- Kudüs’ün Fethi
- Kim Daha Kötü
- Yardım eden Yardım Görür
- Sadakalar Kimlere Verilmeli?
- Diken eken Adam
Kudüs’ün Fethi
Kur’ân’da 150’den fazla gaybî haberlerle ilgili âyet vardır. Şimdiye kadar müfessirler, işârî tefsirlerde bunlar üzerinde uzun uzadıya durmuş ve onlardan ne hakikat cevherleri çıkarmışlardır.. ve bu mevzuda telif edilmiş dünya kadar kitap mevcuttur. Bunlar arasında Kur’ân’ın kelime ve harflerinden dahi işârî yolla değişik mânâlar çıkaran onlarca müfessir vardır. Bunlar, bu metotla Kur’ân’dan İstanbul’un fethini, Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgal edilip yağmalandıktan sonra tekrar Selahaddin Eyyûbî’nin eliyle Müslümanlar tarafından istirdat edileceği istihracında bulunmuş; dahası bunların tarihlerini bile bildirmişlerdir.
- Bir örnek:
Kudüs-i Şerif’in, Haçlılar tarafından işgal edilip yağmalanması Müslümanları derinden derine yaralamıştır. Bütün İslâm âleminin kederle kıvrandığı böyle bir dönemde, kendisinden çok şey beklenen ve üzerine aldığı işlerin de üstesinden gelebilen, İslâm’ın yüzünün akı Selçuklu atabeylerinden Nureddin Zengi, evet bu ufuk insan, Kudüs-i Şerif’in Müslümanlar tarafından istirdadından tam 25 sene önce Mescid-i Aksâ’nın ölçülerine uygun bir minber yaptırmış ve onu bir gün Mescid-i Aksâ’ya yerleştiririm ümidiyle, bu minberin yanından her gelip geçişinde sevinç-keder karışımı bir hisle dolup boşalmıştır.
- Kendisine, bu minberi niçin yaptırdığını soranlara da o, bu minberi “Mescid-i Aksa için yaptırdım.” der dururmuş.
“Şu anda Kudüs haçlıların elinde, bu nasıl olacak?” diyenlere de “Ben, İbn Berrecân’ın tefsirinde, Rûm sûresine hâşiye düşürülmüş derkenâr bir notta, Haçlıların orada bir kere daha hezimete uğrayacaklarını ve Kudüs’ün yeniden Müslümanların hâkimiyetine geçeceğini, hem de tarihiyle yazılı olarak gördüm. Şimdi İbn Berrecân’ın verdiği o tarihe tam 25 yıl var. 25 yıl sonra ömrüm olursa o minberi oraya koyacağım.” dermiş. (el-Makdisî, er-Ravdateyni fî ahbâri’d-devleteyni’n-Nûriyye ve’s-Salâhıyye 3/394-395; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 1/102.)
Ne var ki, Nureddin Zengi’nin ömrü vefa etmemiş; Kudüs’ü fethedip o minberi Mescid-i Aksâ’ya koyma şerefi, onun yetiştirdiği Selahaddin Eyyûbî’ye nasip olmuştur. Evet, İbn Berrecân, Kudüs Selahaddin Eyyûbî tarafından fethedilmeden senelerce önce bu fethi Kur’ân’ın işârî mânâlarından çıkararak müjdelemiştir.
- Benzer bir başka haberi, İbn Cerir et-Taberî, Şûrâ sûresinin tefsirinde zikretmektedir ki, İbn Cerir’in tefsiri hem bir rivayet hem de dirayet tefsiri olup, çok fazla işârî mânâlara ehemmiyet vermeyen bir tefsirdir. Bundan yaklaşık 1100 sene önce yazılan bu tefsirde İbn Cerir, حٰمٓ عٓسٓقٓ harfleriyle ilgili şöyle bir hâdise nakleder:
İbn Abbas’a bu harflerin ne mânâya geldiği sorulur. İbn Abbas’ın yanında Hz. Huzeyfe de vardır; ancak İbn Abbas soruya cevap vermeyip yüzünü ekşitir. Aynı soruyu bir kere daha tekrar ederler ama o yine cevaptan kaçınır. Onun cevap vermeme konusundaki kararlılığını gören Hz. Huzeyfe, soruyu soranlara şunları anlatır: “Bu âyetteki حٰمٓ عٓسٓقٓ harflerinin mânâsını anlayamazsınız. Bu harflerle Fırat havzasındaki bir devletten bahsedilmektedir. Orada Resûl-i Ekrem’in neslinden Abdülilâh veya Abdullah isminde bir kişi, bağiler tarafından öldürülecek ve o idare inkıraza uğrayarak Resûl-i Ekrem’in neslinin yönetimdeki hâkimiyeti de sona erecektir.” (et-Taberî, Câmiu’l-beyân 25/6.)
Ne enteresandır ki, 1958’de Irak’ta ihtilal olunca Peygamber’in torunu olan Abdulilâh bağiler tarafından orada öldürülmüş ve Kur’ân’ın işârî olarak asırlarca önce bildirmiş olduğu haber de tahakkuk etmiştir. 1300 sene önceden verilen bir haberin aynen vuku bulması, beşerin bilgi ufkunu aşan hadiselerden olsa gerek..!
Harf ilmine vukufiyeti olan Muhyiddin İbn Arabî ve Kuşeyrî gibi âlimler de Kur’ân’ın bu yönüyle meşgul olmuş, işaret ve remiz diliyle pek çok esrardan bahsetmişlerdir. Gerçi bu arada bir kısım kimseler işi bütün bütün çığırından çıkararak Hurufiliğe dalmışlardır ama, ifrata-tefrite sapmayan bir hayli yorumcu o argümanları kullanarak Kur’ân’ın çağlara ışık tutacak nice esrarına ulaşmışlardır ki, mevsimi gelince hepsi birer birer zuhur edivermiştir. Bu türlü şeyler, ya Kur’ân’ın remiz ve işaretlerine verilmiş ya da Kur’ân’ın bu müstesna talebelerinin mânevî ufuklarına tecelli dalga boyunda birer tayftan ibarettir.
Zikredilen bu örneklerden de açıkça anlaşılacağı üzere, Kur’ân, kat’iyen bir beşer sözü olmayıp o, geçmiş ve geleceği bütün detaylarıyla bilen Cenâb-ı Hakk’ın mu’ciz bir beyanıdır. | Kur’ân’ın Altın İkliminde |
KİM DAHA KÖTÜ?
Üç Arkadaş oturmuş aralarında hangisinin en kötü olduğunu tartışıyorlarmış.
- BİRİ demiş ki en kötü benim,
- DİĞERİ demiş ki hayır en kötü benim,
- ÖTEKİ demiş hayır hayır en kötü benim.
–..DERKEN oradan bir çocuk geçiyormuş BİRİSİ çocuğa çelme takip düşürmüş ve demiş ki bakın ben kötüyüm..
–..DİĞERİ de çocuğu alıp yere vurmuş ve ağzının yüzünün kanamasına sebep olmuş ve demiş ki hayır ben daha kötüyüm.
–HİÇBİR ŞEY YAPMAYAN demiş ki hayır ben hepinizden daha kötüyüm!
–Neden demişler!
–biz çocuğa çelme taktik, ağzını burnunu kırdık, Sen nasıl en kötü oluyorsun!?
–Siz demiş, bu zulmü yaparken ben sessiz Kaldım ve dövdüğünüz benim öz kardeşim! BEN SİZDEN DAHA KÖTÜYÜM..!
Yıllardır iyilikten başka bir şeylerini görmediği Dostlarını Arkadaşlarını kardeşlerini çocuklarını diri diri mezara gömer gibi onlara yapılan zulümleri seyreden hatta destekleyen bir toplumun hazin hikayesidir bu yani bizim Toplumun hikayesi..
YARDIM EDEN YARDIM GÖRÜR
Irak-İran Savaşı sırasında, Irak’ta büyük bir açlık ve yoksulluk yaşanmaktadır. Genç bir kadın, Kerkük’te, bir taksi şoförüne gelerek, Allah rızası için yardım etmesini ister. Günlerdir kendisinin ve çocuklarının aç olduğunu, artık tahammüllerinin kalmadığını, yardım edecek bir el bulamazsa, kötü yollara düşmekten korktuğunu söyler.
Taksi şoförü de, fakir biridir. Kıt kanaat, kendisini ve ailesini geçindirmektedir. Aylardır çalışması sonunda, taksisinin artık iyice eskiyen lastiklerini değiştirmek için bir miktar para biriktirmiştir. Kadının bu sızlanışı ve de kötü yollara düşmekten korkuyorum sözü karşısında dayanamaz. Lastikler için ayırdığı parayı “Allah Kerim” diyerek genç kadına verir. Kadın, “Allah ve Peygamber, senden razı olsun” diye dua ederek sevine sevine gider. Evden şoföre sık sık:
– Lastikleri ne zaman değiştireceksin? diye sorarlar.
O da bir bahane ile ev halkını oyalayıp durur. Bir yandan da ne yapacağını düşünür. Çünkü lastiklerin mutlaka değişmesi gerekmektedir. Bir gün kendisi evde yokken bir zat gelir. Bir lastikçi adresi bırakır. Bu adrese mutlaka uğramasını ister. Ev halkı, bunu tabii karşılar. Çünkü lastik değiştirme konusu evde her gün konuşulan konudur. Şoför eve gelince, bir lastikçi tarafından arandığını öğrenir. Meraklanır, çünkü kendisinin bu konuda hiçbir teşebbüsü olmamıştır. Ertesi gün, lastikçiye uğrar. Lastikçi onu karşısında görür görmez, ağlayarak boynuna sardır.
– Kardeşim, sen ne iş yaptın Allah aşkına söyle. 3 gecedir rüyamda Allah Resulünü görüyorum. Bana senin ismini ve adresini veriyor. Arabasının tüm lastiklerini ücretsiz değiştir, diye emrediyor. Sen, Allah Resulünü hoşnud eden ne amel yaptın söyler misin? Şoför bu sözler karşısında çok duygulanır. O da ağlamaya başlar. Başından geçen olayı lastikçiye anlatır.
Bu olay, darda ve zorda kalan birine yapılan yardımın Allah katında ne kadar makbul bir davranış olduğunu gösteren yaşanmış bir olaydır. O makbûliyetin alâmeti de, lastik parasını, ihtiyaç sahibi kadına verip onu kötü yola düşmekten kurtaran şoförün yardımına, bizzat Allah Resulünün yetişmesidir. [M.Dikmen “Esrarengiz Olaylar” s:135]
KİMLERE VERİLMELİ?
Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, Fütuhat isimli eserinde anlatıyor: “Bir gün İşbiliye’de, hocam Ebü’l Abbas‘ın meclisinde bulunuyorduk. İçimizden biri, birisine sadaka olarak bir şeyler vermek istedi. Bir diğeri:
– Sadakayı neseben yakın olanlara, (akrabaya) vermek daha evladır, dedi.
Bu sözü duyan hocam Ebü’l Abbas:
– Sadakayı Allah’a yakın olanlara vermek daha evladır, buyurdu.
Bazen, yakın akrabaya yardım etmek, nefislerin hayırlı işlere koşmasına manı bahaneler haline dönüşüyor. Az şeyle teselli arayanlar, insanların karınlarını doyurmaktan bahsettikleri kadar, ebedî açlıklarına çare bulmaktan bahsetmiyorlar. Keşke birincisini bari ciddi olarak dert etselerdi…
İnsanları Allah’a yaklaştırmak, insanın en büyük muradı ve vazifesidir. Din, önce Allah’a ait meseleleri, Onun davasını emreder. Sair her şey ondan sonra gelir. Verirken öncelik O’nun yolunda yapılan gayretlerdedir. Öyle olmasaydı, Ebubekir Efendimiz (r.a.), arkada bırakır, akrabasına bırakır, her şeyini alıp gelmezdi. [Mesel Ufku, s:111]
DİKEN EKEN ADAM
Birisi yolun kenarına diken ekmişti. Dikenler büyüyüp gelişti, İnsanları rahatsız etmeye başladı.
– Dikenleri sök artık, dediler.
– Tamam, dedi, yakında sökeceğim.
Adam sürekli yarın diyor, fakat dikenler büyüyüp güçleniyordu.
Bir Hak dostu:
– Bu İşi sürüncemede bırakma, vaadinde dur, dedi. Adam yine;
– Bugün… Olmazsa yarın, diye cevap verince Hak dostu:
– Sen hep “yarın” diyerek erteliyorsun. Dikenler büyüyüp güçleniyor, gençleşiyor; sen ihtiyarlıyor, güç kaybediyorsun. Korkarım yakında dikenleri sökmeye güç yetiremeyeceksin, dedi.
Günahlar, tekrarlandıkça beslenir, kökleri derinleşir, alışkanlık yapar, adeta insanın kanına işler, insan, bir uyuşturucu müptelası gibi alıştığı o şeylerin terkine muvaffak olamaz. Onun İçindir ki “Her bir günah içerisinde küfre giden bir yol vardır.” Zamanla o kurt, imanın nurunu karartır, keşke “günah olmasa idi” dedirtir. Adeta çirkinliğe taraftar eder. Ve bir gün insan yaşadığının müdafii haline gelir, ona inanır.
Günahta ısrar etmemek, tevbe ve pişmanlıkla temizlemek, büyük bir hasenatla şeytanı pişman etmek, insanın elinin kolunun dikenli tellerle sarılı bir mahkum haline dönüşmesini önler. Günaha erken müdahale olmazsa kökünün kurutulması zorlaşır. [Mesel Ufku, s:69]