Yalana Cübbe Gerçeğe Can

İnsan, hakikate yürürken çoğu zaman zanneder ki bu yol sadece bilgiyle, sözle ya da zahirî amellerle aşılır. Oysa hakikat yolculuğu, kalbin derinliklerinde yaşanan bir inkılaptır. Bu yol; akıldan ziyade aşkın, sözden ziyade hâlin, görünenden ziyade görünmeyenin yoludur. Hakikî terakki; ene’nin/benliğin terbiye edilmesiyle kulun kendini mutlak acz içinde idrak etmesiyle başlar. İnsan, sahip olduğu her şeyi Allah’tan bilmedikçe ve kendine ait hiçbir şey görmedikçe, hakikatin kapıları ona tam manasıyla açılmaz. Diğer yandan, aşk ve muhabbet; insanı öyle bir noktaya götürür ki, artık dünya nimetleri gözünde bir hiç hükmüne iner. O noktada kul, neyi ne için verdiğini hesap etmez; çünkü onun için asıl kıymet, hakikatin kendisidir. İşte bu kıssa, zahiren basit bir hadise gibi görünse de, hakikatte kalbin en yüksek ufuklarına işaret eder. Bir yanda dünya malının değersizliği, diğer yanda hakikat uğruna canını dahi feda etmeye hazır bir ruh… Bu iki hâlin kesiştiği yerde, insanın gerçek değeri ortaya çıkar. Nükte, aslında “aptallık” ile “ariflik” arasındaki o ince çizgiyi ve Mevlânâ’nın hayata bakışındaki derin nezaketi çok güzel özetler. Aynı zamanda Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Şems-i Tebrîzî’ye olan sarsılmaz sevgisini anlatır.

Meşhur anlatım şöyledir:

Şems-i Tebrîzî kaybolduktan sonra Mevlânâ onun hasretiyle yanıp tutuşmaktadır. Şems’ten haber getiren herkese ödüller verir. Bir gün bir adam huzura çıkar ve “Müjde! Şems’i gördüm, falan yerdedir!” der. Mevlânâ büyük bir sevinçle üzerindeki değerli cübbesini çıkarıp o adama hediye eder. Mevlânâ’nın yakınındakiler adamın yalan söylediğini, Şems’i görmediğini bildikleri için fısıldaşırlar: “Efendim, bu adam yalan söylüyor. Şems’i görmüş falan değil, sırf cübbenizi alabilmek için bu yalanı uydurdu.” Mevlânâ’nın cevabı, dünya malına ve hakikate bakışını özetleyen o muazzam söz olur: “Biliyorum, onun yalanına cübbemi verdim. Eğer söylediği gerçek olsaydı, canımı verirdim!”

Bu Kıssadan Ne Anlamalıyız:

Nüktede anlatılan duruma karşıdan bakan biri için Mevlânâ “aldatılan” veya “saf” (aptal yerine konan) biri gibi görünebilir. Ancak Mevlânâ’nın bu tavrı şuurlu bir tercihdir: Mevlânâ, Şems’e hürmet etmektedir. Haberin doğruluğundan ziyade, Şems’in adının geçmesi bile onun için bir hediyedir. Karşısındakinin “kurnazlığını” (basit bir aptallık türü) fark eder ama ona kendi seviyesinden değil, kendi yüceliğinden cevap verir. Bir cübbe, onun için Şems’in hayali kadar bile değerli değildir.

Bu menkıbe, Eflâkî’nin “Ariflerin Menkıbeleri” (Menâkıbü’l-Ârifîn) isimli eserinde ve Mevlânâ üzerine yazılan pek çok biyografik eserde (Abdülbâki Gölpınarlı gibi otoritelerin çalışmalarında) geçmektedir. Görüldüğü gibi, birinin yalanına inanmak her zaman “aptallık” değildir; bazen o yalanın içindeki küçük bir kırıntı (Şems’in adı gibi) bile arif bir insan için dünyalara bedeldir.

Bu yazı 16 kez okundu