99-) Şefaat ve Vesilelik

“Sofiye meşrebi bir yana, İslâmiyet, vasıtayı ret, delili kabûl, imamı ispat eder. Hıristiyanlık gibi dinler, vasıtayı kabûl eder.” (Sünûhât; Mektûbât, “29. Mektup, 9. Kısım, 7. Telvih”)

ŞEFAAT VE VESİLELİK

Açık ve kesin gerçeklere rağmen, şefaat meselesi günümüzde halâ bazıları tarafından sanki cehaletlerini ispat etmek istercesine, hem de güya bazı Kur’ân âyetlerine dayanılarak ve şefaatle ilgili hiçbir hadisin olmadığı iddia edilerek, yani Kur’ân ve Hadis konusunda ilim adına tam bir cehalet sergilenerek tartışma konusu yapılabilmektedir. Önce hemen belirtelim ki, İslâm’ın ana temeli, tevhiddir. En küçükten en büyüğe her şeyi gören, her şeyi bilen, her şeyden tam haberdar, her şey üzerinde mutlak hakim ve güç sahibi olan Hz. Allah (c.c.) ile kul arasında bir aracı makam yoktur. Kul, hiçbir aracıya, aracı makama ihtiyaç duymadan Cenab-ı Allah’a ibadet ettiği gibi, bir nev’i ibadet, hattâ ibadetin özü olan dua da eder ve istiğfarda bulunur; yani, günahlarının affı için yalvarır. Her insan, Allah’ın yaratması ve kulu olması noktasında diğerleriyle aynıdır. Ayrıca, Cenab-ı Allah’ın hükümlerini icrada ve yaratmada da gerçek ve kendinden tesir sahibi bir aracıya ve sebebe yer yoktur.

MÜŞRİKLER VE İNANÇLARI

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) risaletle vazifelendiğinde Mekkeli müşrikler içinde putlara, gök cisimlerine, meleklere, cinlere tapanlar vardı ve aşağıdaki âyetlerde ifade buyrulduğu üzere, bunları Allah ile aralarında bir aracı, O’na yaklaşmada bir vesile gibi gördüklerini söylüyorlar, fakat onlara kurbanlar kesiyor, arzu edilen neticelerin elde edilmesinde onlara bugünkü materyalistlerin sebeplere verdiği gibi hakikî tesir veriyor, Cenab-ı Allah izin vermese bile onların hedefe ulaşmada hakikî tesir adına kendilerine ait rollerinin olacağına inanıyor, dolayısıyla onları ilâhlaştırmış, rabblaştırmış oluyorlardı: Allah’ı bırakıp zarar ve fayda adına hiçbir güce sahip bulunmayan, dolayısıyla onlardan bir zararı gideremeyeceği gibi, onlara en küçük bir fayda da verebilecek durumda olmayan nesnelere ibadet ediyor ve “Bunlar, Allah katında bizim (O’na yakınlaşma ve işlerimizin görülme sebebi olarak) şefaatçilerimizdir, aracılarımızdır!” diyorlar. (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: “Böyle bir şey söz konusu olacak da, Allah onu bilmeyecek öyle mi? Yoksa siz, göklerde ve yerde olup da O’nun bilmediğini düşündüğünüz şeyleri mi Allah’a haber veriyorsunuz? Haşa! O, her türlü kusurdan ve zayıflıktan kesinlikle uzak ve kendisine koşulan her türlü şirkten mutlak manâda münezzeh ve yücedir. (Yunus Sûresi/10: 18.) Dikkat edin: Gönülden, tam bir samimiyetle, her türlü şirk, nifak ve dünyevî maksattan uzak iman, ibadet ve itaat ancak Allah’a mahsustur. (İnsanlardan olsun, melek veya cinlerden olsun,) O’ndan başka birtakım koruyucular ve işlerin havale edileceği merciler edinip de, “Biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” diyenlere gelince, Allah, onlarla mü’minler arasında bu şekilde tuttukları farklı yollarla ilgili hükmünü elbette verecektir. Allah, yalancı ve alabildiğine nankör hiç kimseye hidayet nasip etmez. (Zümer Sûresi/39: 3)

ŞEFAATİN MANÂSI VE KUR’ÂN’IN REDDETTİĞİ ŞEFAAT

Şefaat, kelime manâsı itibariyle, bir makam nezdinde veya bir iş için, bir neticeye ulaşma adına aracılıkta bulunmak, bir hedefe ulaşmada sebep ve vesile kılmak demektir: Her kim (Allah için) güzel ve hayırlı bir şefaatte (vesilelikte) bulunur (bir hayra sebep olur)sa, o hayırla kazanılacak sevaptan kendisi için bir nasip vardır; kim de kötü bir iş için şefaatte bulunursa (aracılık eder, kötü bir neticeye sebebiyet verirse), bundan da ona bir pay vardır. Allah, her şeyi hakkıyla görmektedir ve her dilediğini yapabilecek güç ve kuvvettedir.  (Nisâ Sûresi/4: 85)

Evet, müşrikler, yukarıda izah edildiği gibi, Cenab-ı Allah’tan başka taptıkları putları, cinleri, Şira Yıldızı gibi bazı gök cisimlerini, birtakım şahısları, bir maksada ulaşmada hakikî tesir sahibi ve tesirleri kendinden ilâhlar olarak telâkki ediyorlardı. Esasen onlar Âhiret’e inanmadıkları için, bu türden sahte ilâhlarının şefaatini dünyada bekliyorlardı. İşte, Cenab-ı Allah (c.c.), dünyada, ayrıca Âhiret’te de böyle bir şefaat inancını kesinlikle reddetti. Şefaati reddeden, Âhiret’te de şefaat olmayacağını beyan buyuran âyetler, tamamen bu gerçeğe yöneliktir ve zaten açıktır da: Fakat onlar, “Hele bakalım bu iş nereye varacak?” diye, sadece bu Kitaba davetin âkıbetini mi gözlüyorlar? Onun haber verdiği âkıbet geldiği gün, daha önce onu nisyana gömenler, “Andolsun, Rabbi-mizin elçileri bize gerçeğin ta kendisini getirmişlerdi, (ama biz kulak asmadık.) Şimdi (Rabbimiz) katında şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Veya geri döndürülmemiz mümkün olmaz mı ki, bu defa daha önce yaptıklarımızın tam tersini yapalım?” diye hayıflanırlar. Ne var ki onlar, kendi felâketlerini bizzat kendileri hazırladılar ve kendilerine en büyük zararı verdiler. Uydurdukları sahte ilâhları da onları yüzüstü bırakıp, görünmez oluverdi. (A’râf Sûresi/7: 53.) Orada (Cehennem’de) birbirlerini suçlamaya başlarlar. (Sapkın isyankârlar,) der: “Allah’a yemin olsun, gerçekten biz besbelli bir sapıklık içindeydik. Sizi Âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk. Ama bizi saptıranlar, hep o hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular oldu. Gayri bir şefaatçimiz de yok; ne de candan bir dos-tumuz.” (Şuarâ Sûresi/26: 96–101)

Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de bir şefaatin (kayırma ve aracılığın) söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfir-ler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir. (Bakara Sûresi/2: 254) Dinlerini bir oyun ve eğlence edinip onunla diledikleri gibi oynayan ve dünya hayatı kendilerini aldatmış bulunanlarla uğraşma! Sen sadece, kimse (Allah’a şirk koşma gibi) günahlar işleyerek helâke sürüklenmesin diye Kur’ân’ı anlat, onunla nasihatta bulun. Her fert bilsin ki, onun için Allah’tan başka ne bir sahip ve yardımcı, ne de bir şefaatçi vardır. (En’âm Sûresi/6: 70)

GERÇEK VE MAKBÛL OLAN ŞEFAAT

Müşriklerin inandığı şekilde, yani Kendi izninden bağımsız ve neticeye Kendi izni dışında tesir edici şekilde bir şefaati, bir kayırmayı, vesileliği dünya adına da, Âhiret adına da kesinlikle reddeden Cenab-ı Allah (c.c.), bütün şefaatin Kendisi’ne ait olduğu buyurur: De ki: “Şefaat, bütünüyle Allah’ındır. O’na aittir göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti. Sonunda, hesap vermek üzere O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.” (Zümer Sûresi/39: 44.) Nasıl kudret de, ilim de, kısaca her şey, temelde Allah’a aittir ve bütün kâinat O’nun mülküdür, fakat O, bu mülkünde yarattıklarına belli ölçülerde tasarruf izni bahşeder; nasıl O, dünyada icraatını sebepler gerisinden yapar, icraatında sebepleri kullanır; nasıl insanların hidayetine peygamberleri ve daha başka zatları, Kur’ân’ı, bazı sebepleri vesile kılar; nasıl mutlak hakimiyetini icrada melekleri ve “orduları” olarak tavsif buyurduğu meselâ fırtınaları, rüzgârları, ‘tabiat’taki daha başka güçleri istihdam buyurur, bunlar gibi, aşağıdaki âyet-i kerimelerde apaçık ifade buyrulduğu üzere, dünya adına da, Âhiret adına da bazı kullarına bazı kulları hakkında şefaat izni verir: Sizin Rabbiniz Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı; sonra da Arş’ın üzerine istivâ buyurdu; artık (kâinatın mutlak hükümdarı olarak) gökleri, yeri ve onlardaki bütün varlıkları idare eder, her işi çekip çevirir. O’nun izni olmadan kimse bir şey yapamaz, kimse kimseye yardım edemez ve O’nun katında şefaatte bulunamaz. Budur Rabbiniz olan Allah, şu halde O’na ibadet edin. Halâ düşünüp, bütün bu gerçeklerden kendinize bir öğüt, bir ders çıkarmayacak mısınız? (Yunus Sûresi/10: 3) O, onların (meleklerin) yaptıklarını da, yapmakta olduklarını ve yapacaklarını da bilir; onlar, ancak O’nun razı oldukları hakkında şefaatte bulunabilirler. Hepsi de, O’na duydukları derin saygı ve tazim sebebiyle kalbleri tir tir titrer. (Enbiyâ Sûresi/21: 28.)

Meleklerin bu âyette ifade buyrulan şefaati, dünya işleriyle ilgilidir. Çünkü bazı müşrikler, aynı sûrede bu âyetten önceki bir âyette (no. 26) beyan buyrulduğu gibi, melekleri Allah’ın evlâdı kabûl ediyor ve zaten Âhiret’e inanmadıkları için, dünyada bazı işlerinin gerçekleşmesi adına kendi anlayışları içinde şefaatlerini umuyorlardı. Âyet, bunu reddetmekte, fakat meleklerin Allah’ın razı olduğu kullar, yani aşağıda geleceği üzere, mü’minler hakkındaki şefaatlerinin mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan, nasıl dünyada Allah’ın izin verdikleri O’nun izni dâhilinde yine izin vereceği kimselere şefaatte bulunabiliyorsa, benzer şefaat, Âhiret’te de sözkonusu olacaktır: (Kendilerine şefaatçi, işlerinin görülmesi için aracı olsunlar diye Allah’tan başka ilâhlar edinenler bilmelidirler ki,) Rahmân’ın katında kendilerine şefaat hakkı tanınmış olanların dışında kimsenin şefaat etme hakkı ve yetkisi yoktur. (Meryem Sûresi/19: 87.) O gün, Rahmân’ın kendilerine şefaat izni verdiği ve sözlerinden razı olduğu kimselerden başkasına şefaat yetkisi verilmez ki, (umdukları herhangi bir) şefaatin faydası olsun. (Tâ–Hâ Sûresi/20: 109.)

DUALARIN KABULÜ, İHTİYAÇLARIN TEMİNİ VE GÜNAHLARIN AFFI İÇİN BAZI KULLARI ŞEFAATÇİ KILMA

Allah ile icraatı ve Allah ile kulları arasında yaratıcı tesir sahibi sebepleri ve vasıtayı reddeden İslâm, Allah’ı bulmada, tanımada, gerçeklere ulaşmada, Allah’a giden yola girme ve bu yolda istikamet üzere yürümede, ayrıca duaların kabulü ve bazı dileklerin gerçekleşmesi adına delili, rehberi ve Allah ile aramıza bazı kulları şefaatçi olarak koymayı kabûl eder. Her şeyden önce, Hz. Allah (c.c.), Fatiha Sûresi’nde (âyet 6) “Bizi Sırat-ı Müstakîm’e hidayet buyur!” duasını yapmamızı, yani bize her düşünce, itikad ve davranışımızda Cenab-ı Allah’tan istikamet ve istikamet üzerinde sebat istememiz gerektiğini öğretirken, hemen ardından gelen 7’nci ve son âyette Sırat-ı Müstakîm’i tarif etmez. Bunun yerine, “Ken-dilerine nimet lûtfettiklerinin yolu” buyurarak, önümüze bazı şahısları koyar. Bunların kimler olduğunu da bir başka âyette şöyle açıklar: Peygamberler; (bütün duygu, düşünce, inanç ve davranışlarında dosdoğru ve Allah’a karşı tam bir sadakat içinde bulunan) sıddîklar; (başkalarının inandığı gaybî gerçekleri bizzat tecrübe eden ve onların doğruluğuna hayatlarıyla şehadet eden) şahitlerşehîdler ve (her söz ve hareketlerinde ârıza ve kusura yer vermeyen ve ıslah gayesi güden) salihler.” (Nisâ Sûresi/4: 69.) Demek oluyor ki, bazılarının iddia ettiği gibi, bütün Müslümanlar Allah katında aynı ve O’na hususî yakınlığı olan velîler değildir; onların içinde sıddîk, şehîd ve salihler gibi Sırat-ı Müstakîm’in rehberleri konumunda olanlar vardır.

Yukarıda belirtildiği gibi, dualarımızın kabulünü ve günahlarımızın affını istemede veya bazı isteklerimizin gerçekleşmesi adına, kendilerine yaratıcı, neticeyi tayin edici tesir atfetmemek kaydıyla bazı zatları şefaatçi yapmakta, onların hürmetine dualarımızın, istiğfarlarımızın ve arzularımızın kabulünü dilemekte mahzur yoktur; belki böyle yapmak, tavsiye edilir, tavsiyeye şayandır. Kur’ân-ı Kerim de, hadis-i şerifler de, bu konuda yeterince açıktır: (Şurası iyi bilinmelidir ki,) eğer bir yere bir rasûl göndermişsek, Allah’ın ona tanıdığı yetki sebebiyle ve yardımı da daima onunla birlikte olduğundan, o rasûle mutlaka itaat edilmesi gerekir. Bu bakımdan, eğer onlar nefislerine zulmetmek demek olan bir günah işlediklerinde sana gelseler ve günahlarının affı için Allah’a yalvarsalar, (o şanı çok yüce) Rasûl de onlar için Allah’tan bağışlanma dilese, bu takdirde Allah’ı Tevvâb (kullarının tevbesine af ve fazladan mükâfatla karşılık veren) ve Rahîm (Kendisine yönelen kullarına karşı pek merhametli olarak) bulacaklardır. (Nisâ Sûresi/4: 64) Oğulları, “Ey bizim babamız! Bizim için günahlarımızdan dolayı Allah’tan bağışlanma dile. Çünkü biz, gerçekten büyük bir yanlışın içinde idik!” itirafında bulundular. Yakup, “Sizin için ileride Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Hiç şüphesiz O, Ğafûr (günahları çok bağışlayan)dır; Rahîm (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen mü’min kullarına karşı hususî rahmeti pek bol olan)dır.” karşılığını verdi. (Yusuf Sûresi/12: 97–98.)

Peygamber Efendimiz de (s.a.s.), Hacet Namazı sonrası şu duanın yapılmasını talim buyurmuşlardır: Allah’ım! Rahmet peygamberi Muhammed hakkı için Sen’den istiyor ve Sana yöneliyorum. Ey Muhammed! Bu hacetimle, onun yerine gelmesi için senin yüzü suyun, hakkın hürmetine Rabbime yöneliyorum. Allah’ım. Muhammed’i bu isteğimde hakkımda şefaatçi kıl! (Tirmizî, “Daavât” 118; İbn Mâce, “İkametü’s-salât” 189) Hz. Bediüzzaman da, Hızb-i Hakaik-i Nûriye’nin sonunda yer alan çok içli dua ve münacatında Cenab-ı Allah’a yalvarırken“Rahmetinin kapısını çalıyor ve mağfiretinin kapısında, nidası kapıcının yanında makbul ve me’nûs (iyi tanınan) seyyidim ve senedim Şeyh Abdülkadir-i Geylânî’nin yalvarışıyla yalvarıyorum!” der. Bu tutum bilhassa tarikat ehli arasında yaygın olduğu için, Hz. Bediüzzaman, şefaat ve vesilelik çerçevesinde açıklamaya çalıştığımız tesbitinde “Sofiye meşrebi”ne atıfta bulunmaktadır. Yani, Sofiye meşrebinde mürşidin “fiilî dua” mahiyetinde vesilelik ve tasarrufu söz konusudur.

Bunların yanısıra, nasıl peygamberlerin ümmetleri hakkında dua ve istiğfarları sözkonusuysa ve Allah, insanları haklarında istiğfar etmeleri için peygamberlere müracaat etmeye çağırıyorsa, bunun gibi, meleklerin Peygamber Efendimiz ve mü’minler hakkında Cenab-ı Allah’ın da kabûl adına iştirak buyurduğu duaları vardır ve Kur’ân-ı Kerim, mü’minlere kardeşleri hakkında duayı da ta’lim buyurmaktadır. Herkes tek başına ve arada aracı olmaksızın Cenab-ı Allah’a istiğfar ve dua edebilecekken ve edebilmesine rağmen, meleklerin mü’minler, mü’minlerin de birbirleri hakkında kabûl adına Cenab-ı Allah’ın bizzat iştirak buyurduğu duaları, esasen onlar hakkında bir bakıma şefaat demektir: O Allah ki, sizi (her türlü) karanlıklardan nûra çıkarmak ve nurda sabit kılmak için her zaman size salâtta bulunur (feyiz ve rahmet indirir); melekleri de, (aynı maksatla) sizin için salât da (dua ve istiğfarda) bulunurlar. Gerçekten Allah, mü’minlere karşı pek merhametlidir. (Ahzâb Sûresi/33: 43.) Allah ve melekler, (Peygamberliğin en büyük temsilcisi O) Peygamber’e her zaman salâtta bulunurlar (Allah, O’na hususî rahmetiyle muamele eder ve O’nu yüceltir; melekleri de O’na daima dua ederler). Ey iman edenler! Siz de (O’na salâtta bulunun (O’nu sevin, tam bir sadakat ve samimiyetle O’na tâbi olun ve “Allah’ın rahmet ve selâmı O’na olsun!” diye dua edin) ve tam bir teslimiyetle O’nun yolunu izlemeye bakın. (Ahzâb Sûresi/33: 56)

Arş’ı taşıyanlar ve onun etrafından bulunanlar, Rabb’ilerini hamd ile tesbih eder, O’na inanır ve mü’minlerin günahlarını affetmesi için O’na yalvarırlar: “Rabbimiz, Sen’in Rahmet’in ve İlm’in her şeyi kuşatmıştır. O halde, tevbe ile Sana yönelen ve Sen’in yoluna uyanları bağışla ve onları Kızgın Alevli Ateş azabından koru! Rabbimiz! Onları kendilerine va’dettiğin sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetlerine koy; onlarla birlikte atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Şüphesiz ki Sen’sin Azîz, Sen’sin Hakîm. Onları her türlü dehşet ve zorluktan koru! Sen o gün kimi dehşet ve zorluklardan korursan, şüphesiz ki ona rahmetinle muamele etmişsin demektir. Budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.” (Mü’min Sûresi/40: 7–9)

Ve Cenab-ı Allah, mü’min kardeşleri, özellikle Âhiret’e intikal etmiş mü’min kardeşleri hakkında dua eden mü’minleri över. Böyle bir dua makbûl olmayacak ve haklarında dua edilenlere fayda sağlamayacak, onlar için şefaat manâsı taşımayacaksa Allah onu yapanları niye övsün, dolayısıyla niye böyle bir duaya teşvik buyursun? Bu (ilk Muhacirler ve Ensar’dan) sonra gelip (onların izinden giden bütün mü’minler) ise, “Rabbimiz”, derler, “Bizi ve bizden önce iman etmiş bulunan bütün (Din) kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalbimizde herhangi bir kötü duygunun uyanmasına meydan verme. Rabbimiz, muhakkak ki Sen, şefkatin pek engin, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol olansın.” (Haşir Sûresi/59: 10) Cenab-ı Allah (c.c.), kullarını doğrudan affedebilecekken, dualarını doğrudan kabûl edebilecekken, niye şefaate yer verip, imkân tanıyor? Bu, haklarında şefaat edilecek insanlar için, meselâ dünyada iyi hali görülen mahkûmlarda hususî ceza indirimine gitme veya genel halleri itibariyle makbûl bulunan öğrencilerin kaldıkları bazı derslerden öğretmenler kurulunda kurul kararıyla geçirilmesine benzetilebilir. Dolayısıyla, şefaat, bu noktada kullar için bir ümit sebebidir; bunun yanısıra, genel anlamda iyi halli olmaya bir teşvik manâsı taşır. Öte yandan, şefaatte peygamberler, melekler ve Allah’a hususî yakınlığı bulunan, dolayısıyla kendilerine şefaat izni verilebileceği umulan daha başka zatlara karşı saygıya ve yollarını takibe hem davet, hem teşvik sözkonusudur.

Ayrıca, Cenab-ı Allah (c.c.), yukarıda arzedildiği üzere, nasıl sebepleri, Şeriat-ı Fıtriye’sinin düsturlarını, melekleri icraatına perde ve vesile kılmakla şereflendiriyorsa, peygamberler, melekler, asfiyâ ve evliyâ gibi takvâ, ihsan, rıza, ihlâs, tevekkül, yolunda cihad gibi, hizmet gibi faziletlerle Kendisi’ne hususî yakınlık kazanmış kullarını da, elbette onlara şefaat yetkisi vermekle şereflendirir. Üzerinde durmaya çalıştığımız şefaat ve vesilelik meselesinin bir boyutu olarak, İslâm, tevazu, mahviyet ve hacaleti emreder; kibir, gurur ve ucub, yani kendini beğenmekten, kendine güvenmekten şiddetle sakındırır. Bundan dolayı, servet ve rütbece yüksek olanlar içinde İslâm’ın emrettiği tevazu, mahviyet ve hacaleti, dolayısıyla hakikî kulluğu yakalayabilenler daha az bulunmasına mukabil, servet ve rütbece yüksek olmayanlar, Din’e daha çok bağlıdırlar. Aynı şekilde, İslâm, daima zayıfların, fakirlerin, ezilmişlerin koruyucusu, kollayıcısı ve sığınağı olmuş, Müslümanlar arasında kesin hatlarla birbirlerinden ayrılan sınıflar oluşmamış, bu sebeple de, Sosyalizm ve Komünizm gibi akımlar, Müslüman-lar içinde fazla yayılma imkânı bulamamıştır. Buna karşılık, meselâ Hıristiyanlık velediyet itikadını benimsediği, yani Hz. İsa’yı –hâşâ– Allah’ın oğlu kabûl ettiği, dolayısıyla O’na, Kur’ân’da men edilen ve kabûl görmeyeceği beyan buyrulan şefaat manâsında Allah ile kullar arasında bir aracı makam verdiği, hattâ Ulûhiyet atfettiği, onun dünyadan alınmasından sonra aynı makamı Kilise’ye ve başta Papa olmak üzere din adamlarına tanıdığı için, Hıristiyan dünyada servet, rütbe ve bunların sebep olduğu enaniyet ve kibir, iyi Hıristiyan olmaya mani değildir.

Bir Müslüman dine bağlı olduğu ölçüde enaniyet ve kibirden uzaklaşırken, bir Hıristiyan, dinine bağlılığı ölçüsünde enaniyet ve kibri okşanır. Bu bakımdan, Hıristiyan dünyada sosyal sınıflar çabuk oluşmuş, Kilise ve krallıklar gibi servet, makam ve rütbe sahipleri halk üzerinde tahakküm kurmuş; din, dünya için kolayca kullanılır hale gelmiş, din ve sınıf savaşları eksik olmamış, neticede sosyal çalkantılar, ihtilâller birbirini takip etmiş, Sosyalizm ve hattâ Komünizm ve Faşizm gibi akımlar, rahat yayılma ve taban edinme imkânı bulmuştur.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 19 kez okundu