Hikmetli Kıssalar-57

  • İhtiyaç Tesellisi 
  • Dalâlet Yolunu Seçenler
  • Umumi Rahmeti Celb ve Mânevî Şirket
  • İleride Topluluklar Hâlinde İslâm’a Girmeler Olacaktır
  • Altı Soru Altı Cevap

İHTİYAÇ TESELLİSİ 

  Başa gelen musibetlerin bir sebebi de onlara ihtiyaç duyuluyor olmasıdır. Firavun, Musa Peygamber için bir ihtiyaçtı. Ebu Cehil, Efendimiz (sav) için bir ihtiyaçtı. Bu kötü karakterler, dinlerin yayılmalarına farkında olmadan iyi karakterlerden daha önemli katkılar yapmışlardır. Nemrut, İbrahim Peygamber için bir ihtiyaçtı. Hz. Mevlana, “Nemrut’un ateşi İbrahim’in tevekkülünü artırdı “ der (Mesnevi, Cilt 6).

  • Mucizelerin yaratılması da bu olumsuz karakterler sayesinde olmuştur.

Firavun, sihirbazlarını Hz. Musa’nın karşısına çıkararak, ilk defa bir insanı rakip olarak kabul etmiş ve dikkatlerin onun üzerine yönelmesine vesile olmuştur. Odaklanma duygu sunun yüksek olduğu ve kimsenin bir işle meşgul olmadığı kuşluk vakti seçilmiş ve Hz. Musa ile Firavun’un sihirbazları müsabakaya tutuşmuşlardır. Daha müsabaka başlamadan anlaşılmıştır ki, Firavun’un dahi dikkate aldığı mühim bir zat söz konusu. İlahi vahyi duyurma imkanları kısıtlı olan Hz. Musa, bu olay vasıtasıyla mesajını herkese bir anda ulaştırabilmiştir.

Ebu Cehil, Arap yarımadasının meşhurlarındandı. O birisine düşman olmuş diye duyulduğunda, bu olay herkesin dikkatini fevkalade çekmiştir. Nemrut’un karşısında Hz. İbrahim’in durumu da pek farklı değildir. Musibetlerin ihtiyaçlarla ciddi bir alakası vardır; ancak ihtiyaçlar Maslov’un hiyerarşisinde olduğu gibi güvenlik ihtiyacı, gıda ve barınma gibi fiziksel ve sosyal ihtiyaçlarla sınırlı değildir. İnsanın üzülmeye de, musibete de, yadırganmaya da, incinmeye de, hayal kırıklığına da ihtiyacı vardır. İnsanın hatırlamaya ihtiyacı olduğu kadar unutmaya da ihtiyacı vardır. İnsanın sevmeye ihtiyacı olduğu kadar nefret etmeye de, yükselmeye ihtiyacı olduğu kadar düşmeye de, varlık sahibi olmaya ihtiyaç duyduğu kadar yoksunluğa da ihtiyaç duymaktadır. Kimin neye ihtiyacı varsa, o olacaktır.

  • Mevlana Hazretleri şöyle buyurur: 

“Dert nerede ise deva oraya gider. Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider. Soru nerede ise cevap oraya gönderilir. Gemi nerede ise su oradadır. Suyu bulmak istiyorsan susuzluğu elde et ki, sular fışkırmaya başlasın” (Mesnevi, Cilt 3).

Halil Cibran da, ”Biz sevinçlerimizi ve hüzünlerimizi onları yaşamadan çok önce tercih ederiz” derken bu gerçeği kastediyor olmalıdır. İnsanın gerçekte neye ihtiyaç duyduğu, onun beden ve ruhunun tamamını gören Cenab-ı Allah tarafından bilinebilir. Eğer nimet lazımsa nimet, musibet lazımsa musibet gelir. Lazım olduğunda musibet de bir nimettir. İnsanın baş ağrısına ihtiyacı olabilir mi? Beden ve nefs bakımından bunun bir gereksinim olmadığı açıktır ancak nefsin bir şeye ihtiyaç duymaması, ruh ve kalbin de ona gereksinim duymadığı anlamına gelmez. 

Sufiler derler ki, nefse lezzet veren pek çok şey ruha acı vermektedir, ruhta tat bırakan pek çok şey de nefste keder olarak hissedilir. Oruç nefse acı verse bile ruh ve kalp için bir lezzet, bir gıda ve bir ihtiyaçtır. Efendimiz (sav) bir hadislerin de “Ben açlıkla doyuruluyorum” buyururlar.

   Yerde yürüyen karınca gıdasını istediğinde, Cenab-ı Hakk güneşi, bulutları harekete geçiriyor da, kalbimizin gıdası olan hüzne gereksinim duyduğumuzda, o gıdayı sağlayan musibetleri harekete geçirmeyecek midir? Yarabbi bana gıdamı, yani hüznümü ver diye inleyen kalbin bu duası kabul olmayacak mıdır? Musibetin her türü, ruh ve kalpteki ihtiyaçlar açısından gıda hükmündedir. Kim her neye ihtiyaç içerisindeyse, o konuda aç demektir. Ve o açlığını giderecek olan şeyin duasındadır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ne ism-i azam’dan sorulduğunda, hiç duymadığımız bir cevap verir; Cu‘, yani açlık. Hazret, bu tespitiyle maddi ve manevi açlığın, varlıkları Rahman ismiyle münasebete geçirdiğini ve bu sayede kendisi ism-i azam olmayan ‘açlık’ hakikatinin ism-i azam olma ihtimali yüksek olan Rahman ismine götürdüğünü vurgular. Herkes işe ihtiyacı olduğunu düşünür ama kimi zaman insanın işsizliğe de ihtiyacı olabilir. İşsiz kalmanın içinde bir çok hikmetler saklıdır. Zaman olur, insanın kendini bulması, kafasını ve düşüncelerini toparlaması, istikamete girmesi ancak işsizlik vesilesiyle mümkün olabilir. Bazen fakirlik bir ihtiyaçtır, bazen hastalık, bazen de huzursuzluk. Kimin neye ihtiyacı varsa, o olmaktadır. Çünkü kainat ihtiyaç sinyallerine göre çalışan bir sistemde yaratılmıştır. Yaratılışın kodları ihtiyaçlarla ya zılmıştır.

  • Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı’nda der ki: 

“Doğrusu herkes, her zaman belli bir tasa, kaygı, endişe, ıstırap ya da sıkıntı terkibine ihtiyaç duyar, tıpkı bir geminin sağa sola yalpalamadan dosdoğru yol alabilmesi için bir denge ağırlığına duyması gibi …

–Dervişin Teselli Koleksiyonu adlı eserden alınmıştır –


DALÂLET YOLUNU SEÇENLER

Kur’ân-ı Kerim, bazı kimselerin akıbetlerinden bahseder ki, şahıslar hakkında verdiği haberler, mevsimi gelince aynıyla zuhur etmiştir. O, bir şahıs hakkında “imansız” hükmünü vermişse, o hayatı boyunca hep dalâlet içinde yaşayarak; bir başkası için “Cehennemlik” demişse, o da ömrünü o çizgide sürdürerek o uğursuz akıbetlerine doğru yürümüşlerdir. Hatta bu şahıslardan bazıları, imana bir adım kala yeniden kibir, gurur, makam hırsı veya başka ihtiraslara kapılarak küfür ve dalâlet yolunu seçip Kur’ân’ın haber verdiği şekilde dünyadan göçüp gitmişlerdir.

  • Tefsircilere göre, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın haber verdiği şahıslardan birisi Velid b. Muğire’dir.

O, hem çok sayıda evlâda hem de bol miktarda mala sahip olan, oldukça zengin biridir. Aristokratlar arasında yetişmiş, oranın edep ve irfanına sahip bulunan, dolayısıyla konuşmasını da iyi bilen ve hemen her yerde itibar gören bir insandır. Velid b. Muğire vahyin ilk yıllarında Resûl-i Ekrem’le (ﷺ) karşılaşmış, O’ndan Kur’ân’ı dinlemiş, sözden iyi anladığı için de Kur’ân’ın ifadelerinin tesirinde kalmış ve O’nun bir beşer kelâmı olamayacağını hemen anlamıştı; anlamıştı ama, kibir ve gururu Müslüman olmasına engel olmuştu.

  • Evet, kibir ve gururuna yenilen bu tâli’siz insan, evvelâ Kur’ân hakkındaki kanaatlerinde oldukça insaflıydı:

“Vallahi, Muhammed’den az önce bir söz dinledim ki, o ne ins ve ne de cin sözüdür. Onun kendine has bir tatlılık ve halâveti var ki, yukarısı meyveli, aşağısı bereketli ve zemini de oldukça sulu.. bu itibarla o kesinlikle bir gün mutlak üste çıkacaktır ve kat’iyen aşılamayacaktır.”

Buna karşı Kureyş, “Velid sapıttı; vallahi bütün Kureyş de sapıtacaktır!” dediler. Bunu işiten Ebû Cehil, “Ben onun hakkından gelirim!” diyerek kalkıp öfkeli öfkeli Velid’in yanına vardı ve “Ey Velid! Kavmin sana vermek için mal topluyor. Çünkü sen Muhammed’den bir şeyler elde etmek için O’nun yanına gidiyormuşsun!” dedi. Bunun üzerine Velid: “Kureyş bilir ki, ben onların malca en zenginiyim.” şeklinde konuştu. Bu defa Ebû Cehil: “O hâlde O’nun hakkında bir söz söyle de kavmin işitsin ve senin O’nu sevmeyip inkâr ettiğini anlasın.” teklifinde bulundu.

Velid: “Ne diyeyim, içinizde şiiri, kasideyi ve cin sözlerini benden daha iyi bilen biri yoktur. O’nun söylediği bunların hiçbirine benzemiyor” deyince; Ebû Cehil: “Yok, mutlaka bir şey söylemelisin!” ısrarında bulundu, o da kalkıp kavminin toplandıkları yere geldi ve “Siz, ‘Muhammed mecnun!’ diyorsunuz; O’nda hiç cinnet emaresi gördünüz mü? ‘Kâhin!’ diyorsunuz; O’nu hiç kâhinlik yaparken müşâhede ettiniz mi? ‘Şair!’ diyorsunuz; O’nu hiç şiirle uğraşırken ve şiir söylerken gördünüz mü? ‘Yalancı!’ diyorsunuz; O’nun hiç yalan söylediğini duydunuz mu?” diye konuştu. Onun bu soruları karşısında orada bulunanlar: “Hayır. Ama peki öyleyse O nedir?” dediler. Velid de: “Durun bir düşüneyim!” dedi ve uzunca bir bekleyişten sonra da, “Bu (Kur’ân), olsa olsa sihirbazlardan öğrenilip nakledilen bir sihirdir ve bu, insan sözünden başka bir şey değildir.” şeklinde mırıldandı. Onun bu sözleri üzerine de Kureyş, onu alkışlayarak oradan ayrıldılar. [Bkz: el-Hâkim, el-Müstedrek 2/550]

Kur’ân’a bu kadar yaklaşan, onun mânâ ve muhtevasını bu derece kavrayıp âlî ve mukaddes bir kelâm olduğunu hisseden bir insanın hâlâ küfürde inat etmesi, hakikate karşı kibir, zulüm ve inhiraf olduğundan Kur’ân onu da ebedî idamlıklar arasına soktu, hem kâfirce, zalimce tavırlarını hem de su-i akıbetini şöyle bir resimle ortaya koydu:

“Zira o, düşündü taşındı, kendince ölçtü biçti. Canı çıkasıca, bu ne biçim ölçüp biçmekti! Kahrolası nasıl (ölçüp biçti) ve nasıl ölçtü biçtiyse! Sonra (başını kaldırıp halka) baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Sonunda da, kibrini yenemeyip sırt çevirdi. ‘Bu (Kur’ân) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Ve bu, insan sözünden başka bir şey değil.’ (Allah da) Ben onu sekara (Cehennem’e) sokacağım.” (Müddessir sûresi/18-26) buyurdu.

| “Kur’ân’ın Altın İkliminde” adlı eserden alınmıştır |


HALKAYA GİRMEK ve MANEVİ ŞİRKET

Şeyban-ı Râî koyun çobanlığı yapardı. Cuma günleri cuma namazına gideceği zaman sürünün etrafına bir daire çizerdi. Kurtlar bu daireden içeri girip koyunlara zarar veremez, koyunlar da bu daireden dışarıya çıkamazdı.

* * *

   İnsanlar manevî dünyaları adına böyle güzel sığınakların içerisine girmeli, ahlâksızlık ve dalâlet ateşinden kendilerini korumaya çalışmalıdır. Girilen bu manevî halka hürmetine Allah’ın insanları himaye ettiğine binlerce misal vardır. Ahlâksızlığın çok yaygın olduğu ülkelerde insanların kendilerini günah ateşi ve günah kirlerinden koruyabilmelerinin en önemli etkenlerinden birisi aynı manevî halkanın içinde Allah’a sığınmalarıdır. Birinin ihlâsla yaptığı “ecirnâ” duası belki de umumuna yetebiliyordur.

  • Bu konuyla ilgili Merhum Mehmet Kırkıncı bir eserinde şöyle der :

Müminlerin ettiği dualar, tesbihler, tekbirler ve Hamdler, alem-i manada ittifak ederek umumi rahmetin celbine vesile oluyorlar. Bunun mücessem bir misalini yağmur hadisesinde görmemiz mümkün olmaktadır.

  • Şöyle ki: 

Gökyüzünde sadece bir tek bulutun gözükmesi halinde yağmur beklenmemekle beraber, bulutlar bir araya geldikçe yağmur yağma ihtimali kuvvet kazanmakta ve bir noktadan sonra da rahmet yağmaya başlamaktadır. Cemaat halinde çalışmanın tevfikat-ı sübhaniye medar olacağına da bu misal ile bakılabilir. İnsanlar şirket kurarken varlarını ortaya koyarlar. Yoklarla şirket kurulmaz. Yani şirketteki her şahsın kaç liralık serveti olduğuyla alakadar olunur, bu servetler bir araya getirilerek şirket teşekkül ettirilir. Yoksa her şahsa kaç liralık servetin yok, veya senin neden şu kadar paran yok, denilmez. Şirket-i manevide de durum yukarıdaki gibidir. Şöyle ki: Her kardeşimizin müsbet tarafları, güzel hasletleri veya İslamiyet için sarf ettiği mesainin derecesi, onun sermayesi hükmündedir. Biz bununla alakadar olmak durumundayız. Yoksa onların sadece noksan taraflarıyla alakadar olursak veya niye daha fazla hizmet etmiyor? Diye devamlı tenkid edersek, bu manevi şirkete zarar vermiş oluruz. [Mesel Denizi ve “Nükteler” s:76 adlı eserden alınmıştır ]


İLERİDE TOPLULUKLAR HÂLİNDE İSLÂM’a GİRMELER OLACAKTIR

Kur’ân’ın gaybî haberlerinden biri de, insanların bir gün fevç fevç İslâmiyet’e dehalet edeceklerinin onun tarafından müjdelenmesidir. 

Evet, Kur’ân-ı Kerim:

 إِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ ۝وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللّٰهِ أَفْوَاجًا۝فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

“Allah’ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların fevç fevç Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit, Rabbini hamd içinde tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O tevbeleri kabul eden biricik Tevvabdır.” (Nasr sûresi/1-3.) sûre-i celilesi ile yakın bir gelecekte, insanların fevç fevç İslâmiyet’e dehalet edeceklerini müjdelemişti ki, mü’minlerin gönüllerine inşirah salan bu bişaretin verildiği gün onlara bu konuda ümit verecek herhangi bir emare de söz konusu değildi. Gün geldi bu müjde Mekke’nin fethi ile aynen zuhur etti: Evet Huneyn halkı, Hevâzin kabilesi, Taif ve Necid ahalisi fevç fevç İslâmiyet’e girerek bu bişareti doğruladılar.

  • Mekke, Ümmü’l-Kurâ (Beldelerin Anası) idi.

Fetih öncesinde her taraftan insanlar bölük bölük Kâbe’ye gelir ve orada putlara tazimde bulunurlardı. Fetihle Müslüman olan Ümmü’l-Kurâ halkı, kabile kabile Müslüman olmak üzere Efendimiz’in (ﷺ) meclis-i saadetlerine gelmeye başladı ki, bu fetih ile âdeta bütün gönüller fetholmuştu. Öyleki Veda Haccına gidilen yolda Hz. Ruh-i Seyyidi’l-Enâm binlerce sadık dostu ile muhat bulunuyordu ki, bu da, senelerce önce haber verilen büyük müjdenin tahakkuku demekti.

  • Ayrıca bu âyetler anlayanlar için İslâm’ın intişarı ve inkişafı ile beraber Resûl-i Ekrem’in vefatını da haber veriyordu. Konu ile alâkalı İbn Abbas’tan (ra) şöyle bir vak’a nakledilmektedir:

İbn Abbas diyor ki; Hz. Ömer beni, Bedir büyükleri ile birlikte (sohbet ve istişare meclislerine) alıyordu. Bu hâli bazı kimseler hazmedememiş olacak ki, “Bizim onun kadar çocuklarımız var; sen ise onu bizimle aynı meclise kabul ediyorsun!” demiş ve Hz. Ömer’e itirazda bulunmuşlardı. Hz. Ömer de onlara: “Onun kim olduğunu biliyorsunuz!” diye cevap verip meselenin üzerine gitmemişti. Bir gün yine onlarla beraber beni de çağırıp hepimizi aynı meclise kabul etmişti. Bu sefer sırf bu konudaki tercih sebebini onlara göstermek için beni çağırdığını anlamıştım.

Hz. Ömer oradakilere: “Cenâb-ı Hakk’ın إِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ kavl-i şerifi hakkında ne dersiniz?” diye sormuştu, onlardan bazıları: “Yardıma ve fethe mazhar olduğumuz zaman Allah’a hamd etmek ve istiğfarda bulunmakla emrolunduğumuzu anlıyoruz.” demişlerdi. Bazıları da hiçbir şey söylememişti.

Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) bana dönerek: 

“Ey İbn Abbas, sen de aynı mı düşünüyorsun?” dedi.

Ben de: “Hayır!” dedim ve sustum.

Hz. Ömer: “Öyle ise ne düşündüğünü söyle.” dedi ve bana söz hakkı verdi.

Ben de şu açıklamayı yaptım: “Bu sûre, Resûlullah’ın ecelini haber vermektedir. Evet, bu sûrede Cenâb-ı Hak, Resûlü’ne şöyle demektedir: ‘Allah’ın nusreti ve fethi geldiği zaman, bil ki bu senin vazifenin bitmesi demektir. Öyle ise hamdederek Rabbini tesbih et ve O’na istiğfarda bulun. O tevbeleri kabul edendir.’”

Bu yorumum üzerine Hz. Ömer: “Bu sûreden ben de senin söylediğini anlıyorum.” der. (Buhârî, tefsîru sûre (110); Tirmizî, tefsîru sûre (110) )

İşte bu cevaptan sonradır ki mecliste bulunanlar Hz. Ömer’in niye İbn Abbas’a bu kadar değer verdiğini anlar ve susarlar.

Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın verdiği bu gaybî haber de aynen zuhur etmiş; afv u mağfirete giden yolları açmak için gelen Nebiler Serveri dilinde afv u mağfiret dilekleri yükselip ruhunun ufkuna ulaşmıştır.

| “Kur’ân’ın Altın İkliminde” adlı eserden alınmıştır |


ALTI SORU ALTI CEVAP

Muhammed b. el-Yeman, oruca verdiği önemi şöyle anlatıyor:

“Altı kişiye, altı şey sordum, fakat hepsi bu altı soruma tek bir cevap verdi.

Doktorlardan, İlaçların en şifa verenini sordum. Onlar: ‘En şifa verici ilaç açlık ve az yemektir’ dediler.

Filozoflardan hikmeti aramak hususunda en büyük şeyi sordum. ‘Açlık ve az yemektir’ dediler.

Abidlerden, Allah’a ibadet etmek hususunda en faydalı şeyi sordum. ‘Açlık ve az yemektir’ dediler.

Bilginlere: ‘İlmi hatırda tutmak için en faydalı şey nedir?’ diye sordum. ‘Açlık ve az uyumaktır’ dediler.

Padişahlardan en iyi yemekleri sordum. ‘Açlık ve az yemektir’ dediler.

Aşıklardan, İnsanı sevgiliye neyin ulaştırdığını sordum. ‘Açlık ve az yemektir’ dediler.”

İnsanın bir uzvu çalışırsa, diğer uzuvları tadil-i eşgal eder. Mide çalışırken, maddî bünye çalıştığı için, manevî kabiliyetler tatile girer, daha az çalışır.

| Mesel Ufku, s:121 adlı eserden alınmıştır |

Bu yazı 77 kez okundu