11-] Âl-i İmran Sûresi [53-145]

رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ (٥٣)

53. “Rabbimiz! İndirdiğin (Kitab’a) iman ettik ve (gönderdiğin) Rasûl’e tâbi olduk; bizi (indirdiğin gerçeğe, gönderdiğin Rasûl’e ve o Rasûl’ün vazifesini yaptığına) şahit olanlardan yaz.”

وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ۟ (٥٤)

54. Öbürleri ise tuzak kurup komplolar hazırladılar; Allah da Kendi iradesini uygulamaya koydu. Allah, tamamen hayra dayalı olarak Kendi iradesini hakim kılan, (mü’minlere karşı kurulan tuzakları, onu kuranlar aleyhinde bir tuzak olarak icra eden)’dir. (*)

-Açıklama-

(*) Kur’ân-ı Kerim’de, bu âyette olduğu gibi daha başka bazı âyetlerde de Allah’ın hile ve tuzağından söz edilir. Bu âyetler, bir açıdan bir mukabele ifade ettiği gibi, bundan daha da öte, mü’minlere karşı girişilen hilelerin, kurulan her tuzağın esasen Allah’ın onu kuranlara karşı kurduğu bir ‘tuzak’ olduğunu beyan içindir. Yoksa bunu sadece Allah’ın hile ve tuzaklara mukabelesi olarak anlamak, Cenab-ı Allah’ı tepkici bir konuma yerleştirme manâsı ifade edecektir. Söz gelimi, Firavun’un Hz. Musa ve yanındaki mü’minleri yakalamak için ordularıyla onların peşine düşmesi, onun Hz. Musa ve yanındaki mü’minlere karşı bir tuzağı idi. Oysa Allah (c.c.), onu ordularıyla birlikte denizde boğmayı diliyordu ve dolayısıyla Firavun’un bu teşebbüsü, temelde Allah’ın onu kendi nihaî kaderine doğru bir sevkiydi. Bunun gibi, Mekke müşrikleri Peygamber Efendimiz’i evinde öldürmek için harekete geçtiklerinde aslında Allah, O’na İslâm’ın zaferine giden hicret yolunu açıyordu. Yine, Mekke ordusu, İslâm’ı Medine’de boğmak için harekete geçmişti. Oysa Kur’ân-ı Kerim, onlarla Bedir’de karşılaşmaları konusunda mü’minlere hitaben, Eğer onlarla bu şartlarda savaş için randevulaşmış olsaydınız, bu zemin ve şartları böyle ayarlayıp, randevuyu yerine getiremezdiniz. Fakat Allah, takdir buyurmuş olduğu bir işi icra etmek için sizi bu şekilde buluşturdu ki, her şey apaçık cereyan etsin de, helâk olan, (bâtıla uymakla helâki hak ettiğini gösteren) açık bir delile göre helâk olsun; (hakka tâbi olmakla) hayatta kalmayı, ebedî hayat ve kurtuluşu hak eden de açık bir delile göre hak etsin. buyurmaktadır (Enfâl Sûresi/8: 42). Şu halde, mü’minlere karşı kurulan tuzaklar, esasen, bizzat Allah’ın o tuzakları kuranlar aleyhindeki iradesini uygulamaya koyması olmaktadır.

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عِيسٰٓى اِنِّي مُتَوَفِّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ (٥٥)

55. O zaman Allah şöyle buyurdu: “Ey İsa! Artık (rasûl olarak vazifen tamamlanmakla) seni eceline yetirip geri alacak ve (misalî vücuda bürünmüş bedenin ve ruhunla birlikte) nezdime yükselteceğim; ve seni o küfredenlerin arasından alıp suçsuzluğunu, paklığını ortaya koyacak ve sana tâbi olanları Kıyamet Günü’ne kadar küfredenlere üstün kılacağım.” (*) Sonra, her halükârda hepinizin dönüşü Banadır; işte o zaman, ihtilâf edegeldiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.

-Açıklama-

(*) Hz. İsa (a.s.)’ın dünyaya gelişi gibi, dünyadan ayrılışı da olağanüstü olmuştur. O, diğer insanlar gibi vefat etmemiş, fakat “necmî” bir suret almış (astral) vücuduyla birlikte yeryüzünden çekilmiştir. Bu, bir bakıma Rasûlüllah efendimizin (aleyhissalâtü vesselâm) miracına benzetilebilir. Şu kadar ki, Hz. İsa, rasûl olarak misyonunu tamamladığı için miracıyla (semâda) kalır ve geri dönmezken, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, miracının arkasından tebliğine devamla misyonunu bütünüyle yerine getirmek için geri dönmüştür.

Âyette, Hz. İsa’ya tâbi olanların küfredenlere Kıyamet Günü’ne kadar üstün olacağı şeklinde ifade buyrulan İlâhî hükmün iki manâ ve şümulü vardır: a. Hz. İsa’ya, asıl misyonu çerçevesinde bir rasûl olarak iman eden ve bu çizginin gereklerini koruyan ehl-i Tevhid (Ümmet-i Muhammed dahil), Kıyamet’e kadar kâfirler karşısında umumî manâda üstün olacaktır. b. Şu veya bu şekilde Hz. İsa’ya inanan ve şu veya bu şekilde O’na tâbi olanlar, İsrail Oğulları’ndan O’nu inkâr edenlere Kıyamet’e kadar yine umumî manâda üstün olacaktır. Tarih, iki bin yıldır bu iki hükmü de tasdik etmektedir ve Kıyamet’e kadar da edecektir.

فَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٥٦)

56. “Küfredenlere gelince, onlara dünyada ve Âhiret’te çok şiddetle azap edeceğim ve (bu azabım karşısında) onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.

وَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ (٥٧)

57. “Buna karşılık, iman edip imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah, (apaçık âyetlerini inkârla O’nu tanımayan veya O’na şirk koşan ve böylece en büyük haksızlığı yapan) zalimleri, haksızlıkta bulunanları asla sevmez (ve Kendisi de, asla haksızlık yapmaz).”

ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ (٥٨)

58. İşte (ey Rasûlüm,) bütün bu gerçekleri sana birer âyet ve o hikmet yüklü, doğruluğu açık ve kesin Zikr’e (Kur’ân’a) dahil olarak okuyoruz.

اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (٥٩)

59. Allah katında (dünyaya gelmesi açısından) İsa’nın durumu aynen Âdem’in durumu gibidir. (İsa’yı babasız olarak Meryem’in rahminde gıda halinde O’nun vücuduna giren unsurlardan şekillendirip yaratan) Allah, Âdem’i (yine babasız, hattâ annesiz de olarak) topraktan (toprak-hava-su unsurlarından) meydana getirdi, sonra da ona “Ol!” dedi (ruh üfledi), o da oluverir. (*)

-Açıklama-

(*) Hz. Âdem’i meydana getiren zerreler toprakta, havada ve suda, yani yeryüzünde idi. Daha önce açıklandığı üzere, yaratılışın asıl özünü, çekirdeğini oluşturan mahiyet-i insaniye, sürekli bir istıfa, bir süzme ile yaratılış ağacında kök, gövde ve iki ana dalı olan manevî ve maddî âlemleri ceset olarak giydi. Maddî veya görünür âlem, iki büyük dalını gökler ve yer olarak verdi. Yer, “Sen’i tesbih ederim ey, toprağı katılaşmış sıvı üzerine yayan (Rabbim)” rivayetinde buyurulduğu üzere, ilk başta ihtimal çok kızgın ve akıcı bir sıvı halindeydi. Bu sıvı, bir bölümüyle bilâhare kabuk bağlayıp katılaştı ve sert bir kaya tabakası gibi oldu. Bu kaya tabakasında meydana gelen yumuşama ve ufalanmalarla toprak tabakası meydana geldi ve bu tabaka, gökten inen yağmurlarla ‘diriltilip’, hayata hazırlandı. Aynı yaratılış özü, burada sırayla birbirine menşe’ ve rızık olan unsurlar (elementler), bitkiler ve hayvanları dalcıklar, yapraklar ve çiçekler olarak verdi. Yaratılışa ait istıfanın son noktasında Allah (c.c.), yaratılış ağacının meyvesi olarak ilk insanı ve eşini yarattı. Bu sürece ve bu süreçte insanın, insan olarak anılmamakla birlikte, sürecin merkezinde bir mahiyet olarak varlığına, İnsanın üzerinden zamanın akışı içinde öyle uzun bir dönem geçti ki, bu dönemde insan, adı anılan, kendisinden söz edilen bir şey değildi (İnsan Sûresi/76: 1) âyeti işaret buyurmaktadır. Hem, ihtimal bu yaratma konusunda bugün de değişik şekillerde ortaya çıkan şüpheleri yok etmek, hem o dönemdeki Yahudi maddeciliğini kırıp manâ ile dengelemek, hem de kudret ve iradesini açıkça göstermek için Cenab-ı Allah (c.c.), Hz. İsa’ya Hz. Âdem gibi vücut verdi. Hz. Âdem’i toprağın ‘rahmi’nde şekillendirdiği aynı unsurlardan Hz. İsa’yı, bu defa bakire bir hanımın rahminde şekillendirdi. Bu ikisiyle diğer insanlar arasındaki fark, diğer insanlardaki şekillenme için hikmet ve sebepler dairesinde bir erkeğe ihtiyaç olmasıdır.

Âyette, Hz. Âdem’in yaratılışı için mazî (geçmiş zaman) kipi kullanılırken, neticede ‘fe-yekûn’ (oluverir) şeklinde muzarî (geniş zaman) kipine geçilmesi, Allah’ın yaratmasının, canlılara hayat vermesinin hep aynı ve bir (ruh) üfleme ile gerçekleştiğini anlatmak içindir. Hz. Âdem ve Hz. İsa ile diğer insanlar arasında şekillendirme safhasında bir farklılık olmakla birlikte, hayat verme noktasında hiçbir farklılık yoktur. Âyet, lâfzıyla ve çok tipik ifade biçimiyle, her bir canlı ferdinin kendi olarak ve ayrıca yaratıldığını da ortaya koymaktadır.

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَرِينَ (٦٠)

60. Gerçek (nasıl her zaman) Rabbinin buyurduğu (ise, bu da Rabbinden öyle bir gerçektir). Bu konudaki şüpheden uzak kesin inancında sabit olmaya devam et.

فَمَنْ حَٓاجَّكَ فِيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ (٦١)

61. Artık sana bu sağlam ve doğru bilgi geldikten sonra, kim halâ seninle (İsa hakkında) tartışmaya girerse onlara de: “Gelin öyleyse: oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, hem bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra gönülden Allah’a dua ile, Allah’ın lânetinin yalancılar üzerine inmesini dileyelim.”

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّۚ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٦٢)

62. Meselenin aslı ve özü, sözün doğrusu budur. (Ne İsa, ne başkası,) ilâh olarak sadece Allah vardır; ve şüphesiz Allah, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)dır.

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ۟ (٦٣)

63. Her şeye rağmen halâ yüz çeviriyorlarsa, muhakkak ki Allah, o bozguncuları hakkıyla bilmektedir.

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْـًٔا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ (٦٤)

64. De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle aramızda aynı olan bir kelimeye, şu ortak noktaya gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp da, kimimiz kimimizi rabler edinmesin.” Senin bu çağrından sonra yine de yüz çevirirlerse, (ey Müslümanlar,) siz şunu ilân edin: “Şahit olun, şüphesiz ki biz, (Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş) Müslümanlarız.” (*)

-Açıklama-

(*) İslâm’ın 14 asır önce Ehl-i Kitaba, bugünün yine hem Ehl-i Kitabına hem de mektep ehline, yani okumuşlarına yaptığı bu çağrı, pek çok açıdan çok önemlidir:

İslâm’ı tebliğde, önce muhatapla üzerinde buluşulabilecek ortak zemin veya asgarî müşterek aranmalıdır. Bu, Ehl-i Kitap için Allah’a ibadet ve O’na şirk koşmama ise, meselâ dinle hiç alâkası bulunmayan başkaları için insan olma ve ortak insanî kaderi paylaşma olabilir. Tebliğde yumuşak üslûp, sevdirme, ısındırma çok önemlidir. İslâm, kendisine ulaşılabilecek kişiler sayısınca yolları ve içine girilebilecek binlerce kapısı olan yüce bir saraya benzetilecek olursa, herkese açık mutlaka bir kapı var demektir ve önemli olan, kime hangi kapının gösterileceğini bilmektir. (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, 1: 109–110)

Kur’ân, her türlü inatlarına ve direnmelerine rağmen Ehl-i Kitap’la diyalogu kesmemekte ve bu diyalogun önce müşterek noktada başlaması gerektiğinin sinyalini vermektedir. Muhtelif vicdanların, muhtelif milletlerin, muhtelif dinlerin, muhtelif kitapların aslî bir vicdan ve hak bir kelimede nasıl birleştirilebileceği, İslâm’ın insanlık âlemine ne kadar geniş, ne kadar açık, ne kadar doğru bir hidayet yolu, bir özgürlük kanunu öğretmiş bulunduğu ve artık bunun Arap ve Acem’le sınırlı olmadığı bu âyette bütünüyle gösterilmiştir. Dinî terakkî vicdanların darlık ve ayrılıklarında değil, küllî ve geniş olmalarındadır. (Yazır, 2: 1132)

Allah’a ibadet, O’na şirk koşmama ve O’ndan başka Rab, yani terbiye edici, yol gösterici, insan hayatını düzenleyici bir otorite kabul etmeme, Allah’a imanın veya O’nun dinine tâbi olmanın olmazsa olmaz şartıdır. Âyet, bu ana düsturu açıkça ortaya koymakla Tevhid-i Ubûdiyet, Tevhid-i Ulûhiyet ve Tevhid-i Rubûbiyet’i nazara vermektedir.

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪ٓي اِبْرٰهِيمَ وَمَٓا اُنْزِلَتِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْجِيلُ اِلَّا مِنْ بَعْدِهِ۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (٦٥)

65. Ey Kitap Ehli! İbrahim hakkında (o Yahudi idi, yok Hıristiyan’dı diye) niye tartışıp iddialaşıyorsunuz? (Siz de biliyorsunuz ki,) Tevrat da, İncil de, O’ndan sonra indirildi. Bu kadarcık olsun akletmeyecek misiniz?

هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٦٦)

66. İşte siz böylesiniz: hakkında kesin bilgi sahibi olduğunuz bir konuda bile (hiç akletmez, doğruyu kabullenmez ve) böyle tartışıp iddialaşırken, hakkında sağlam hiçbir bilgiye sahip olmadığınız konularda ne diye tartışıp iddialaşırsınız? Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz.

مَا كَانَ اِبْرٰهِيمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلٰكِنْ كَانَ حَنِيفًا مُسْلِمًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (٦٧)

67. İbrahim, Yahudi de değildi, Hıristiyan da değildi; selim bir kalb ve dupduru bir Tevhid inancıyla Hakk’a yönelmiş bir Müslüman’dı O. Asla müşriklerden olmadı. (*)

-Açıklama-

(*) Âyetin Asla müşriklerden olmadı şeklindeki fezlekesinde, sınırlı bir meal çalışmasında bile temas etmeden geçilemeyecek çok ince bir nükte vardır. Âyet, Hz. İbrahim’in müşriklerden olmadığını beyan buyurmakla, hem inançları içinde Yahudi ve Hıristiyanların şirke bulaştığını ima etmekte, hem de, ilk döneminde, Sabiî dininden olduğu anlaşılan kavmine karşı ihticacında, yani Allah’ın birliğini ispat sadedinde yıldız, ay ve güneşin ilâh olamayacağını delil getirme tarzına bakarak, Hz. İbrahim (a.s.) hakkında uyanabilecek, nitekim maalesef bazı müfessirlerde görülen bazı yanlış anlayışları da kökünden kesip atmaktadır.

اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰهِيمَ لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذِينَ اٰمَنُواۜ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ (٦٨)

68. Dolayısıyla, insanlar içinde İbrahim’e en lâyık ve en yakın olanlar, (misyonunun devamı sürecince) O’na tâbi olanlarla, şu (şanı çok yüce) Peygamber ve (beraberinde bulunan) iman edenlerdir. Allah, bütün mü’minlerin velîsi, (koruyucusu, yâr ve yardımcısı)dır.

وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ (٦٩)

69. Kitap Ehli’nden bir grup arzu eder ki, keşke sizi saptırabilseler! (Tabiî ki, kursaklarında kalacak bir arzudur bu! Çünkü) onlar, sadece kendilerini saptırmaktadırlar ama, farkında değillerdir.

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ (٧٠)

70. Ey Kitap Ehli! (Yanınızdaki kitaplarda) doğruluğuna şahit olup dururken bile bile ne diye Allah’ın âyetlerini gizliyor ve inkâr cihetine gidiyorsunuz?

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟ (٧١)

71. Ey Kitap Ehli! Bile bile niçin hakkı bâtılla karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz?

وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اٰمِنُوا بِالَّذِ۪ٓي اُنْزِلَ عَلَى الَّذِينَ اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَۚ (٧٢)

72. Kitap Ehli’nden bir grup da (birbirlerine) şöyle demektedir: “Şu iman edenlere indirilene günün ilk bölümünde inanmış görünüverin; günün sonunda ise onu inkâr edin: belki böylece dinlerinden şüpheye düşüp, önceki hallerine ve inançlarına geri dönerler.

وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِعَ دِينَكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌۚ (٧٣)

73. “Fakat siz siz olun, kendi dininize tâbi olandan başkasına inanmayın;” –(Ey Rasûlüm,) de ki: “Takip edilmesi gereken gerçek ve doğru yol, Allah’ın koyduğu yoldur.” –“(inanmayın ki,) size verilenin bir benzeri başkasına da verilmiş olmasın veya Rabbinizin katında aleyhinizde delil getirip sizi mağlûp etmesinler.” (Rasûlüm,) de ki: “Doğrusu, bütün lütuf Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir.” Allah, rahmet ve lütfuyla her varlığı kucaklayan, merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.

يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٧٤)

74. Rahmetini, (bu arada, vahiy ve peygamberliği kullarından) kimi dilerse ona has kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir (karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir).

وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّهِ۪ٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لَا يُؤَدِّهِ۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيِّنَ سَبِيلٌۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (٧٥)

75. Kitap Ehli içinde öylesi vardır ki, kendisine yük yük emanet bıraksan onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona tek bir dinar para emanet etsen, üzerine varıp da başında dikilip durmadıkça onu sana iade edecek değildir. (Bu ikincilerin tavrı şundandır ) : Onlar, “Dinimizden olmayan, hele bizim gibi bir kitaba sahip bulunmayanlar hakkında ne yapsak mübahtır; bundan dolayı sorumlu olmayız.” iddiasındadırlar. Halbuki, (bu iddialarının hiçbir temele dayanmadığını) bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.

 بَلٰى مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِهِ وَاتَّقٰى فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٧٦)

76. Oysa (Allah’ın koyduğu hakikat şudur): Kim, (kime karşı olursa olsun) sözünde durur, ahdine sadık kalır ve (her hususta olduğu gibi, bu hususta da) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesinde hareket ederse, bilin ki Allah, müttakîleri sever.

اِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلًا اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٧٧)

77. Allah’ın bir ahd olarak kendilerine lütuf buyurduğu Din’i ve ona uyma hususunda Allah’a verdikleri sözü, bir de yeminlerini önemsiz bir fiyat karşılığı satanlara gelince, onların Âhiret’te hiçbir nasipleri yoktur: Kıyamet Günü (en çok ihtiyaç duydukları anda) Allah onlarla konuşmayacak, yüzlerine bakmayacak ve onları günahlarından temizleyip paka çıkarmayacaktır. Onların hakkı, pek acı bir azaptır.

وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِۚ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (٧٨)

78. (Kitap Ehli’nin) içinde bir grup da vardır ki, Kitabı okurken aslında Kitap’tan olmadığı halde siz Kitap’tan sanasınız diye başka manâya gelecek şekilde kelimelerin telaffuzunu, vurguları ve okunuşu değiştirirler. Sonra da bu yaptıklarını, asla Allah katından olmadığı halde, “Bunlar, Allah katındandır.” diye takdim ederler. Hayır, onlar, Allah hakkında bile bile yalan uydurmaktadırlar.

مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّنَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ (٧٩)

79. Allah, bir kişiye Kitap, hüküm (manevî ve misyonu çerçevesinde maddî sahada hakimiyet, doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyeti ile Allah’ın hükümlerini uygulama yetkisi) ve peygamberlik versin, sonra da bu kişi kalkıp insanlara, “Allah’ı bırakın ve bana kul olun!” desin, bu asla mümkün değildir ve olmamıştır. Oysa her peygambere şunu demek yaraşır ve nitekim her peygamber bunu demiştir: “Kitabı okuyor, öğretiyor ve üzerinde çalışıyorsunuz, o halde Hak’kın öğrenip öğrettiğinizi uygulayan sadık ve ihlâslı kulları olun!”

وَلَا يَأْمُرَكُمْ اَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيِّنَ اَرْبَابًاۜ اَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟ (٨٠)

80. O, size “Melekleri ve peygamberleri Rabler edinin!” diye de emretmez. Siz Allah’a boyun eğen Müslümanlar olduktan sonra kalkıp, size hiç küfrü emreder mi?

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّنَ لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْرِيۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ (٨١)

81. Hem Allah, vaktiyle bütün peygamberlerden: “Ne zaman size (rasûl olanlarınıza doğrudan, nebî olanlarınıza bir Rasûl’ün mirasçısı olarak) Kitap ve hikmet versem ve ardından, size verilmiş bulunan (Kitabı) tasdik edici bir Rasûl gelse, O’na mutlak surette inanacak ve mutlaka O’na yardım edeceksiniz.” diye söz almıştır. (*) Allah, “Bunu kabul ettiniz, bu ağır yükümü sırtınıza aldınız mı?” diye sormuş, onlar da, “Kabul ettik!” diye ikrar vermiş, bunun üzerine Allah, “Öyleyse şahit olun, (ümmetleriniz de şahit olsun); Ben de sizin gibi şahit oluyorum!” buyurmuştur.

-Açıklama-

(*) Umumî manâda nebî, Allah’tan vahiy alan ve bu vahyi tebliğ ederek insanları irşadla görevlendirilen insandır. Bu anlamda rasûller de nebîdir. Hususî manâsıyla nebî, Allah’tan vahiy alan, fakat kendisine ayrı bir Kitap ve Şeriat verilmeyip, kendinden önceki rasûlün getirdiği Kitabı ve tebliğ ettiği dini tatbik eden veya kendi zamanında gelen bir rasûle tâbi olan insandır. Âyette sözü edilen nebîler, bu ikinci manâsıyla nebîler olsa gerektir. Bütün rasûller nebî olmakla beraber, her nebî rasûl değildir. Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’dan önce veya önceki ümmetlerde aynı anda pek çok yerde nebî bulunur, belli zaman aralıklarında yeni bir Kitap veya Şeriat’la veyahut da umumî bir tecdit göreviyle rasûller gelirdi. Hz. Muhammed’den sonra, O’nun ümmetinde ise, nebîlerin fonksiyonunu büyük ve gerçek âlim ve mürşidler görürken, rasûllerin fonksiyonunu ise büyük mücedditler görmüştür. “Ümmetimin âlimleri, İsrail Oğulları’nın peygamberleri gibidir.” rivayeti, senet açısından sahih değilse de, manâsı itibariyle doğrudur ve bu gerçeği ifade etmektedir. Yoksa, makam ve umumî fazilet olarak hiçbir âlim, mürşid ve müceddit, peygamberle aynı seviyede olamaz.

فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ (٨٢)

82. Artık kim bundan sonra yüz çevirip başka türlü davranırsa, onlar (Din’den çıkmış) fasıklardır.

اَفَغَيْرَ دِينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ (٨٣)

83. Yoksa onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, (tamamı tekvinî, pek çoğu da hem tekvinî hem teşriî açıdan,) isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuş durumdadır (*) ve hepsi O’na döndürülüp, götürülmektedir.

-Açıklama-

(*) Allah’ın iki tür kanunu vardır: tekvinî ve teşriî. Tekvîni kanunları, O’nun insan vücudu ve hayatı dahil, kâinatın yaratılışı ve işleyişi için koymuş bulunduğu kanunlardır ki, bunlar fizik, kimya, astronomi, biyoloji, zooloji, botanik, sosyoloji, psikoloji gibi bilimlerin konusunu teşkil eder. Teşriî kanunlar ise, Allah’ın “Din” adı altında koymuş bulunduğu kanunlardır. Bu kanunlardan birincilere bütün varlıklar kayıtsız şartsız itaat eder. Şu kadar ki, bunlar içinde insan hayatıyla ilgili olarak insanın iradesine bırakılmış bazı hayat kanunları da vardır: sabrın selâmet, çalışmanın servet, tedavinin sıhhat getirmesi gibi. Fakat, bu kanunları da sebep ve sonuçlarıyla tesbit eden yine Allah’tır. Bunun gibi, teşriî kanunlara uyup uymamanın sebep ve neticelerini yaratan da Allah’tır. Dolayısıyla, bütün kâinatta Allah’ın hükmü geçmektedir ve hiçbir varlık, bu hükmün haricinde değildir.

قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ وَاِسْمٰعِيلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَعِيسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۖ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ (٨٤)

84. De ki: “Biz (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Kitaplara ve Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil’e) ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş ve ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٨٥)

85. Kim, İslâm’dan başka bir din arzu eder ve ararsa, (bilsin ki) bu, ondan asla kabul edilmeyecektir; o, Âhiret’te de kaybedenlerden olacaktır. (*)

-Açıklama-

(*) 83’üncü âyet, tek gerçek dinin ‘Allah’ın dini’ olduğunu ve göklerde de yerde de her varlığın ister istemez Allah’a teslim olmuş bulunduğunu beyan buyuruyordu. 84’üncü âyet, bu dini bütün peygamberlerin bağlı bulunduğu ve tebliğ ettiği din olarak açıklarken, 85’inci âyet ise, tek gerçek ve Allah katında geçerli dinin adını İslâm olarak koymaktadır.

Âyetlerden açıkça anlaşıldığına göre İslâm, Allah katında tek geçerli dindir ve Allah’a teslimiyet esasına dayanır. Yine âyetlerden açıkça anlaşıldığına göre İslâm, önce ister istemez Allah’a teslim olmuş bulunmaları, O’nun koyduğu kanunlar istikametinde hayatlarını sürdürmeleri hasebiyle bütün kâinatın ve son nebî ve rasûl Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm efendimiz dahil bütün peygamberlerin dinidir. Onun dışındaki bütün din ve din görünümlü sistemler, bu dinden sapmalar neticesinde ortaya çıkmıştır. Evet, bütün kâinat, Allah’a teslim olmuş bulunduğu, sadece Bir İlâh, Rab ve Melik’in kanunlarına itaat ettiği için, kâinatta tam bir sulh, denge, huzur ve âhenk hakimdir. Cüz’î irade sahibi bir varlık olarak insana düşen, bu sulh, denge, huzur ve âhenk korosuna iradesiyle katılmak, böylece dünyada da Âhiret’te de saadete ulaşmaktır. Aksi her davranış, dünyada fitne ve fesat, yani her türü ve şekliyle bozgunculuk, anarşi, terör ve zulüm, kabirde ve Âhiret’te de zulmet, yani karanlık ve azap demektir.

كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ اِيمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٨٦)

86. İman ettikten, O (şanı yüce) Rasûl’ün hak olduğuna (O’nda gördükleri, risaletine delil sıfatlar sebebiyle) bizzat şahadet ettikten ve kendilerine (hem O’nun risaletini hem de getirdiği Kitabın Allah Kelâmı olduğunu ispat eden) o apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir topluluğu Allah hiç hidayet eder mi? Allah, (gerçeği gizleyerek, bile bile inkâr ederek bütün kâinata ve hakikatlara haksızlık yapan) zalimler güruhuna asla hidayet vermez.

اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعِينَۙ (٨٧)

87. Böylelerinin görecekleri karşılık, Al-lah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetine uğramaktır. (*)

-Açıklama-

(*) Esasen, insanların çoğu iman etmese de, insan vicdanı küfre, zulme ve fıska evet demez. Ancak insan, nefsine uyarak vicdanını susturmakla ebedî azabı hak edecek şekilde küfre düşer. Ayrıca, bilhassa böylesi bir küfrü ve ona sebep olan zulmü, fıskı her insan vicdanı lânetlediği gibi, bunların ferdî ve içtimaî hayatta yaptıkları tahribat da zamanla ortaya çıkar ve dolayısıyla en azından sonraki nesillerin lânetine maruz kalır. Aradan binlerce yıl da geçse peygamberler rahmetle anılırken, zalimlerin, tağutların lânetle anılması bundandır. Asıl lânet ise, bütün gerçeklerin en açık biçimde ortaya çıkacağı Âhiret’te olacaktır. Allah’ın lânet etmesi, af ve rahmetinden uzak tutması ve azaba mahkûm etmesi; diğerlerinin lâneti ise, lâneti hak edenleri rahmetinden uzak tutup azaba mahkûm etmesi için Allah’a dua etmeleri demektir.

خَالِدِينَ فِيهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ (٨٨)

88. Hem de bu lânetin içinde sonsuzca kalmak üzere. Görecekleri azap hafifletilmeyecek, yüzlerine de bakılmayacaktır.

اِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٨٩)

89. Ancak bilahare tevbe eden ve (içlerini küfürden temizleyerek, iman ve salih amelle) ıslah-ı hâlde bulunanlar müstesna. Şüphesiz Allah, günahları çok affedendir; (tevbe ve ıslah-ı hâl ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî merhameti pek bol olandır.

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بَعْدَ اِيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ (٩٠)

90. Buna karşılık, iman ikrarından sonra (*) küfre sapanlar ve sonra (davranışları, çıkardıkları fitneler ve kurdukları komplolarla) küfürde daha da ileri gidenler ise, (artık iman kabiliyetini yitirdikleri için öylelerinin bir daha geri dönüşleri olmaz; onlar, ölümü görmedikçe tevbeye de yanaşmazlar, ölüm ânında küfürden) yapacakları tevbe de artık kabul görmez. Onlardır tam manâsıyla sapmış, dalâlete yuvarlanıp gitmiş olanlar.

-Açıklama-

(*) Küfür gibi iman da, öncelikle kalbin amelidir ve bir tasdiktir. Bu bakımdan, her ikisinin de zahirî ve hukukî, bir de aslî yanı vardır. Diliyle inandığını söyleyen ve Müslüman toplumda (zekât gibi) Müslüman ‘vatandaş’ olmanın hukukî gereklerini yerine getiren bir insan mü’min sayılır; fakat gerçekten ve Allah katında mü’min olup olmadığı kalbine bağlıdır ki, bunu da Allah bilir. Kur’ân-ı Kerim, iman ikrarında bulunanları da “Ey iman edenler!” hitabının içine alır ve bu şekilde onları ikrarlarının gereğini yerine getirmeye çağırır; bu, aynı zamanda imanın gereğini yerine getire getire iman kalblerine işleyebilir, sözleriyle davranışları uyum sağlayarak, gerçek iman sahibi olabilirler mi diyedir. Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm efendimiz de Medine’de münafıklara aynı şekilde davranmış, her türlü fitne ve komplolarına rağmen, hukukî açıdan Müslüman olan bu insanlara, vahiyle aksi bir emir gelmedikçe birer mü’min ve Müslüman muamelesi yapmıştır.

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدٰى بِهِ۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ۟ (٩١)

91. Küfredip de neticede kâfir olarak ölüp gidenler, içlerinden her biri kendini kurtarmak için yer dolusu altın verecek bile olsa bu, onların hiçbirinden asla kabul edilmeyecektir. Onların hakkı çok acı bir azaptır ve (bu azap karşısında) hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهِ عَلِيمٌ (٩٢)

92. Bizzat sevdiğiniz (mal, güç, zekâ, bil-gi…)den infak etmedikçe gerçek fazilete ve kâmil manâda iyiliğe ulaşamaz, (ebrardan olamazsınız.) Bununla beraber, her ne infak ederseniz, Allah onu mutlaka bilir. (*)

-Açıklama-

(*) ‘Gerçek fazilet ve kâmil manâda iyilik’ manâsı verdiğimiz birr; iyilik, hayır ve fazilette üstün bir mertebe olup, bu mertebeyi elde edenlere berr (çoğulu: ebrar) denilir. İbadetin özünde Allah sevgisi vardır ve O’nun rızası her şeyin üstündedir. Ebrar defterine kaydedilebilmek için, mü’minin infaka konu sevdiği her ne varsa ondan infakta bulunması, tasadduk etmesi, Allah yolunda harcaması gerekir. Yoksa birr ü takva, bazı şeklî kaideleri tamamlamakla elde edilmez.

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِبَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ اِلَّا مَا حَرَّمَ اِسْرَٓاءِيلُ عَلٰى نَفْسِهِ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُۜ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٩٣)

93. Tevrat indirilmeden önce İsrail’in (Yakub’un) kendi nefsine haram kıldığı müstesna, (Kur’ân’da helâl kılınmış bulunan) bütün yiyecekler İsrail Oğulları için de helâl idi. (Ey Rasûlüm, onlara), “Eğer (Tevrat’ta nesih bulunmadığı iddiasında) samimi iseniz, getirin Tevrat’ı ve okuyun!” de. (*)

-Açıklama-

(*) Efendimiz zamanında bir kısım Yahudi âlimleri, bilhassa kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi hadisesi üzerine, bunun bir nesh olup Tevrat’ta ise nesh bulunmadığını iddia ettiler. Oysa bu âyet, Yahudi olanlara (sığır ve koyun-keçi hariç) bütün tırnaklı hayvanları, sığır ve koyun-keçi cinsinden de, sırtlarında ve bağırsaklarında bulunan veya kemiğe karışanları dışında onların iç yağını haram kılmıştık. (Sürekli haram-helâl sınırlarını çiğnemek, başkalarının haklarına tecavüz etmek ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymak gibi) taşkınlıklarından dolayı onları bu şekilde cezalandırdık. Biz, sadece doğru olanı yapar ve doğru olanı söyleriz (En’âm Sûresi/6: 146) âyetiyle birlikte ele alındığında, Tevrat’ta da neshin cereyan ettiği apaçık ortaya çıkmaktadır. (İç yağının haramlığı için bk. Kitab-ı Mukaddes, Levililer, 7: 23–26.)

فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٩٤)

94. Artık kim bundan sonra Allah’a yalan isnadıyla iftirada bulunursa, böyleleri zalimlerin ta kendileridir.

قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰهِيمَ حَنِيفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (٩٥)

95. (Ey Rasûlüm,) sen, “Sadekallah: (Allah, sözün doğrusunu söyledi.)” de. O halde haydi, safî bir kalb ve dupduru bir Tevhid inancı içinde İbrahim’in milletine tâbi olun. O, asla müşriklerden olmamıştı.

اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَۚ (٩٦)

96. İnsanlar için (ibadet maksadıyla yeryüzünde) ilk kondurulan ev, Mekke’deki (Kâbe) olup, feyiz ve bereket kaynağı, bütün insanlık için bir hidayet rehberi ve bir yönelme merkezidir.

فِيهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰهِيمَۚ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِنًاۜ وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَبِيلًاۜ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ (٩٧)

97. Orada (Allah’ın dini ve O’na ibadet adına, ayrıca o Ev’in ibadet için merkez ve kıble olduğunu gösteren) apaçık alâmetler, deliller, İbrahim’in Makamı vardır. Kim oraya girerse, (taarruz ve korkudan) emin olur. Ona yol bulup varmaya gücü yeten herkesin o Ev’i haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim Hacc’ı inkâr eder veya nankörlükte bulunup Allah’ın bu hakkını yerine getirmezse, (bilin ki) Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir, kimseden hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ شَهِيدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ (٩٨)

98. De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah’ın (apaçık) âyetlerini ne diye gizleyip inkâr cihetine gidiyorsunuz? Halbuki Allah, yapıp durduğunuz her şeye bihakkın şahit bulunuyor.

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (٩٩)

99. De ki: “Ey Kitap Ehli! Doğruluğunun bizzat şahitleri olduğunuz halde, niçin Allah’ın yolunun eğri tanınmasını ve keyfinize göre eğrilip bükülmesini arzu ederek iman edenleri ondan uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz? Oysa Allah, yapıp durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.”

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُطِيعُوا فَرِيقًا مِنَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ اِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ (١٠٠)

100. Ey iman edenler! Şu kendilerine Kitap verilenlerden bazılarına itaat edecek, onların dediklerini dinleyecek olursanız, iyi bilin ki, imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yaparlar.

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ۟ (١٠١)

101. Ne diye küfre sapacaksınız ki, önünüzde Allah’ın âyetleri okunup duruyor ve aranızda da O’nun Rasûlü var. Kim Allah’a gönülden sımsıkı bağlanırsa, hiç şüphesiz doğru bir yola iletilmiş demektir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٠٢)

102. Ey iman edenler! O’na karşı gelmekten ne ölçüde sakınmak gerekiyorsa o ölçüde Allah’a karşı gelmekten sakının ve ancak (O’na gönülden teslim olmuş) Müslümanlar olarak can vermeye bakın.

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهِ۪ٓ اِخْوَانًاۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٠٣)

103. Hep birlikte Allah’ın İpi’ne sımsıkı sarılın ve asla ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki, siz bölük pörçük birbirinize düşman idiniz; derken Allah kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz. Bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz, fakat Allah sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah, âyetlerini size böylece açıklıyor ki, (her hususta) doğruya ulaşıp onda sabit-kadem olasınız.

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (١٠٤)

104. İçinizde (insanları devamlı) hayra çağıran ve usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayan, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin ise önünü almaya çalışan bir topluluk bulunsun. Onlardır gerçek mazhariyet sahipleri ve gerçekten kurtuluşa erenler.

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌۙ (١٠٥)

105. Kendilerine apaçık hidayet delilleri geldikten sonra grup grup olanlar ve farklı farklı yollar tutanlar gibi olmayın. Onların payına düşen, pek büyük bir azaptır.

يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌۚ فَاَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠ اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ اِيمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ (١٠٦)

106. Gün gelecek, bazı yüzler ağaracak, bazı yüzler ise kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “İmanınızdan sonra küfre sapmıştınız değil mi? Küfür üzerinde yürüyüp durmanız sebebiyle tadın bakalım şimdi (bu çok büyük) azabı!”

وَاَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (١٠٧)

107. Yüzleri ak olanlara gelince: onlar, Allah’ın rahmetine garkolmuşlardır; hem de orada sonsuzca kalacaklardır.

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَمَا اللّٰهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعَالَمِينَ( ١٠٨)

108. Bunlar Allah’ın âyetleridir ki, onları sana her türlü şüpheden uzak olarak ve bütün doğruluğuyla okuyoruz. Allah, herhangi bir varlık, herhangi bir kimse hakkında zulüm diliyor değildir. (*)

-Açıklama-

(*) Âyetler, fevkalâde üslûp ve irşad yöntemiyle, imamları rehberliğinde “kurşundan bir bina” halinde bulunan, bulunması gereken İslâm ümmetine dünyada ve Âhiret’te gerçek mazhariyet ve muvaffakiyetin anahtarlarını takdim buyurmaktadır. Bunlar, kısaca şöyle özetlenebilir:

İslâm Ümmeti’nin birliğinin, bekasının ve kişilerin İslâm üzerinde sapmadan yürüyebilmelerinin önemli anahtarlarından biri olarak Müslümanlar, Allah’ın güzel gördüğünü güzel, çirkin gördüğünü çirkin görmeli, Kur’ân ve Sünnet’in ve bu iki asıldan kaynaklanan düsturların dışında başka bir kaynağa yönelmemeli, başka bir kaynağı ölçü olarak kabulden sakınmalı, Ehl-i Kitabı yanlış inançlarında tasdik ve körü körüne taklitten kaçınmalıdır. Allah Rasûlü’nün Sünneti, üzerinde Müslümanların bir araya gelip, tam bir ittifak oluşturdukları, oluşturmaları gereken çok önemli bir yoldur. Allah Rasûlü’nün Sünneti’ne ittiba, kişiyi Allah’a sımsıkı tutunmaya götürür. Sünnet’e ittibaın ve Allah’a bağlılıktan ayrılmamanın garantisi, azamî takvadır. Müslüman, Sünnet’e ittiba, bu yolla Allah’a sımsıkı sarılma ve azamî takva ile, Müslüman olarak can verme hedefinde Allah’a O’nun reddetmeyeceği bir dilekçe uzatmış olur. Sünnet’e ittiba, Kur’ân’a ve bu iki temel esasa dayanan İslâm Dini’ne ittibaın da yoludur. Sünnet, en geniş manâsıyla, Allah Rasûlü’nün fert ve toplum hayatının her bölümünde İslâm’ı uygulama yol, yöntem ve düsturlarının bütünüdür. Allah’ın nimetlerini sürekli hatırlama ve dolayısıyla sürekli şükür, kişiyi imandan sonra küfre düşmekten alıkoyar. Bu şekilde insan, bütün hayatı boyunca herhangi bir konuda yanlışa sapmaktan korunur. Ma’rufu emredip münkerden nehyetmek, Allah’ın şeriat-ı tekvîniye veya fıtriyesi çerçevesinde ve Kur’ân ve Sünnet temelinde oluşan gelenek, kültür ve dünya görüşünün güzel kabul ettiği düsturları, şartlarına riayetle insanlara sürekli hatırlatmak, toplum içinde onları yayıp hakim hale getirmek ve kötülüklerin yayılmasına mani olmak demektir. Bu önemli vazife, usulüne uygun olarak her fert tarafından, selâhiyetli olduğu sahada derece derece yapılabileceği ve belki de yapılması gerektiği gibi, bu maksatla ümmet içinde bir rehberin, bir imamın önderliğinde bir grup bulunmalı, gerekirse bir müessese veya müesseseler oluşturulmalıdır. Bu işi, sadece Allah rızası için ve usulü dairesinde yapanlar, birinci derecede kurtuluşa erenlerdir.

Apaçık gerçekleri gördükten ve tecrübe ettikten sonra insanın sapmasının en büyük sebebi, nefse uymaktır. Nefse uyma, insanları birbirlerine karşı bağye, haksız tecavüze iter. Bu da, toplumda farklı menfaat gruplarının oluşmasına yol açar ve neticede kendinde hiçbir çelişki ve ihtilâf olmayan Din’de de ihtilâflar baş gösterir. Bu ise, fert ve toplum hayatı adına artık ölüm hastalığı demektir. Başka günahlar gibi, tefrika ve ihtilâfı önlemenin de en önemli yolu, Âhiret’e çok iyi ve içten inanmak, yani yakîn sahibi olmaktır.

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟ (١٠٩)

109. Kaldı ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır; (dolayısıyla O, sahip olduğu her şeyde dilediği gibi tasarruf eder ve esasen zulmetmiş olması asla mümkün değildir.) Bütün işler, neticede varır Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ (١١٠)

110. (Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bu-nu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz). (*) Eğer Kitap (Tevrat) Ehli de (sizin gibi) iman etmiş olsaydı, (keşke şimdi olsun etseler,) hiç şüphesiz bu, haklarında hayırlı olurdu. Gerçi içlerinde (gerçekten inanmış) mü’minler de vardır fakat, onların çoğu, (Din’den çıkmış) fasıklardır.

-Açıklama-

(*) Ümmet-i Muhammed, bütün insanlık âleminde hayrı, iyiyi ve güzeli hakim kılma, zulmün, ahlâksızlığın ve benzeri bütün kötülüklerin önünü alma, bunu da Allah’a imanın gereği olarak yapma misyonundan dolayı insanlar içinde en hayırlı ümmet, Ümmet-i Muhammed içinde de bu işin gerektirdiği vasıflara sahip olarak aynı işi yapan cemaat veya topluluk, Ümmet-i Muhammed’in en hayırlısıdır.

لَنْ يَضُرُّوكُمْ اِلَّٓا اَذًىۜ وَاِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْاَدْبَارَ۠ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ (١١١)

111. Ama onlar, size hiçbir şekilde asla zarar veremezler; ancak dilleriyle incitebilirler. Sizinle savaşacak olsalar arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra hiçbir yardım da görmezler.

ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠ (١١٢)

112. Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet damgası vurulmuştur; ancak Allah’tan gelen bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (desteğe ve koruma altına almaya) tutunmaları hali müstesna; ayrıca Allah’tan (müthiş) bir gazaba (cezaya) uğradılar ve meskenet altında ezilmeye mahkûm oldular. (*) Çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr edip duruyor ve hak-hukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürüyorlardı. Çünkü artık asi olmuşlardı ve haddi aşıp duruyorlardı.

-Açıklama-

(*) Yukarıda, 23’üncü not, 110’uncu ayet ve 24’üncü notta ifade edilen çerçeve içinde kaldıkları sürece Müslümanlara kimsenin bir şey yapamayacağı İlâhî bir va’ddir ve va’dinden dönmek Allah için asla söz konusu değildir. Allah, bu va’di İslâm tarihi boyunca sürekli yerine getirmiştir. Bediüzzaman hazretleri, İsrail’in insan gücü bakımından kendilerinden kat kat fazla Araplar karşısındaki başarısını, onların –mensuh da olsa– dinlerine ve dinî tarihlerinden kalan değerlere saygılarının Arapların İslâm’a karşı saygı ve bağlılığından çok daha fazla olmasına bağlar. Ayrıca Hıristiyan dünyanın gerek din olarak Hıristiyanlığa belli derecelerde de olsa bağlı kalması, gerekse umumî manâda Şeriat-ı Tekviniye’nin kaidelerine uyması; Yahudilerin de hem Allah’tan gelen ipe (dinlerine) büyük ölçüde tutunup hem de insanların, bilhassa tarih içinde Müslümanların ve günümüzde pek çok devletlerin destek ve korumalarına mazhar olmaları, buna karşılık Müslümanların sözünü ettiğimiz notlar ve âyetlerde çerçevesi çizilen hususlara riayet etmemeleri sebebiyle birkaç asırdır yaşanan durum ortaya çıkmıştır.

لَيْسُوا سَوَٓاءًۜ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اُمَّةٌ قَٓائِمَةٌ يَتْلُونَ اٰيَاتِ اللّٰهِ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ۠ (١١٣)

113. Bununla birlikte, Kitap Ehli’nin hepsi aynı değildir. İçlerinde (sizin gibi iman etmiş olup) doğruluktan şaşmayan istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini hakkıyla okuyarak secdelere kapanırlar.

يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ (١١٤)

114. (Gerektiği şekilde) Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanır, usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışır ve yarışırcasına hayırlı işlere koşarlar. Onlar, inanç, düşünce ve davranışları itibariyle doğru yolda, sağlam ve bozgunculuktan uzak bulunanlardandır.

وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ (١١٥)

115. Hayır adına her ne işlerlerse, elbette onun mükâfatından mahrum bırakılacak değillerdir. Allah, içleri Kendine karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten kaçınanları çok iyi bilmektedir.

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (١١٦)

116. O küfredenlere gelince: sahip oldukları mallar da, evlâtları da, Allah karşısında onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdır onlar, hem de orada sonsuzca kalacaklardır.

مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ فِي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رِيحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (١١٧)

117. Onların (insanî veya dinî gayeli gibi görünse de, menfaatlerini tatmin veya yanlış inançları yolunda ya da sırf gösteriş için) bu dünya hayatında harcama yapmaları şuna benzer: Dondurucu bir rüzgâr çıkar ve bizzat kendi öz canlarına zulmeden bir topluluğun ürününe isabet edip onu yok ediverir. Allah onlara zulmetmedi, haksızlık yapmadı; fakat onlar, hep kendi kendilerine zulmetmektedirler.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالًاۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ اَكْبَرُۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (١١٨)

118. Ey iman edenler! Kendinizden (her bakımdan sizin gibi olanlardan) başkasını sırdaş edinmeyin; çünkü (bilhassa o gayr-ı Müslimler içinde size gayz ve düşmanlık besleyenler), başınıza dert açmada ellerinden geleni arkalarına koymazlar; ayrıca üzerinizden dert ve sıkıntı hiç gitmesin isterler. Baksanıza, size olan buğzları ağızlarından taşıyor; içlerinde gizledikleri ise daha da öte. Eğer aklınızı kullanır ve gereğince davranırsanız, size apaçık gerçekleri açıklıyoruz.

هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (١١٩)

119. Siz öylesine (safî, kalbleri dupduru ve herkesin iyiliğini isteyen) kimselersiniz ki, o (düşmanlarınızı) bile seviyorsunuz, ama onlar sizi sevmezler; siz, (âyetleri arasında hiçbir ayırım yapmadan) Kitabın bütününe ve Allah’ın gönderdiği bütün kitaplara inanıyorsunuz. Onlar ise, ancak sizinle karşılaştıkları zaman “İnandık!” deyip geçerler; fakat birbirleriyle başbaşa kaldıklarında ise size olan kin ve düşmanlıklarından dolayı parmaklarını ısırır, dişlerini gıcırdatırlar. (Onlara), “Gayzınızda boğulun!” de! Şüphesiz ki Allah, sinelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilir.

اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ۟ (١٢٠)

120. Size küçük bir iyilik, bir ferahlık, bir nimet ulaşsa bu, onları tasaya sevk eder; bir belâya giriftar olsanız, bu defa sevinçten bayılırlar. Her şeye rağmen sabreder ve (haktan, adaletten sapmadan) takva çizgisinde hareket ederseniz, onların hile ve tuzaklarının size hiçbir zararı dokunmayacaktır. Her ne yapıp ediyorlarsa Allah, (İlmi ve Kudretiyle) hepsini kuşatmış durumdadır.

وَاِذْ غَدَوْتَ مِنْ اَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِنِينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِۜ وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌۙ (١٢١)

121. Hani (ey Rasûlüm,) bir sabah ailenden erkenden ayrılmıştın ve mü’minleri savaş için konuşlandırıyordun. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir; (nitekim o gün de olup biteni bihakkın işitiyor ve biliyordu). (*)

-Açıklama-

(*) Buradan itibaren 175’inci âyete kadar Uhud Savaşı hakkındadır. Âyetler, bu savaş, ondan mü’minlerin alması gereken dersler ve münafıklarla zayıf imanlıların bu savaşta ortaya koydukları tutum üzerinde yoğunlaşır. Bedir zaferi, Arabistan’daki İslâm’a düşman güçleri harekete geçirmişti. Özellikle Mekke müşrikleri intikam için hazırlanıyor, kadınlar Bedir’de ölenler üzerine söyledikleri ağıtlarla ve daha başka sözlerle erkekleri intikama teşvik ediyorlardı. Bir yandan da, Müslümanların güçlenmesinden endişe eden bir takım Yahudiler, Kureyş’i kışkırtıyordu. Bu ortamda Mekke müşrikleri 700’ü zırhlı, 200’ü atlı, 3000 kişilik bir ordu hazırlayıp, Bedir Savaşı’ndan bir yıl sonra Medine üzerine yürüdüler. Allah Rasûlü (s.a.s.), bu defaki savaşta nasıl davranılması, nasıl bir taktik uygulanması gerektiği konusunda ashabıyla istişare yaptı. Kendisi Medine içinde kalıp müdafaa savaşı verme taraflısıydı. Fakat özellikle gençlerin içinde bulunduğu çoğunluk şehir dışında meydan savaşı verme görüşünde ısrar edince, o da çoğunluğun görüşüne uydu. (İbn Hişam, 3: 64–67)

اِذْ هَمَّتْ طَٓائِفَتَانِ مِنْكُمْ اَنْ تَفْشَلَاۙ وَاللّٰهُ وَلِيُّهُمَاۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١٢٢)

122. İşte o anda içinizden iki grup gevşeklik gösterip geri dönmeye yeltenmişlerdi; oysa Allah, onların yardımcısı, koruyucusu ve destekçisiydi. Daima ve sadece Allah’a dayanıp güvenmelidir mü’minler. (*)

-Açıklama-

(*) 1000 kişilik Müslüman ordusu yola çıkmıştı ki, münafıkların başı Abdullah ibn Übeyy, 300 kişilik taraftarıyla ordudan ayrıldı. O ana kadar kendilerini tam belli etmeyen ve tam savaş öncesi nifaklarını ortaya koyan münafıkların bu davranışı, Seleme Oğulları ile Haris Oğulları üzerinde de olumsuz tesir yaptı ve savaşma konusunda sarsıntı geçirmelerine sebep oldu. İki ordu, Medine’nin kuzeyinde ve Mescid-i Nebevî’nin 5 kilometre açığında yer alan volkanik Uhud Dağı eteklerinde karşı karşıya geldi.

Allah Rasûlü (s.a.s), Mekke süvarilerinin komutanı Halid ibn Velid’in dağ geçitlerinden birinden dolanıp arkadan yapabileceği bir saldırıya karşı, 50 kişilik bir birliği Abdullah ibn Cübeyr komutasında, Uhud’un Medine tarafında yer alan ve artık Okçular Tepesi olarak bilinen tepeye yerleştirdi. Onlara, “Bizim zaferi kazandığımızı veya mağlûp olup cesetlerimizi yırtıcı kuşların parçalayıp alıp götürdüğünü bile görseniz, benden emir gelmedikçe yerinizden kesinlikle ayrılmayın!” buyurdu. (Buharî, “Cihad”, 164)

Mus’ab ibn Umeyr, Allah Rasûlü’nün sancağını taşıyor, Zübeyr ibn Avvam süvari birliğine, Hz. Hamza yayalara kumanda ediyordu. Allah Rasûlü (s.a.s.), ashabını teşyi için eline bir kılıç alıp, “Hakkını vermek üzere bunu kim almak ister?” diye sordu. Ebû Dücane, “Onun hakkı nedir ya Rasûlellah?” dedi. Allah Rasûlü (s.a.s.), “Kırılıncaya kadar savaşmaktır!” cevabını verdi. (Müslim, “Fadail-i Sahabe”, 128) Ebû Dücane, kılıcı aldı. Sa’d ibn Ebî Vakkas ve Abdullah ibn Cahş, Allah’a düşman içinde en kuvvetli olanlarla karşı karşıya gelip savaşmaları için dua ediyorlardı. “Allah’ın arslanı” lakaplı Hz. Hamza, göğsüne bir deve kuşu tüyü takmıştı. Kısaca, bütün Sahabe savaşa hazırdı.

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢٣)

123. Nasıl ki O, (hem sayı hem de kuvvet yönünden) çok az ve çok zayıf olduğunuz bir zamanda size Bedir’de yardım etmiş ve sizi muzaffer kılmıştı. Öyleyse, Allah’a karşı gelmekten sakınarak takva dairesinde hareket edin ki, böylece şükretmiş olasınız.

اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَلِينَۜ (١٢٤)

124. O (Bedir) günü mü’minlere, “İndirdiği üç bin melekle Rabbinizin size imdat göndermesi yetmez mi?” diyordun.

بَلٰٓىۙ اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُسَوِّمِينَ (١٢٥)

125. Evet, (niye yetmesin!) Hattâ, eğer sabreder, (cephede direnir) ve Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesinde kalarak O’nun koruması altına girerseniz, düşmanlarınız hemen şu dakikada üzerinize geliverecek olsalar, Rabbiniz, beş bin formalı, nişanlı melekle size imdat edecektir.

ِوَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪ۜ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِۙ (١٢٦)

126. Allah, (o zaman yaptığı bu yardımı) ancak sizin için bir muştu olsun ve onunla kalbleriniz yatışsın diye yapmıştı. (Yoksa Allah dilemedikçe, yardımını size yar etmedikçe, meleklerin de kendiliklerinden yapabilecekleri bir şey yoktur.) Yardım ve zafer, ancak Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler) bulunan Allah’ın katındandır.

لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَٓائِبِينَ (١٢٧)

127. Allah, (o yardımı ayrıca kimisinin katledilmesi, kimisinin esir alınmasıyla) küfredenlerin bir tarafını koparmak (sayılarını azaltıp, güçlerini kırmak) için, diğerleri de ümitsiz ve perişan bir halde dönüp gitsinler diye yaptı.

لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ (١٢٨)

128. (Ey Rasûlüm, bütün bunları yapan Allah’tır😉 gerçek tedbir ve idare ile işlerin sonuca ulaştırılmasında sana düşen bir şey yoktur; (bu sebeple, muvaffakiyetlerinizden kendinize övünme vesilesi olacak bir pay çıkarmayın. Ayrıca, sen vazifeli bir kulsun; kullarına karşı Allah’ın nasıl davranacağı) konusunda da sana düşen bir şey yoktur. Allah, ister onlara tevbe (ve iman) nasip edip günahlarını bağışlar, isterse (küfür, şirk ve kötülüklerde ısrar eden) zalimler olmaları hasebiyle onları azapla cezalandırır.

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ۟ (١٢٩)

129. Çünkü göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ama Allah, (her şeyden önce, kullarını) çok fazla bağışlayandır, (bilhassa tevbe ve iman ile Kendisine yönelenlere karşı hususî) rahmeti pek çok olandır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا اَضْعَافًا مُضَاعَفَةًۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ (١٣٠)

130. Ey iman edenler! (Hele bir de) öyle kat kat artırarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, (dünyada da, Âhiret’te de) felâh bulasınız. (*)

-Açıklama-

(*) Savaşın anlatıldığı ve bu hususta Müslümanlara dersler verildiği bir yerde faiz konusunda bir ikazın gelmesi son derece manidardır. Her şeyden önce Kur’ân, hayata ve kâinata bir bütün olarak bakar; ferdî meseleleri ve ferdin yetişmesini sosyal meselelerden, sosyal meseleleri ekonomiden, ekonomiyi, meselâ eğitim, emniyet ve asayiş gibi diğer iç meselelerden ve dış münasebetlerden ayrı ele almaz. Bunların hepsinin birbiriyle münasebeti vardır. Faiz, sadece ekonomik değil, ayrıca ve aynı derecede sosyal ve yine aynı derecede ferdî, ahlâkî ve manevî bir problemdir. Bu sebeple, hem ferdin ahlâkî ve manevî hayatını, ekonomik ve sosyal hayata katılımını, dolayısıyla da dünyayı, dünya menfaatini ve bencilliği bir tarafa bırakmayı gerektiren savaştaki pozisyonunu etkiler, hem de, savaşta bir galibiyet için mutlaka şart olan toplumsal dayanışmayı, kaynaşmayı ve fertler arasındaki güven ve sevgiyi kökünden söküp atar. O bakımdan, sathî bir nazarla bakıldığında sanki yeri değilmiş gibi görünen bu âyetin ne kadar da yerinde geldiği apaçıktır. Bu münasebetle şu gerçek bir defa daha ortaya çıkmaktadır ki, Kur’ân’ı değerlendirmede (Kur’ân’dan kopuk) aklımızı hakim kılmayı terk edip, bütün düşünce sistemimizi Kur’ân’a göre kurmayı ana prensip edinmemiz, Müslümanca düşünme ve yaşama için mutlak bir şarttır.

وَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِ۪ٓي اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَۚ (١٣١) 

131. (Dininizi koruma adına muamelelerinize dikkat edin ve) kâfirler için hazırlanmış olan Ateş’ten sakının.

 وَاَطِيعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۚ (١٣٢)

132. Allah’a ve Rasûl’e itaat edin ki, rahmete, (dünyada helâl dairesinde güzel bir hayata, Âhiret’te de af ve Cennet’e) nail olasınız.

وَسَارِعُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُۙ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَۙ (١٣٣)

133. Rabbiniz’den (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun!

اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَۚ (١٣٤)

134. O müttakîler ki, (Allah’ın kendilerine verdiği her türlü nimetten, bilhassa servetten Allah için) bollukta da darlıkta da harcamada bulunur; kızdıklarında, (intikam almaya güçleri yettiği halde) öfkelerini (zor da olsa) yutar ve insanların kusurlarını affederler. Allah, (işte böyle) ihsan sahiplerini, (Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe adanmış olanları) sever.

وَالَّذِينَ اِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً اَوْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّٰهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْۖ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ اِلَّا اللّٰهُۖ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلٰى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ (١٣٥)

135. Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya (günahla) kendi öz canlarına zulmettiklerinde peşinden hemen Allah’ı hatırlar, O’nu anar ve günahlarının affedilmesini dilerler –zaten, günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki! Ayrıca, işledikleri (günah ve hatalarda) bile bile ısrar da etmezler.

اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاۜ وَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِلِينَۜ (١٣٦)

136. (Parmakla gösterilmeye değer bu takva ve ihsan sahiplerinin) mükâfatları, Rabbilerinden (sürprizlerle yüklü) bir mağfiret ve içlerinde sonsuzca kalmak üzere girecekleri (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlerdir. Bildikleriyle gerektiği şekilde amel eden ve güzel işler yapanların mükâfatı ne güzeldir!

قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ سُنَنٌۙ فَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (١٣٧)

137. Sizden önce, (toplumların hayatı için koymuş bulunduğumuz kanunları ve icraatımızı gösteren, ayrıca tarihî süreci ve hadiselerin anlamlarını bilebilme adına) nice yol olmuş vakalar geldi geçti. İsterseniz yeryüzünde şöyle bir gezip dolaşın da, (Allah’ın âyetlerini ve peygamberleri) yalanlayanların sonları ne oldu, görüp inceleyin!

هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّقِينَ (١٣٨)

138. (Sebep ve sonuçlarıyla) bütün bu olup bitenler, herkes için (görülmesi gereken) gerçeği gösteren bir izah, müttakîler için ise imanda ve Allah’a bağlılıkta pekişme ve ikaz, irşad adına bizatihî bir öğüttür.

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٣٩)

139. Sakın ola ki yılmayın ve tasalanmayın; eğer gerçekten mü’minler iseniz, her zaman için üstün olan sizsiniz.

اِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُۜ وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِۚ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَٓاءَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَۙ (١٤٠)

140. (Uhud’da) size bir yara dokundu ise, biliyorsunuz, karşınızdaki o düşman topluluğuna da benzer bir yara (Bedir’de) dokunmuştu. Böylesi (tarihî ve önemli) günler ki, Biz onları, Allah gerçekten iman etmiş bulunanları ortaya çıkarsın ve sizden (hakka ve imanın hakikatine) birtakım şahitler edinsin diye insanlar arasında döndürür dururuz. Şurası bir gerçek ki, Allah, zalimleri sevmez, (zulmü, yanlış davranışları tasvip etmez, cezalandırır ve neticede hakkı hakim kılar).

وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ (١٤١)

141. (O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri tedricen safha safha imha etmesi içindir de.

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ (١٤٢)

142. Yoksa siz, Allah içinizdeki cihad edenleri ayırt edip ortaya çıkarmadan, bir de sabredenleri ayırt edip ortaya çıkarmadan hepiniz hemen Cennet’e girivereceğinizi mi sanıyordunuz?

وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُۖ فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟ (١٤٣)

143. Hani, onunla yüz yüze gelmeden ölümü temenni ediyordunuz! İşte o şimdi karşınızda, ama (seyirci gibi) bakıp duruyorsunuz!

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔاۜ وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِرِينَ (١٤٤)

144. (Bu İslâm davasını yoksa Allah ile değil de, Muhammed ile kaim veya Muhammed hiç ölmeyecek mi zannediyordunuz? Öyle ise bilin ki, bu davanın asıl sahibi Allah’tır ve ondaki yeri itibariyle) Muhammed, ancak bir rasûldür. Nitekim O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Eğer O ölür veya öldürülürse, yoksa hemen ökçeleriniz üzerinde gerisin geriye dönüvereceksiniz öyle mi? Kim ökçesi üzerinde gerisin geriye dönerse, (bilsin ki o,) hiçbir şekilde Allah’a zarar veremez. Ama Allah, (hidayetin kıymetini bilip onda sebatla gereğini yerine getiren) şükür ehlini yakın bir gelecekte bol bol mükâfatlandıracaktır.

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَابًا مُؤَجَّلًاۜ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَاۜ وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ (١٤٥)

145. Kimsenin Allah’ın izni olmadan, ezelde takdir edilmiş bulunan eceli gelmeden ölmesi söz konusu değildir. O bakımdan, kim yaptığının karşılığını dünyada bekliyorsa ona bir miktar dünyalık veririz; kim de mükâfatını Âhiret’te almak diliyorsa, ona da Âhiret mükâfatından veririz. Şükür ehlini yakın bir gelecekte elbette mükâfatlandıracağız.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli

Ali Ünal

Bu yazı 96 kez okundu