25-] Tevbe Sûresi [34-106]

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِۜ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلِيمٍۙ (٣٤)

34. Ey iman edenler! Yahudi din bilginleri ve Hıristiyan rahiplerden (papazlardan) pek çoğu, (menfaat karşılığı Kitab’ın hükümlerini değiştirmek, rüşvet almak, dini kazanç vasıtası yapmak gibi) haksız ve gayr-ı meşrû yollarla hiç şüphesiz halkın mallarını yemekte ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymaktadırlar. Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda, (O’nun dinini yüceltmek ve muhtaçlara infak etmek suretiyle) harcamayanlar var ya: (ey Rasûlüm!) işte onları pek acı bir azapla müjdele.

يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ (٣٥)

35. O azap günü, dünyada iken biriktirilip yığılan altın ve gümüşler Cehennem ateşinde kızdırılır ve sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları onlarla dağlanır: “İşte” denir kendilerine, “bunlar, nefisleriniz için yığıp biriktirdiğiniz altın ve gümüşlerdir. Şimdi tadın bakalım o durmadan yığıp biriktirdiğiniz şeyleri!” (*)

~Açıklama~

(*) Bu iki âyet, çok önemli bir ikaz ihtiva etmektedir.
Allah’ın dini, asla dünya adına kazanç vasıtası yapılamaz; o Din riya, süm’a, mal, makam, mevki, statü, şöhret, kazanç, siyaset gibi hiçbir şeye âlet edilemez. İnsanlara emredilen, Din’i sadece Allah’a hasretmek, onu sadece Allah emrettiği için, O’nun rızasını tahsil uğrunda ve bir kulluk borcu olarak yaşamaktır (Beyyine Sûresi/98: 5). Bu bakımdan, Din’i herhangi bir şekilde, kendi maksadı dışında kullanmaya kalkmak şiddetle yasaklanmış ve bu konuda en önemli tehdit de, âlim, fakih ve mürşidler gibi onu birinci derecede temsil ve sonra da tebliğ etmesi gereken kişilere yapılmıştır. Çünkü onların Din adına halk nazarında bir yeri vardır ve bu yeri ve Din’in kendilerine kazandırdığı statüyü başka maksatlarla kullanma riski, onlar için başkalarına nazaran daha fazladır. Hz. Ali efendimiz (r.a.), Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) âhir zamanda Din’i bu maksatlarla kullanacağını haber verdiği sözde âlimlerle ilgili olarak, “Bilin ey kardeşler! O zamanın en fena insanları, dünyevî menfaatler uğruna bid’atlara fetva veren âlimlerdir.” der. İslâmî terminolojide böyle âlimlere “ulemâ-i sû’” denmiştir. Bazı hadis-i şeriflerde de, âhir zamandaki nifak ve küfür fitnesine ve onu temsil edecek deccal denilen kişilere hizmet edecek 70.000 (ki bu rakam, çokluktan kinayedir) taylesanlıdan, yani sarıklıdan bahsedilir ki, bununla kastedilen yine (sözde) âlimlerdir. Yoksa, bunların mutlaka sarıklı olmaları gerekmez.

İkinci olarak, âlimlerin, mürşidlerin Din’i kazanç vasıtası haline getirmeleri, onu yukarıda arz edilen maksatlar istikametinde kullanmak şeklinde olabileceği gibi, önemli ölçüde Din’den tavizlerle onu olduğundan başka gösterme, hükümlerini keyfî yoruma tâbi tutma yollarıyla da olur. Hangi şekilde olursa olsun, Din’i bu şekilde kullanma insanları Din’den soğutacağı gibi, onun insanlara gerçek mahiyetiyle anlatılıp öğretilmesine de manidir. Din ile dünyayı satın alan bir âlim veya mürşid, onu ister istemez olduğundan farklı gösterecektir. Bu tavırların her biri, insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya sebeptir.

Üçüncü olarak, altın ve gümüşü, yani malı, parayı biriktirip Allah yolunda harcamamak da çok büyük günahlardandır. Malda birinci ve farz olan hak zekâttır. Bu bakımdan, âlimlerden pek çoğunun zekâtı verilen malın “kenz (biriktirilmiş mal)” sayılmayacağı şeklindeki mütalâalarına karşılık, bazı önemli zatlar, bunun da kenz sayılacağı görüşündedir. Burada ölçü, önce Müslümanların, sonra bütün insanların genel ekonomik vaziyeti, genel geçim endeksi ve İslâm’ın durumudur.

Nitekim Kur’ân, bir başka âyetinde, malın zenginler arasında dönüp dolaşan bir nimet, bir devlet olmaması gerektiğini buyurur (Haşr Sûresi/59: 7). Dolayısıyla, genel geçim endeksinin üstünde olan bir servet, özellikle Müslümanların bu endeksin altında yaşadığı ve İslâm’ın garip, kendi haline bırakıldığı bir zamanda, eğer ondan Allah yolunda sarfedilmiyorsa, âyette açıkça ifade edildiği üzere biriktirilmiş mal kavramının içine girer ve âyetteki tehdide muhataptır. Çünkü âyet, açıkça “biriktirip de, Allah yolunda harcamamak”tan söz etmektedir.

اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ (٣٦)

36. Allah’ın, (güneş ve ay dahil) gökleri ve yeri yaratıp mevcut haline getirdiği gün takdir buyurduğu fıtrî kanuna ve koyduğu hükme göre ayların sayısı onikidir ve bunlardan dördü, (onlarda kan dökmenin yasak olması manâsında) haram (hürmetli) aylardır. İşte (yeryüzü dahil, kâinatın işleyişi ve insanların hayatı için) Allah’ın koyduğu doğru ve kusursuz sistem budur; şu halde, (bu ayların hürmetini çiğneyerek veya onlarda birtakım değişikliklere giderek) kendi kendinize yazık etmeyin. Bununla beraber, müşriklerin bir araya gelip hiçbir kural tanımadan sizinle topyekün savaştıkları gibi, siz de mü’minler olarak onlarla topyekün savaşın. Şunu da bilin ki Allah, kalbleri O’na saygıyla dopdolu olan ve her hususta O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlarla (müttakîler) beraberdir.

اِنَّمَا النَّسِٓيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَامًا وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ۟ (٣٧)

37. (Arzu ettikleri ayda savaşı caiz kılmak veya Hacc mevsimini yılın istedikleri ayına denk getirmek gibi maksatlarla) Haram Aylar’da ertelemeye giderek ayların hürmetini değiştirmek, aynı şekilde, Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haramlaştırmak için vakitlerde değişiklik yapmak sadece küfürde ileri gitmektir ki, küfredenler böyle yapmakla büsbütün sapıklığa sürüklenmektedirler. Bu şekilde hürmetini değiştirdikleri ayı bir yıl helâl bir yıl da haram ay sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar da, varsın Allah’ın haram ettiğini helâl kılmış olsunlar. Yaptıkları işlerin kötülüğü kendilerine (şeytan tarafından) süslenmekte ve dolayısıyla güzel görünmektedir. Oysa Allah, (kalbleri imana karşı mühürlenmiş böylesi) kâfirler güruhunu hidayete erdirmez, maksatlarına ulaştırmaz.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَضِيتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَلِيلٌ (٣٨)

38. Ey iman edenler! Size ne oldu da, (Tebuk seferi için) (*) “Allah yolunda seferber olunuz!” emri verilince dünyanın cazibesine kapılarak olduğunuz yere çakılıp kaldınız? Yoksa Âhiret’i bırakıp da dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatı, Âhiret’in yanında pek önemsiz bir şeydir.

~Açıklama~

(*) Mute’deki ilk Müslüman-Bizans karşılaşmasında, Müslümanlardan 30 kat daha üstün kuvvetlere sahip olan Bizans’ın galip gelememesi, Arabistan ve Orta Doğu’da şok meydana getirmişti. Neticede, Suriye ve civarında yaşayan ve yarı Bizans’a bağlı, yarı bağımsız Arap kabilelerinden binlerce kişi İslâm’a girmişti. Bu gelişmeler üzerine Bizans İmparatoru, hem Mute’nin öcünü almak, hem de İslâm’ın ilerleyişini durdurmak maksadıyla Arabistan’ı işgal etmek için askerî hazırlıklara girişti. Misyonunu alâkadar eden bütün gelişmelerden ânında haberdar olan Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Bizanslıları savaş meydanında karşılamaya karar verdi. Bu konuda gösterilecek bir zaaf, Arabistan’da artık ölmeye yüz tutan ve en son Huneyn’de büyük darbe alan şirk güçlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceği gibi, Medine ve çevresindeki münafıkları da, uygulamak için sürekli fırsat kolladıkları ve zaman zaman da teşebbüse geçtikleri İslâm’ı içten vurma niyet ve planlarında cesaretlendirebilirdi. Bu arada münafıklar, Gassanî prensi ve Bizans İmparatoru’yla temasa geçmiş ve Medine yanında bir üs vazifesi görmek üzere, Kur’ân’ın Dırar (Bölücülük) Mescidi adını verdiği (Tevbe Sûresi/9: 107) bir de mescid inşa etmiş bulunuyorlardı. Durumun nezaketini gören Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Müslümanlara bir savaş için seferber olmaları emrini verdi ve her zamanki âdet ve usulünün aksine, seferin kime karşı açılacağını da bildirdi. Vakit, yaz ortasıydı. Kavurucu sıcaklar bastırmış bulunuyordu; hurmaların hasat mevsimi gelmişti; kuraklık ve maddî sıkıntılar vardı; mesafe uzundu; gidilecek yer çöldü ve ayrıca, kendisiyle savaşılacak güç, devrin iki süper gücünden Bizans idi. Hattâ Bizans, birkaç yıl önce, diğer süper güç Sasani İmparatorluğu’nu dize getirmişti. Bütün bunlara rağmen Sahabîler, münafıkların ve iman kalblerine henüz oturmamış bulunan bazılarının aksine, Rasûlüllah’ın çağrısına büyük bir şevkle cevap verip hazırlıklara giriştiler ve kendilerinden beklenenin üstünde malî destek sağladılar. Hicret’in 9’uncu yılı Recep ayında (M.S. 631) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, 30.000 kişilik bir ordu ile Medine’den ayrıldı ve o zaman Bizans’a ait olan Suriye sınırının çok yakınındaki Tebuk’a kadar ilerledi. Büyük bir askerî hazırlığa girişmiş bulunan, fakat Allah Rasûlü’nün beklenenden çok hızlı bir şekilde hazırlanıp harekete geçmesi karşısında hazırlıklarını tamamlayamayan Bizans İmparatoru, planlarından vazgeçmek zorunda kaldı. (İbn Sa‘d, 2: 165–168; Taberi, Tarih, 3: 100–111)

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Tebuk’ta 20 gün kaldı ve Bizans hakimiyetindeki pek çok devletçik bu süre içinde İslâm’ın hakimiyetini ve cizye vermeyi kabûl etti. Bu arada pek çok Hıristiyan kabile de İslâm’a girdi (El-Bidaye ve’n-Nihaye, 5: 13). Hiç kan dökülmeden kazanılan bu zafer, çok geçmeden Bizans’la başlayacak daha uzun süreli çatışmalar öncesinde Müslümanların durumlarını güçlendirmelerinde ve Arabistan içindeki inançsızların ve münafıkların güçlerinin bütün bütün kırılmasında önemli bir rol oynadı.

اِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا اَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـًٔاۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٣٩)

39. Eğer size emredildiği gibi topyekün seferber olmazsanız, Allah sizi hiç gecikmeden pek acı bir azaba düçar eder ve yerinize bir başka topluluk getirir de, (savaşa çıkmamakla) O’na en küçük bir zarar vermiş olmazsınız. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۜ وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ وَاللّٰهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٤٠)

40. Eğer o Peygamber’e yardım etmezseniz, siz de biliyorsunuz ki, Allah O’na hep yardım etmiştir. Hatırlayın ki, o bildiğiniz kâfirler O’nu Mekke’den çıkarmışlardı da, sığındıkları mağarada iki kişiden biri iken, (kendisini takip edenler mağaranın ağzına kadar geldikleri esnada O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, “Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

اِنْفِرُوا خِفَافًا وَثِقَالًا وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٤١)

41. Kolay veya zor, imkânlarınız az veya çok, hafif silahlı veya ağır silahlı, hangi durumda bulunursanız bulunun hep birlikte seferber olun ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin! Budur sizin için hayırlı olan, tabiî ki (hayrın ne ve nerede olduğunu) biliyorsanız.

لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لَاتَّبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُۜ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟ (٤٢)

42. Hazır bir ganimet söz konusu olsa ve çıkılacak sefer de şöyle yakın mesafeli bir sefer olsa idi, (o münafıklar) mutlaka peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli bir yol, onlara aşılmaz uzaklıkta göründü. Sonra da kalkıp Allah adına yemin ederek, “Ne kadar isterdik, imkânımız olsa ve gücümüz yetseydi de seninle birlikte çıksaydık!” diyeceklerdir. Böyle davranmakla kendilerini mahvediyorlar. Allah biliyor ki, onlar hiç şüphesiz yalancılardır.

عَفَا اللّٰهُ عَنْكَۚ لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِبِينَ (٤٣)

43. Hay Allah seni affedesice Nebî! Sefere çıkmamak için senden izin isteyen o münafıklara, sence doğru söyleyenler iyice belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu henüz bilmeden neden izin verirsin ki!? (*)

~Açıklama~

(*) Sence doğru söyleyenler iyice belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu henüz bilmeden ifadesi, oldukça önemli nükteler ve kaideler ihtiva etmektedir. Kısaca: Âyette, doğruyu konuşanları tanımayla ilgili olarak belli olma fiili, yalancıları tanımak için ise bilme fiili kullanılmaktadır. Demek oluyor ki, bir kimsenin söylediği sözde, verdiği haberde doğruyu söylediğine dinleyen o anda hükmedebilir. Çünkü, yalan söylediği bilinmeyen bir kimsenin sözüne itibar edilir ve o doğruyu söylüyor kabul edilir. Ama bu kabul, zihinde bir “acaba?” sorusunun bulunmasına ve araştırmaya mani değildir. Şu kadar ki, araştırma yapılmadan ve bir kimsenin yalan söylediği yakînen bilinmeden, o kimsenin yalan söylediğine hükmedilmez. Âyette yalan söyleyenlerle ilgili olarak dinleyen hakkında bilme fiilinin kullanılması bunu göstermektedir.

Âyetin aslında, Tebuk seferine katılmama adına Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’dan izin isteyenler içinde bulunup da doğruyu söyleyenler hakkında geçmiş zaman kipinde fiil kullanılırken, yalan söyleyenler için yalancılar şeklinde isim kullanılmaktadır. Bu da, isim süreklilik ifade ettiğinden, sefere çıkmamak için Peygamber Efendimiz’den izin isteyenlerin yalan söylemeyi alışkanlık haline getirenler, yani münafıklar olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü sürekli yalan, yani yalancılık bir münafıklık sıfatıdır. Bununla birlikte, tek bir yalan bile güvenilirliği sarstığı için mü’minler, yalandan mutlaka kaçınmalıdırlar.

Âyette doğruyu söyleme için fiil (doğru söyleme) kullanılırken, doğruyu söylemeyenler için isim (yalancılar) kullanılması, bir meselede doğruyu söyleyen kişinin, her ne kadar yalancılığı sabit olmadıkça hakkında yalancı olabileceği şüphesini taşımak doğru olmasa bile, mutlak manâda doğruluğuna hükmedemeyeceğimizi de ima etmektedir. Burada yeri gelmişken şu hususu da not etmeliyiz ki, Kur’ân’da yer alan ve dilden, dilin kullanımından kaynaklanan bu türden çok önemli nükteleri, çok defa onun başka dillerdeki tercümelerinde aksettirmek mümkün değildir. Bu da gösteriyor ki, Kur’ân başka dillere aynıyla tercüme edilemez ve onun başka dildeki tercümeleri asla Kur’ân yerine geçmez. Bazıları, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) âyetlerde sözü edilen münafıklara izin vermekle hata ettiği ve bunun masumiyete ters düştüğü gibi iddialarda bulunmaktadırlar. Bu iddia, bütünüyle yanlıştır. Çünkü, her şeyden önce, ortada teşriî bir emre muhalefet söz konusu değildir ki, peygamberliğin bir sıfatı olan masumiyete halel gelmiş olsun. İkinci olarak, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) izin verdiği kimseler eğer savaşa katılsalardı, 47’inci âyette ifade buyrulduğu gibi, ordu içinde problem çıkarmaktan başka bir şey yapmayacaklardı. Dolayısıyla, 46’ıncı âyette açıkça ifade edildiği üzere Cenab-ı Allah (c.c.), sefere çıkmalarını murad buyurmadı. Şu halde, Peygamber Efendimiz onlara izin vermekle doğru olanı yaptı. Şu kadar ki, nifakları, yalancılıkları iyice ortaya çıkmadan izin verdi. Bu da, O’nun her zaman sahip bulunduğu merhametinden, insanlarının günahlarının ortaya dökülmesini istememesinden dolayı olsa gerekti. Yalnız, kendilerine izin verdiği münafıkların hallerinin iyice ortaya dökülmesi, belki haklarındaki İlâhi hüküm noktasında önemli idi. Bu bakımdan, 43’üncü âyetteki “Hay Allah seni affedesice Nebî!” ifadesinde sadece bir okşama, bir iltifat edalı küçük bir tarizin varlığından belki söz edilebilir. Yoksa, masumiyete halel getirecek bir hatadan söz etmek asla mümkün değildir.

لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ (٤٤)

44. Allah’a ve Âhiret Günü’ne inananlar, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihaddan geri kalmak maksadıyla senden asla izin istemezler. Allah, kalbleri Kendisi’ne saygıyla dopdolu olan ve itaatsizlikten kaçınanları (müttakîler) çok iyi bilmektedir.

اِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ (٤٥)

45. Cihada katılmama hususunda senden izin isteyenler ancak, Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanmayan ve kalbleri şüphe ile çalkalanan, dolayısıyla şüpheleri içinde yalpalayıp duranlardır.

وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِدِينَ (٤٦)

46. Eğer gerçekten sefere çıkmak isteselerdi, elbette bu isteklerini ortaya koyan bir hazırlıkları olurdu. Şurası bir gerçek ki Allah, onlar böyle isteksizlik içinde iken sefer maksadıyla harekete geçmelerini istemedi de, kendilerini engelledi ve haklarında şu hüküm verildi: “Oturun, evlerinizde oturanlarla beraber!”

لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالًا وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِمِينَ (٤٧)

47. Eğer onlar içinizde sefere çıkmış olsalardı, problem artırmaktan başka işe yaramazlar ve hiç şüpheniz olmasın ki, sizi fitneye ve tefrikaya düşürmek maksadıyla aranızda koşuşturup dururlardı. Kaldı ki, içinizde onlara kulak verecekler de vardı. Allah, zalimleri çok iyi bilmektedir.

لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْاُمُورَ حَتّٰى جَٓاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ اَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ كَارِهُونَ (٤٨)

48. Bundan önce de aranızda fitne çıkarmaya yeltenmişler ve (ey Rasûlüm,) nice planlar içine girip, senin aleyhinde türlü türlü entrikalar çevirmişlerdi. Ama onlar hiçbir zaman hoşlanmasalar da, hak gelip yerine oturdu ve Allah neye hükmettiyse o oldu.

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِي وَلَا تَفْتِنِّيۜ اَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (٤٩)

49. İçlerinde, “Bana izin ver de şu sefere katılmayayım; gel benim başıma bir belâ, bir fitne açma!” diyenler de var. Oysa fitnenin, belânın tam içine düşmüş durumdalar. Hiç şüphesiz Cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.

اِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۚ وَاِنْ تُصِبْكَ مُصِيبَةٌ يَقُولُوا قَدْ اَخَذْنَٓا اَمْرَنَا مِنْ قَبْلُ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ (٥٠)

50. Bir iyilikle karşılaşsan, bu onları üzer; bir musibete maruz kalsan, bu defa (kendi akıllarını beğenmişlik içinde), “İyi ki biz tedbirimizi önceden almıştık!” der ve çalımlı çalımlı döner giderler.

قُلْ لَنْ يُصِيبَنَٓا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَاۚ هُوَ مَوْلٰينَاۚ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (٥١)

51. De ki: “Allah hakkımızda ne yazmış, ne takdir buyurmuşsa başımıza ancak o gelir. O, bizim Mevlâmızdır, Sahibimizdir. Yalnızca Allah’a dayanıp güvensin mü’minler.”

قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَٓا اِلَّٓا اِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِۜ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ اَنْ يُصِيبَكُمُ اللّٰهُ بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدِهِ۪ٓ اَوْ بِاَيْدِينَاۘ فَتَرَبَّصُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ مُتَرَبِّصُونَ (٥٢)

52. (Münafıklara da şunu) söyle: “Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz musibet, (ancak zafer veya şehitlik, dolayısıyla Cennet ve Hak’kın rızası gibi) iki güzel neticeden başka ne şekilde tecelli edebilir ki? Ama bizim açımızdan sizin düçar olacağınız âkıbet ise, Allah’ın sizi ya bizzat Kendi katından veya bizim ellerimizle (nasıl, ne zaman ve ne şekilde geleceği belli olmayan) bir azaba uğratmasıdır.” O halde bekleyin siz, biz de sizinle beraber beklemekteyiz.”

قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْۜ اِنَّكُمْ كُنْتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ (٥٣)

53. (Rasûlüm, o gönülsüz teberrularına mukabil) şöyle de: “Malınızdan şu sefer münasebetiyle ister içinizden gelerek verin isterse hoşlanmaya hoşlanmaya verin, yaptığınız harcama, Allah katında hiçbir zaman kabul görmeyecektir. Gerçek şu ki siz, hak yoldan uzak fasıklar güruhusunuz.”

وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِهِ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمْ كُسَالٰى وَلَا يُنْفِقُونَ اِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ (٥٤)

54. Teberrularının kabul edilmemesine sebep şudur: Allah’a ve Rasûlü’ne karşı inkâr ve nankörlük içindedirler; inanmadıkları için namaza üşene üşene gelirler ve yardımda bulunurken de hoşlanmaya hoşlanmaya verirler.

فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُرِيدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ (٥٥)

55. Onların malları da, çocukları da seni imrendirmesin. Allah, (kalblerinde imana yer olmadığı ve öyle hak ettikleri için,) onları malları ve çocukları sebebiyle dünya hayatında keder ve sıkıntılara giriftar etmeyi ve neticede kâfir olarak can vermelerini dilemektedir. (*)

~Açıklama~

(*) Burada bir defa daha hatırlatmamız gerekiyor ki, Allah kimse için sıkıntı, azap ve kâfirlik dilemez. Allah’ın dünyada insan iradesine tanıdığı bir saha vardır ve insan, iradesiyle neyi talep ederse Allah onu yaratır. Hattâ, insan küfre, dalâlete düşmesin diye Allah peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, her dönemde insanları hakka, doğruya çağıracak, dinini temsil edip başkalarına anlatacak insanlar var etmiştir. Buna rağmen inanmamakta direnenler, Cenab-ı Allah’ın insan hayatı için koyduğu kanunlar gereği azabı hak ederler, yani herkes, niyetinin ve yaptığının karşılığını görür. Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanmayan ve bütün himmetlerini dünyaya hasredenler için mal ve evlât, gerçekten bir sıkıntı ve keder sebebidir. Ehl-i nifak ve küfrün bütün hayatları geçim, mal ve evlât derdiyle geçer ve onlar, Âhiret’i akıllarına bile getirmezler. Neticede de, nasıl yaşamışlarsa öyle, yani küfür içinde can verirler. Neyi talep etmişler, neyi hak etmişlerse onunla karşılaşırlar.

وَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْۜ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلٰكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ (٥٦)

56. Allah adına yemin ederek “Biz de sizdeniz!” derler. Onlar, katiyen sizden değildirler; fakat onlar, müşriklere yaptığınızı kendilerine de yaparsınız korkusu içinde ödleri patlayan (ve bu korku sebebiyle sizdenmiş gibi görünen) bir topluluktur.

لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـًٔا اَوْ مَغَارَاتٍ اَوْ مُدَّخَلًا لَوَلَّوْا اِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ (٥٧)

57. Şayet sığınabilecekleri bir yer, yahut barınabilecekleri mağaralar, hattâ başlarını sokacakları bir delik bulsalardı, hiç durmaz derhal o tarafa seğirtirlerdi.

وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِۚ فَاِنْ اُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَاِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَٓا اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ (٥٨)

58. İçlerinden bazıları da, senin zekât ve sadakaları taksim edişine dil uzatmaktadır. O zekât ve sadakalardan kendilerine bir şey verilirse memnun kalırlar; verilmezse bu defa öfkelenirler.

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْتِينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟ (٥٩)

59. Böyle davranacaklarına, Allah’ın ve Rasûlü’nün kendilerine verdiğine rıza gösterseler de, (açgözlük etmeyip) “Bize Allah yeter. Allah, bize lütf u kereminden yine verir, Rasûlü de verir. Bizim rağbetimiz ancak Allah’adır!” deseler, sanki ne olur!

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَٓاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَ۬لَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّبِيلِۜ فَرِيضَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٦٠)

60. Zekâtlar, ancak fakir oldukları bilinenler, gerçekten muhtaç fakat kendilerini belli etmeyen düşkünler, onu toplamakla görevli memurlar, kalbleri İslâm’a ısındırılacak olanlar ve dostlukları veya kötülüklerinin def’i umulanlar, esir ve kölelikten kurtulacak veya kurtarılacaklar, borçlarını ödeyemeyecek durumda olanlar, (ilim tahsili ve hac yolculuğunda bulunup da bunlara güç yetiremeyenler de dahil olmak üzere,) Allah yolunda O’nun adını yüceltme uğruna gayret ve cihad edenler ve yolda kalmışlar içindir. Bu konudaki Allah’ın kesin hükmü budur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٦١)

61. Münafıklardan bazıları, (Peygamberliğin zirve temsilcisi) Peygamber’i incitmekte ve O’nun hakkında “O, herkesi dinleyen, her söze inanan bir kulaktır!” demektedirler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Evet öyledir, fakat O sizin için, sizi dinlerken hep hayrınıza dinleyen ve hakkınızda ancak iyi sözleri işitmek isteyen bir hayır kulağıdır. Allah’a inanıp itimat ettiği gibi, mü’minlerin sözlerine de inanır ve değer verir; ayrıca içinizdeki iman edenler için sizin kavrayamayacağınız büyüklükte bir rahmettir.” Gerçek bu iken, Allah’ın Rasûlü’nü incitenler için çok acı bir azap vardır.

يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْۚ وَاللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ اِنْ كَانُوا مُؤْمِنِينَ (٦٢)

62. Sizin yanınıza gelir ve gönlünüzü hoş etmek için Allah’a yeminler ederler. Oysa, gerçekten mü’min iseler bilmeliler ki, hoşnut edilmesi gereken öncelikle Allah ve Rasûlü’dür.

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَاۜ ذٰلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ (٦٣)

63. Halâ öğrenmediler mi ki, kim Allah’a ve Rasûlü’ne muhalefet ve düşmanlık ederse, hiç şüphesiz onun hakkı, içinde daimî kalmak üzere Cehennem ateşidir. Budur en feci rüsvaylık.

يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ اَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا فِي قُلُوبِهِمْۜ قُلِ اسْتَهْزِؤُ۫اۚ اِنَّ اللّٰهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ (٦٤)

64. Münafıklar, kalblerinde gizledikleri (küfür, düşmanlık ve hileleri) yüzlerine vuracak bir sûrenin tepelerine inivereceği korkusu içindedirler. Buna rağmen, bir yandan da alay etmekten geri durmazlar. (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: “Siz alay edin bakalım! Allah, bilinmesinden korktuğunuz o şeyleri elbette içinizde koymayacak, orta yere döküverecektir.”

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ (٦٥)

65. Eğer onlara ne konuştuklarını sorsan, “Ciddî bir şey konuştuğumuz yoktu. Sadece lafa dalmış, eğleşiyorduk!” derler. (Onlara) de ki: “Demek siz Allah ile, O’nun âyetleriyle ve Rasûlü ile eğleniyorsunuz ha!”

لَا تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ اِيمَانِكُمْۜ اِنْ نَعْفُ عَنْ طَٓائِفَةٍ مِنْكُمْ نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ۟ (٦٦)

66. Şimdi de özür beyan etmeye kalkmayın. Gerçek şu ki, dillerinizle iman ettiğinizi söylediniz, sonra da küfrünüzü ortaya koydunuz. İçinizden, boş konuşma ve ciddiyetsizlikleri Allah ve Rasûlü’yle alay gayesi taşımayanları (bu davranışlarından dolayı) affetsek bile, diğerlerini inkârda ve günah işlemekte ısrarları sebebiyle elbette cezalandıracağız.

اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ (٦٧)

67. Erkek olsun kadın olsun, bütün münafıklar birbirinin aynısıdır: kötülük ve çirkinliği teşvik edip yayarken, iyilik, doğruluk ve güzelliğin önünü almaya çalışırlar; ellerini de hayır, iyilik ve Allah yolunda infaktan yana pek sıkı tutarlar. Onlar, (hayatlarında kulluk noktasında) Allah’ı unuttular; Allah da (mükâfat noktasında) onları “unutup” terketti. Muhakkak ki münafıklar, fasıkların (Allah’a itaatsizlikte, günahta ısrarlı olanların) ta kendileridir.

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَاۜ هِيَ حَسْبُهُمْۚ وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقِيمٌۙ (٦٨)

68. Allah, erkek olsun kadın olsun bütün münafıklara ve kâfirlere içinde daimî kalmak üzere Cehennem’i va’detmiştir. Nasipleri olarak onlara yeter o. Allah, onları rahmetinden tardetti; onların hakkı, kalıcı bir azaptır.

كَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالًا وَاَوْلَادًاۜ فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذِي خَاضُواۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (٦٩)

69. İşte böyle (ey münafıklar ve kâfirler)! Tıpkı sizden önce gelip de helâk olup gitmiş topluluklar gibi. Bir farkla ki onlar, sizden daha güçlü, malları ve evlâtlarının çokluğu bakımından sizden daha ileride idi. Onlar, bu dünyada paylarına düşen nimet ölçüsünde zevk sürmeye baktılar; nasıl sizden öncekiler böyle paylarına düşen nimet ölçüsünde zevk sürmeye baktılarsa, nitekim siz de payınıza düşen nimetler ölçüsünde zevk sürmeye kalktınız ve hep birlikte (oyun ve eğlence) bataklığına dalanlar gibi siz de daldınız. O münafık ve kâfirlerin bütün yaptıkları, dünyada da Âhiret’te de heder olup gitti. İşte öyleleridir bütün bütün kaybedip, kendilerini helâke atanlar.

اَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَاُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰهِيمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِۜ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٧٠)

70. Yoksa onlara daha önce helâk edilen toplulukların, Nuh kavminin, Âd ve Semûd’un, İbrahim’in kavminin, Medyen halkının ve şehirleri yerle bir edilen o topluluğun (Lût kavminin) ibret dolu tarihleri anlatılmadı mı? Kendilerine gönderilen rasûller onlara gün gibi ortada gerçekler ve apaçık delillerle gelmişlerdi. Allah, onlara asla zulmetmiş değildi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُطِيعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٧١)

71. Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri, çok yakın yardımcıları ve birbirlerinin işlerine vekildirler. Usulü dairesinde doğruyu ve iyiliği teşvik edip yayar, yanlışın ve kötülüklerin önünü almaya çalışırlar. Namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve zekâtı tastamam verirler; Allah’a ve Rasûlüne daima itaat içindedir onlar. Onlardır Allah’ın merhametle muamele edeceği seçkin kimseler. Hiç şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ۟ (٧٢)

72. Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içlerinde daimî kalmak üzere (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler, sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetlerinde pek hoş meskenler va’detmiştir. Hepsinden alâsı ise, Allah’ın onlardan niteliğini dünyada kavramanız mümkün olmayan hoşnutluğudur. İşte budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٧٣)

73. Ey (Peygamberliğin zirve temsilcisi) Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla (yerine, zamanına ve şartlara göre nasıl gerekiyorsa öyle) cihad et (*) ve karşılarında güçlü, kuvvetli ve metin ol. Onların nihaî barınakları Cehennem’dir. Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!

~Açıklama~

(*) Âyetin lafzında (yerine, zamanına ve şartlara göre, nasıl gerekiyorsa öyle) ifadeleri yoktur. Fakat, kullanılan kelimenin cihad olması, kâfirlerle münafıklara karşı aynı türden cihadın yapılmaması, hattâ sûrenin başında müşrikler de iki ayrı kategoride ele alındığı üzere, kâfirlerin hepsine karşı yapılması gereken cihadın da aynı olmaması, bu manânın verilmesini gerektirdiği gibi, Kur’ân-ı Kerim’in başka yerlerinde kâfirlere ve münafıklara karşı nasıl davranılmasıyla ilgili olarak geçen başka âyetlerde “yaptıklarına aldırma, müsamahalı ol; onlarla en güzel şekilde mücadele et...” gibi ifadelerin kullanılması da, bu manâyı zaruri kılmaktadır. Ayrıca, burada sözü edilen kâfirlerden ve münafıklardan kasıt, o an hedef alınan kâfirler ve münafıklar da olabilir. Fakat “Manânın hususîliği, hükmün umumîliğine mani değildir.” kaidesi gereğince, aynı şartlarda aynı nitelikteki kâfir ve münafıklara aynı davranmak gerekir ki, bu da sözü edilen cihadın yine yere, zamana ve şartlara göre şekil alması gerektiğini gösterir. Son olarak, cihadın savaş demek olmadığını ve kâfirlere karşı verilecek cihadla münafıklara karşı verilecek cihadın farklı olduğunu bir defa daha belirtmeliyiz. (Ayrıca bkn. âyet 123, not 27)

يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْرًا لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَابًا اَلِيمًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٧٤)

74. Olumsuz bir şey söylemedik diye Allah’a yemin ederler. Ama şurası bir gerçek ki, küfür ifade eden o sözü söylediler ve Müslümanlık ikrarından sonra (küfrü gerektiren söz ve davranışlarıyla) küfre girdiler; başaramadıkları, netice alamadıkları birtakım cinayetlere, kötülüklere yeltendiler. Lütf u kereminden Allah’ın (ve O’nun açtığı yolda, O’nun izniyle) Rasûlü’nün kendilerini zenginleştirmiş olmasının dışında Allah ve Rasûlü onlara bir şey yapmadı ki, böyle intikam duyguları taşıyorlar! Her şeye rağmen eğer tevbe ederlerse, haklarında hayırlı olur. Yok, yüz çevirirlerse, Allah kendilerini dünyada da, Âhiret’te de pek acı bir azaba uğratır. Kaldı ki, yeryüzünde (kendilerini Allah’ın azabına karşı koruyacak) ne bir sahipleri, ne de (Allah’ın azabına karşı kendilerine yardım edecek) bir yardımcıları vardır.

وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ (٧٥)

75. İçlerinden bazıları da, “Eğer Allah lütf u kereminden bize mal verirse, hiç şüphe edilmesin ki zekâtımızı verir, tasadduk ve teberruda bulunur ve yine hiç kuşkusuz, Allah’ın istediği çizgide sağlam, doğru ve yerinde iş yapanlardan oluruz!” diye Allah’a kesin söz vermişlerdi.

فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِهِ بَخِلُوا بِهِ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ (٧٦)

76. Derken, Allah lütf u kereminden kendilerine bol bol verdi, fakat onlar cimrilikte bulundular ve kendilerinden zekât ve teberru istendiğinde aldırmadan yüz çevirip gittiler.

فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقًا فِي قُلُوبِهِمْ اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ (٧٧)

77. Bunun üzerine Allah, Kendisine verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeyi âdet edinmeleri sebebiyle kalblerinin tam merkezine (ölüp) O’na ulaşacakları güne kadar orada kalacak çok çirkin bir nifak yerleştirdi.

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِۚ (٧٨)

78. Bilmiyorlar mıydı ki hiç şüphesiz Allah, onların içlerinde saklı tuttuklarını da, gizli gizli fısıldaşmalarını da bilir ve yine hiç şüphesiz Allah, (insandan gizli ve beş duyusu itibariyle onun idrak sahasının dışında kalan her şey dahil) bütün gizlilikleri hakkıyla bilendir.

اَلَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لَا يَجِدُونَ اِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْۜ سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٧٩)

79. Mü’minlerden farz olan zekâtın dışında veya kendilerine zekât düşmediği halde gönüllü bağışta bulunanları da, çalışıp didinerek kazandıklarından veren fakir mü’minleri de söz atarak, kaş-göz hareketleriyle kınar ve onlarla alay ederler. Oysa Allah, o münafıkları (nifakları sebebiyle) maskara etmiştir ve onların hakkı pek acı bir azaptır. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet-i kerimeler, münafıkların hallerini, sıfatlarını ve davranışlarını anlatırken, nifakın yani münafıklığın ne kadar çirkin olduğuna dikkat çekmekte ve insanları bu çirkinliğe karşı ikaz buyurmakta, ondan nefret ettirmektedir. Son âyet, gerçekten nifakın çok tipik bir özelliğini ortaya koymaktadır. Kendilerinde herhangi bir fazilet olmayan insanlar, faziletli insanları faziletleri sebebiyle ayıplarlar. Meselâ, âyette buyurulduğu gibi, mallarından Allah yolunda, kamu yararına, fakirlere veremeyenler, zengin veya fakir verebilenleri gösteriş yapmakla suçlar veya küçümserler.
Münafıklar, Allah yolunda mallarını harcayan zengin mü’minlerle gösteriş yapıyorlar diye, fakir fakat alın teriyle kazandıklarından veren mü’minlerle de “Şunlara bakın; Bizans’ın kaleleri bunların verdikleriyle mi yıkılacak?” diyerek alay ediyorlar, o mü’minleri göstererek birbirlerine kaş-göz işaretleri yapıyorlardı. Bu tavır, o hayrı, o iyiliği yapamayanların bir avuntusu, içlerindeki çok çirkin nifakın bir yansımasından ibaretti. Evet, kendilerinde bulunmayan faziletleri başkalarında görünce onları tenkit, küçümseme, onlarla alay etme tam bir nifak alâmetidir.

اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ۟ (٨٠)

80. (Ey Rasûlüm,) onlar için Allah’tan bağışlanma dilesen de dilemesen de fark etmez. Onlar için yetmiş defa bile bağışlanma dilesen, Allah onları kesinlikle bağışlayacak değildir. Çünkü onlar, Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmemiş ve onlara karşı gelmişlerdir. Allah, böyle fasıklar (inançsız ve itaatsizler) güruhuna hidayet nasip etmez.

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَبِيلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَرًّاۜ لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ (٨١)

81. Allah Rasûlü’ne muhalefetle sefere katılmayıp geride kalanlar, (evlerin sürekli sakinleriyle birlikte) oturup rahatlarına bakmakla pek sevindiler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmekten hoşlanmayıp, birbirlerine “Bu sıcakta sefere çıkmayın!” tavsiyesinde bulundular. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Cehennem ateşi çok daha sıcaktır.” Keşke gerçeği bilseler, meselelerin özüne vâkıf olsalardı!

فَلْيَضْحَكُوا قَل۪يلًا وَلْيَبْكُوا كَثِيرًاۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (٨٢)

82. Bu sebeple onlar, bizzat işleyip hesaplarına kaydolan amellerinin karşılığında az gülsünler, çok ağlasınlar!

فَاِنْ رَجَعَكَ اللّٰهُ اِلٰى طَٓائِفَةٍ مِنْهُمْ فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ اَبَدًا وَلَنْ تُقَاتِلُوا مَعِيَ عَدُوًّاۜ اِنَّكُمْ رَضِيتُمْ بِالْقُعُودِ اَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُوا مَعَ الْخَالِفِينَ (٨٣)

83. Eğer Allah seni bu seferden geri (Medine’ye) döndürür de orada kalan münafıklardan bir grup bir başka sefere çıkmak için senden izin isteyecek olursa de ki: “Siz, bundan böyle benimle asla herhangi bir sefere çıkamayacak ve benim yanımda herhangi bir düşmanla asla savaşma imkânı bulamayacaksınız. Çünkü siz, bundan önce seferden geri kalıp oturmayı tercih ettiniz; aynı şekilde şimdi de arkada kalan (kadınlar, çocuklar ve yaşlılarla beraber) oturmaya bakın!”

وَلَا تُصَلِّ عَلٰٓى اَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ اَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلٰى قَبْرِهِ۪ۜ اِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ (٨٤)

84. Onlardan (münafıklardan) ebedî kayıp içinde ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma ve hakkında dua etmek maksadıyla kabri başında da durma. Şurası bir gerçek ki onlar, Allah’ı ve Rasûlü’nü inkâr ettiler ve yoldan çıkmış günahkârlar (fasıklar) olarak öldüler.

وَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَاَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُرِيدُ اللّٰهُ اَنْ يُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ (٨٥)

85. Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah, (kalblerinde imana yer olmadığı ve öyle hak ettikleri için,) bunlar sebebiyle dünyada onları keder ve sıkıntılara giriftar etmeyi ve neticede kâfir olarak can vermelerini dilemektedir. (*)

~Açıklama~

(*) Bkn. âyet 55, not 13.

وَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ اَنْ اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ اُو۬لُوا الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِدِينَ (٨٦)

86. (Onlar, gerçekten kâfirdir ve hiçbir zaman cihada çıkmak da istemezler.) Ne zaman bir sûre inip, “Allah’a iman edin ve O’nun Rasûlü’yle beraber cihada çıkın!” diye buyrulsa, içlerinden servet ve imkân sahibi kimseler hemen senden izin istemeye bakar ve “Bırak bizi, şu evlerinde oturan (kadın ve çocuklarla beraber) oturalım!” derler.

رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِ وَطُبِعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ (٨٧)

87. Seferden geri kalan (kadınlar ve çocuklarla) birlikte oturup keyiflerine bakmayı tercih ettiler ve kalblerinin üzerine mühür basıldı. Bu sebeple onlar, gerçeği ve meselelerin özünü asla idrak etmezler.

لٰكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَهُ جَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٨٨)

88. Buna karşılık, (Risalet’in zirve temsilcisi o) Rasûl ve iman edip de O’nun beraberinde bulunanlar, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. Onlar içindir bütün hayırlar ve onlardır gerçekten kurtuluşa ermiş bulunan mazhariyet sahipleri.

اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ۟ (٨٩)

89. Allah, onlar için içlerinde daimî kalmak üzere (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.

وَجَٓاءَ الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ سَيُصِيبُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٩٠)

90. Bedevîler (göçebe çöl halkın)dan (geride kalacak ailelerini geçindirebilecekleri nafakadan veya sefere katılmak için gerekli teçhizattan mahrum bulunma) mazeretleri olanlar, Allah Rasûlü’ne gelip seferden muaf tutulmaları için izin istediler. Allah’a ve Rasûlü’ne karşı yalan söyleyen, yalan beyanlarda bulunanlar ise, (hiçbir mazeretleri olmamasına rağmen) oturup kaldılar (da, sefere iştirak etmediler). İçlerinde (bundan böyle de İslâm’a girmeyi reddedip,) küfürde kalmayı sürdürenlere pek acı bir azap isabet edecektir.

لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَٓاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضٰى وَلَا عَلَى الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ اِذَا نَصَحُوا لِلّٰهِ وَرَسُولِهِ۪ۜ مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِنْ سَبِيلٍۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌۙ (٩١)

91. Sefere katılamayacak ölçüde zayıf ve güçsüz olanlara, hastalara ve sefer için gerekli teçhizatı ve sefer süresince gıda ve maişetlerini temin edemeyip başkalarına yük olacaklara, Allah’a ve Rasûlü’ne sadık kalmak ve onlar hakkında sadece hayır düşünüp, geride üzerlerine düşen vazifeleri yapmak kaydıyla herhangi bir sorumluluk ve vebal yoktur. Allah’ı görüyormuşçasına, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde daima iyilik düşünen ve geride kaldıklarında iyilikle meşgul bulunanları kınamak için herhangi bir sebep söz konusu olamaz. Allah, hataları, günahları pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

وَلَا عَلَى الَّذِينَ اِذَا مَٓا اَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لَٓا اَجِدُ مَٓا اَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِۖ تَوَلَّوْا وَاَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا اَلَّا يَجِدُوا مَا يُنْفِقُونَۜ (٩٢)

92. Ey Rasûlüm! Kendilerine binek temin etmek için sana müracaat ettiklerinde sen, “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum!” deyince, Allah yolunda verecek bir şey bulamamaktan dolayı büyük bir üzüntüyle gözleri dolu dolu dönüp gidenler için de sorumluluk ve vebal söz konusu olamaz.

اِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ وَهُمْ اَغْنِيَٓاءُۚ رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِۙ وَطَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٩٣)

93. Sorumluluk ve vebal ancak, varlıklı olmalarına ve yeterli imkânları bulunmasına rağmen sefere katılmamak için çeşitli bahanelerle senden izin isteyenler üzerinedir. Onlar, geride kalmaları tabiî bulunan (kadın, çocuk ve ihtiyar)larla birlikte olmayı tercih ettiler ve Allah kalblerini mühürledi. Onlar, (gerçeği, meselelerin mahiyetini) bilen ve ilme dayanarak hareket eden kimseler değildir.

يَعْتَذِرُونَ اِلَيْكُمْ اِذَا رَجَعْتُمْ اِلَيْهِمْۜ قُلْ لَا تَعْتَذِرُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكُمْ قَدْ نَبَّاَنَا اللّٰهُ مِنْ اَخْبَارِكُمْۜ وَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٩٤)

94. Sefer dönüşü kendileriyle karşılaştığınızda sefere katılmamalarıyla ilgili olarak tekrar tekrar mazeretler beyan edecek, önceki mazeretlerini tekrarlayacaklardır. (Ey Rasûlüm,) onlara de ki: “Boşuna mazeret beyan edip durmayın, size asla inanacak değiliz; çünkü Allah, mazeretlerinizin geçersizliğiyle alâkalı olarak nifak ve yalanlarınızı bize bildirdi. Bundan böyle de yapacağınız her şeyi Allah da, Rasûlü de görüp değerlendirecek ve sonra gaybı da şahadeti de (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına gireni de) bilen (Allah’ın) huzuruna iade edileceksiniz. O da, bütün yaptıklarınızı bir bir önünüze koyacaktır.”

سَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ اِذَا انْقَلَبْتُمْ اِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْۜ فَاَعْرِضُوا عَنْهُمْۜ اِنَّهُمْ رِجْسٌۘ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (٩٥)

95. Dönüp yeniden bir araya geldiğinizde kendilerini kınamayasınız ve sorguya çekmeyesiniz diye Allah adına yemin üstüne yemin edecek (ve sözde mazeretleri konusunda sizi inandırmaya çalışacaklardır). Siz de ilişmeyin onlara, kendileriyle muhatap olmayın. Şurası bir gerçek ki, onlar murdar bir topluluktur ve bizzat işleyip kazandıkları günahları sebebiyle nihaî barınakları da Cehennem’dir.

يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْۚ فَاِنْ تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَرْضٰى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ (٩٦)

96. Siz kendilerinden hoşnut olasınız diye karşınızda Allah’a yeminler ederler. Varsayalım ki siz onlardan hoşnut oldunuz; fakat Allah, yoldan çıkmış o günahkârlar güruhundan razı olacak değildir.

اَلْاَعْرَابُ اَشَدُّ كُفْرًا وَنِفَاقًا وَاَجْدَرُ اَلَّا يَعْلَمُوا حُدُودَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٩٧)

97. Göçebe çöl halkı, (cahillikleri ve eğitimsizlikleri sebebiyle) küfür ve nifakta daha şiddetli olup, konumları ve içinde bulundukları şartlar itibariyle de Allah’ın Rasûlüne indirdiği hükümlerin çerçevesini bilmeme onlardan daha çok beklenir. Allah, (kullarının her durumu dahil) her şeyi hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır. (*)

~Açıklama~

(*) Bedevîler denilen çöl halkından pek çokları, cahillikleri ve eğitimsizleri sebebiyle kaba, inatçı ve merhametsizdi. Rasûlüllah’ın huzuruna varıp, O’nu dinlemeye vakitleri de olmuyordu. Bu bakımdan onların, asırlardır kökleşmiş inançlarını, dünya görüşlerini, hayat tarzlarını ve âdetlerini değiştirmeleri pek zordu. Buna rağmen, içlerinden pek çok da Sahabî çıkacaktı. Burada kaydetmeliyiz ki, tarih bize Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm zamanında yaşayan kâfirlerin de, münafıkların da bütün zamanların kâfir ve münafıklarının en sert, en acımasız, en kurnaz, en riyakâr, eğitilmeye en uzak ve kökleşmiş inanç, âdet ve yaşayışlarına bağlılıkta en mutaassıp olduklarını haber vermektedir. Kur’ân âyetleri de, bunun böyle olduğunu apaçık göstermektedir. Fakat Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Allah’ın izniyle bu insanlardan çok kısa bir sürede bütün zamanların ilme ve düşünceye en açık, en merhametli, en faziletli, Kıyamet’e kadar gelecek nesillere öğretmen olacak bir cemaat çıkarmıştır. Öyle ki onlar, Sahabe adıyla anılacak ve artık Kıyamet’e kadar milyarların hürmet ve muhabbetine mazhar olacak bir konuma ulaşmışlardır. Bu, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tarihte eşine rastlanmayan mucizelerinden birisidir.

Bu konuda, Bediüzzaman hazretleri şöyle der: 

İşte bak: O zat, şu geniş yarımadada, vahşî, âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif kavimlerin âdet ve vahşî, kötü huylarını, çok kısa bir süre içinde ve âdeta bir hamlede ortadan kaldırıp, yerlerine bütün güzel huyları yerleştirerek onları bütün dünyaya öğretmen ve medenî milletlere üstad eyledi. Bak, bunu asla zorla yapmıyor; tam tersine akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fethedip kendine râm ediyor. Kalblerin sevgilisi, akıllara öğretmen, nefislerin terbiyecisi ve ruhların sultanı oluyor. Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti küçük bir toplulukta ancak büyük bir idareci, çok büyük gayretle kaldırabilir. Halbuki bak, bu büyük zât, büyük ve çok sayıda âdeti hem inatçı ve mutaassıp topluluklardan, zahirî küçük bir kuvvetle, çok da uğraşmadan ve az bir zaman içinde kaldırıp yerlerine öyle faziletler yerleştiriyor ki, bu faziletler o insanların dem ve damarlarına işleyip sabit hale geliyor. O zât, bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor. Şu Saâdet Asrı’nı görmeyenlerın gözlerine şu andaki Arap Yarımadası’nı sokuyoruz. Haydi yüzer filozofu, (sosyologu, psikologu, pedagogu) alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzde birisini acaba yapabilirler mi? (Sözler, “19. Söz”, 310-311) Ehl-i küfür ve nifakla ilgili Kur’ân âyetleri üzerinde dururken, bu husus hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır.

وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَٓائِرَۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۜ وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٩٨)

98. Göçebe çöl halkından kimileri, (zekât veya cihad için yapmaları beklenen katkı gibi, Allah yolunda) verdiklerini kendilerinden alınmış haraç veya angarya sayar ve zaman tersine döner de başınıza belâlar gelir mi diye beklerler. O belâlar, kendi başlarına olsun! Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (kimin hangi durumda, ne tür beklentiler içinde olduğu dahil) her şeyi hakkıyla bilendir.

وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ قُرُبَاتٍ عِنْدَ اللّٰهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِۜ اَلَٓا اِنَّهَا قُرْبَةٌ لَهُمْۜ سَيُدْخِلُهُمُ اللّٰهُ فِي رَحْمَتِهِ۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ۟ (٩٩)

99. Göçebe çöl halkı içinde bazıları da vardır ki, Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanır ve Allah yolunda verdiklerini, Allah katında yakınlık sebebi ve Rasûl’ün dualarını almaya vesile sayarlar. Gerçekten de, Allah yolunda yaptıkları harcamalar onlar için Allah’a yakınlık sebebidir. Allah, onları hususî rahmetine dahil edecektir. Hiç şüphesiz Allah, (kullarının hata ve günahlarını) pek çok bağışlayandır; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (١٠٠)

100. Muhacirlerden ve Ensar’dan (İslâm’a girmede ve Allah yolunda hizmette) ilk dereceleri kazananlarla, Allah’ı görüyormuşçasına, hiç değilse, Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde onlara tâbi olanlar var ya: Allah onlardan razı, onlar da Allahtan razıdırlar; ve Allah, onlar için içlerinde ebedî kalmak üzere her tarafında ırmaklar çağlayan cennetler hazırlamıştır. İşte budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, Sahabe-i Kiram’ın, özellikle içlerinde ön safları tutanların ve onları Allah karşısında tam bir sorumluluk hissiyle takip edenlerin değerini ve büyüklüğünü tasvir ve idrak için yeterlidir. Müslüman âlimler, Sahabe-i Kiram’ın peygamberlerden sonra bütün insanların en faziletlileri olduğu konusunda ittifak halindedirler. Bu âyet-i kerimede bu çerçevede dikkat çeken husus, Kur’ân’ın cennetlerden bahsederken kullandığı ve bu meal çalışması boyunca “(ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler” şeklinde çevirdiğimiz cennâtin tecrî min tahtihâ’l-enhâr ifadesinde, tahtihâdan önce ‘bazıyet’, yani bir sınırlama ifade eden min edatı kullanılırken, bu âyette bu edat yoktur ve söz konusu ifade tahtehâ’l-enhâr şeklinde gelmektedir. Yani, Sahâbe-i Kiram’a va’dedilen cennetler bütünüyle ırmaklarla kaplıdır ki, bu da, onlara verilecek cennetlerin, diğerlerine nisbeten çok daha nimetlerle yüklü olacağını gösterir. Âlimlerin çoğunluğu tarafından kabûl edilen tarife göre Sahabî,Rasûlüllah’ı hayatında iken bir defa olsun gören ve az da olsa sohbetinde bulunan mü’mindir.” (İbn-i Hacer-i Askalânî, 1: 7) Sahabe’nin tabakaları vardır ve bu konuda Hâkim en-Nisaburî’nin yaptığı taksim, genel kabul gören taksimdir. Hâkim, Sahabe’yi 12 mertebe halinde ele alır. Bazı sahabîler, bilhassa ilkler, bu mertebelerin pek çoğuna dahildir. Dolayısıyla, bu mertebeler değerlendirilirken her bir mertebeye ona ait olarak dahil bulunanlar düşünülmelidir.

Hâkim’in Sahabe için saydığı 12 tabaka şöyledir:

  • Raşid Halifeler olarak anılan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali başta olmak üzere, hayatlarında Cennet’le müjdelenen 10 sahabî ki, geri kalan 6’sı da şunlardır: Zübeyr ibn Avvam, Ebû Ubeyde ibn Cerrah, Abdürrahman ibn Avf, Talha ibn Ubeydillâh, Sa’d ibn Ebî Vakkas ve Said ibn Zeyd (Allah, hepsinden razı olsun!).
  • Hz. Ömer’den önce Müslüman olup, Zeyd ibn Erkam’ın evinde Rasûlüllah’la gizli gizli bir araya gelenler.
  • Habeşistan’a hicret edenler.
  • Akabe’de Rasûlüllah’a ilk biat eden Ensar.
  • Akabe’de Rasûlüllah’a ertesi yıl biat eden Ensar.
  • Hicret esnasında Rasûlüllah henüz Medine’ye ulaşmadan kendisine katılanlar.
  • Bedir savaşına katılan sahabîler (Bedir Ashabı).
  • Bedir Savaşı ile Hudeybiye Anlaşması arasında hicret edenler.
  • Hudeybiye’de ağaç altında Rasûlüllah’a biat edenler.
  • Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra Müslüman olup, Medine’ye hicret edenler.
  • Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olanlar.
  • Mekke’nin fethinden sonra Rasûlüllah’ı gören çocuk sahabîler. (Hâkim, 22–24) (Bütün bu bilgiler için bkn. Sonsuz Nur, 3, 139–141)

Bazı tefsirciler, âyetteki Ve’s-sâbikûne’l-evvelûne mine’l-Muhâcirîne ve’l-Ensâr ifadesinde yer alan min edatının teb’îz veya ba’zıyet, yani sınırlama için olduğunu, dolayısıyla bu ifade ile kastedilenin, yukarıda geçen ilk beş mertebedeki sahabîler gibi, Ashab içinde İslâm’ı kabulde ve ona hizmette ilk safları teşkil edenler, onlara ihsan ile tâbi olanların da diğer sahabîler, bilhassa içlerinde ihsan, yani bütün yaptıklarını Allah’ı görüyormuşçasına, en azından O’nun kendilerini gördüğünün dikkati içinde yapma mertebesine erişmiş bulunanlar olduğunu belirtirler. Daha başka tefsirciler ise, söz konusu min edatının açıklama ifade ettiği, dolayısıyla “ilkler”den kastın bütün Ashab, ihsan şuuruyla onlara tâbi olanların ise Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn denilen sonraki iki nesil olduğu görüşündedir. Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm, bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Nesillerin en hayırlısı, benim zamanımda yaşayanlardır (yani, Sahabe’dir.) Sonra, onları takip edenler, sonra da bu ikincileri takip edenler gelir. Onlardan sonra bir nesil gelir ki, şahitlikleri bazen doğru, bazen yalandır.(Buharî, “Fezâilü’l-Ashab”, 1; Muslim, “Fezâili’s-Sahâbe”, 212)

وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ وَمِنْ اَهْلِ الْمَدِينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْۜ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظِيمٍۚ (١٠١)

101. Çevrenizdeki göçebe çöl halkı içinde münafıklar vardır; Medine ahalisi içinde de, hem de nifakta uzmanlaşmış öyle münafıklar var ki, (ey Rasûlüm, Biz sana bildirmezsek) sen onları bilemezsin. Onların tamamını ve ne türde münafık olduklarını ancak Biz biliriz. Onları (hem dünyada hem kabirde olmak üzere) çifte cezaya çarptıracağız; sonra da müthiş bir azaba itileceklerdir.

وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَاٰخَرَ سَيِّئًاۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٠٢)

102. Bir başka grup daha var ki, günahlarını itiraf ettiler. Onlar, yaptıkları iyi ve yerinde işlerle kötü işleri birbirine karıştırıp kâh sevap, kâh günah kazandılar. Umulur ki Allah, onların tevbelerini kabul buyurur. Hiç şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayandır; (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١٠٣)

103. Onların (zekâta tâbi ve kendisinden sadaka verilebilecek bütün) mallarından farz olan zekâtı, ayrıca sadakayı, bir de kefaret olarak ve Allah yolunda hizmetler için kendi arzularıyla verdiklerini al ki, bununla onları arındırasın ve iyiliklerinin bereketlenmesine, samimiyet ve ihlâsta derece kazanmalarına sebep olasın. Ayrıca, onlar hakkında dua et. Hiç şüphesiz senin duan, onlar için bir huzur ve tatmin vesilesidir. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (her şeyi, bu arada kullarının hallerini ve ihtiyaçlarını) hakkıyla bilendir.

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (١٠٤)

104. Bilmezler mi ki Allah, kullarından gerçek manâda yapılmış tevbeyi ve onların Allah yolunda içtenlikle yaptıkları bütün harcamaları kabul eder ve Allah, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَۜ وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ (١٠٥)

105. De ki: “Çalışın; yaptıklarınızı Allah da, O’nun Rasûlü de, mü’minler de görecektir. Neticede, gaybı da şahadeti de (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına gireni de) bilen (Allah’ın) huzuruna iade edileceksiniz. O da, bütün yaptıklarınızı tek tek size bildirecek ve karşılığını verecektir.

وَاٰخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِاَمْرِ اللّٰهِ اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٠٦)

106. Daha başkaları da var ki, durumları Allah’ın haklarında vereceği hükme kalmıştır; O, onları ister cezalandırır, isterse tevbeye muvaffak kılar ve affeder. (*) Allah, her şeyi, (bu arada kimin cezaya müstahak, kimin affa lâyık olduğunu) hakkıyla bilen ve her yaptığı ilme dayanandır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

~Açıklama~

(*) İnsanları tanımada, onların madenini ortaya çıkarmada ve haklarında hüküm vermede şaşmaz ölçü fonksiyonu gören hadiseler vardır. Asr-ı Saadet’te Tebuk seferi, bu tür hadiselerden biriydi. Bu hadise münasebetiyle, o an için Medine ve çevresindeki Müslümanlar arasında farklı ayarlar, farklı kaliteler ortaya çıktı.

Sûre’nin başında not 1’de arz olunduğu gibi, temelde iki tür Müslüman vardır:

inanılması gereken bütün esaslara içten inanan Müslüman ve diliyle iman ikrarında bulunan, en azından Cuma namazına devam eden ve zekâtı veren, fakat kalben inkâr eden, dolayısıyla temelde münafık, fakat zahirde ve hukuken Müslüman. Eğer bir insan diliyle iman ikrarında bulunur, en azından camide Cuma namazını kılar veya namaz kıldığı bilinir ve zekât da verirse, Müslüman kabul edilir ve Müslüman muamelesi görür. Fakat böyle biri, kalben kâfir, dolayısıyla münafık da olabilir. İşte Tebuk seferi, gerçek Müslümanları münafık olmakla birlikte Müslüman görünenlerden ayırmada ve Müslümanlar arasındaki derece farklılıklarını da ortaya çıkarmada önemli bir rol oynamıştır.

Tebuk seferine katılıp katılmamaları ve katılmama karşısında daha sonra takındıkları tavır münasebetiyle 100’üncü âyetten itibaren gelen âyetlerde sözü edilen bu grupları şöyle sıralayabiliriz: Gerçek mü’min olan Müslümanlar. Bunlar, Tebuk seferine içten katılmış olmakla birlikte, aralarında sefere iştirak için yeterli donanıma sahip bulunmayan, dolayısıyla Medine’de kalan, fakat Allah ve Rasûlü’ne içten sadık olanlar da vardı. Bunlar da kendi içlerinde belli derecelere sahipti. En ön safta, İslâm’a girmede ve hizmette en önde ve önceliği bulunan Muhacir ve Ensar yer alıyor, bunların arkasından ise, ihsan şuuruyla onlara tâbi olanlar geliyordu ki, Kur’ân-ı Kerim, yukarıda geçen 100’üncü âyette bunları destanlaştırmaktadır. Tebuk seferine katılmayıp da arkasından pişmanlık duyup tevbe eden mü’min ve Müslümanlar ki, bunlar, Allah’ın kendilerini affetmesini umabilirler. Tebuk seferine iştirak etmeyip, bundan dolayı hemen tevbeye yönelmemiş Müslümanlar. Cenab-ı Allah’ın bunları da tevbeye muvaffak kılması umulur. Bunların daha sonra 118’inci âyette kendilerinden bahsedilecek ve yeryüzü kendilerine dar gelecek şekilde tevbe edip affolunan üç Müslüman olduğu rivayetlerde kaydedilmektedir.

MÜNAFIKLAR: Bunlar, aslında iman etmedikleri halde dilleriyle iman ikrarında bulunan ve hukuken Müslüman kabul edilenlerdir. Üşenerek de olsa namaza kalkmakta, Cuma namazlarına devam etmekte, zekâtı vermekte ve kendilerince mazeretleri yoksa savaşa katılma gibi çağrılara da genellikle cevap vermezlik yapmamaktadırlar. Fakat, sık sık yalan söylemekte, İslâm’a, Rasûlüllah’a ve mü’minlere zarar vermek için hiçbir fırsatı kaçırmamaktadırlar. Özellikle içlerinden bazıları münafıklıkta tam profesyonellik kazanmış olup, belli etmeden çok sinsi hareket etmeyi ve tam Müslüman görünmeyi becerebilmektedir. Şu kadar ki, Rasûlüllah’ın engin fetanet ve firaseti, vahiyle desteklenmiş olması, münafıkların vermeyi planladıkları ve teşebbüsünde bulundukları bütün zararların önüne geçmiş, planlarını uygulanmaya konma merhalesine gelmeden kaynağında boğmuştur. Her şeye rağmen, hukuken kendilerini kâfir veya mürted sayacak herhangi bir durum söz konusu olmadığı için Müslüman vatandaş muamelesi görmektedirler. Rasûlüllah efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, münafıkların kimler olduğunu Ashabı içinde sadece Huzeyfe ibn Yeman hazretlerine söylemişti. Rasûlüllah sağ iken, münafığın cenazesine katılmama emri geldikten sonra (Tevbe Sûresi/9: 84) ölen bir kişi münafıksa cenazesine katılmazdı. Rasûlüllah’ın vefatından sonra Sahabe-i Kiram, bilhassa Hz. Ömer, Hz. Huzeyfe’yi takip eder, eğer o bir cenazeye katılmazsa onlar da katılmazlardı.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 56 kez okundu