Pırlanta İkliminde Seyahat-65

  • ️Zulmün Yeni Bir Versiyonu ve Şeklî Müslümanlık
  • ️İzzet ve Haysiyet Duygusuyla İmtihan
  • ️Aktif Sabır ve İnayet Tecellilerinin Eseceği An
  • ️Aşk, Cesaret ve Stratejik Akıl
  • ️Hezimetten Zafer Çıkarmanın Yolu

***

️ZULMÜN YENİ BİR VERSİYONU VE ŞEKLÎ MÜSLÜMANLIK

°°°Önsöz°°°

Daha önce de geçtiği üzere iyiliğe karşı iyilik her insanın fıtratında var. Bunu herkes kolayca yapabilir. Çünkü bu bir bakıma kendisini, yani başkasında gördüğü kendi çıkarını sevmekten kaynaklanır. Önemli olan kötülük yapana iyilik yapabilmektir. Bunun için ise, önce iyiliğin kendisini sevmek gerekir. Kalbine bu duyguyu yerleştirememiş insanların bunu yapmaları çok zordur. İyilik bizatihi sevilebilirse karşılıksız yapılır. Hattâ kendisine kötülük yapan kişi ona böylece bir iyilik yapma fırsatı vermiş olacağından bundan memnun olmak bile mümkün olur. Bunun bir üst boyutu ise, iyiliği isteyen Allah olduğu için iyilik yapmayı sevmek seviyesidir. Kendisine kötülük yapan kaç kişi için, “Cenâb-ı Hak bir fırsat verse de ona büyük bir iyilik yapsam” dediğini defalarca duyduğumuz Pırlanta ruhlu adam bu durumun açıklamasını şöyle yapıyor:

°°°°°°°°°°°

Cenâb-ı Hak;

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/110.) âyetiyle, insanlar içerisinde çıkarılmış en hayırlı ümmetin ümmet-i Muhammed olduğunu beyan buyurmuştur.

Bu en hayırlı olma vasfını da mârufu emretme ve münkerden alıkoymaya; diğer bir tabirle, iyiliği yaygınlaştırma ve kötülüğün zararlarından da insanları korumak için çalışmaya bağlamıştır. Bu açıdan mü’min, melekleri bile imrendirecek örnek bir nesil oluşturmak için, bir taraftan mârufu emrederek insanların iyilik ve güzelliklerle serfiraz olmalarını sağlamalı; diğer yandan da Allah’ın (celle celâluhu), Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem), akl-ı selimin ve tabiat-ı beşeriyenin çirkin gördüğü şeylerden insanları alıkoyma gayreti içinde olmalıdır.

Hissettirmeden İyilik

Kötülüklerden sakındırma işinin çerçevesinin çok iyi ortaya konulması ve sınırlarının da çok iyi belirlenmesi gerekir. Öncelikle kötülüklerden sakındırmada, tavrın şahsa değil, o şahısta bulunan kötü sıfatlara yönelik olduğu unutulmamalıdır. Farklı bir ifadeyle kötü sıfatların her biri insanlara bulaşmış birer virüs gibidir. Asıl gaye virüsün giderilmesi, böylece şahsın tekrar sıhhat ve afiyete, emniyet ve huzura kavuşturulmasıdır. Dolayısıyla bir mü’min, olumsuz sıfatlara karşı tavır alsa, hatta onlara karşı ilan-ı harp etse bile o, bu sıfatları taşıyanlara karşı olabildiğince merhametli olmalı, elinden geldiğince onlara karşı yumuşak bir dil ve üslup kullanmalıdır. Öyle ki siz, kötülük yapanları kötülükten sakındırırken onlar kendilerine karşı bir tavrınızın olup olmadığının bile farkına varmamalıdır. Evet, siz üslubunuzdaki inceliğinizle öyle hareket etmelisiniz ki, onlar tıpkı elbiselerini sırtlarından çıkarıp attıkları gibi, hiç farkına varmadan sahip oldukları bu kötü sıfatlardan sıyrılıvermelidirler. Böyle hareket etmek, peygamberane bir tavrıdır ve peygamber yolunda olmanın bir gereğidir. Olumsuz tavır ve davranışlara karşı siz de farklı bir olumsuzlukla mukabelede bulunursanız, olumsuzlukları önleme bir yana onları daha da katlamış olursunuz. Özellikle insanlara sürekli menfiliğin pompalandığı ve bunun etkisiyle onların da pek çok menfi tavır ve davranışın içine girdiği günümüzde bu mesele daha bir önem arz etmektedir.

O hâlde siz, –Hazreti Mevlâna’nın yaklaşımıyla ifade edecek olursak, ‘şefkat ve merhamette herkesin başını okşayan Güneş gibi, tevazu ve alçak gönüllülükte ayaklar altındaki toprak gibi, cömertlik ve yardımda yeşilliklere hizmet eden yağmur gibi, başkalarına faydalı olmada gölgelerinde başkalarını yararlandıran ağaçlar gibi, ayıpları örtmede her şeyi görünmez kılan gece gibi, hiddet ve asabiyette hareketsiz duran ölü gibi, hoşgörüde uçsuz bucaksız deniz gibi’ olmalısınız.

Hususiyle aynı kıbleye yöneldiğiniz, aynı yere secde ettiğiniz hâlde şeytanın dürtüleri veya nefs-i emmarenin yönlendirmesiyle bir kısım hata ve yanlışlıklara sapan ve sizden uzaklaşan insanlar karşısında aynı tavrınızı korumalısınız. Onlar, sizden uzaklaşsa da siz yerinizde durmasını bilmelisiniz. Çünkü onlar, sizden on kilometre uzaklaştığında siz de on kilometre uzaklaşırsanız, aradaki uzaklığı yirmi kilometreye çıkarmış olursunuz. Fakat siz olduğunuz yerde durursanız, aradaki uzaklığı yarıya indirirsiniz. Bu uzaklaşma da onlara ait bir hata olur. Şayet onlar, bir gün pişman olur ve dönüp gelmek isterlerse, o zaman çok zahmet çekmez, işledikleri hataları değişik diyalektik ve demagojilerle telâfi etme gayreti içine girmezler. Fitneyi büyütmek iş değil, önemli olan, fetanet kalkanıyla ona karşı çıkmak ve Allah’ın izniyle onu bitirmektir. [Zulmün Yeni Bir Versiyonu ve Şeklî Müslümanlık/ Yolun Kaderi]

***

️İZZET VE HAYSİYET DUYGUSUYLA İMTİHAN

°°°Önsöz°°°

Bilindiği gibi onur ve izzet ile gurur ve kibir farklı kavramlardır. Onurlu insan, hayatı pahasına da olsa onu korumak için savaşır. Fakat, öyle değerler vardır ki, çok büyük insanlar dahi onurlarının zedelenmesini göze alarak onları korumayı tercih ederler. İşte bu gibi durumlardan birisi de Hudeybiye’de yaşandı. Bu fedakarlığın İslâm’ın izzetine neler kazandırdığını bir süre sonra herkes görmüş olsa bile, yaşandığı an itibariyle Efendimiz’in bir strateji gereği katlandığı bu zor durumun hikayesi kısaca şöyle anlatılıyor Yolun Kaderinde:

°°°°°°°°°°°

Bazıları, (bazı) insanlara karşı tavır almayı, şeref, haysiyet ve izzetlerini korumanın bir gereği sayabilirler. Fakat şeref ve haysiyetini âdeta başında bir taç gibi taşıyan ve bu konuda zirveyi temsil eden İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha sonra elde edeceği kazanımları düşünerek yeri geldiğinde kritik bazı noktalarda bir adım geriye çekilmiştir. Böylece yeri geldiğinde geri çekilmenin Müslümanca bir strateji olduğunu bize göstermiştir.

Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’de bulunan ashabını, umreye götürmek üzere yola çıkarmış, onlarla birlikte atın ve devenin sırtında yaklaşık 400 kilometrelik yol kat etmişti. Fakat Mekke’ye altmış yetmiş kilometrelik bir mesafe kaldığında, karşılarına Mekkeli müşrikler çıkarak onları Mekke’ye girmekten menetmişlerdi. O gün itibarıyla henüz gözü hakikate açılmayan fakat askerî dehası herkesçe müsellem bulunan Halid İbn Velid, emri altındaki askerî birlikle Müslümanları kuşatmıştı. Buna karşılık İnsanlığın İftihar Tablosu ses çıkarmamıştı. Hâlbuki orada sahabe efendilerimiz, O’nun bir işaretiyle ölesiye bir mücadelenin hakkını verir; Allah’ın izniyle Halid İbn Velid’i de, Amr İbnü’l-Âs’ı da aşar ve Kâbe’ye girerlerdi.

Kendi haysiyet ve şerefinin yanında, arkasına aldığı insanların şeref ve haysiyetlerini de kendisine emanet kabul eden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabına söz vermiş olmasına ve onların da hissiyatlarını bilmesine rağmen, Müslümanların o sene Mekke’yi ziyaret etmeksizin döneceklerine dair anlaşma maddesini kabul etmişti. Anlaşma yapıldıktan sonra umre vazifesini yerine getirmeden ashabıyla beraber Medine’ye dönmüştü. Aynı şekilde O (sallallâhu aleyhi ve sellem), anlaşma metninin başına yazılan “Allah Resûlü” ifadesini müşriklerin itirazları üzerine sildirtmişti. Keza Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hudeybiye’de zâhiren Müslümanların aleyhinde gibi görünen “Mekke’den Medine’ye gitmek isteyen olursa kabul edilmeyecek; aksine Mekke’ye dönen kimselere de engel olunmayacak.” vb. anlaşma maddelerini de kabul etmişti. Hatta anlaşma esnasında Ebû Cendel Hazretleri gibi Mekke’de işkence gören bazı Müslümanlar kaçarak Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) sığınmış, fakat müşriklerin diretmeleri üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istemeyerek de olsa onları iade etmişti.

Bütün bu hâdiseler, bir yönüyle onurun, itibarın bittiği bir noktadır. Yaşananlar karşısında sahabe efendilerimizin çektiği ızdırap ve acıların tamamını vicdanında yaşayan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu olup bitenleri sineye çekmişti. Bir yönüyle bakıldığında, bunlar geri adım atma olarak değerlendirilebilir. Fakat aynı zamanda bunların her birisi, metafizik gerilime geçme ve daha sonra ileriye adım atma adına çok önemli birer hamledir. Nitekim buradaki geriye bir adım atma, daha sonra Kâbe’nin fethinin zemin ve şartlarını oluşturmuş ve konjonktürü öyle müsait bir hâle getirmiştir ki, Müslümanlar, oluşan bu atmosferde rahatça Mekke’nin fethini gerçekleştirmişlerdi. [Zulmün Yeni Bir Versiyonu ve Şeklî Müslümanlık/ Yolun Kaderi]

***

️AKTİF SABIR VE İNAYET TECELLİLERİNİN ESECEĞİ AN

°°°Önsöz°°°

Başımıza gelenlere, “biz bunları hak etmiş miydik, etmemiş miydik” noktasından bakarsak, hele bir de “asla hak etmemiştik” inancı taşıyorsak bize yapılanlara katlanmak gerçekten çok zor. Fakat, bu dünyada imtihanda bulunduğumuz, ya da bu yolun kaderinin bu olduğu noktasından bakarsak her şey normalleşir. Normal zamanlarda ilkeli olmak, veyahut kendisini öyle sanmak kolay. Bunun test edilmesi ancak zor zamanlarda olabilir. Şartlar ve failler değişse bile sünnetullah dediğimiz bu kaderin değişmeyeceğini işte şöyle açıklıyor Muhterem müellifimiz:

°°°°°°°°°°°

Bizim de onurumuza dokunulabilir, gururumuz kırılabilir ve rencide edilebiliriz. Yaptığımız en makul ve güzel işlere bile karşı çıkılarak bunların şeytanî işler olduğu ithamına varacak kadar kin, nefret ve hasede maruz kalabiliriz. Belli bir dönemde size, dinî duygu ve düşünceye tahammül edemeyenler taarruz ediyor, iğneden ipliğe her şeyinizi tetkik ediyor ve mercek altına alıyorlardı. Aradan yıllar geçti ama değişen çok fazla bir şey olmadı.

İnanmayan insanlardan sonra onların yerine a’raftakiler geldi ve bu zulmü devam ettirdiler. Onlar da gittikten sonra bu sefer belli güç ve imkânları eline geçiren bir kısım Müslümanlar geldi. Onlar da bir zamanlar dindarlığınızdan dolayı size zulmedenlerin yaptığını reva görmeye başladılar. Anadolu insanının binbir emek ve gözyaşıyla açılmasına vesile olduğu üniversiteye hazırlık kurslarına, yurtlara ve okullara hiç kimseye yapmadıkları şekilde garazkâr bir üslupla tavır aldılar. “Bir açık bulabilir miyiz?” diye bazı insanları o eğitim yuvalarının üzerine saldılar. Zira hazımsızlık ve haset, bazen insana, kâfirin yapmadığı kötülükleri yaptırır.

Fakat biz, bütün bu kötülükler karşısında hiç sarsılmamalı, onurum gururum dememeli, bilakis, Cenâb-ı Hakk’ın, bazı hikmetlerden ötürü kötülüklere izin verdiğini ve eğer izin vermese hiç kimsenin zarar veremeyeceğini mülâhazaya almalı, hikmetine ve rahmetine itimat içinde O’na yönelmeli;

“Gelse celâlinden cefâ, Yahut cemâlinden vefâ,

İkisi de câna safâ; Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” demeli ve Hak’tan inayet tecellilerinin eseceği ânı beklemeye durmalıyız.

Zulüm ve haksızlıklar din düşmanlarından da gelse, a’raftakilerden de gelse, hasede yenik mü’minlerden ya da şeklen Müslüman gözüken ve alnını yere koyan kimselerden de gelse biz, bu konudaki duygu, düşünce ve temel disiplinlerimizden kat’iyen fedakârlıkta bulunmamalıyız. Bağrımız her zaman herkese açık olmalı, herkese sevgi buketleri göndermesini bilmeliyiz. Bize ok atanlara karşı, oklarımızın ucuna birer gül takmalı, onların dünyalarına güller yağdırmalıyız. Onlar ister bunu anlasın ister anlamasınlar. Biz, usûl ve üslup adına Kur’ân ve Sünnet’ten ne anlıyorsak son nefesimizi verinceye dek ona sadık kalmaya devam etmeliyiz. [Zulmün Yeni Bir Versiyonu ve Şeklî Müslümanlık/ Yolun Kaderi]

***

️AŞK, CESARET VE STRATEJİK AKIL

°°°Önsöz°°°

Bazı sorumlulukların yerine getirilebilmesi için sırf akıl yetmez. Bu akıl rasyonel ve stratejik bir akıl da olsa. O yolun sıkıntılarına ancak aşkla katlanılabilir. Fakat sırf aşk da aklı yeterince ciddiye ve dikkate almayarak yanlış tercihler yapabilir, bir takım dengesizlikler ortaya çıkabilir. Pırlanta Müellifi buna bir de sadakatı ekliyor. Aşk, akıl ve sadakat. Bunların birisi itici güç, diğeri gideceği yolu bilme, yâni güzergâhı görebilme, öbürü de sabır ve metaneti temsil eder. Bu üç dinamikten sadece birisi eksik olduğunda bile ya yanlış yollara sapılır, ya da yarı yolda kalınır. Bu iki hataya da düşmemenin çaresini bu üç disiplinin beraberliğine bağlıyor Muhterem Rehber. Şöyle ki;

°°°°°°°°°°°

Kalbleri ölmüş, hissiyatı sönmüş ve Allah’la (celle celâluhu) münasebetlerini şekle emanet etmiş insanların, büyük problemlerin altından kalkması düşünülemez. Bu sebeple maruz kalınan problemlerin çözümünde en başta mefkûre aşk ve heyecanının olması gerekir. Evet, insan dinme bilmez bir aşk u iştiyakla hedefine kilitlenmeli, baskı ve zulümler karşısında yılgınlık göstermeden sürekli mücadele azmi içinde olmalı ve elli defa bozguna uğrasa, yine de hiçbir şey olmamış gibi doğrulup yoluna devam etme kararlılığı sergilemelidir ki, aşılmaz gibi görülen tepeleri aşsın; mağlubiyet yaşasa bile, hezimetten dahi zaferler çıkarmasını bilsin.

Sadakatle Aşkın Birleşik Noktası

Bu konuda Seyyidina Hazreti Âdem (aleyhisselâm) bizim için ne güzel bir misaldir. O, nezd-i ulûhiyet ile kendi arasındaki münasebet açısından safiyyullah ufkunda hata sayılabilecek bir “zelle”de bulunmuştu. (194 Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/121.) Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kendisine bir şey hatırlatıldığında o, bunu unutmuştu. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/115.)

Fakat önemli olan hata ettikten veya unuttuktan sonra ümitsizliğe kapılmadan hemen O’na (celle celâluhu) yönelip, “Bana bir daha bu hatayı yaptırma Allahım!” diyebilmektir. Hazreti Âdem, işte bunu yapmıştı. Sıhhatli hadis kitaplarında yer almasa bile, yine de itimat edilebilecek kaynaklarda, onun, işlediği hatadan dolayı kırk sene başını semaya kaldırmadan hicap içinde Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardığı rivayet edilir. (Bkz.: es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr 1/141-142.) Hata eden bir insanın asâ gibi iki büklüm olması; “Ben O’nu bildiğim, her şeyimle O’ndan olduğum hâlde O’na karşı böyle bir hatayı nasıl yaparım! Neden her şeyimi O’na emanet etmedim!” deyip hatasını kabul etmesi ve daha sonra gözünün ağyara kaymasından dolayı Mahbub-u Hakiki’nin kapısında bağışlanma dileyip kendini affettirmeye çalışması çok önemlidir.

İnsanın gönlünde aşk ateşi tutuşmuş, benliğini de aşk bürümüşse, yaşanan çok değişik imtihan ve meşakkatlere rağmen o, maşukunun kapısından ayrılmayı asla düşünmeyecektir. Aşk, insanın Allah’la irtibatının unvanıdır; kalbinin sürekli O’nunla ittisalidir; vuslat arzusuyla burnunun kemiklerinin sızlamasıdır. Hele sadakatle taçlandırılan bir aşkta, insan, vuslat arzusuyla içten içe yanıp kavrulsa da her şeye rağmen emre itaatteki inceliği kavrayarak bir adım geriye atıp, “Sen, gel demediğin için ben şimdi gelmeyi talep etmiyorum. Senin yolunda Sana karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmek istiyorum.” der ki, böyle bir ufuk aynı zamanda sadakatle aşkın birleşik noktasıdır. [Aşk, Cesaret ve Stratejik Akıl/ Yolun Kaderi]

***

️HEZİMETTEN ZAFER ÇIKARMANIN YOLU

°°°Önsöz°°°

Bir üstte anlatılan üç temel meziyetin bir bakıma mütemmimi diyebileceğimiz bir dördüncüsü de cesarettir. Cesaret duygusu aslında doğuştan sahip olunan bir özellik olmakla beraber bunun, kişinin imanıyla orantılı olarak bir takım korkulardan kurtulmaktan kaynaklanan bir de imanî olanı vardır. Üstad Hazretleri’nin de dediği gibi bu cesaret;

– “…Evet her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin (korkaklığın) dahi menbaı, dalalettir.” (3. Söz) İşte bu cesaretin, hezimeti bile nasıl zafere çevirdiği şöyle anlatılıyor Yolun Kaderinde:

°°°°°°°°°°°

Aşkın yanında, onun farklı bir buudunu veya açılımını ifade eden cesaret de aşılmaz gibi görülen problemleri aşma adına önemli bir faktördür. Uhud’da baş döndüren bir cesaret örneği sergileyen Mus’ab İbn Umeyr Hazretleri, bir kolunun kesilmesi karşısında “Bir kolum daha var ya o bana yeter!” demiş, ona da bir darbe vurulduğunda, “Hâlâ boynum yerinde duruyor ya, şimdi de bir kalkan olarak onu kullanırım.” (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/121.) diyerek ölümün ekşi yüzünü bile güldürmüştür. İşte cesaret timsali böyle bir zatın çözemeyeceği hiçbir problem yoktur.

Evet, elbette ki ölümün yüzü ekşidir. Fakat siz ona gülerseniz o da size güler. Öyle ki Allah (celle celâluhu) alacağı emaneti, aradaki vasıtalara bile vermeden doğrudan kendisi alır. Nitekim Şah-ı Geylânî ve Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî gibi büyük zatlar, “Allahım canımı kendi elinle al!” dileğinde bulunmuşlardır. (el-Kulûbu’d-dâria s.308.)

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en önemli vasıflarından birisi de şecaat ve cesaretiydi. Mesela Allah Resûlü, stratejide hiçbir hata yapmamasına rağmen Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa savaşı yapmak istemesi, Okçular tepesine okçuları yerleştirmesi, uyguladığı taktikle düşmanı yanıltması, belki onları birbirine düşürmesi gibi stratejiler tastamam yerindeydi. Fakat Kur’ân-ı Kerim’in,

إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا

“Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/155.) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir.

  Evet, bazı sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti. Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Fakat bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı. Ancak bu arada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören ve yeni bir taarruza niyetlenen Ebû Süfyan’ı bu düşüncesinden Safvan İbn Ümeyye vazgeçirecekti. Onun, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım. Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim” demesi üzerine tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememiş ve Mekke’nin yolunu tutmuştu. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/54-55; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/51.) İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabı, cesaret isteyen bu önemli hamleyle yaşanan hezimeti yeniden zafere çevirmişti.

Huneyn’de yaşananlar da bundan farklı değildir. Ok atmada çok başarılı olan Sakîf ve Hevâzin kabileleri, Müslümanları bir vadi girişinde ok yağmuruna tutmuş bunun sonucunda da Müslüman saflarında bir kısım kırılmalar olmuştu. Fakat böyle bir anda İnsanlığın İftihar Tablosu, atını düşman saflarına doğru mahmuzlamış ve O’nun

أَنَا النَّبِيُّ لَا كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبْ

“Ben Allah’ın Resûlü’yüm, bunda şüphe yok. Ben Abdülmuttalib’in torunuyum!” sesi duyulmuştu. Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), o anda O’nun bineğinin zimamını zor tuttuğunu ifade etmiştir. (Buhârî, cihâd 52, 61, 97, 167, meğâzî 54; Müslim, cihâd 78-80.)

Daha sonra Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrine binaen Hazreti Abbas, Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etmiş. Allah Resûlü’nün sesini ve çağrısını duyan bütün ashap da Allah Resûlü’nün etrafında toplanarak, düşman üzerine yürümüşlerdi. Netice itibarıyla mağlubiyet aşılmış ve zafere ulaşılmıştı. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/326 vd; İbn Hacer, el-İsâbe 7/180.)

Bu açıdan bir mü’minin yaşanan sıkıntılar karşısında asla yılgınlık göstermemesi, şecaat ve cesaretle problemlerin üzerine gitmesi çok önemlidir. Mü’min öyle bir metafizik gerilim içinde olmalıdır ki, “Murad-ı sübhanî tecelli ederse, Allah’ın izni ve inayetiyle, ben arzın yörüngesini bile değiştirebilirim” diyebilmelidir.

Evet, Allah’ın havl ve kuvvetini arkasına aldıktan sonra yüreği cesaretle dopdolu bir mü’minin üstesinden gelemeyeceği hiçbir problem yoktur.  [Aşk, Cesaret ve Stratejik Akıl/ Yolun Kaderi]

Bu yazı 84 kez okundu