Pırlanta İkliminde Seyahat-99 (Hz. Ebû Bekir)

  • Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh)
  • Hazreti Ebû Bekir’e (ra) Talim Edilen Duâ
  • Gerçek Kulluk Ufku
  • Hazreti Ebû Bekir’in Konumu
  • Bütün Hayırların Anahtarı: Tevazu ve Mahviyet

***

“Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh)”

°°°Önsöz°°°

Nisâ sûresinin 69 âyetinde manevî makamlar şu şekilde sıralanır:

“Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!”

Burada da görüleceği gibi sıddîkiyet makamı Peygamberliğin altında, şehitliğin üstünde yer alır. Nitekim dört halifenin üçü şehid, birisi yatağında (Hz. Ebû Bekir) vefat ettiği hâlde o hem halifelik sıralamasında, hem de ümmetin derecelendirilmesinde hep birinci sırayı alır. Sahabe-i Kiram efendilerimizin hepsi Sıddîk olmakla beraber, onun sıddîkiyetteki derecesinin daha yüksek olması birinci sırayı almasına vesile olmuştur. Aşağıdaki bölümlerde, onun sadâkat ve samimiyetteki üstünlüğünün yanında, bu sıfatı almasına medar olan diğer özelliklerinden bazıları şöyle yer alıyor:

°°°°°°°°°°°

“Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İnsanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki, Ebû Bekir’i dost tutardım. Sizin kardeşiniz Allah’ın dostudur.” ve “Sen benim Kevser havuzu ve mağara arkadaşımsın.” vb. gibi hadislerle tebcil buyurduğu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yâr-ı vefâdârı, peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, daha dünyada iken Cennet’le müjdelenenlerin ilki, Cenâb-ı Hakk’ın “Ben ondan razıyım, acaba o da Benden razı mı?” hitabının mazharı ve “Sıddîk” unvanının sahibi, ilk halife Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) de muhasebe kahramanlarının en önde gelenlerindendir.

O kadar ki, insan olma mesuliyetini müdrik bu büyük muhasebe insanı, bir gün ağaç üzerinde bir kuş görmüş, ona şöyle seslenmiştir: “Ne mutlu sana ey kuş! Doğrusu senin yerinde olmayı çok isterdim. Ağaca konar, meyvesinden yer, sonra uçarsın; ne hesaba çekilmen söz konusu, ne de cezaya çarptırılman..!”

Yine O büyük muhasebe insanı, insan olarak yaratılmaya şükran hisleriyle dopdolu ama sorumluluk duygusuyla da iki büklüm olduğu özel bir durumda şunları söyler: “Vallahi bu ölçüde sorumlu bir insan değil de yol kenarında develerin gelip kemirdiği, kemirip sindirdiği ağaç yaprakları olmayı.. ya da sahibi tarafından beslenip semirtilen, semizlendiğinde de kesilip eti kızartılan ya da kurutulan, sonra da yenip sindirilen ve ıtrah edilen bir koç olarak yaratılmayı arzu ederdim.” der.

Evet, Hz. Ebû Bekir’e (radıyallâhu anh) izafe edilen bu sözler, belli bir ruh hâline bağlı sözlerdir; zira Allah (celle celâluhu), yeminli ifadesiyle “Gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” [Tîn sûresi, 95/4] buyurarak insanın, ağaçtan, ağaçtaki meyveden, hayvanattan ve hatta meleklerden bile mükerrem bir varlık olduğunu bildirmektedir. Evet, avâlim onda pinhân (gizli), cihanlar onda matvî (dürülmüş)dir. Fakat muhasebe duygusunun şiddetli ağırlığı, hakikî bir mü’min olan Hz. Ebû Bekir’e (radıyallâhu anh) bile bu sözleri söyletebiliyordu.” [Muhasebe ve Muhasebe Kahramanları/Kendi İklimimiz.]

***

“HAZRETİ EBÛ BEKİR’E (radıyallâhu anh) TALİM EDİLEN DUA”

°°°Önsöz°°°

Sadakatin birinci derecede temsilcisi olan ve Sıddîk lakabının ilk elden sahibi bulunan Hz. Ebû Bekir’in, sadâkat, vefa ve samimiyette ve bu sıfatların gereği olan fedakârlıkta olduğu kadar kulluk şuurunda da ne kadar derin, ne ölçüde hassas, dinin teferruatına ait meselelerde bile ne kadar titiz olduğuna dair sayısız örnekler vardır. İşte bu örneklerden bazılarını şöyle açıklıyor Muhterem Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

“Hazreti Ebû Bekir’in namazlarda okuyacağı bir dua talebi üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona,

اَللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

duasını öğretmiştir. (Meâli aşağıda gelecek) (Buharî, ezân 149, daavât 16, tevhîd 9; Müslim, zikr 48)

Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, hayatını kılı kırk yararcasına hassas yaşayan oldukça müttaki, bir o kadar da mütevazi bir insandır. Mesela bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kim kibrinden dolayı elbisesini yerde sürürse, Allah kıyamet günü ona (rahmet nazarıyla) bakmaz.” buyurunca, kendisinin de bu kötü akıbete maruz kalabileceğinden endişelenmiş ve hemen, “Dikkat etmediğim takdirde benim elbisemin iki tarafından birisi mutlaka yerde sürünür?” demiştir. Efendimiz de, “Sen bunu büyüklenme kastıyla yapmıyorsun.” ifadesiyle onu rahatlatmıştır. (Buhârî, edeb 55.)

Hazreti Ebû Bekir, Allah Resûlü’ne ilk iman edenlerdendir. Allah Resûlü’nden sadece iki yaş küçüktür. Dolayısıyla çocukluklarını, gençliklerini birlikte geçirmişlerdir. Fakat Ebû Bekir, bu gibi engellere takılmamış, kendisine mü’min olması teklif edildiğinde hiç tereddüt etmeden hemen iman etmiş ve bir ömür boyu da Allah Resûlü’nün yanından ayrılmamıştır. Hicret yolculuğunda ve Sevr sultanlığında İnsanlığın İftihar Tablosu’na arkadaşlık yapmıştır. Efendimiz, onun ve Hazreti Ömer’in yerdeki iki veziri olduklarını ifade buyurmuştur. (Tirmizî, menâkıb 16; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/290.)

Dolayısıyla o, İslâm’ı en iyi anlayan ve yaşayan bahtiyarlardan birisidir. Maalesef bazıları onlara tan u teşnide bulunmak suretiyle kendi talihsizliklerine imza atıyor, mühür basıyorlar.”

“GERÇEK KULLUK UFKU”

°°°Önsöz°°°

Ona öğretilen bu duadan da anlıyoruz ki, insan günahlardan uzaklaştıkça günah olmayan bazı beşerî haller bile ona günah gibi gelmeye başlıyor.

Bir başka ifadeyle, Allah sevdiği kullarına kendi hatalarını, bazı zaman hata sayılmayan hallerini dahi hata gibi gösterip onun yönünü yukarılara döndürürken, yüz çevirdiklerine hep başkalarının kusurlarını, hattâ onların kusur olmayan hallerini bile kusur gibi gösteriyor.

Bu sayede iyilerin gözü hep yükseklerde ve yükselmekte olurken, kötüler devamlı aşağıya baktıklarından ya yerinde sayıyorlar, ya da daha dibe doğru yol alıyorlar.

Söz konusu o dua ve açıklaması de şu şekilde yer alıyor bu bölümde:

°°°°°°°°°°°

“İşte bu marifet âbidesi, Allah Resûlü’ne gelerek O’ndan namazlarında okuyabileceği bir dua istiyor. Efendimiz de kendisi ile beraber maiyyete talip olan böyle bir insana tevazu, mahviyet ve hacalet adına çok manidar bir dua talim buyuruyor. Eğer böyle samimi ve mütevazi bir arkadaşımız bizden dua isteyecek olsaydı, kim bilir ona ne medh ü senalarda bulunurduk! Fakat Allah Resûlü, Hazreti Ebû Bekir’in gönlünü hoş edecek şeylerden daha ziyade, öbür dünyada onu memnun edecek hususlara ehemmiyet veriyor. Ona ne payeler ve makamlar veriyor ne de onun nefsini okşuyor; bilakis ona gerçek kulluk ufkunu gösteriyor.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk olarak duaya şu sözleriyle başlıyor:

اَللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا

“Allah’ım ben nefsime çok mu çok zulmettim.”

Zulüm kelimesinin mef’ul-ü mutlakla tekit edilmesi, bu da yetmezmiş gibi (kesiran) kaydının da eklenmesi ile İnsanlığın İftihar Tablosu en yakın arkadaşına şöyle demesini öğütlüyor: “Ben, adı sanı belli olmayan ne zulümler ne zulümler irtikâp ettim.”

Duanın devamında وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ ifadeleriyle günahları Allah’tan başka affedecek, bağışlayacak kimse olmadığı vurgulanıyor ve sonrasında da
فَاغْفِرْ لِي مغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي ifadelerine yer veriliyor. Bu ifadeler şu mânâları tazammun eder: “Ben irtikâp etmiş olduğum dağlar cesametindeki zulümlerin, günahların nasıl bağışlanacağını bilmiyorum. Benim gibi bir günah hamalı nasıl bağışlanacak, nasıl affedilecekse nezd-i ulûhiyetinden hususi bir iltifat ile onları bağışla ve bana merhamet buyur.”

Daha sonra, إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمِ
“Yarlığayan da rahmet eden de sadece Sensin!” ifadeleriyle tekrar Allah’ın rahmet ve mağfiretine müracaat ediliyor.

Namaza beşer kelamı sokmak namazı bozar. Dolayısıyla namazda okunacak dualarda da hassasiyet gereklidir. Özellikle Hanefi fakihleri bu hususta çok hassastır; namazda okunacak duaların ya âyetlerden ya da mütevatir veya meşhur hadislerden alınması gerektiğini söyler. Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederken veya O’nun yolunda kanatlanırken kanadımıza takacağımız tüyler de yine O’ndan gelmelidir. Fakat diğer mezhepler bu konuda çerçeveyi biraz daha geniş tutar. Yukarıdaki hadis me’surat içerisinde yer aldığından ve sahih kanallarla bize ulaştığından ötürü namazlarda okunmasında inşâallah bir mahzur olmaz. Zaten Hazreti Ebû Bekir de bizzat namazlarında okumak için dua talebinde bulunmuştur.

Namazın rükûsunda da, kavmesinde de, celsesinde de dua yapılabilir; fakat en faziletlisi secdede yapılandır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

أَقْرَبُ مَا يَكُونُ العَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهَوَ سَاجِدٌ فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ

“Kulun, Rabbine en yakın olduğu yer secdedir. O hâlde secdede çokça dua edin.” (Müslim, salât 215 (483); Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, tatbîk 78. ) Secde, Allah’a kulluğun zirvesi olduğu için Efendimiz de Allah’a en yakın olunan yerde sesimizi, soluğumuzu dua ile Cenâb-ı Hakk’a duyurmamızı tavsiye etmiştir.”

“HAZRETİ EBÛ BEKİR’İN KONUMU”

°°°Önsöz°°°

Bazı insanlar sadece akıllarıyla müslümandırlar. Bazıları ise sadece kalpleriyle. Başta Peygamberler olmak üzere bazıları ise hem akılları, hem kalbleri, hem de bütün duygularıyla mü’min ve müslümandırlar.

Aşağıda geleceği üzere Efendimiz’in Hz. Ebû Bekir’e Peygamberlerin yaptığı dualara benzer bir dua öğretmiş olması, onun yukarıda geçmiş bulunan âyet-i kerimede yer alan sıralamanın neresinde bulunduğunu da göstermiş oluyor. Hazret bu durumunu da işte şöyle açıklıyor Muhterem Büyüğümüz:

°°°°°°°°°°°

“Hazreti Ebû Bekir’in hayatına bakılacak olursa o, değil Müslüman olduktan sonra, bizzat kendi ifadesiyle Cahiliye döneminde dahi harama uçkur çözmemiş bir kâmet-i bâlâdır. Hazreti Ömer’in ona bakışı şu şekildedir: “Şayet Hazreti Ebû Bekir’in imanıyla yeryüzündeki insanların imanı muvazene edilse, Ebû Bekir’in imanı ağır gelirdi.” (el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 1/69) İhtimal o, Müslüman olduktan sonra günahın ve zulmün rüyasını dahi görmemişti. Eğer benim şehadetimi kabul edecek olsalar ben de onun hakkında bu şehadette bulunurum. Fakat bizim şehadetimiz ne olacak ki! Gökte melekler onun şahididir.

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ebû Bekir için böyle bir dua tavsiyesinde bulunması Hazreti Ebû Bekir’in oldukça mütevazi olduğunu ve çok güçlü bir hazım sistemine sahip bulunduğunu gösterir. O, Allah karşısında nerede durduğunu bilen ve konumunun farkında olan insandı. Allah Resûlü de onun bu hususiyetlerinin farkında olduğu için diyeceği şeyi rahat diyordu. Yâr-ı Gâr’ının kendisini sürekli sıfırladığını, tevazu ve mahviyeti tabiatının bir derinliği hâline getirdiğini çok iyi bildiği için, söylediği duayı da çok rahat kabulleneceğinden emindi. Yoksa –hafizanallah– bir insanın böyle bir dua karşısında rahatsız olması ve onu tepkiyle karşılaması, sukûtuna sebep olur. Hazreti Ebû Bekir, bu duayı daha sonra ne kadar okuduğuyla ilgili bir bilgi vermese de ihtimal o, bunu vird-i zebân hâline getirmiş ve bütün namazlarında okumuştur.

Ayrıca Allah Resûlü, onun seviyesine ve ufkuna göre bir dua talim buyurmanın yanı sıra bununla arkadan gelenlere de çok önemli mesajlar veriyordu. Farklı bir ifadeyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o zatın çok iyi bir nümune-i imtisal olduğunu bildiği için, onun şahsında ümmetine de mesaj veriyordu. Efendimiz, Hira sultanlığında Yâr-ı Gâr’ı olan ve “vezirim” dediği en yakın dostuna böyle demesini, kendine böyle bakmasını tavsiye ediyorsa, herhâlde bizim bu konuda çok daha fazla hassasiyet içerisinde olmamız gerekir.

Esasında bu dua, Kur’ân’da ifade edildiği üzere Hazreti Âdem ve Hazreti Yunus’un dualarıyla da aynı mânâyı ifade etmektedir. Hazreti Âdem,

قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْـفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَـنَا وَتَـرْحَمْنَا لَـنَـكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

“Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet buyurmazsan kaybedenlerden oluruz.” (Enbiyâ sûresi, 21/87) ifadeleriyle Allah’a yalvarırken, Hazreti Yunus da şöyle der:

لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ

“Ya Rabbi! Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh ve yücesin! Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim. (Merhamet ve affını bekliyorum Rabbim!)” (Enbiyâ Sûresi,21/87)

“BÜTÜN HAYIRLARIN ANAHTARI: TEVAZU VE MAHVİYET”

°°°Önsöz°°°

Büyüklük ve küçüklük izafi kavramlardır. Bu insanın neyi büyük, kime karşı büyük olduğunu kabul ettiği kıstasla ilgilidir.

Ayrıca, kendisini büyük görenlerin gerçek anlamda büyümesi, bulunduğu seviyenin üstüne çıkması söz konusu olamaz. Zîra o zaten “büyük”tür! Başkaları ise onun gözünde hep kendisinden küçüktür.

Bunun tam tersine olarak, kendilerini küçük görenler sürekli bu küçüklükten kurtulmanın yollarını ararlar. Fakat onlar büyüdükçe daha da küçüldüklerini hissederler. Bu da onların sürekli büyümesine yol açar. Tevazu dediğimiz erdemin bir manası da budur esasen.

Bu açıdan mütevazı insan demek, kendini küçük gören büyük (kendi çapında) insan demektir.

Bu gerçeğin Pırlanta açıklaması da şöyle yapılıyor:

°°°°°°°°°°°

“Evet, Cenâb-ı Hak, iltifat-ı sübhâniyesi, ihsanat-ı rabbâniyesi ve ikramat-ı ilâhiyesiyle sizi yükseltebilir, değişik varidat ve mevhibelere mazhar kılabilir. Eğer sürekli kendinizi kuyunun dibinde tahayyül etmeyi ve oradan gökyüzünü seyretmeyi bırakıp, gördüğünüz güzellikleri elde etme adına ciddi bir gayret ortaya koyarsanız Allah da sizin birlerinizi bin edebilir.

Siz Mevlâ’yı severseniz O da sizi sever; rızasını talep ederseniz sizden razı olur. Eyyüb gibi ağlar, sular gibi çağlarsanız O da sizi cevapsız bırakmaz ve gözyaşlarınızı sizi deryaya ulaştıracak bir vesile kılar. Zira kudsi bir hadis-i şerifte O, kulunun bir adımına iki adımla, iki adımına yürüyüşle, yürüyüşüne koşmakla, yani kulun az bir yakınlaşmasına kat kat yaklaşmayla mukabelede bulunacağını ifade buyurmuştur. (Bkz.: Buhârî, tevhîd 15, 50; Müslim, tevbe 1, zikr 1, 20-22.)

Bu itibarla, Allah sizi yalnız bırakmaz ve yapacağınız her salih amelle terakki ettirerek zirvelere ulaştırır. İbadet ü taate devam ede ede bir gün gelir kendinizi gökyüzünde görmeye başlar ve her şeye mahruti bir nazarla bakarsınız. İşte insan böyle bir noktaya ulaştığında, “Galiba benim tersim dönmüş; nerede burası nerede ben!” demeyi ihmal etmemelidir. Çok büyük işlerin üstesinden gelse, çok önemli misyonlar eda etse, göz kamaştırıcı başarıların altına imza atsa bile, “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” mülâhazasından ayrılmamalı, Alvar İmamı’nın ifadesiyle; “Herkes yahşi men yaman, Herkes buğday men saman.” demesini bilmelidir. Yoksa kendisini yukarılarda, yukarıların da yukarısında gören bir insanın bir gün hiç farkına varmadan tepetaklak bir gayyaya yuvarlanması kaçınılmaz olur.

Aslında bu, mü’minin ikilemlerinden biridir. Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ı esmâ ve sıfatlarıyla tanımaya çalışacak, O idrak edilmezi idrak peşinde olacaksınız; ama diğer yandan da nereye çıkarsanız çıkın yine de temkinde kusur etmeyecek, nerede durduğunuzun, ne olduğunuzun şuurunda olacaksınız.

Biraz daha açacak olursak, Nam-ı Celil-i İlâhî’nin, Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde yeni oluşumlara, yeni açılımlara, yeni fütuhatlara vesile olabilirsiniz. Şahsî inkişafınız yanında, imanın, İslâm’ın ve ihsan ruhunun inkişafına da vesile olabilirsiniz. Fakat asıl büyüklük, bütün bunların neticesinde katiyen ucbe girmemek ve gurura kapılmamaktır; “Büyük işler başardık.” düşüncesini zihinden söküp atabilmektir. Zira bütün şerlerin anahtarı kibir ve gurur olduğu gibi, bütün hayırların anahtarı da tevazu, mahviyet ve hacalettir.

Bu yüzden mü’min, mazhar olduğu nimetlerin çokluğu, muvaffak olduğu inkişafların mükemmeliyeti karşısında hep bir asâ gibi iki büklüm olmasını bilmelidir. Mü’mine yakışan tavır, başarı ve muvaffakiyetleri karşısında gururlanmak değil, Hazreti Ebû Bekir gibi hata ve günahlarını düşünüp Allah’ın rahmet ve mağfiretine sığınmaktır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın ihsan, ikram ve lütuflarının artarak devam etmesi, tevazu ve mahviyet ile sürekli O’nun karşısında el pençe divan durmaya bağlıdır. Allah yükselttikçe insan kendisini daha derin bir kuyuda hissetmelidir. Yoksa insan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve mazhariyetlerini kendi âsâr-ı bergüzidesi gibi algılarsa, Allah bir gün onları elinden çeker alır.

Burada Hazreti Ali Efendimiz’in, كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar arasında insanlardan bir insan ol.” sözünü hatırlayabiliriz. İnsanlardan bir insan olma düşüncesine göre yaşayan bir kişi, faikiyet mülâhazalarından uzak durmuş, kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulmuş olur. Hatta hakiki bir mü’minin, mücrim ve günahkâr görünen kimselerden dahi kendini, üstün görmemesi gerekir. Zira herkesin gerçek hâlini ve kalbini ancak Allah bilir.

Netice-i kelam, mü’minin ayağı kaymayacak ve bakışı bulanmayacak şekilde zirveleri talep etmesinin ve oralarda emniyet içerisinde kalabilmesinin garantisi; nerelere çıkarsa çıksın, nereleri gezerse gezsin, yine de kendisini ayakları yerde sıradan bir insan gibi görmesidir.”

  • Hazreti Ebû Bekir’e (ra) Talim Edilen Duâ
  • ESer: İstikamet Çizgisi
Bu yazı 90 kez okundu