Ya Resulallah! Hele bir bak kim geldi?

İnsan, kalbinin derinliklerine doğru yol aldıkça anlar ki; hakiki mesafe, ayaklarla kat edilen yollar değil, nefsin kat ettiği merhalelerdir. Dış âlemde yürüyen beden, iç âlemde yürüyen kalbin çok gerisinde kalabilir. Nice yolculuklar vardır ki, insanı mekâna ulaştırır; fakat onu hakikate ulaştırmaz. Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde anlatıldığı üzere, kulluk yolunun en çetin menzilleri, görünmeyen dağların aşılmasıdır: enaniyetin eritilmesi, benliğin silinmesi, “hiç” olabilme ufkuna varılmasıdır… Çünkü insan, benliğinden sıyrılabildiği ölçüde Hakk’a yaklaşır. Ne var ki nefis, bazen ibadetlerin gölgesine saklanır. Dua ederken bile kendine pay çıkarır; lütfu kendine mâl eder, ihsanı kendi ameline bağlar. Böyle anlarda kul, farkına varmadan, kapıyı çalan değil de kapıyı açtıran olduğunu zannetmeye başlar. İşte aşağıdaki nükte, kalbin en ince kırılma noktalarından birine işaret eder. Safiyetle başlayan bir yönelişin, eğer dikkat edilmezse nasıl mahviyet yerine benliğe, ubûdiyet yerine gizli bir şirke dönüşebileceğini anlatır.

Nükte halk arasında farklı versiyonlarıyla özet olarak şöyle anlatılır:

Hayatında memleketinden dışarı adım atmamış saf kalpli bir Çorumlu, hacca gitmeye hak kazanır. Müftü bey seminerde hacı adaylarını uyarır: “Arkadaşlar, hac meşakkatli bir iştir. Duayı ve ibadeti artırın ki Allah işlerinizi kolaylaştırsın, tüm yollar önünüzde açılsın.”. Bu sözü aklına kazıyan Çorumlu, yola çıkana kadar gece gündüz dua eder. Hac vakti gelip havaalanına vardığında, hayatında ilk kez otomatik kapıyla karşılaşır. Kapıya yaklaşınca kapı kendiliğinden açılır. Bizimki şaşkınlık içinde, “Aha,” der, “Dualar kabul oldu, yollar açılmaya başladı bile!”.. ​İçeri girince yürüyen bantları görür, hayretle izler: “Bak sen Allah’ın işine, ettiğim dualar sayesinde yol bile ayağımın altında yürüyor.” O ilerledikçe fotoselli lambalar da sırayla yanmaya başlar. Bizimki iyice kendinden geçer: “Yahu biz bu duayı biraz fazla mı kaçırdık ne? Her yer nurlandı!”. ​Medine’ye vardığında abdest almak için lavaboya gider, elini uzatır uzatmaz musluktan su akar. Artık bu duruma hiç şaşırmaz, özgüvenle kafasını sallayıp musluğa fısıldar: “Akacaksın tabii… Kimin geldiğini biliyorsun!”. ​Nihayet Peygamberimiz’in kabrinin bulunduğu Mescid-i Nebevi’ye ulaşıp Peygamberin huzuruna dikilir ve kollarını iki yana açıp seslenir: “Ya Resulallah! Hele bir bak, Çorum’dan kim geldi?”

Hâsılı; Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde ifade edildiği gibi, hakiki kulluk; yapılanı görmemek, görüleni kendinden bilmemek ve her şeyi O’na vermektir. Kul, ne kadar ilerlerse ilerlesin, eğer içinde bir “ben yaptım” hissi filizleniyorsa, o yol henüz tamamlanmamıştır. Bu kıssadaki yolcu, dışarıda açılan kapıları gördü; fakat iç dünyasında kapanması gereken kapıyı fark edemedi. Işıkların yanışını seyretti; ama kalbinde sönmesi gereken benlik ateşini göremedi. Suyun akışını hissetti; fakat gözünden akması gereken nedamet yaşlarını duyamadı. Oysa hakiki seyr u sülûk: Kapıların açılmasıyla değil, benliğin kapanmasıyla başlar. Yolların düzleşmesiyle değil, nefsin eğilmesiyle kemale erer. Haricî kolaylıklarla değil, derunî derinlikle değer kazanır. Ve en son menzilde kul, artık kendini söylemez. Ne geldiğini ilan eder, ne yaptığını hatırlar… Sadece huzurda durur ve içinden şu hakikat geçer: “Ben yokum… Her şey Sen’sin.” İşte o an, Nûr ve Pırlanta Müelliflerinin işaret buyurduğu “kalp zümrüt tepelerine” doğru hakiki seyahat başlar.

Bu yazı 8 kez okundu