Pırlanta İkliminde Seyahat-58

  • -Dinî Duygu ve Düşüncede Derinlik
  • -Tahkike Giden Yol ve Yakîn Mertebeleri
  • -Haşyetin Kişiye ve Çevresine Tesiri
  • -Yakında Uzaklığı Yaşayanlar ve Kesintisiz Aksiyon
  • -Küçüklere Büyük Vazifeler

 

DİNÎ DUYGU VE DÜŞÜNCEDE DERİNLİK

°°°Önsöz°°° 

  • Çocuklar, büyükler için gerçek birer ihtiyaç olan bazı eşyaların, varlıkların taklitleriyle, yani oyuncak dediğimiz mini benzerleriyle oynarlar.
  • Bu onların, hem hayata hazırlanmaları, hem de hoş vakit geçirebilmeleri için bir ihtiyaçtır. Kendileri büyüdükçe bu oyuncakların yerini de gerçekleri almaya başlar.
  • İmanda da buna benzer bir durum söz konusudur. İnsan belli bir yaşa geldikten sonra hâlâ dedesinden, ninesinden duyduğu müslümanlıkla yetiniyorsa bir bakıma o, hâlâ oyuncaklarıyla vakit geçiren bir çocuğa benzer.
  • Hernekadar taklidî îman bir insanın kurtulması için yeterli görülüyor olsa da, bu îman mukavemetsiz bir imandır, çabuk savrulur, içimizden ve dışımızdan esen şiddetli fırtınalara dayanamayabilir.
  • Pırlantada bu konunun açıklaması şöyle

°°°°°°°°°°°

 İnsanlarda dinî duygu ve düşünce, öncelikle telkinle başlar, sonra da taklitle benimsenir ve yaşanmaya devam eder. Belki hepimizin mebde-i hayatına inilse, çocukluk dönemine gidilse bir ilmihal bilgisi mahiyetinde Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere imanın yanında kelime-i şehadet getirmek, namaz, oruç, zekât ve hac gibi dinin temel rükünlerinin bizlere telkin edildiği, bizim de onları taklitle alıp zamanla benimsediğimiz görülür.

Usûlüddin uleması (kelâmcılar), bu şekilde taklitle kazanılan inancın bile insanı kurtaracağını söylemiş ve bunu ıstılahî ifadesiyle, “Taklidî iman makbuldür.” (Bkz.: et-Teftâzâni, Şerhu’l-Mekâsıd 2/264; Mütercim Asım efendi, Merehu’l-meâli fi şerhi’l-Emâlî s.155.) şeklinde ifade etmişlerdir. Fakat her ne kadar böyle denmiş olsa da, inkâr ve dalâlet fırtınaları karşısında imanın ayakta kalabilmesi için taklitle benimsenen bu mülâhazaların, daha sonra altlarının doldurularak sağlam bir blokaja oturtulması ve içte hazmedilip sindirilmesi gerekir. Zira taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla elde edilenlerin kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür.

  • Mesela anne babalarımız, bize Allah’ın varlığı ve birliğiyle alâkalı ilk nazarî bilgileri telkin etmiştir.

Fakat bizim daha sonra “Allah birdir.” denildiğinde, kâinattaki her bir nesneden, her bir tekvînî emirden aynı hakikati süzüp çıkartabilmemiz gerekir. Tıpkı bir laborantın laboratuvarda yaptığı tahlil ve tetkiklerle neticeyi ortaya koyma çabası gibi. Bu mevzuda -“Elli defa bunun aksi iddia edilse hakikat budur. Riyaziye-i kat’iyede iki kere ikinin dört etmesinde belki şüphem olabilir. Ancak imana ait hakikatler bende öyle bir kanaat hâsıl ediyor ki doğruluğunda zerre kadar şüphem yoktur!” diyebilecek şekilde, Richter ölçeğine göre on şiddetinde bir depreme maruz kalınsa bile sarsılmayacak sağlam ve güçlü bir imana sahip olunmalıdır.

Taklitle Elde Edilenler, Ceht ve Gayretimize Emanet

Peki, bunun için yapılması gerekenler nelerdir? Öncelikle atalarımızdan tevarüs ettiğimiz, yetiştiğimiz kültür ortamıyla elde ettiğimiz ve Allah (celle celâluhu) tarafından tabiatımıza mal edilen bu değerler bir emanet olarak alınmalı, “Aman ha bu değerleri kaybetmeyelim!” düşüncesiyle sık sık zemin yoklaması yapılmalıdır. Onları daha sağlam bir zemine oturtma adına, statik sürekli kontrol edilmeli, “Acaba bu düşünce zemininde bir çatlama, bir kırılma var mı? Varsa onlara karşı ne yapmamız gerekir?” şeklinde arayışlarla iman esaslarını sürekli tahkim (sağlamlaştırma) peşinde koşulmalıdır.

Bizler çoğumuz itibarıyla Müslüman bir anne-babadan dünyaya gelmiş, Müslümanlığın yaşandığı, minarelerinde gürül gürül Ezan-ı Muhammedî’nin okunduğu, yine camilerinde gürül gürül Kur’ân-ı Kerim’in tilâvet edildiği, vaaz u nasihatlerin yapıldığı bir ortamda neş’et etmişiz. Böylelikle bütün bu hakikatleri nazarî plânda elde etme imkânını Allah (celle celâluhu) bizlere bahşetmiş. O hâlde bizim dûnhimmetlik etmememiz, bu önemli kazanımları ilk hâliyle bırakmamamız, daha ileriye taşıma adına sürekli ceht ve gayret içinde olmamız gerekir. Aksi tutum ve davranış ise o emanetlere karşı nankörlük ve saygısızlık demektir.

Evet Cenâb-ı Hak (celle celâluhu), bütün bunların nazarîsini lütfetmiş ve onun amelîsini hâsıl etmeyi bizim iradelerimize emanet etmişse, bizim de bu mevzuda ceht ve gayretlerimizle o emanetlerin peşinde koşmamız gerekir. [Dinî Duygu ve Düşüncede Derinlik/ Yolun Kaderi]

***

TAHKİKE GİDEN YOL VE YAKÎN MERTEBELERİ

°°°Önsöz°°°

  • İmanda taklitten kurtulmak bir anda olmaz. Bunun için bir ceht ve gayret gerekir. Önce sağlam ve yeterli bilgi, sonra da derinliğine tefekkür bunun olmazsa olmalarıdır. Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan bir lütuf bahşetmiş olması durumu hariç tabiî ki.
  • Taklitten tahkike, ondan da yakîne ulaşılmış olsa bile bunun da dereceleri vardır.
  • Aşağıda, üç mertebe olarak ele alınan bu seviyedeki imanda, ayrıca her mertebenin de kişi sayısınca dereceleri vardır. Yani imanda terakki yolculuğu ölünceye kadar bitmez.
  • Bazı mârifet kahramanlarına atıflarda da bulunarak konuya şöyle devam ediyor Muhterem Müellifimiz:

°°°°°°°°°°°

Taklitten tahkike giden yolda “ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn” kavramları bir projektör vazifesi görebilir.

Şöyle ki, ilme’l-yakîn; ilmin aydınlatıcı tayfları altında eşya ve hâdiseleri analize tâbi tutma; tefekkür yoluyla tekvînî emirlerin hikmet ve mânâlarını süzüp çıkarma ve böylece delil ve burhanlarıyla iman hakikatlerini ispat edebilecek ölçüde bir mârifete erme demektir. Bu şekilde bir okuma, inceleme, tahlil ve terkip; taklitle elde edilenleri teminat altına alma, ehl-i ilhadın atacağı şüphe, tereddüt, vesvese vb. şeylere karşı onları bir sera gibi koruma vazifesi görecektir.

Ayne’l-yakîn ise, delil ve burhanlarıyla aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanılan nazarî bilgilerin doğrudan doğruya müşâhede edilmesi, insanın bütün latîfelerini o hakikatlere şahit kılması demektir. Burada üzerinde durulması gereken husus, görmenin bakmadan farklı olduğudur. Eğer siz, doğru bakış açısını yakalayıp bakmanın ötesinde görme mazhariyetine ermişseniz, tabiat içinde dolaşırken çevrenize öyle bir nazar edersiniz ki ağaçtan ağaca koşup onları öpesiniz gelir. Zira onların her birinin çehresinde Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellisini müşâhede edip kendinizden geçersiniz.

Evet, ayne’l-yakîn ufkuna kapı aralayanlar, her bir varlıkta Cenâb-ı Hakk’ın bin bir tecellisini müşâhede eder, yer yer kendilerinden geçer; geçer de duygu ve düşüncelerini Niyazî-i Mısrî’nin ifadeleriyle,

Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı,

Ben beni terk eyledim gördüm ki ağyâr kalmadı.” şeklinde seslendirmeye başlarlar. Demek insan kendini terk edince her şeyde Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerini görmeye başlıyor; başlıyor ve ciddi bir istiğrak, bir heyman, bir kalak hâliyle kendinden geçiyor ve o derya içinde eriyip yok oluyor.

Sen tecellî eylemezsin, perdede ben var iken

“Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana…”

(Gavsî) beytinde ifade edildiği gibi, insan hakiki vücut karşısında kendi vücudunu erittiğinde, hakka’l-yakîn ufkuna kapı aralamaya başlıyor. Vâkıa, bu anlamda bir hakka’l-yakîn mertebesi dünyada kemal ile insana müyesser olur mu, bilemiyoruz.

Bu hususta İmam Rabbânî Hazretleri, Mektubat’ının bir yerinde bunun mümkün olmadığını söylerken, bir başka yerde ise belli ölçüde müyesser olabileceğini ifade eder. Bu iki mütalâayı beraber değerlendirdiğimizde denilebilir ki, hakka’l-yakînin gölgesi belki dünyada müyesser olabilir ancak asıl hakikati ahirette zuhur edecektir. Zira kudret-i ilâhiyenin, hikmetinin önünde tecellî ettiği yerde, hakka’l-yakîn de hakikatiyle zuhur edecek ve insan kendi ufkuna göre o hakikati bütün buutlarıyla duyup yaşayacaktır.

İstediğini O’ndan İsteyen Yollarda Kalmaz

Ehl-i tahkik, kısaca ifade etmeye çalıştığımız yakîn mertebelerini bazı misallerle izah etmeye çalışmışlardır. Mesela bazıları, bir insanın nazarî olarak, ateşin yakıcı, pişirici, alev hâlindeyken aydınlatıcı olduğunu bilip ona inanmasını ilme’l-yakîn; sobanın içinde kor kesilmiş ateşe nazar ettiğinde onun hem hararet verici hem de aydınlatıcı olduğunu kendi gözleriyle müşâhede etmesini ise ayne’l-yakîn olarak ifade etmişlerdir. Doğrudan doğruya içerisi ateş dolu sobaya sokulan maşanın âdeta nar gibi kıpkırmızı kesilmesi ve artık ateşten fark edilememesi hâlini ise hakka’l-yakîn’e örnek göstermiş ve akla yaklaştırmaya çalışmışlardır. Bu son noktada artık ne sen var ne de ben; orada sadece O (celle celâluhu) vardır. O noktada insan “ben” demeye utanır; sadece “Hû” der ve O’nu soluklar. [Dinî Duygu ve Düşüncede Derinlik/ Yolun Kaderi]

***

HAŞYETİN KİŞİYE VE ÇEVRESİNE TESİRİ

°°°Önsöz°°°

  • Tahkikî imanın iki türlü tezahürü vardır.
  • Biri kalıbımızda yani hareket ve davranışlarımızda, diğeri de kalbimizde.
  • İbadetlerimizdeki hareketlerimize, yâni erkâna yansıyana hudû, kalbimize yansıyana da huşû denir.
  • İbadetlerin zahirî şartları ve rükünleri tamam olmak şartıyla borç ödeniyor olsa bile bunlar, insanın mânevî terakkisi ve yükselişi için yeterli olmaz.
  • Hâlbuki Enfâl sûresi 2. âyet-i kerimesinde gerçek iman şöyle tarif ediliyor:

– “Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine Onun âyetleri okununca bu onların imanlarını artırır ve yalnız Rab’lerine güvenip dayanırlar.”

  • İşte kalb ile kalıp arasındaki bu bağlantıyı, bir hadis-i şerif bağlamında şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:

°°°°°°°°°°°

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), namaz kılarken sakalı ile oynayan birisini görünce,

لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ

Şayet bu adamın kalbi huşû duysaydı, organları da huşû duyardı.(Abdurrezzak, el-Musannef 2/266; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 2/172.) buyurur. Eğer insanın kalbinde Allah’a karşı haşyet duygusu ve derinlemesine bir saygı varsa, bu onun jest ve mimiklerini dahi kapsayacak şekilde tavır ve davranışlarına sirayet eder.

Böyle kalb ehli yüce kâmetlerin jest ve mimiklerine, tavır ve davranışlarına bakıldığında, onlarda haşyetin akis ve alâmetleri görülür ve hissedilir; bu sayede onların huzurunda ciddi bir insibağ banyosu yaşanır, mânevî bir huzura erilir. Nitekim çocukluğumda Alvarlı Efe Hazretleri’nin huzurunda bulunduğum zamanlar, insanın içine inşirah salan o duyguları yaşardım. Bu zatlar, “Allah (celle celâluhu), Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ)” derken veya değişik konularda hassasiyet izhar ederken sizin içinize kitaplarla ifade edilemeyecek iman ve iz’an ifâzasında bulunurlar. Alvar İmamı’nın bir hâli bu hususa misal teşkil edecek mahiyettedir.

  • Bir gün, Alvar İmamı’nın huzuruna gelen birisi,

– “Efe Hazretleri! Hacca gitmiştim, Medine-i Münevvere’deki köpekler, bakımsızlıktan mıdır nedendir, uyuz olmuşlar.” der. Bu sözü duyan Hazret, birdenbire gür bir sesle,

– “Sus! Ben, Medine’nin uyuz köpeklerine de kurban olayım!” der. Bu sözleri o Hazrete söylettiren, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) duyduğu derin sevgi ve saygının kalbinde otağ kurmasıdır. nında o Hazret bu hassasiyetini ortaya koyar. İşte asıl mesele, insanın mukaddes değerler karşısında, derin bir hassasiyetle kendisini hemen bir huşû ve haşyet çağlayanına salması, o çağlayan, onu nereye götürürse oraya gitmesidir.

Yitirdiğimiz Önemli Bir Değer

Maalesef bizim yitirdiğimiz en önemli değerlerden birisi, bu hususların vicdanlara mâl edilişidir. Şeklî Müslümanlığın kurbanları olan bizler kalbimizi yitirdik, iç derinliklerimizi unuttuk. Kısmen dine ait bazı meseleler öğretilmiş olsa da –onları öğretenlerden de Allah ebeden razı olsun– kalbî hayata ait hususları öğrenemeden, dolayısıyla yaşayamadan sadece nazarî ve taklidî bilgilerle, nakilcilikle baş başa kaldık. Oysaki

– “Mal ve evlat fayda vermez, o gün ancak kalb-i selim fayda verir.”; (Şuarâ sûresi, 26/89.)

– “İşte bunlar, mükâfatları, içinde devamlı kalacakları altından ırmaklar akan ‘Adn Cennetleri’dir. (Dahası) Allah onlardan, onlar da Allah’tan hoşnutturlar ve bu rıza makamı da, sadece Rabbine karşı saygılı ve haşyet içinde bulunanlara mahsustur.” (Beyyine, 98/8) âyetlerinde de ifade edildiği gibi ötede insanı kurtaracak olan “kalb-i selim” sahibi olması, Rabbisine karşı saygılı ve haşyet içinde bulunmasıdır.

Esef duyulası hâlimizin bir ifadesi de minberi titreten âyetin bizim kalbimizi titretmemesidir. Mevzumuza esas teşkil eden sorudaki âyeti bir defasında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) minberde okumuştu da üzerinde bulunduğu minber neredeyse O’nu düşürecek kadar titremişti. (Bkz.: Müslim, sıfatü’l-kıyâme 25; İbn Mâce, mukaddime 13, 33.) Kalbimizi yitirmeseydik şayet, minberi titreten o âyet-i celîle, bizim de kalbimizi titretecek, bizi haşyete sevk edecektir!..

Rabbimiz’den niyaz edelim, bizi şekilden sıyrılıp öze, kalıptan kurtulup mânâya kavuşmaya muvaffak kılsın! Hayatımızın her ânında, her türlü tavır ve davranışımızda hükmünü icra edecek şekilde kalblerimizi haşyet duygusuyla doldursun!.. [Allah’ı Hakkıyla Tâzim ve Takdir/ Yolun Kaderi]

***

YAKINDA UZAKLIĞI YAŞAYANLAR VE KESİNTİSİZ AKSİYON

°°°Önsöz°°°

  • Allah ile kulları arasında herkes için geçerli bir uzaklık ve yakınlık söz konusudur.
  • Allah kullarına en yakın olduğu halde, kulları Ondan farklı yakınlık ve uzaklıktadırlar.
  • Kulların birbirlerine olan uzaklık ve yakınlıkları da sadece mesafe, soy ve sop anlamında değildir.
  • Uzaklardaki yakınlar ve yakınlardaki uzaklar hiç bir zaman eksik olmamış bu dünyada. Bu uzaklık ve yakınlığın konusu bazen gönül, bazen fikir, bazen de basiret olabiliyor.
  • Buna göre en yakındakiler en uzak, en uzaktakiler de en yakın olabiliyorlar.
  • Pırlantada ‘yakın körlüğü‘ olarak ifade edilen bu durum, çok hazin bir örnek üzerinden şöyle anlatılıyor:

°°°°°°°°°°°

İnsan, bazen bakış açısını ayarlayamadığından, bazen bir kısım şartlanmışlık ve önyargılarından, bazen de içine düştüğü kıskançlık ruh hâlinden dolayı yanı başındaki paha biçilmez değerleri görüp takdir edemeyebilir. Hatta takdir etmek bir yana o değerlere karşı acımasız ve insafsız bir hasım kesilebilir. Siz isterseniz bunu “yakın körlüğü” olarak isimlendirebilirsiniz.

Hazımsızlık Girdabında Bir Prototip: Ebû Leheb

Bu tür körlüğe dûçâr olan kişiler, en yüce kâmetlerin sürekli yanında bulunsalar, hep onlarla iç içe otursalar, birlikte yiyip içseler, beraber gezip dolaşsalar bile bakış zaviyesindeki kusurdan dolayı görmeleri gereken şeyi bir türlü göremez, onlardan istifade edemezler. Tıpkı Ebû Leheb örneğinde olduğu gibi. Ebû Leheb, malum olduğu üzere Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) öz amcası idi. İnsanlığın İftihar Tablosu’yla aynı ev ortamını paylaşmıştı. O Yüce Kâmet’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) küçük yaşlarında iken nice kez kucağına alıp sevmişti. O’na sütannelik yapması için cariyesi Süveybe Hatun’a izin vermişti. Yıllarca onun evi ile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) evleri yan yana olmuştu. Yolları çoğu zaman aynı sokakta kesişmişti. Ebû Leheb, oğulları Utbe ve Uteybe’yi, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) kerimeleri Hazreti Rukiyye ve Hazreti Ümmü Gülsüm’le nikâhlamak suretiyle de ayrı bir akrabalık bağı kurmuştu.

Kısacası o, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun güzel ahlâkına her döneminde şahit olmuştu. Ama yakın körlüğüne saplanmış bu tali’siz, Efendiler Efendisi’nin peygamberliğini kabul etmemişti; kabul etmediği gibi O’nun en büyük hasımlarından biri de olmuştu. Evet, yıldızların kaldırım taşı gibi ayaklarının altına serildiği Kâinatın İftihar Tablosu’nun büyüklüğünü en yakın akrabalarından birisi görmemişti/görmek istememişti.

Bu açıdan bilinmesi gerekir ki, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerini çok büyük hizmetlerde istihdam buyurduğu kişiler de, onca takdir edilecek faaliyetlerine rağmen kimi zaman yakın çevrelerindeki bazı kimseler tarafından tahkir ve tezyif görebilirler. Hatta onların ihanet ve düşmanlığına da maruz kalabilirler. Bunun en önemli sebebi de husumet duyan o kimselerin kaderin hükmüne rıza göstermemeleri, Hakk’ın takdirini kabullenememeleri, hazımsızlık ve çekememezlik girdabına kapılıp gitmeleridir. Hâlbuki insanın mazhar olduğu bütün imkân ve kabiliyetler, Hakk’ın takdiridir. Bu mevzuda hüküm tamamen O’na aittir. [Yakında Uzaklığı Yaşayanlar ve Kesintisiz Aksiyon / Yolun Kaderi]

***

KÜÇÜKLERE BÜYÜK VAZİFELER

°°°Önsöz°°°

  • İnsanın kendisi Allah’ın mahlûku ve kulu olduğuna göre, zahiren onun yapıyor göründüğü her hareket, her aksiyon ve başarı da Allah’ın yaratması ve takdiri ile gerçekleşir. Zaten gerçek tevhid her şeyi Allah’tan bilmeyi gerektirir. Her şey O’ndan olunca da benlik ve enâniyete yer kalmaz.
  • Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen bir sünneti (sünnetullah), küçük şeylerden büyük varlıklar, değersiz maddelerden çok değerli sanat eserleri yaratması, küçük insanlara büyük işler gördürmesidir.
  • Üstad Hazretlerinin sıkça verdiği incir çekirdeği ve incir ağacı misali gibi.
  • O isterse, bir Peygambere yaptırdığı hizmeti bir fâsık’a da yaptırabilir.
  • O bakımdan, insanlar için söz konusu olan izâfî anlamdaki büyüklük ve küçüklüğün O’nun katında hiçbir değeri yoktur. Büyük insan O’nun katında değerli olan insandır.
  • Aşağıdaki örneklerde olduğu gibi:

°°°°°°°°°°°

Hem bazen Allah (celle celâluhu), büyük insanlara büyük işler yaptırdığı gibi bazen de çok küçük insanlara çok önemli misyonlar eda ettirip aşkın vazifeler gördürebilir. Bu mevzuda belki bir davetiye ve çağrı olarak kişinin ortaya koyması gereken husus, kalb safvetiyle O’na teveccühte bulunmak ve asla kimseyi hor-hakir görmemektir. Zira nice derbeder gibi görünen kimseler vardır ki, onların içleri define doludur.

Bu hakikati İbrahim Hakkı Hazretleri bir şiirinde şöyle ifade eder:

Hakkı gel sırrını eyleme zâhir

Olayım der isen bu yolda mâhir;

Harâbat ehline hor bakma Şâkir

Defineye mâlik vîrâneler var.”

Rivâyetlere göre İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Şakir ve Zâkir adında iki oğlu varmış. Zâkir sürekli Hakk’ı zikirle meşgul olan salih bir evlatmış. Şakir ise o yıllar meyhaneden çıkmayan, ayık dolaşmayan biriymiş. Bir gün İbrahim Hakkı Hazretleri Zâkir’i yanına alır ve birlikte yürürler. Derken yürüdükleri yol üzerinde bir meyhanenin önünden geçerler. İbrahim Hakkı Hazretleri, oğluna dışarıda beklemesini söyleyip içeri girer. Oğlu Şakir’i masa başında sızmış olarak bulur. Mekân sahibine oğlunun ne kadar borcunun olduğunu sorar ve bütün borcunu öder. Sonra da dışarı çıkar, oğlu Zâkir’le yürümeye devam eder. Şakir ayılınca borcunu ödeyip çıkmak ister. Ama mekân sahibi, “Borcun yok, baban hepsini ödedi.” dediğinde âdeta yıkılır, içini müthiş bir hayâ duygusu kaplar. Hemen babasının peşine düşer, nihayet onu kardeşiyle birlikte bir uçurumun kenarında bulur. Onların konuşmalarına şahit olur.

Babası İbrahim Hakkı Hazretleri, kardeşi Zâkir’e,

– “Oğlum, Kırklar’dan biri vefat etti. Şu uçurumdan atla ki, onun yerine sen de onlara karışasın.” demektedir. Ama kardeşi tereddüt eder, bir türlü atlayamaz. Bu konuşmaya kulak misafiri olan Şakir, “Baba, ben atlasam olmaz mı?” der, sonra da helâllik dileyip atlar, Kırklar’ın arasına karışır. Bunun üzerine İbrahim Hakkı Hazretleri, Zâkir’in şaşkın bakışları arasında yukarıdaki meşhur şiirini seslendirir.

Menkıbelerde olayların aslına değil, faslına bakılmalıdır. Bu olay doğru veya yanlış olabilir ama ifade edilmek istenen hakikat çok önemlidir. Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mânâyı ifade sadedinde, “Nice saçı-başı dağınık, kapı kapı kovulan ve asla önemsenmeyen kimseler vardır ki (herhangi bir hususla alâkalı) onlar Allah’a yemin etseler, Allah (celle celâluhu) onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz. Berâ İbn Mâlik bunlardandır.” (Tirmizî, menâkıb 54; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 7/66; el-Hâkim, el-Müstedrek 3/331.) buyurmuşlardır.

Evet, sizin küçük görüp önemsemediğiniz insanlara Allah (celle celâluhu), bazen öyle büyük işler yaptırır ki, yapılan o işin büyüklüğü karşısında dudaklarınızı ısırır kalırsınız. Nasıl ki, Cenâb-ı Hak, karıncaların bir türü olan termitlere kendi boylarını çok aşkın binalar inşa ettirir, öyle de sizin karınca misali küçük ve basit gördüğünüz insanlara da devâsâ kuleler inşa ettirebilir.

Nitekim çöl ortamından çıkıp gelen ve sade birer insan olan Hazreti Ebû Ubeyde İbn Cerrah, Hazreti Ka’ka, Hazreti Sa’d İbn Ebî Vakkas (radıyallâhu anhüm) gibi komutanlar, yıkılmaz zannedilen Bizans ve Pers imparatorluklarını çok kısa bir zaman içerisinde dize getirmiş, onlara gerçek insanlığa giden yolları göstermişlerdir. [Yakında Uzaklığı Yaşayanlar ve Kesintisiz Aksiyon / Yolun Kaderi]

Bu yazı 126 kez okundu