ciddiyet, mürüvvet, merhamet, başkalarına iyilik yapmak, mü’min olmanın gereğidir. Fakat mü’min, mü’min kardeşlerini bırakıp da, İslâm’a ve imana düşmanlığı apaçık olan kâfirlerin emri altına girmeyi, işlerini onlara bırakmayı ve küfürleri noktasında onlarla dostluk kurmayı kabullenemez.
Dinine, İslâm toplumuna ve mü’min kardeşlerine zarar verecek şekilde kâfirlerle işbirliği yapamaz, onlarla yakın ilişki kuramaz. Dinini, toplumunu, mü’min kardeşlerini ve mukaddeslerini koruma adına, kalbi imanla dopdolu olmak kaydıyla onlara yakın durabilir. Şu kadar ki, bütün bu hallerde ölçü, Allah’a itaat ve O’nun emir ve müsaadesi dışına çıkmama olmalı ve hemen arkadan gelen âyette de ikaz buyrulacağı üzere, bu husustaki tercih ve davranışlarında kalbini çok iyi kontrol etmeli, küfre ve bilhassa küfürleri noktasında kâfirlere karşı menfaat, sadece kan yakınlığı ve ırkçılık gibi Allah’ın izni dışındaki faktörlerin tesiri altında en küçük bir meyil göstermemelidir.
قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٢٩)
29. (Mü’minlere) de ki: “Sinelerinizdekini gizleseniz de, açığa da vursanız Allah onu bilmektedir; O, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًاۚۛ وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍۚۛ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَعِيدًاۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ۟ (٣٠)
30. Gün gelir, her şahıs (dünyada iken) hayır adına ne işlemişse önünde hazır bulur; kötülük adına ne işlemişse de. İster ki, o kötülükle kendisi arasında upuzun bir mesafe olsun! Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırıyor. Allah, kullar(ın)a pek çok acıyandır.
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣١)
31. (Ey Rasûlüm, onlara) de: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, o halde bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır. (*)
-Açıklama-
(*) Kur’ân-ı Kerim’de ilgili başka hiçbir âyet olmasa, sadece bu âyet, Rasûlüllah’ın masumiyetini ilan ve O’na, yani Sünnetine mutlak ittibaı emir noktasında yeterdi. Sevgi, kâinatın bağı, varlığın mayasıdır. Kemal, zatından dolayı sevilir. Allah, Zâtı, şuûnu, sıfatları ve isimleriyle mutlak kemaldedir. Vedûd olan Allah, Kemalinden dolayı Kendi Zâtına olan kudsî ve münezzeh sevgisi, yani Kendi Kendisi’ndeki kudsî sevgi tecellisi sebebiyle kâinatı yaratmıştır. Mutlak kemaldeki bu saf ve katışıksız sevgi, varlığın mayası, kâinatın bağı ve özüdür. Allah’ın, yaratıklarına olan sevgisi, O’nun kemali nisbetindedir ve her türlü tarifin üstündedir. Bu sonsuz ve sınırsız sevgi de, öncelikle ve bütün kemaliyle, kâinatın hem çekirdeği, hem meyvesi; bütün hayatında Allah’ın tecelli ettiği ve O’nu kullarına tanıtan ve sevdiren Allah Rasûlü’nde odaklanmıştır. İnsan gibi şuurlu varlıklara düşen, Allah’ın kâinata ve bilhassa insanlara olan sevgisine mukabele etmektir; Allah’ı tanımak ve O’nu sevmektir. Allah’ı sevmek, Rasûlüllah’ı sevmeyi gerektirir; çünkü gerçek Allah sevgisinin kapısı Rasûlüllah’la açılır. Rasûlüllah’ı sevmenin hem gereği, hem ölçüsü O’na uymak, O’nun getirdiği Din’i hayata hayat yapmaktır. Dolayısıyla, İslâm’ı yaşamayan, Rasûlüllah’ı tanımayan, tanısa da O’na ittiba etmeyen, her türlü sevgi iddiasında samimi ve gerçekçi olamaz. Hemen arkadan gelen âyet, bu hususu hem de te’kiden ifade etmektedir.
قُلْ اَطِيعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ (٣٢)
32. Yine, de: “Allah’a itaat edin ve (bu itaatın gereği olarak) Rasûl’e de.” (Senin bu çağrına rağmen) yüz çevirip giderlerse (bil ki, bu çağrıdan ancak kâfirler yüz çevirir ve onlar da bilsinler ki) Allah, kâfirleri sevmez.
اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحًا وَاٰلَ اِبْرٰهِيمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَمِينَۙ (٣٣)
33. (Eğer, sana ve peygamberlerden bazılarına inanmıyorlarsa, şu bir gerçek ki Allah, risaleti dilediğine verir ve) şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim Ailesi’ni (dolayısıyla ey Rasûlüm, seni) ve (nihayet Meryem oğlu İsa’yı meyve veren) İmran Ailesi’ni (insanlık içinde) bizzat süzüp tertemiz bir hülâsa kılmış ve bütün insanlar, bütün milletler üzerine seçip tercih etmiştir
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍۜ وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌۚ (٣٤)
34. Birbirlerinden gelen (aynı inanç üzerinde) tek bir zürriyet olarak. (Bu bakımdan, peygamberlere inanmada onları birbirinden ayırmayın ve haklarında, ayrıca Allah’ın tercihi konusunda yanlış söz söylemeyin ve yanlış düşüncelere girmeyin). Allah, (her söyleneni) hakkıyla işitendir; her şeyi hakkıyla bilendir. (*)
-Açıklama-
(*) Muhyiddin ibn Arabî ve Bediüzzaman Said Nursî gibi âlimler, yaratılıştan bir ağaç şeklinde söz etmişlerdir. Bilindiği gibi, ağacın temelinde onun tamamına şamil ve âdeta onun ruhu hükmünde, Allah’ın Emir ve İradesi’nden gelen bir kanun ve ağacın tamamını hem bu kanunla, hem de ağacın gelecek hayatını heyet-i umumiyesiyle kendinde taşıyan bir çekirdek yatar. Bu çekirdekteki öz, sürekli neşv ü nema bulup açılarak ve gittikçe saflaşarak, yani istıfaya tâbi tutularak, meyvede kendine dönünceye kadar kendisinden kök, gövde, dallar, yapraklar ve çiçekler yaratılır. İşte, bir ağaçta nasıl ağacın meyvesi ve ondaki çekirdek hem nihayet, hem de başlangıçtır; bunun gibi, varlık ağacının temelinde de, onun meyvesi olarak insan veya insanın mahiyeti yer almaktadır. Temelinde mahiyet-i insaniye bulunan varlık ağacının kökleri göklerdedir. Bu ağaç, ilk iki büyük ve ana dalını manevî ve maddî veya şahadet âlemleri olarak vermiş; şahadet âlemi, bilâhare gökler ve yer olarak ikiye ayrılmış, gökler, o dalın meyveleri diyebileceğimiz melekler ve ruhanilerle dolarken, yerde ise madenler, bitkiler ve hayvanlar, dal veya dalcıklar, yapraklar ve çiçekler olarak yaratılmışlardır. Bunların her biri birbirlerine destek, kaynak ve gıda olma vazifesi görmektedirler. Yaratılış ağacı, en mükemmel ve çekirdeği bütünüyle kendinde barındıran meyvesini insan olarak yeryüzü dalında vermiştir.
İşte, nasıl çekirdekte bütün hususiyetleri, kökleri, gövdeleri, dalları, yaprakları ve çiçekleriyle bütün bir ağaç yer almaktadır, aynı şekilde insanın mahiyetine de bütün varlık ağacı, bütün hususiyetleriyle yerleştirilmiştir. Bu bakımdan, onun hem melekî hem şeytanî, hem semavî hem arzî, hem madenî, hem nebatî ve hayvanî yanları olduğu gibi, bütün bunların üstünde insanî yanı olarak iradesi, şuuru, benlik duygusu ve gelişmiş bir beyan gücü vardır. Yaratılışta gökler, en azından hayata hazır hale getirilmesi açısından yerden öncedir; göklerin sakinleri olan melekler ve ruhaniler de, yerdeki varlıklardan önce yaratılmışlardır. İşte bunlar, insan mahiyetinin manevî yanını, ruhunu, dimağını veya zihnî melekelerini temsil ederler.
Dolayısıyla, nasıl herhangi bir kitap veya makalenin manâsı o kitap veya makalenin yazılı halinden, bir binanın onu meydana getiren düşünce ve projesi o binanın maddî şeklinden önce ve ona temel ise, manâ ve ruh da, her zaman maddeden öncedir; o, madde ile kalıp veya cisim giyer. Bu bakımdan, gerek bütün varlıkta, gerekse insanda ruh ve manâ maddeye değil, madde, ruh ve manâya hizmet eder. Şu kadar ki, ruh ve manâ dışta, görülür âlemlerde tecelli için maddeye muhtaçtır. Ağaçta meyve çok, fakat çekirdek tek olur. Bu bakımdan, insan şuurlu ve irade sahibi olduğu için, ‘meyveler’ arasında da derece ve mükemmeliyet farkları vardır. İşte nebîler, varlık ağacının meyveleri olan insanlar içinde en mükemmel olanlardır.
İnsan mahiyeti, “Peygamberler, aynı babadan gelen kardeşlerdir” hadisinde (Buharî, “Enbiyâ”, 48; Müslim, “Fezâil”, 144) ifade buyurulduğu üzere, safi olarak devam eden ve korunan, hattâ gittikçe saflaşan özünden Hz. Âdem’i, Hz. Nuh’u, İbrahim Ailesi’ni ve İmran Ailesi’ni, dört ana meyve, dört kol başı olarak vermiştir. İbrahim Ailesi Hz. Nuh’un soyundan gelirken, onun bir kolundan son olarak İmran Ailesi ve Hz. İsa, diğer kolundan ise, en nihayet son peygamber Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm gelmiştir. Dolayısıyla, mükemmelleşme Hz. Muhammed’le bitmiş, peygamberlerin fonksiyonu ve getirdikleri Din de, yine O’nunla kemale ermiştir. Şu halde, istıfa silsilesinde Hz. Muhammed sonuncu halkayı teşkil etmekle, nebilerin ve dolayısıyla bütün insanların en mükemmeli, en safisidir; aynı zamanda, mahiyet-i insaniyenin en mükemmel temsilcisi olarak varlık ağacının çekirdeği, bu ağaca vücud veren ana öz ve onun en mükemmel meyvesidir.
Âyet ve yukarıda verdiğimiz hadis-i şerif, bütün peygamberlerin baba tarafından aynı koldan geldiğini ifade buyurmakla, asla bir soy ayırımı yapmakta değildir. Çünkü, insanlar üzerinde seçilen bu dört aile ve kol başından her kavme peygamber gönderilmiş, bu kolun her tarafa, her ırka, her kavme dağılan seçilmiş mensupları içinde bazıları nebî veya rasûl olarak görevlendirilmişlerdir. Nitekim, her kavme kendi içinden bir peygamber gönderildiği konusunda Kur’ân-ı Kerim açıktır. Peygamberlerin istıfa edilmiş, yani süzülmüş, tertemiz yapılmış ve bütün insanlık üzerine seçilip tercih edilmiş olmaları, onları her bakımdan diğer insanlardan farklı kılmaktadır. Bu da, onlarda en üst seviyede birtakım sıfatlar halinde tecelli etmiştir ki, bunlar da sıdk, emanet, fetanet, tebliğ, ismet (günahsızlık) ve bütün aklî-bedenî arızalardan uzak bulunmaktır. Peygamberlerin ruhî kuvvetleri gibi, hisleri, duyuşları, aklî melekeleri, hattâ, tam yerinde kullanılarak birer fazilet kaynağına dönüşen gazap ve şehvet gibi kuvveleri de, diğer insanlarınkinden kat kat fazladır.
اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنِّيۚ اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٣٥)
35. Hani bir zaman İmran’ın hanımı şöyle dua ve münacatta bulunmuştu: “Rabbim! Şu karnımdaki yavruyu her türlü bağdan, dünya iş ve meşgalesinden azade ve her şeyiyle Sana teslim bir kul olarak, (bilhassa Ma’bed’e hizmet etsin diye) Sana adadım; ne olur bu adağımı kabul buyur; şüphesiz ki Sen’sin Semîʽ (her şeyi hakkıyla işiten); Alîm (niyetlere ve kalbden geçenlere varıncaya kadar her şeyi hakkıyla bilen).”
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ (٣٦)
36. Derken, vakti gelip de O’nu dünyaya getirince, (adağından dolayı erkek beklerken kız gelmesi karşısında üzüntüyle,) “Rabbim, ben bir kız dünyaya getirdim!” deyiverdi. –Elbette Allah, O’nun dünyaya nasıl bir çocuk getirdiğini daha iyi biliyordu! (Bu sebeple üzülmesine gerek yoktu, çünkü O’nun beklediği) erkek çocuğu, (O’na bahşettiğimiz ve nasıl bir nimete mazhar kılınacağını bilmediği) bu kız gibi olamazdı. – “Ben, O’nun adını Meryem koydum; O’nu ve O’ndan gelecek nesli, rahmetten kovulmuş şeytanın şerrinden Sana ısmarlıyorum.”
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ (٣٧)
37. Rabbisi onu, (annesinin adamasındaki samimi niyet ve güzel duygulara karşılık) iyilik ve güzellikle kabul buyurdu ve pek güzel bir fidan gibi büyütüp yetiştirdi. O’nu (yetişmesi ve kendisine adanmış olduğu Ma’bed’deki vazifesini yerine getirebilmesi için) Zekeriya’nın bakım ve himayesine verdi. Zekeriya, ne zaman Ma’bed’e girip O’nun yanına varsa beraberinde yiyecekler bulurdu. “Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” diye sordu. “Allah katından!” dedi Meryem. Şüphesiz Allah, kimi dilerse ona hesapsız rızık verir.
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُۚ قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ اِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَٓاءِ (٣٨)
38. İşte o noktada Zekeriya, dua ile hemen Rabbisine yöneldi ve şöyle dedi: “Rabbim, bana katından tertemiz, hayırlı bir soy (çocuk) lütfet! Şüphesiz Sen, duaları hakkıyla işitensin.”
فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَهُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِۙ اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ (٣٩)
39. Derken, (bir gün) mihrapta namaza durmuştu ki, melekler kendisine seslendiler: “Allah, sana Yahya’yı müjdeliyor: Allah’tan bir Kelime’yi (Allah’ın bakire Meryem’den yaratacağı İsa’yı) tasdik edecek, hem salihlerden bir efendi, hem (evlenmeyecek ölçüde) nefsine tam hakim, gayet zahit ve bir nebî olacaktır.”
قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَتِي عَاقِرٌۜ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ (٤٠)
40. Zekeriya, (duasının fevkalâdeden kabulünün ve müjdedeki mucizenin hayreti ve süruru içinde) “Rabbim, ihtiyarlık gelip çatmış, karım da kısırken benim nasıl, hangi yolla çocuğum olacak ki?!” deyiverdi. (Allah, melek vasıtasıyla), “Hakkındaki takdir budur; Allah’tır onu yapacak. O, ne dilerse yapar!” buyurdu.
قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزًاۜ وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟ (٤١)
41. “Ya Rab,” dedi (Zekeriya), “Bana bir emare, bir alâmet lûtfet!” “Sana emare” buyurdu (Allah): “işaretleşme dışında, insanlarla üç gün süreyle konuşamamandır. Bu arada, Rabbini çok zikret ve ikindi-akşam saatleriyle şafak-işrak saatlerinde tesbihte bulun.”
وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَمِينَ (٤٢)
42. Bir zaman da geldi, melekler, (Ma’bed’de hizmete devam etmekte olan Meryem’e) seslendiler: “Meryem! Hiç şüphesiz Allah seni süzüp seçti; seni tertemiz ve her türlü günahtan, lekeden uzak kıldı ve sana bütün dünya kadınlarının üzerinde bir mevki verdi.
يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ (٤٣)
43. “Meryem! Rabbinin huzurunda O’nun için elpençe divan dur, secdeye kapan ve O’nun önünde baş eğip rükûa varanlarla birlikte rükûa var!”
ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهِ اِلَيْكَۜ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ (٤٤
44. (Ey Rasûlüm!) Bütün bunlar, (senin ve hiçbirinizin şahit olmadığı) gayb haberlerindendir ki, onları sana vahiyle bildiriyoruz. Yoksa (yetişmesi ve kendisine adanmış olduğu Ma’bed’deki vazifesini yerine getirebilmesi için) Meryem’in bakım ve himayesini hangisi üzerine alacak diye (din görevlileri) kalemleriyle kura çekerlerken (ve kura Zekeriya’ya çıkarken) elbette yanlarında değildin; bu konuda çekişirlerken de onlarla birlikte değildin.)
اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ اِسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَۙ (٤٥)
45. Yine bir defasında melekler, “Ya Meryem!” dediler: “Allah sana Kendisi’nden bir Kelime’yi müjdeliyor: ismi Mesih, Meryem oğlu İsa’dır; dünyada da Âhiret’te de itibarlı, şerefli ve Allah’a en yakın kullardan olacaktır.”
وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنَ الصَّالِحِينَ (٤٦)
46. “Ayrıca, beşikte (yeni doğmuş bir bebek) iken de ve yetişkinliğinde de insanlarla konuşur ve salihlerdendir.”
قَالَتْ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌۜ قَالَ كَذٰلِكِ اللّٰهُ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (٤٧)
47. (Meryem) “Rabbim!” dedi (hayretle), “benim nasıl çocuğum olabilir ki; bana hiçbir (erkek) insan eli dokunmadı?!” (Allah adına konuşan Ruh,) cevap verdi: “Hakkındaki takdir budur; Allah’tır onu yapacak. O, ne dilerse yaratır. Bir şeyin olmasına hükmettiği zaman ona sadece ‘Ol!’ der, o da oluverir (olma sürecine giriverir).”
وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجِيلَۚ (٤٨)
48. “(Allah, o doğacak çocuğa) “Kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecek; (*)
-Açıklama-
(*) Âyette Kitap ve hikmet umumî olarak ifade edilmiş, Tevrat ve İncil’le de Kitap’tan ne kastedildiği açıklanmıştır. Konuyla ilgili benzer âyetler ve Hz. Meryem’e Hz. İsa’nın ilkası için bkn. Meryem Sûresi, not 2–3.
وَرَسُولًا اِلٰى بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ اَنِّي قَدْ جِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْۙ اَنّ۪ٓي اَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ فَاَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِ الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَۙ فِي بُيُوتِكُمْۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَۚ (٤٩)
49. “Ve onu İsrail Oğulları’na bir rasûl olarak gönderecektir.” (O da, kendisini onlara misyonunda tecelli eden ana hususiyetleriyle şöyle takdim eder: ) “Hiç şüpheniz olmasın ki, size Rabbinizden bir âyetle, apaçık bir delille geldim: Sizin için çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar ve içine üflerim de, Allah’ın izniyle bir kuş oluverir. Yine, Allah’ın izniyle, (anadan doğma) körü ve alacalıyı (cüzzamlı) iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ne yediğinizi ve evlerinizde neyi biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer şimdiye kadarki iman iddianızda samimi, gerçekten mü’minlerseniz, bütün bunlarda sizin için (benim peygamberliğimi ortaya koyan) apaçık bir delil vardır. (*)
-Açıklama-
(*) Hz. Âdem’e ‘isimler’in öğretilmesiyle ilgili âyete (2: 31) düşülen not 32’de Hz. Âdem’e eşyanın bilgisinin icmalî olarak, yani genel ansiklopedik bir bilgi halinde verildiği, sonra bu umumî bilginin her peygamberde o peygamberin misyonuna göre tafsil edildiği, böylece, peygamberlerin manevî olduğu kadar, maddî-ilmî terakki sahasında da insanlara rehberlik yaptıkları üzerinde durulmuştu. Her peygambere verilen mucize, o peygamberin döneminde en revaçta olan ilim ve fen sahasında ve o ilim ve fenni âciz bırakacak seviyede olduğu gibi, o ilim ve fennin Kıyamet’e kadar ulaşabileceği nihaî hududu da tayin eder.
Hz. İsa (a.s.)’da öne çıkan anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştirme ve ölüleri diriltme mucizesi ile Cenab-ı Allah (c.c.), beşere şu ikaz ve teşvikte bulunmaktadır: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetlere maruz Âdem oğulları! Ümitsiz olmayınız. Her derdin – ne olursa olsun – dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de geçici bir hayat rengi vermek mümkündür. Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir kuluma iki hediye verdim. Biri manevî dertlerin dermanı, biri de maddî dertlerin ilâcı… İşte ölmüş kalbler hidayet nuruyla diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi O’nun nefesiyle ve ilâcıyla şifa buluyor. Sen de Benim hikmet eczanemde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.” (Sözler, “Yirminci Söz”den)
Hz. İsa’nın Kıyamet’e yakın yeryüzüne inmesiyle ilgili hadis-i şeriflerden, O’nun misyonundan hareketle, Kıyamet’e yakın tıp ilminin her zamankinden daha fazla önem ve değer kazanacağı, dolayısıyla tıp ilminde çok büyük gelişmelerin olacağı ve o zamanda İseviyet’i temsil edenlerin, bir yandan iman nuruyla kalbleri diriltirken, bir yandan da tıp ilmiyle maddî hastalıklara çare olacakları manâsı çıkarılabilir. Hz. İsa’nın, kavmine mucizelerini anlatırken Allah’ın izniyle kaydını ihmal etmemesi, mucizelerinde asıl kaynağın ve onları yaratanın Allah olduğu, dolayısıyla, bunlara bakılarak kendisinde ulûhiyet veya ondan bir pay bulunduğu gibi bir vehme gidilmemesi gerektiği konusunda ciddî bir uyarıdır.
وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَلِاُحِلَّ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ (٥٠)
50. “(Ayrıca,) benden önce indirilen Tevrat’ı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik edici olarak ve üzerinize haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için (gönderildim); ve gerçekten ben, size Rabbinizden (peygamberliğime) apaçık bir delille geldim. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının, takva dairesine girin ve bana itaat edin.
اِنَّ اللّٰهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ (٥١)
51. “Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde O’na ibadet edin. Bu, (takip edilmesi gereken) doğru bir yoldur.” (*)
-Açıklama-
(*) Âyetler, hem bir kısım Yahudilerin Hz. İsa (a.s.)’ı peygamber olarak tanımamalarını, hem de birtakım Hıristiyanların O’na tanrılık veya tanrının oğulluğu gibi hiç kimse için mümkün bulunmayan bir mevki vermelerini reddetmekte ve O’nun, kendisinden önce gelen pek çok peygamber gibi bir peygamber olduğunu açıklamaktadır. Eğer O, –haşa– Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber değil de, O’na inanmayan Yahudilerin iddia ettiği gibi –haşa, yüzbin defa haşa– bir yalancı olmuş olsaydı, onca mucizesini istismarla yeni ve bağımsız bir din kurmaya teşebbüs edebilirdi. Fakat Hz. İsa (a.s.), selefleri gibi, aynı iman ve ibadet gerçekleri üzerinde gelmiş ve bu gerçekleri tebliğ etmiştir; Şeriat noktasında büyük ölçüde Tevrat’a tâbi olmuşsa da, Tevrat’ta İsrail Oğulları’na haram edilen bazı haramları Allah’ın emriyle kendi döneminde helâl kılmakla, denebilir ki yine Şeriat sahibi bir rasûldür.
- Bu konuda eldeki İnciller’de şöyle denmektedir:
“Sanmayın ki ben, Şeriat’ı yahut peygamberleri yıkmaya geldim; ben yıkmaya değil, fakat tamam etmeğe geldim.” (Matta, 5: 17). Ferisîlerden bir fakih, İsa’yı deneyerek ondan sordu: “Ey Muallim, Şeriat’ta büyük emir hangisidir”? İsa ona dedi: “Allah’ın Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle seveceksin. Büyük ve birinci emir budur. Ve buna benzeyen ikincisi şudur: Komşunu kendin gibi seveceksin. Bütün şeriat ve peygamberler, bu iki emre bağlıdır.” (Matta, 22: 35–40)
Bütün peygamberlerin olduğu gibi, Hz. İsa (a.s.)’ın da misyonu, şu dört temele dayanır:
a. Allah, mutlak vardır ve birdir. O’nun Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Meliklik veya hakimiyetinde, ayrıca Zâtı’nda, sıfatlarında ve isimlerinde de hiçbir ortağı yoktur, olamaz.
b. İbadet, ancak Allah’a yapılır; Ma’bud-u mutlak O’dur.
c. İnsanlar, hayatlarını Allah’ın indirdiği Din’e göre düzenlemek, ona göre yaşamak mecburiyetindedirler.
d. Bizzat Allah tarafından görevlendirildiklerinden, peygamberlere mutlak manâda itaat şarttır.
Allah’ın varlığını, birliğini ve hakimiyetini kabulden diğer iman esasları, ibadeti O’na has kılmaktan bütün türleriyle ibadet, hayatı Allah’ın dinine göre tanzimden muamelat esasları doğar. Peygamberlere itaat ise, rehberlik kurumunun esasını teşkil eder.
فَلَمَّٓا اَحَسَّ عِيسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَارِ۪ي اِلَى اللّٰهِۜ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِۚ اٰمَنَّا بِاللّٰهِۚ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ (٥٢)
52. İsa, (bu minval üzere tebliğine devam etti ve) onların gerçeği bile bile inkârlarını, (hattâ kendisine karşı düşmanlıklarını) kesinkes sezince, (Mesajı’nı yerleştirmek ve onun temsilcisi ve yüklenicisi olarak kendi ümmetini tesbit için) “Allah’a (giden bu yolda) yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler, “Biziz, Allah (yolunun) yardımcıları!” diyerek (O’na tam destek verdiler ve) “Allah’a iman ettik” dediler: “Sen de şahit ol: biz, Allah’a teslim olmuş Müslümanlarız.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal