•Tahmin_Gıybet_İsra 36

•Fâsıkın getirdiği haberi araştırma

•Hucûrat Sûresi 6.âyetin Sebeb-i Nüzûl

•Her haberin araştırılması gerekir mi?

•Fısk ve Fâsık

•Müminler uyanık olmalı

•Yaptığınıza pişman olmamak için 

•Haberleri irdelemek

•Yalan haberin zararı 

•Âyetlerden çıkan hüküm ve hikmetler 

•ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİnde adlı Hucûrat Sûresi 6.âyet

•İsrâ Sûresi 36.ayetin Rehberliği ve Tahmin/Sû-i Zanla Hareket etmeme 

***

FÂSIKIN GETİRDİĞİ HABERİ ARAŞTIRMA

يَآ أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوآ إِنْ جَآءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوآ أَنْ تُص۪يبُوا قَوْماً بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِم۪ينَ [٦]

Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu İYİCE TAHKİK EDİN, doğruluğunu ARAŞTIRIN. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı FENALIK edip sonra yaptığınıza PİŞMAN olursunuz. (Hucurat Suresi)

***

يَآ أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوآ إِنْ جَآءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوآ 

Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yani SİZE BİRİSİ HABER GETİRDİĞİNDE, birden bire hemen o habere kapılmayın, açıklama isteyin, araştırıp anlayın, dinleyin ve ondan SONRA KARAR VERİN.

SEBEB-İ NÜZÛL

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Velîd İbn Ukbe adlı sahabiyi, Benî Mustalik kabilesine ZEKÂT TOPLAMAK için gönderdi. Velîd ile onlar arasında daha ÖNCEDEN bir KİN ve DÜŞMANLIK vardı. Kabîleye yaklaştığı zaman, karşıdan gelen atlıların KENDİ ALEYHİNDE OLDUKLARINI ZANNEDEREK korkup geri döndü ve Allah Resûlü’ne, Benî Mustalik kabilesinin zekât vermediklerini söyledi. Bunun üzerine Peygamberimiz Hâlid bin Velîd’i durumu araştırmakla görevlendirdi. Geceleyin onlara gizlice gelen Hâlid, onların ezan okuyup cemaatle namaz kıldıklarını, hatta gece namazı bile kıldıklarını tespit etti ve zekâtlarını alarak geri döndü. Bu âyet bunun üzerine nâzil oldu. (Taberî, Câmiu’l-Beyân.)

Bazı rivâyetler, bir ordunun onlara saldırmak için harekete geçtiğini, bazı rivâyetler ise, sadece harekete hazır olduğunu bildirmektedirler.

Fakat tam bu esnada, Benî Mustalik’in reisi Hâris bin Dırâr’ın (bu zat, Peygamber Efendimizin hanımlarından Hz. Cüveyriye’nin babasıdır) yanında bir heyetle Peygamberimize gelerek: “Ey Allah’ın Elçisi! Biz senin gönderdiğin elçinin yarı yoldan geri döndüğünü duyduk. Bilmediğimiz bir sebeple bize kızdığından dolayı mektup ile elçini geri çağırdığını sandık. Biz Allah’ın ve Elçisinin gazabından Allah’a sığınırız. Biz onu ağırlamak ve söz verdiğimiz zekâtı vermek için onu karşılamak istemiştik. O ise bizim kendisini öldürmek için çıktığımızı sanmış. Allah’a yemin ederiz ki, değil zekât vermeyi reddedip onu öldürmeye kalkışmak, biz Velîd’i görmedik bile. Biz iman üzerindeyiz ve zekât vermeye de hazırız.” dediği ve bunun üzerine tefsirini yaptığımız bu âyetin nâzil olduğu hususunda görüş birliği vardır. [Taberî, a.g.e; Vâhidî, s. 390-392; Suyûtî, Lübâbu’n-Nükûl, s. 196.]

Öyle görülüyor ki, Velîd İbn Ukbe’nin GETİRDİĞİ İLK HABERDEN DOLAYI birtakım Müslümanlar heyecanlanmış ve hemen Resûlullah’a çabucak onları cezalandırmasını tavsiye etmişlerdir.

Bunun sebebi, bu kimselerin Allah’ın dinine düşkünlükleri ve zekâtın verilmemesinden dolayı duydukları kızgınlık idi. Bu âyeti izleyen âyet, onlara önemli bir gerçeği ve aralarında yaşayan büyük nimeti hatırlatmaktadır ki, O’nun değerini anlasınlar ve O’nun varlığına karşı sürekli uyanık bulunsunlar:

وَاعْلَمُوآ أَنَّ ف۪يكُمْ رَسُولَ اللّٰهِ

İyi bilin ki Allah’ın elçisi içinizdedir.

Eğer rivâyet doğru ise, Peygamberimizin sahâbîsinin, hiç o kavmin yanına gitmediği halde:

Onlar zekâtlarını vermediler, beni de öldüreceklerdi.” demek suretiyle yalan söylemiş olması gerekir. Hâlbuki İslâm uğruna hicret etmiş bir sahâbînin yalan söylemesi kabul edilemez. Kaldı ki Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), bir insanı, kendisine düşman olan bir topluluğa zekât tahsildarı olarak göndermesi de O’nun yüksek idare ve hakîm siyâsetine uymaz.

Nitekim âyetin, Velîd hakkında indiğini söyleyen rivâyetleri doğru bulmayan Râzî şöyle diyor: 

“Velîd’e fâsık denmesi, uzak bir ihtimaldir. Çünkü olay doğru olsa bile o hata etmiştir. Hata edene fâsık denmez. Ayrıca Sevgili Peygamberimizin ashabı genel olarak doğru, dürüst, takvâ sahibi insanlar olarak kabul edilmişlerdir. Buna göre âyette geçen fâsık kelimesi, Velîd’in değil, ona yalan haberi taşıyan meçhul kişinin niteliğidir. Hem ona nasıl fâsık denebilir ki fâsık Kur’ân’a göre çoğu yerde imandan çıkma anlamındadır:

  • “Elbette Allah, fâsıklığı tabiat haline getirenleri hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz.” (Münâfikûn, 63/6)
  • Yoldan çıkmış fâsıkların ise barınakları Cehennem’dir.(Secde, 32/20) [Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.]

ÂYETTEN ANLADIĞIMIZA GÖRE, kendisine güvenilmeyen bir fâsık, bir haber getirmişti. Müslümanlar onun getirdiği bu habere inanıp ona göre hareket etmek, daha doğrusu bir kavme saldırmak istemişlerdi. Fakat Allah’ın Elçisi acele etmemiş, ihtiyatlı davranmıştı. İşte âyet, bu münâsebetle inmiştir. [S. Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri.]

HER HABERİN ARAŞTIRILMASI GEREKİR Mİ?

إِنْ جَآءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍۨ فَتَبَيَّنُوآ

“..herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın.” âyetiyle Kur’ân, fâsıkın getirdiği haberin araştırılmasını emrediyor. HABERİN KABULÜ İÇİN HABER GETİRENİN ve RÂVÎNİN âdil, yani doğru olmasını şart koşuyor. Ama sâlih, doğruluğu ile tanınan insanın haberini araştırmayı emretmiyor. DEMEK ki ONUN HABERİNE İNANILIR. Tabii o da başka birinden duyup nakletmiş ise kendi nakli doğrudur ama, haberi almış olduğu kimsenin doğru olup olmadığı araştırılır ki, işte bu araştırmadan HADÎS ve TÂRİH METEDOLOJİSİ doğmuştur. [S. Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri.]

  • AYRICA ÂLİMLER ARASINDA, günlük, sıradan her haber ve haber veren kişi hakkında araştırma yapılmasına gerek olmadığı konusunda görüş birliği vardır.

Çünkü âyette Nebe’ kelimesi kullanılmıştır. Nebe’; her haber için değil, sadece ÖNEMLİ HABERE ATFEN kullanılır.

  • Bu bakımdan İslâm hukukçularına göre, günlük meselelerde araştırma yapmak şart değildir.
  • Sözgelimi, ziyaretine gittiği kimsenin evine girmek için izin istediğinde, kendisine ‘buyurun’ denilen kimse, eve girmeden önce, ‘buyurun’ diyen kimsenin gerçek ev sahibi ya da fâsık olup olmadığını araştırması gerekmez.
  • BUNUN YANI SIRA ÂLİMLER, inancı bakımından fâsık olan, fakat yalan söylemeyen, kötü bir ahlâka sahip olmayan kimselerin şâhitliklerinin geçerli olduğu, böyle kimselerin inanç yönünden sapık oluşlarının, rivâyet ve şâhitliklerini kabule mâni olmadığı hususunda görüş birliği içindedirler. [Mevdûdî, Tefhîm.]

Şimdi de âyette geçen “fâsık” kelimesi ve onun türediği “fısk” üzerinde kısaca duralım:

FISK ve FÂSIK

Fısk:

  • İsyan, Allah’ın emrini terk, hak yoldan çıkma, günah işleme, tohumun, kabuğunu delip çıkmasıdır.
  • Istılâhî anlamı ise; büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah’a itaat etmekten çıkmaktır.

Fâsık ise:

  • Allah’ın emirlerine aykırı davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren kimsedir.
  • Fâsıkın ameline de çoğunlukla ‘fısk’, bazen de ‘füsûk’ denilir.
  • Biraz daha geniş anlamıyla büyük GÜNÂH İŞLEYEREK veya KÜÇÜK GÜNÂHTA ISRAR EDEREK hak yoldan çıkan, dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra, o hükümlerin tamamını ya da bir kısmını İHLÂL EDEN KİMSE anlamına gelmektedir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf sûresinin 50. âyetinde Allah’ın emrinden çıkarak O’na secde etmeyen şeytan için فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ “Fefeseka an emri Rabbih”: “Şeytan Rabbinin emrinin dışına çıktı.” buyurulmaktadır.

Genel olarak fıskı üç kısımda görmek mümkündür:

  • 1. Günâhı çirkin olarak kabul etmekle beraber bazen günâh işlemek.
  • 2. İşlenen bir günâhı ısrarla yapmaya devam etmek.
  • 3. Günâhın çirkin olduğunu inkâr ederek günâh işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kişinin iman ve din ile ilişkisi kesilmiş olur.

Kur’ân-ı Kerîm’de geçen fısk ve fâsık/fâsıklar tâbiri, genellikle küfür ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır:

  • –“Andolsun ki biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları FÂSIKLARDAN başkası inkâr etmez.” (Bakara, 2/99),
  • –“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler FÂSIKLARIN tâ kendileridirler.” (Mâide, 5/47),
  • –“Öyle büsbütün doğru yoldan çıkmış, isyanda ısrar eden o FÂSIKLARA, imana gelmedikleri için, Rabbinin azap kararı kesinleşmiştir.” (Yûnus, 10/33),
  • –“Eğer Allah’a, Peygamber’e ve O’na indirilen vahye imanları olsaydı, kâfirleri velî edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış FÂSIKLARDIR.” (Mâide, 5/81)

FISK ve FÂSIKLIK bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca inananlara düşen, bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fısktan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar edilmemelidir.

Zira, KÜÇÜK GÜNÂHTA ISRAR ETMEK de FISKIN DERECELERİNDEN birisidir.

Âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre FÂSIK TABİRİ kâfir ve münâfığı içine alan geniş anlamda kullanıldığı gibi, Ehl-i Sünnet âlimlerine göre daha çok büyük günah işleyenler için kullanılmıştır.

  • EHL-İ SÜNNET’e GÖRE inkâra düşmeksizin büyük günah işleyen ne kâfir ne de münâfık olur. İmandan da çıkmaz.
  • Tövbe etmeksizin ölürse, Allah’ın onu ya bir şefâatçinin şefâati veya lütuf ve keremi ile affetmesi, ya da suçuna göre onu cezalandırması mümkündür. Sonra onu Cennet’e sokar. Çünkü Yüce Allah: “Ey iman edenler, Allah’a nasûh (kesin) tövbe ile tövbe ediniz.” (Tahrim, 66/8) âyetinde GÜNAH İŞLEYENE ÎMÂN SIFATIYLA hitap etmiştir.

BURADA BELİRTİLMESİ GEREKEN ÖNEMLİ BİR NOKTA da, HİÇBİR KİMSEYE FISK İSNADIYLA bir söz söylememek gerekir. Bu hususta Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hiçbir kişi başka bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla ‘Ey fâsık!’ diye söz atamaz, atmaya hakkı yoktur. Yine böyle KÜFÜR de İSNAT EDEMEZ. Şâyet atar da attığı kimse atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse, bu sıfatlar muhakkak atan kimseye döner, yani kendisi fâsık veya kâfir olur.” [Buhârî, Edeb 44.] buyurmuşlardır.

  • Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir AHLÂKÎ PRENSİBİ ORTAYA KOYMAKTADIR.

Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak, ahlâki bir tavır olmadığı gibi, isnat ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lafız gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durum olur. [Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Fısk mad.; Abdurrahim Güzel, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Fâsık md.]

MÜMİNLER UYANIK OLMALI

Âyette اِذْ جَآءَكُمْ bir fâsık size geldiğinde” denilmeyip de, اِذْ جَآءَكُمْ şüphe harfi olan اِنْ ‘in’ “eğer, şâyet” ile “HERHANGİ BİR FÂSIK size bir haber getirecek olursa” şeklinde ifade edilmesi, MÜMİNLERİN FÂSIKLARA ALDANMAYACAK KADAR uyanık olmaları gerektiğini ihtar etmektedir. Ayrıca âyette böyle uyanık müminlere herhangi bir fâsıkın zararının az olacağına dair bir nükte vardır. Âyetin,güvenilmez kimselerin getirdikleri haberleri, doğruluğunu araştırmadan kabul etmenin uygun olmadığı” yönündeki mânası ve hükmü geneldir, her zaman ve mekânda geçerlidir. Sosyal ve hukukî hayatın düzenli yürümesi, haksızlık ve huzursuzlukların önüne geçilmesi bakımından çok önemlidir.

 ***

YAPTIĞINIZA PİŞMAN OLMAMAK İÇİN

أَنْ تُص۪يبُوا قَوْماً بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِم۪ينَ

Yoksa, GERÇEĞİ BİLMEYEREK, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz. Çünkü haber yanlış olunca, sonra suçsuz ve masum oldukları ortaya çıkar da telâfisi mümkün olmayan bir üzüntü çekilir. Vicdanınız öyle bir haksızlığa karşı devamlı olarak sızlar.

نَادِمِينَ

NEDÂMET, yani pişmanlık, bir çeşit üzüntüdür ki, meydana gelen şeyin olmamasını dileyerek gam yemektir. Böyle bir üzüntü ve gam ise devamlı ve etkili olur. Çünkü olay akla geldikçe pişmanlık duyulur. [Zemahşerî, Keşşâf.]

ÂYETİN SEBEB-İ NÜZÛLÜNE GÖRE, asılsız bir habere dayanılarak büyük bir faciaya yol açılabilirdi. Bu bakımdan Yüce Allah, Müslümanlara, önemli bir konuda getirilen bir habere hemen güvenmemelerini, haberi getiren şahsın itimada layık olup olmadığını araştırmalarını, bu şahsın fâsık ve zâhiren itimada lâyık bir kişi olmadığı anlaşılırsa, getirdiği haber doğrultusunda harekete geçmeden önce haberin doğruluğunu araştırmalarını bir kâide olarak emretmiştir. Bu ilahî emirden, geniş bir sahayı kapsayan oldukça önemli bir dinî kaide ortaya çıkmaktadır. Bu kaide ışığında, bir İslâm devletinin, güvenilir olmayan bir kimsenin getirdiği bir habere dayanarak bir şahıs, bir grup veya bir millete savaş açmasının câiz olmadığı anlaşılmaktadır.

Yine bu kâideye dayalı olarak hadis âlimleri, Peygamberimizden hadis rivâyet eden kimselerin tercüme-i hallerini tahkik etmek amacıyla Cerh ve Ta’dîl ilmini geliştirmişlerdir. Çünkü rivâyet edilen bu hadisler daha sonraki nesillere tesir edecektir.

***

CERH ve TA’DÎL:

  • Cerh; yaralamak, sövmek; ta’dîl ise, düzeltmek, hizaya getirmek, tezkiye etmek demektir.
  • Istılâhî manaları ise; Cerh, günahkârlık, tedlis (karıştırıcılık), yalancılık gibi sebeplerle bir râvinin (hadis rivâyet eden, nakleden, anlatan kimse), hadis mütehassısları tarafından rivâyetlerinin reddedilmesidir.
  • Ta’dîl: Bir râviyi rivâyetleri kabul olunacak şekilde vasıflandırmak, tanıtmak demektir.

Hadis râvilerinin kusur ve meziyetlerinin özel terimlerle tetkik edildiği “cerh ve ta’dîl ilmi” hadis ilminin en önemli konularından birini oluşturur. Sözlü rivâyetlerin yaygın olduğu bir dönemde ortaya çıkıp gelişen bu ilmin, hadisin ve dolayısıyla İslâm’ın korunması açısından hicrî dördüncü yüzyıla kadar çok faal bir rol oynadığı kesin bir gerçektir.

Peygamberimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra meydana gelen bazı siyasî olaylar neticesinde birtakım sapık itikadî grupların ortaya çıkması ve bunların kendi görüşleri lehinde hadisin otoritesinden yararlanmak istemeleri, kendilerini hadis uydurmaya sevk etmiştir. Bu olumsuz gelişmeler karşısında İslâm âlimleri kılı kırk yararcasına bir titizlik göstererek, hadislerin kitaplara geçirilip tasnif edildiği zamana kadar her râviyi cerh ve ta’dîle tabi tutmuşlar ve bu şekilde, güvenilir olanları zayıflardan, tanınmayanlardan, uydurmacı ve yalancılardan ayırt etmişlerdir.

  • Dini, aslî berraklığı içerisinde korumayı yegane hedef ve vazife bilen İslâm âlimlerinin bu davranışlarını bir başka şekilde yorumlamak mümkün değildir.
  • Zira Tirmizî’nin de açıkça ortaya koyduğu gibi, gaye, Müslümanların hayrını ve iyiliğini istemektir.
  • Yoksa hiç bir kimse sebepsiz yere Müslümanın gıybetini yapmış ve onları çekiştirmeyi istemiş değildir.

Tanınmış münekkitlerden Yahya b. Saîd el-Kattân cerhettiği (eksik ve kusurlarını söylediği) muhterem zevât dolayısıyla kendisine yöneltilen: “Sen cerhettiğin bu zevâtın kıyamet gününde karşına hasım (düşman ve davaci) olarak çıkmalarından korkmuyor musun?” şeklindeki bir soruya: “Bunların düşmanlığına maruz kalmam; hadisini müdafaa etmediğimden dolayı Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) karşıma hasım olarak çıkmasından çok daha kolaydır.” diye cevap vermiştir. Onun bu CEVABINDA DA GÖRÜLECEĞİ GİBİ, konu bir gıybet ve çekiştirme meselesi değil; ilim ehlinin taşıdığı sorumluluk duygusunun ve ilmî anlayışın bir çeşit tezâhürüdür.

  • DİĞER TARAFTAN cerh ve ta’dîli yapacak âlimlerde BİRTAKIM ÖZELLİKLERİN ARANDIĞI gibi; cerh ve ta’dîl esnasında DİKKATE ALINMASI GEREKEN ESASLAR da mevcuttur. Bu yönleriyle ehil olmayan bir kimsenin cerh ve ta’dîline itibar edilemez.

Şartlarına riâyet edilmeden yürütülmüş cerh ve ta’dîlin de ifade edeceği hiç bir değer yoktur… Hadisin sahîhini sakîminden, makbûlünü merdûdundan ayırma gayretinin bir neticesi olarak gelişmiş olan bu ilim dalında kaleme alınmış birçok eser mevcuttur.

İbn Ebî Hâtim er-Râzî’nin “Kitâbü’l-cerh ve’t-ta’dîl’i”; Ahmed b. Hanbel’in “Kitâbü’l-ılel’i”; Zehebî’nin “Mizânü’l i’tidâl’i”; Buhârî’nin “et-Târihü’l-kebir’i” bu alanda yazılmış çok sayıdaki eserden sadece birkaçıdır. [bkz. İ. Lütfi Çakan, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Cerh maddesi.]

***

Yine İslâm hukukçuları bu ilkeye dayanarak şâhitlik müessesesinden dînî hükümlere bağlı meselelerde veyahut bir şahsın hakkı, hukûku mevzubahis olduğunda fâsık bir kimsenin şahitliğini kabul etmemişlerdir. [Mevdûdî, Tefhîm.]

HABERLERİ İRDELEMEK

Bu âyette zikredilen, haberleri araştırma ile ilgili hususları şöyle sıralayabiliriz:

1- Hangi kanalla gelirse gelsin bütün önemli haberlerin, özellikle haktan sapmış bozuk karakterli ve doğrulukları şüpheli olan kimselerin yani fâsıkların getirdikleri haberlerin mutlaka araştırılması gerekir. Her haberin hemen tasdik olunmaması ve doğruluğu araştırılmamış haberlere dayanarak insanlar hakkında hüküm verilmemesi ve doğru haberlerden uzak olunduğu zaman ise, iyi şahsiyetlerin herhangi bir hususta suçlanmaması hususu Müslümanlara emredilmiştir. Bu hususlara dikkat edilmediğinde, Müslümanların davranışlarından dolayı pişman olacakları vurgulanmıştır.

2- Tefsirini yaptığımız bu altıncı âyette haberlerin araştırılması konusu arka arkaya sıralanan ikazlar zinciri halinde yer alırken, bir sonraki yedinci âyette Allah Resûlü’nün Müslümanlar arasındaki varlığının itibara alınmasının gerekliliği gündeme getirilmiş ve eğer Peygamberimiz kendine her söyleneni tasdik edip uygulayacak olsa idi, bu durum Müslümanlara sıkıntılar getirecekti denilmiştir.

Bunlar anlatılırken de Allah’ın Müslümanlara verdiği nimetler, üstünlükler ve kendilerine imanı sevdirip, onunla kalplerini süslemesi hususları da sıralanmıştır. İşin boyutları ne olursa olsun âyetlerin iniş sebebi; doğruluğu ispatlanmamış bir olayın Peygamberimize intikal etmesi ve bunun doğurabileceği neticelerdir. Eğer Peygamber Efendimiz, gelen haberlerin doğruluğunu araştırmadan bir karar verecek olsaydı, suçsuz insanlara karşı bir haksızlık yapmış olacaktı.

YALAN HABERİN ZARARI

Ey Allah’a ve Resûlü’ne inananlar! Bir fâsık size yalan bir haber getirdiğinde önce hakkı bâtıldan ayırt etmek ve işin iç yüzüne vâkıf olmak için haberi iyice araştırın ki, tehlikeli durumlara düşmeyesiniz. Yalan, nice dostları birbirinden ayırmış ve nice kanlar akıtmıştır! Nice savaşların ve saldırıların vuku bulmasına sebebiyet vermiştir. Kinlerin ve düşmanlıkların patlak vermesine yol açmıştır!

İşte bu sebeple Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yalanı kötülemek, doğruluğu övmek için şöyle buyurmuştur; “Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de Cennet’e götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru, doğrucu) diye kaydedilir. Yalan/yalancılık ise yoldan çıkmaya, günahkârlığa sürükler. Fücûr da Cehennem’e götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” [Buharî, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105.]

Şayet Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Velîd bin Ukbe’nin sözüne uysaydı, Allah ve Resûlü’nü seven mümin bir kavme karşı savaş açacak, kanlarını akıtacak, haksız yere mallarını alacaktı. İşin gerçek yüzü açığa çıkınca da bu yaptıklarından dolayı pişman olacaktı.

ÂYETLERDEN ÇIKAN HÜKÜM ve HİKMETLER

1- Hata ile başkalarına zarar vermeyi önlemek için ihtiyatlı ve dikkatli olmak, nakledilen haber ve rivâyetlerde iyice araştırma yapmak gerekir. Çünkü fâsıkların getirdiği bu haberlere dayanarak hemen hüküm veren ve tasdik eden kimse acele davrandığı ve düşünerek, teennî ile hareket etmeyi terkettiği için pişmanlık duyar.

2. Âyetin hükmüne göre, fâsıktan duyulan haberi tahkik etmeden kabul etmemek gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Teennî ile hareket etmek Allah’tan, acele etmek ise şeytandandır.” (Tirmizî, Birr 65.) buyurmuştur. (Teennî: İhtiyatlı ve akıllıca davranma, bir işte acele etmeyip, bir düşünce dairesinde hareket etme demektir.)

3. Durumu bilinmeyen veya yalancı, günahtan çekinmez olarak tanınan kimselerin verdikleri haberlere ve bilgilere güvenilmemesi, bunlara göre hüküm verilmemesi, harekete geçilmemesi gerekir. (Kur’ân Yolu.)

4. Günümüzde, belli bir din, belli bir ırk ve belli bir ideolojiye mensup kimlerin, özellikle Müslümanlar aleyhine ve onları birbirlerine düşürmek için masa başı yapmış oldukları yalan haberlere dikkat etmek gerekir. Bu ve benzeri haberlerin, ciddî bir şekilde araştırılmadan kabul edilmemesi gerekir. [Hucurât Sûresi Tefsiri(Ahlâk ve Âdâb Sûresi)(Işık Yay) adlı eserden alınmıştır.]

☆☆☆

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ (Ali Ünal) adlı eserde Hucûrat Sûresi 6.âyet ile ilgili şunlar ifade edilmiştir.

Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) karşı nasıl davranılması gerektiğini ortaya koyan âyetlerden sonra bu âyetin ifade buyurduğu düstur, pek çok bakımlardan önemlidir.

Kısaca:

  • BİR MÜ’MİN de OLSA, eğer BİR İNSAN YALAN SÖYLÜYORSA, İFTİRA ATTIĞI TESBİT EDİLMİŞSE ve İslâm’ın kesin olarak yasakladığı herhangi bir fiili açıktan işlemekten çekinmeyebiliyor
  • veya farz-vacip bir emri yerine getirmiyorsa, BÖYLE BİRİ FASIKTIR ve NE mahkemede şahit olarak dinlenir, NE DE söylediği söze, verdiği habere güvenilip, o SÖZ veya HABER ÜZERİNE HÜKÜM bina edilir.
  • Yalan söylediği, iftira attığı ve haram seviyesinde yasakları açıktan işlediği veya farz–vaciplerden birini terk ettiği, yani FISKI TESBİT EDİLMEDİKÇE BİR MÜ’MİN GÜVENİLİR KABUL EDİLİR.

***

TAHMİN ve SÛ-İ ZANLA HAREKET ETMEME 

Kuran-ı Kerim’de ayet-i kerimelerdeki hakikatler ALLAHA KULLUK için yaratılan insana hangi durumlarda nasıl hareket etmesi gerektiğini ifade buyuran yol haritasıdır. Âdetâ Mü’mini yanlışlara karşı koruyan işaret levhalarıdır. Hucûrat Sûresi 6.ayettten sonra MÜ’MİNİN şahsî ve içtimâî hayatında en önemli bir yol haritası olan isrâ Sûresi 36.âyettir. İDEAL TOPLUM AÇISINDAN İSRÂ SÛRESİ’NİN TEFSÎRİ adlı eserde bu ayetin tefsiri aşağıda olduğu gibi yapılmıştır:

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَۤئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا

Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalp gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsrâ Sûresi 36)

***

Kur’ân’ın bu âyeti, insanların herhangi bir haber, davranış veya olay hakkında kesin bir karar vermeden önce, çok iyi araştırma yapmalarını, faraziye ve ihtimallerle karar vermemelerini emretmektedir. Çünkü gerek fertler, gerek aileler ve gerekse devletlerarasındaki anlaşmazlık ve kavgaların en büyük sebeplerinden biri, tahkikat yapmadan, zanna dayalı olarak verilen kararlardan kaynaklanmaktadır. Yüce Yaratıcı, toplumu koruyacak olan bu önemli prensibin yerleşmesi için de, meseleyi inaçla tekid ederek ahiret boyutuna da dikkatleri çekmiş, karar verme vasıtaları olan kulağın, gözün ve kalbin sorumlu olduğunu bildirmiştir.

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ 

Bilmediğin şeyin peşine düşme! Yani kesin olarak bilmediğin bir KONUNUN HAKİKATİNİ ÖĞRENİNCEYE kadar, o mesele hakkında herhangi bir söz söyleme. Bu, son derece geniş kapsamlı bir ifade olup, herhangi bir sözü, kulaktan kulağa dolaşan bir rivayeti, bir olayın tahlilini veya inançla ilgili bir konuyu ilgilendiriyor olabilir.

Daha geniş anlamıyla bu ifade:

a. GERÇEK OLDUĞUNU BİLMEDİĞİN İNANÇLARIN, FİKİRLERİN ve AKIMLARIN ARKASINA DÜŞME, HURAFELERE KAPILMA DEMEKTİR.

Nitekim şu âyetlerde bu husus daha açık bir şekilde belirtilmektedir: 

إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَۤاءٌ سَمَّيْتُمُوهَۤا أَنْتُمْ وَاٰبَاۤؤُكُمْ مَۤا أَنْزَلَ اللهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنْفُسُ وَلَقَدْ جَۤاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَى

“Aslında bu putlar sizin ve atalarınızın uydurduğu, kuru isimlerden, boş lafızlardan başka bir şey değildir. Allah onların tanrılıklarına delil olabilecek hiçbir şey indirmemiştir. Onlar sadece zanlarına ve nefislerinin hevayı heveslerine uyarlar. Hâlbuki onlara Rabbleri tarafından uyacakları mükemmel Rehber çoktan gelmiş bulunuyor.” (Necm, 53/23).

وَإِذَا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللٰهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فِيهَا قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ 

“Size: “Allahın vâdi gerçektir, kıyamet saati mutlaka gelecektir” denildiğinde siz: “Kıyamet mıyamet bilmeyiz, biz olsa olsa bir zan ve tahminde bulunabiliriz, ama biz kesin bir tarzda ona inanmayız” demiştiniz.” (Câsiye, 45/32).

b. YALAN YERE ŞAHİTLİK ETME.

Ancak gözünün gördüğü, kulağının duyduğu ve kalbinin iyice anladığı hususlarda şahitlik et; zina iftirası, başkalarının töhmet altında bırakılması gibi yanlış yollara gitme demektir.

Şu âyette de bu husus üzerinde durulmuştur: 

يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا 

     أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ

“Ey iman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz. Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah Tevvabdır, Rahîmdir: tevbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur.” (Hucurât, 49/12).

c. BU İFADEYLE YALAN SÖYLEME KASDEDİLMİŞ OLABİLİR.

Yani görmediğin halde gördüm, duymadığın halde duydum deme! Nitekim Resûlullah (s.a.s.) de bununla ilgili bir beyanında şöyle buyurmuşlardır:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللٰهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ 

“Zan ile hüküm vermekten sakının! Zira sözlerin en yalanı zandır.” (Buhârî, Vesâyâ 8; Nikâh 45; Müslim, Birr 28; Tirmizî, Birr 56.)

Burada aynı zamanda başkalarını çekiştirme ve arkalarından konuşma diye isimlendirdiğimiz ve pek çok kimsenin çoğu kez işlediği gıybettende nehiy vardır. Zira gıybet, kesin bilgi olmaksızın başkaları hakkında bilgi edinmek ve onlara göre hüküm verme vardır. Bir kişinin ayıp ve kusurunu o yokken arkasından söylemek [Cürcânî, Ali b. Muhammed, et-Ta’rîfât, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1988, s. 163] şeklinde tarif edilen gıybet, ferdi ve cemiyeti zehirleyen bir zehir ve ruh hastalığıdır. İnsan, yüce bir varlıktır.

Allah’ın yeryüzünde değer verdiği ve bütün canlılardan üstün kıldığı bir konumdadır.

İnsanın bizzat kendisi değerli olduğu gibi, şânı, şerefi ve haysiyeti de değerli ve üstündür. Hangi şekilde olursa olsun, onun tahkir edilmesi, ayıplanması, kusurlarının veya duyulmasını istemediği fiillerinin sağa sola taşınması da yasaklanmıştır. Böyle bir davranış içine girilmemesi için bunu yapanlar Yüce Yaratıcı tarafından “veyl” (yazıklar olsun!) ifadesiyle kınanmıştır: “Mal toplayıp onu tekrar tekrar sayan, insanları arkadan çekiştirip, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin (hümeze ve lümezenin) vay haline!” [Hümeze, 104/1-2.]

Başkalarını ayıplamamak, onların aleyhinde konuşmamak ve böylece insanların kendisinden emin olduğu bir konumda bulunmak o kadar değerli bir makam sayılmıştır ki, Hz. Peygamber (s.a.s.), insanların Müslümanca en fazîletli olanının, insanların elinden ve dilinden emniyette bulunduğu kimse olduğunu, [Buhârî, İman 4.] iki çene ve iki apış arası konusunda söz verip sözünü yerine getirene cennette kefil olacağını [Buhârî, Rikâk 23] bildirmiştir.

  • Evet Müslümanın nazarında elle yapılan tecâvüz ile gıybet, bühtan, tahkîr, tezyif gibi dil ile yapılan tecavüz ve çekiştirme arasında fark yoktur. Zira birisi onun maddi yönünü zedelemekte ise, diğeri de mânevî yönünü yıpratmaktadır.
  • Hz. Peygamber Mi’rac’a çıktığında orada bir kavmin yanından geçerken, onların demirden tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini yırtıp kanattıklarını görünce, Cibril’e bunun sebebini sormuş, o da bunların, insanları çekiştiren ve onların gizliliklerini ortaya çıkaran kimseler olduğunu söylemiştir. [Ebû Dâvûd, Edeb 35; Ahmed b. Hanbel, 3/224.]

Önemine binaendir ki, Kur’ân ve sünnette gıybet üzerinde böylesine önemle durulmuş, çirkinlikleri belirtilmiş ve inananların bu kötülükten uzak durmaları istenmiştir. Günümüz insanlarının pek çoğu gıybet olarak yaptıkları davranışlarını gıybet saymama gibi büyük bir hataya düşmektedirler. Bu kişiler, hakkında konuştukları insanların, bizzat yaptıkları davranışlarını dile getirdiklerini, dolayısıyla bunun da bir gıybet olmadığını iddia etmektedirler. Hâlbuki İslâm’a göre asıl gıybet de zaten budur. Şayet başkalarının yapmadıkları, yaptı şeklinde gösteriliyorsa, bunun adı gıybet değil iftiradır.

Ebû Hureyre’nin rivâyetine göre, Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:

“Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?”

Onlar: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” dediler.

Bunun üzerine:

“Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” açıklamasını yaptı.

Orada bulunan bir adam:

“Ya benim söylediğim onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.s.):

“Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de iftirada bulundun demektir.” [Müslim, Birr 70; Ebû Dâvûd, Edeb 40; Tirmizî, Birr 23] buyurdular.

Bu hususla ilgili şu ifadeler de oldukça önemlidir: “Âdemoğlu sabaha erdi mi, bütün azaları, dile temenna edip: “Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Zira biz sana tabiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikâmette oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız!” derler. [Tirmizî, Zühd 61.] “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun.”[Tirmizî, Kıyâmet 51]

Ateş, odunu yiyip bitirdiği gibi, gıybet de sâlih amelleri tüketir. Bunun içindir ki gıybetten uzak durulmalı, şayet istemeyerek de olsa gıybet yapılmışsa, yapan veya onu dinleyen: “Allah’ım! Bizi ve gıybet ettiklerimizi bağışla!” demeli; ayrıca gıybet edilen kişiyle karşılaşıldığında da hakkını helâl ettirmelidir. Öyle bir düşünceye sahip olunduğunda ise, kolay kolay insanın gıybet denilen bu kötü davranışa girişmesi mümkün olamaz.

إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَۤئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا

Çünkü kulak, göz, kalp gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir.”

İnsan, her şeyden hesap verecektir. Kıyâmet günü günahı işlediği organları şahitlik yapacakları gibi: “Gün gelecek, dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları bütün kötülükleri tek tek bildirerek aleyhlerine şahitlik edecektir.” (Nûr, 24/24), Resûlullah’ın (s.a.s.):

قَالَ رَسُولُ اللٰهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَا تَزُولُ قَدَمَا عَبْدٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ عُمُرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ عِلْمِهِ مَا فَعَلَ بِهِ وَعَنْ مَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَا أَنْفَقَهُ وَعَنْ جِسْمِهِ فِيمَا أَبْلَاهُ 

“Kıyâmet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabb’inin huzurundan) ayrılamaz: Ömrünü nerede harcadığından, ilmiyle ne amelde bulunduğundan, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve vücudunu nerede çürüttüğünden.” [Tirmizî, Kıyâmet 1] şeklindeki ifadelerine göre de, bütün organlar yaptıklarından dolayı Allah Teâlâ’ya hesap vermeden yerlerinden ayrılamayacaklardır.

Özellikle göz, kulak ve kalbin zikredilmesiyle ilgili olarak şunlar söylenmiştir:

a. Bu ifadeyle, duyan, gören ve kalbi olan kimsenin mesul olacağı murad edilmiştir. Yani insana: “Dinlenmesi haram olan şeyi neden dinledin, bakılması helal olmayan şeylere neden baktın ve düşünülmesi ve karar verilmesi helal olmayan şeyleri niçin karar verip yaptın?” denilmesidir.

b. Bu ifade şöyle de yorumlanabilir: “İnsanların hepsi, kulaklarından, gözlerinden ve kalplerinden sorumlu olacaklar ve onlara şöyle sorulacaktır: “Kulağınızı Allah’a itaatte mi, yoksa isyanda mı kullandınız?” Diğer organlarına da aynı sorular sorulacaktır. Çünkü bu organlar, vücudun âletleri konumundadır. Nefis de âdeta onların başkanı, yöneticisi ve onları kendisi için kullanan efendi pozisyonundadır. Şayet nefis bu organları hayırda kullanırsa mükafatı, şerde kullanırsa cezâyı hak etmiş olur.

c. Diğer bir anlamı da, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Cenab-ı Hakk’ın âhirette organları yeniden yaratması ve onların da insan aleyhine şahitlikte bulunmasıdır. [Râzî,a.g.e;20/168-169]

İşte bu âyet âyetler ve hadisler, böyle mükemmel bir metodla bu mesele üzerinde böyle önemle durmaktadırlar.

Böyle mükemmel bir metodla verilen hükümlerde, sadece aklın görüşüyle yetinilmeyip, kalbin de duygu, düşünce ve kararlarına yer verilir. Herhangi bir mesele, bütün teferruatıyla incelenip her yönüyle aydınlığa çıkarılmadan, ne dil o mesele hakkında konuşup rivayetlerde bulunabilir; ne de akıl kendi cephesinden bir hüküm verebilir. Böylece mesele hakkında hiçbir şüpheye yer bırakılmamış olur.

İşte bu da, Kur’ân’ın her sahada en doğru yola ulaştırmasının delillerinden biridir.

  • [İDEAL TOPLUM AÇISINDAN İSRÂ SÛRESİ’NİN TEFSÎRİ
  • Prof. Dr.Muhittin Akgül]
Bu yazı 62 kez okundu