100-) Yaratılmış olma noktasında herkes eşittir

“Ey insan! Kur’ân’ın düsturlarındandır ki, Cenab-ı Hakk’tan başka hiçbir şeyi ona ibadet (kulluk) edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem kendini her şeyden büyük görecek ölçüde büyük tutma. Çünkü yaratılmışlar, Mâbudiyet’ten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.” (Lem’alar, “17. Lem’a, 2. Nota”)

YARATILMIŞ OLMA NOKTASINDA HERKES EŞİTTİR

Denebilir ki, gerçek insan ve Müslüman olma noktasında, Allah’a yakınlık veya O’ndan uzaklık bakımından insanlar sayısınca mertebeler vardır. Bu mertebeler, bir benzetme ile, yerin en dibindeki çukurdan semânın en üst noktasına kadar sıralanır. O bakımdan, beşer olma ve aynı biyolojik yapıya sahip bulunmaya bakarak insanları birbirlerinin aynı gibi görmek yanlıştır. İnsanı böyle bir yanlışa düşüren, özellikle günümüzde bazılarını çok yanlış bir peygamber anlayışına ve kendilerini mikroskopik derecelerine rağmen büyük âlimler ve velîlerle aynı, hattâ üstün görmeye götüren önemli bir sebep de, herkesin kendi penceresine olan aldanmışlığıdır. Tasavvuf’ta “Velî, kendi nûruyla muhattır.” denir. Yani, tarikat berzahından geçerek vilâyet-i suğra mertebelerinden birine uzanmış olan bir velî, kendi nûruyla kuşatılmışlık içinde daha öte nur yok zannedebilir. Bir odada 60 voltluk bir ışıkla aydınlanan ve sürekli bu odada yaşayıp dışarıyı görmeyen bir insan, 60 voltun üstünde ışık olamayacağına inanır. Nasıl bir velî kendi nûruyla kuşatılmış olup, gözünü kamaştıran bu nur sebebiyle öteyi göremez ve dolayısıyla kendini en büyük velî zannetme yanlışına düşebilirse, bir ilim ehli de, kendi ilmine mağlûbiyet ve onunla kuşatılmışlık içinde daha öte bir âlim yok zannedebilir ve böyle bir iddiaya girebilir. Çünkü kimse kapasitesini aşamaz ve kendi kapasitesinden öte kapasiteleri ancak teorik olarak kabûl eder.

Böyle bir yanlışa karşı Kur’ân-ı Kerim şu hakikati önümüze kor: “Her bilgi sahibinin üstünde (Allah’a varıncaya kadar) daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf Sûresi/12: 76.) O bakımdan, kimse gözünü kamaştırsa da kendi nûruna ve ilmine mağlûp olmamalı, başkalarının kapasitelerini bilemediği için herkes, kendi nûrunu ve ilmini en zayıf, dolayısıyla kendisini her zaman nûrunu ve ilmini arttırma gereği içinde görmelidir. Kur’ân-ı Kerim’in Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) bile emri budur: “‘Rabbim, ilmimi artır!’ de!” (Tâ-Hâ Sûresi/20: 114) Bu gerçeğin bir de bir diğer yönü vardır: İnsan, çok defa ifrat ve tefritten kurtulamaz. Bu sebeple, tarihte bazı peygamberlerin ve büyük veya büyük bilinen insanların beşerî sınırlarının dışına çıkarıldığı ve kendilerine ulûhiyet atfedildiği de bir vakıadır. Bazı zaman da bu insanlardan beşeriyete ait olmayan tasarruflar beklendiği olur. Dualarımızın ve daha başka amellerimizin kabulünde bu insanların şefaatini ummanın ve istemenin ötesinde bu insanlara eşya ve hadiseler üzerinde tesir-i hakiki verilir; dua ile dile getirdiğimiz ihtiyacımızın temini onlardan beklenir. Bu da, şirke kadar gidecek bir davranıştır. İşte Hz. Bediüzzaman (r.a.), sözünü ettiğimiz bu iki sapma arasındaki orta noktayı, doğru olanı ifade etmektedir: Herkes, Cenab-ı Allah’ın mahlûkudur, yani herkes, yaratılmıştır. Kimse yaratıcı ve ilâh değildir ve olamaz. Cenab-ı Allah’ın yarattığı ve O’nun kulu olma ve Ma’bud, yani kendisine ibadet/kulluk edilir olmama noktasında herkes birbirine eşittir. Buna karşılık, büyüklük veya Cenab-ı Allah ile münasebet ya da O’na yakınlık veya uzaklık açısından insanlar sayısınca mertebeler vardır. Ve her bir insana düşen, kendisini bütün insanlardan, özellikle ehl-i iman olan herkesten küçük görmek, herkesin kendisinden Allah’a daha yakın ve daha büyük olabileceğini kabûl etmektir. Kimse, kendisini başkalarından büyük ve üstün görmemelidir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 28 kez okundu