•İnsanı Baş Aşağı Götürecek Hastalık: Suizan
•Denge: Hüsnüzan, Adem-i İtimat
•Akıl
•Ceset
• Kitap ve Sünnet’in Kriterleri
İNSANI BAŞ AŞAĞI GÖTÜRECEK HASTALIK: SUİZAN
°°°Önsöz°°°
- Ümmet-i Muhammed’in artık tiryakisi olduğu günahlardan birisi de sû-i zan, yani gerçek durumunu bilmediği olaylar ve kişiler hakkında olumsuz kanaate sahip olmaktır.
- Özellikle bu kişi veya kişiler kendi partisinden, cemaatinden, tarikatından vs. değilse, bazı insanlar âdeta bir sû-i zan makinesi haline gelirler.
- Bir de bunları konuşunca gıybet ve iftira da işin içine girmiş olacağından, bu günahlara ne ibadet, ne zikir, ne de hayır ve hasenât dayanır.
- Bu aynı zamanda bir ahlâk meselesidir.
- Çünkü çoğu zaman bu durum, onun kendi ruhundaki kusur ve ayıpları başkalarına yansıtmaktan kaynaklanır.
- Pırlantada da çok üzerinde durulan bu konu, aşağıdaki bölümde şöyle ele alınıyor:
°°°°°°°°°°°
Başta Sahih-i Müslim olmak üzere pek çok sahih hadis kitabında yer alan hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),
إِذَا قَالَ الرَّجُلُ هَلَكَ النَّاسُ فَهُوَ أَهْلَكُهُمْ
“Bir kişi, ‘İnsanlar helâk oldu.’ dediği zaman, onlar içinde en fazla helâke maruz kalan kendisi olur.” (Müslim, birr 139; Ebû Dâvûd; edeb 77; Muvatta, kelâm 2.) buyurmuştur.
Bu mübarek beyan, cevâmiü’l-kelim (az sözle çok mânâ ifade etme) olduğundan pek çok hakikati muhtevidir. Bu hakikatlerden biri de, insanın başkaları hakkında suizanda bulunmasıdır. Zira biri hakkında “O helâk olmuştur.” diyecek ölçüde ileri-geri konuşma; beriki hakkında, “Onun işi bitmiştir.” gibi sözler söyleme hep suizannın neticesidir. Hâlbuki Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) asıl işi bitmiş olanın, başkaları hakkında bu tür beyanlarda bulunan kişiler olduğunu haber vermektedir.
Nefsini Putlaştıranlar, Dışarıda Suçlu Ararlar
Suizan neticesi olarak başkaları aleyhinde ileri geri laflar etmenin içinde egoizm, egosantrizm, hatta her şeyi kendisine bağlama gibi bir narsizm vardır. Herkesi ayıplayan, herkes için bir suç bulan insan, hiç farkına varmadan kendisini bir mabut hâline getiriyor, kendisine tapıyor ve aynanın karşısına geçip, “Yok böyle birisi. Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır.” mülâhazalarına giriyor demektir.
Hüsnüzandan mahrum fakat suizanna kilitli bir insan, başkasının namaz gibi çok önemli bir ibadetini bile bir şekilde kendi suizannına kurban edebilir. Mesela namaz kılan birisini gördüğünde onun hakkında, “Acaba bu kişi namazla tam bütünleşebildi mi?” şeklinde bir düşünceye girebilir. Fakat böyle bir düşüncenin karşısına Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Yarıp da kalbine mi baktın?” beyanı çıkacaktır. (Buhârî, meğâzî 45; Müslim, îmân 158-160.) Biz, kimsenin kalbini bilemeyiz. Zâhiren şeklî ve surî namaz kıldığını zannettiğimiz bir insan belki de derinlemesine ve duyarak o namazı îfâ ediyordur. Dolayısıyla namazın doğrusunu anlatma, mü’min sıfatlarını ortaya koyma gibi mevzularda doğruları dile getirme vazifemiz olsa da falanın filânın kıldığı namaz veya tuttuğu oruç hakkında olumsuz mülâhazalara girmekten, hele de bunu seslendirmekten mutlaka kaçınmalıyız. Zira başkalarının yaptığı ibadet ü taate ön yargı ve niyet okumalarla bakmak, korkunç bir suizandır. Böyle bir suizan, mânevî olarak insanın baş aşağı gitmesine sebep olabilir. Allah (celle celâluhu) da, “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın.” (Hucurât sûresi, 49/12.) kavl-i kerimiyle suizannı kesin ve net bir şekilde yasaklamaktadır. Bu itibarla başkalarına bakarken, onlar hakkında hüsnüzanna esas teşkil edebilecek bir husus söz konusu olduğu müddetçe hep hüsnüzanla bakmak gerekir. Öyle ki, karşıdaki kişinin hüsnüzan edilebilecek tek bir yönü olsa bile, hüsnüzan esas alınmalı, suizandan kaçınılmalıdır. Mesela birisinin ahiret sermayesi olarak sadece bir kelime-i tevhid veya kelime-i şehadeti vardır. Zâhiren salih amelini göremediğimiz bu kişi hakkındaki kanaatimiz, “Bu kardeşim, kelime-i şehadeti yürekten söylemiş ve onun bu sözü nezd-i ulûhiyette yüksek bir kıymete ulaşmış olabilir. Dolayısıyla o, tek bir kelime-i şehadetle kurtuluşa erebilir.” şeklinde olmalıdır. Beri taraftan kendimiz hakkında, günde beş vakit değil, beş vaktin üzerine 50 vakit kaza namazı ilâve etsek, yine de işin içine riya ve süm’a karışmış olabileceği şüphesiyle helâk olabileceğimiz endişesini taşımalıyız.
- Misalleri çoğaltabiliriz.
Mesela, ferdî ibadetlerini eksik, noksan yerine getirdiğinden dolayı zâhiren Allah’la irtibatı zayıf görünen birisi, insanlarla münasebetlerinde hep doğru konuşuyor, sözlerine hiç yalan bulaştırmıyordur. Biz, onun bu tavrını Allah’tan korkmasına hamletmeli ve onun hakkında, “Bu kişi konuşmalarında bu kadar hassas olduğuna göre demek ki Allah’la çok güçlü bir münasebeti var.” demeliyiz. Keza haramlara karşı çok hassas olan, haramın bir arpasını bile ağzına götürmeyen, kendisine yapmadığı bir işin karşılığı verildiğinde onu hak etmediğini düşünerek reddeden bir insanın bu davranışları öyle güzeldir ki onları Allah rızasıyla irtibatlandırmayınca izah edemeyiz.
Dolayısıyla bütün bu durumlar karşısında o kişinin Allah’la münasebeti konusunda hep hüsnüzanda bulunmalıyız. [İnsanı Baş Aşağı Götürecek Hastalık: Suizan/ Yolun Kaderi]
DENGE: HÜSNÜZAN, ADEM-İ İTİMAT
°°°Önsöz°°°
- Her meselede olduğu gibi sû-i zan konusunda da ifrat ve tefritler, yâni aşırılıklar söz konusudur.
- Eğer mutlak mânâda herkese hüsn-ü zanda bulunur, onlarla normal işlerimizi ve ilişkilerimizi devam ettirirsek, bu iyi niyet istismar edilebilir ve büyük zararlara uğramamız kaçınılmaz olabilir.
- İşte bundan kurtulmanın formülü, “hüsn-ü zan, adem-i itimat” dediğimiz disiplindir. Bu disiplinin ne olduğu ve nasıl işletilmesi gerektiği de şöyle açıklanıyor Pırlantada:
°°°°°°°°°°°
İfrat ve tefritlerden uzak kalıp meseleyi ekmeliyet ve etemmiyet mülâhazasıyla, şu kıstası hiçbir zaman göz ardı etmemeliyiz:
Özellikle gel-gitlerine şahit olunan kimseler hakkında, hüsnüzan disiplini, adem-i itimat disiplini ile birlikte ele alınır. Çünkü hüsnüzan ettiğimiz kişi, zaman zaman istikamet çizgisinden sapıyorsa, sanıldığı kadar kâmil ve mükemmel bir insan olmayabilir. Bu açıdan söz konusu kişi hakkında hüsnüzan içinde bulunsak da, mülâhaza dairemizi açık tutar, endişe ettiğimiz hususlardan dolayı ona bir kısım hayatî vazifeler verme veya çok önemli işler emanet etme gibi mevzularda temkinli davranırız. Fakat böyle bir durumda bile, durumu rapor ederken, “Ben falana karşı çok güven duymuyorum; filân çok itimat edilir bir şahıs değildir.” şeklinde suizan ifade eden söz söylemenin hakkımız olmadığını bilmemiz gerekir.
O hâlde biz, başkalarına bakarken en küçük amellerin bile onları Allah indinde kurtarabileceğini düşünmeli, hatalarına nazar-ı müsamaha ile bakmalı ve onlar aleyhinde söz söylemekten kaçınmalıyız. Nitekim Asr-ı Saadet’te yaşanan bir hâdise, mü’minlere bu konuda önemli dersler vermektedir. Şöyle ki, içkinin henüz yeni haram kılındığı dönemde bir sahabî, pek çok defa sarhoş olarak yakalanmış ve tedip edilmişti. O, bir keresinde de Huzur-u Risalet-penahi’ye aynı suçtan dolayı getirilerek tedip edilmişti de orada bulunanlardan birisi onu kastederek, “Allah cezanı versin. Sen ne kötü adamsın. Bu kaçıncı oldu, böyle huzura geliyorsun!” türünden sözler sarf etmişti. Bunu duyan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “(Böyle sözler söylemeyin. Böyle sözlerle kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın). Allah’a yemin ederim ki o, Allah ve Resûlü’nü çok sever!” buyurmuştu. (Buhârî, hudûd 4-5; Abdurrezzak, el-Musannef 7/381, 9/246.) İşte, başkalarına bakarken sürekli Allah Resûlü’nün bu ufkundan bakmalıyız.
Hüsnüzan: En Güzel Bir İbadet
Hususiyle Allah ve Resûlü ile irtibatı olan, Kur’ân’la münasebeti bulunan, kendilerini iman ve Kur’ân hizmetine adamış inanan gönüller hakkında suizanda bulunmaktan, kusur arayıp onları ayıplamaktan fevkalâde sakınmak gerekir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),
مَنْ عَيَّرَ أَخَاهُ بِذَنْبٍ لَمْ يَمُتْ حَتَّى يَعْمَلَهُ
“Kim, Müslüman kardeşini herhangi bir hata ve günahı işlemekle ayıplarsa o, bu ayıbı işlemeden ölmez.” (Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 53; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 7/191.) sözleriyle ikaz etmiştir. Bu açıdan bir insan, “Ben falanlara şu ayıbı yakıştırdım ama ya millet de beni veya eşimi ya da çocuklarımı böyle bir şeyle ayıplarsa ben ne yaparım!” mülâhazası ile korkmalı, titremeli ve iki büklüm olmalıdır. Evet, hakiki mü’min, her kim olursa olsun, başkaları hakkında çok dikkatli düşünmeli ve temkinli hareket etmelidir. Bilindiği üzere hep uyanık olma anlamına gelen teyakkuz, sofiliğin ilk basamağıdır. Mü’min, Allah yolunda yürürken sürekli gözleri açık olarak yürümeli, düşüncelerini mümkün oldukça hüsnüzanna bağlamalı, kat’iyen suizan günahına girmemelidir. Zaten Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de,
حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ
“Hüsnüzan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” (Ebû Dâvûd, edeb 81; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/297.) buyurmak suretiyle bize yüce bir ufuk olarak hüsnüzannı göstermektedir.
Bununla birlikte yılan gibi zehirlemekten lezzet alan ve sürekli başkalarını boynuzlamaya çalışanlara karşı temkinli davranmayı ve onlara karşı setler oluşturmayı da ihmal etmemeliyiz. Fakat sizin bu konuda temkinli hareket etmeniz, hakkınızda türlü türlü komplolar plânlayan insanların hidayetleri adına duada bulunmanıza mâni olmamalıdır. Bundan dolayıdır ki, elli senedir aleyhimde yazı yazan insanlarla ilgili aklıma Cehennem’e gitmeleri yönünde bir düşünce geldiğinde hemen, “Hayır yâ Rabbî! Bahtına düştüm, ne olur Cehennem’le onlara azap etme! Kalblerine iman koy, onları da imanla serfiraz kıl!” diye dua ediyorum. Fakat yaşadığınız mağduriyet ve mazlumiyetler karşısında Allah size farklı bir tercih hakkı da lütfetmiştir. İsterseniz, “Allahım, onların haklarından gel, onları hezimete uğrat, birliklerini paramparça hâle getir, cemiyetlerini dağıt, düzenlerini başlarına yık!” diyebilirsiniz. Bütün bunları söylemek sizin hakkınızdır. Çünkü
وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِه۪
“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.” (Nahl sûresi, 16/126.) âyet-i kerimesi mucebince, birileri size işkence ediyor, eza ve cefada bulunuyor, değişik komplolar hazırlıyor, hile ve tuzaklar kuruyorlarsa, onları bozacak, tersyüz edecek, kendi başlarına dolayacak duada bulunmak da sizin hakkınız olur. Bununla birlikte âyet-i kerimenin devamında, وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ
“Şayet sabredecek olursanız bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” ifadeleriyle de –şahsî haklar noktasında– dişinizi sıkıp sabretmenizin, centilmenlikten vazgeçmemenizin sizin için daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur. [İnsanı Baş Aşağı Götürecek Hastalık: Suizan/ Yolun Kaderi]
AKIL
°°°Önsöz°°°
- Akıl, insanı yeryüzündeki bütün canlılardan ayıran, yerinde ve doğru kullanıldığında hakikate ulaşmamızı sağlayan en önemli vasıtalardan birisidir.
- Akıl aynı zamanda sû-i istimal de edilebilen bir âlettir.
- Onun işe yaraması doğru kullanılmasına bağlıdır.
- Müslüman akılcı değildir ama akıllı olmak zorundadır.
- Aklının her şeye ermediğini, ermeyeceğini bilmek akıllıca bir biliştir. Yani akıl kendisi bir rehberdir, fakat onun da bir rehbere ihtiyacı vardır. Aklın sınırlarını yine akılla anlayabiliriz.
- Aklı mağlup ve mahkûm edecek olan da yine akıldır.
- İşte yalnız insana bahşedilen bu büyük nimet ve onun nasıl kullanılması gerektiği şöyle açıklanıyor Pırlantada:
°°°°°°°°°°°
Akıl; kalb ve ruhun rehberliği altında yerinde kullanıldığı takdirde iyiyi-kötüyü, yararlıyı-zararlıyı birbirinden ayırt edebilecek bir fonksiyon eda eder. Ne var ki, rasyonalistler, aklı her şey saymış, günümüzün neorasyonalistleri de onu Kitap ve Sünnet’in bile önüne çıkaracak ölçüde bir rükün yerine koymuşlardır. Bunlara karşı çıkan bazı kimseler ise aklı bütün bütün inkâr etmişlerdir. Yani ifrat, tefriti doğurmuştur. Bugün İslâm dünyasının genel durumuna bakılacak olursa, aklın bütün fonksiyonlarıyla nasıl ihmal edildiği ve bu konuda tefrite doğru nasıl yuvarlandığı görülecektir. Oysaki aklın yaratılmasının önemli bir hikmeti vardır. Her şeyden önce o, mükellefiyetin ve kulluğun esasıdır. Öyle ki insanoğlu, akıl nimetinden mahrum kalsaydı, Allah’a muhatap olma gibi bir şereften mahrum kalacaktı. Allah, akıl sahibi olması yönüyle insanla konuşuyor. Bir yönüyle akıl sahibi insanla mukaveleler yapıyor.
Mesela, Kur’ân-ı Kerim’de فَاذْكُرُونِۤي أَذْكُرْكُمْ “Siz Beni anın ki Ben de sizi anayım.”; (Bakara sûresi, 2/152.)
وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim.” (Bakara sûresi, 2/40.) buyuruyor. Bunların anlaşılıp yaşanması ise akla bağlıdır. Allah’ın, aklı olmayan birisini öbür tarafta Cennet’ine koyup koymayacağı ayrı bir meseledir. Fakat insanın aklı sayesinde Allah’a muhatap olma şerefine nâil olması ve aklı sayesinde şer’î hitapları anlayıp yaşayabilmesi, aklın dindeki yeri ve kıymetini anlama adına çok önemlidir. Bunların yanı sıra görülüp duyulan şeyleri anlamanın esas unsuru da akıldır. Fakat aklın da kendisine göre belli bir dairesi vardır. O, elde ettiği bilgileri şer’-i şerifle test etmediği sürece her zaman yanılabilir. O yüzden ona kendi kıymet-i harbiyesine göre bir değer vermek gerekir. Diğer yandan da aklı, bütün fonksiyonlarını eda etmeden azlettiğiniz zaman, sahip olduğunuz mekanizmanın veya sistemin bir tarafını felç etmiş olursunuz. Dolayısıyla böyle bir sistemin kendisinden beklenen fonksiyonu eda etmesi mümkün olmaz. Nasıl ki, bütün parçaları yerinde olmasına rağmen gaz pedalı bulunmayan bir araba hareket etmezse, insanın sahip olduğu sistemin önemli ayaklarından birisini oluşturan akıl, kendisinden beklenen fonksiyonu eda etmediği takdirde umumi sistem de felç olacaktır. [İslâm’ı Taşıyabilecek Organizasyon/ Yolun Kaderi]
CESET
°°°Önsöz°°°
- Meleklerde, şeytanlarda ve cinlerde akıl ve ruh var ama cesetleri yok.
- Hayvanların cesetleri ve ruhları var ama akılları yok.
- Hem maddî, fiziki, hem de mânevî cihazlarla donatılmış en zengin, en donanımlı ve gelişmeye açık tek varlık insandır.
- Fakat onun mânevî açıdan gelişmesi sözü edilen bütün cihaz ve aletlerin doğru kullanılmasına bağlıdır.
- İşte bütün bu cihaz ve özelliklerin varlık hikmetleri ve nasıl kullanılmaları konusunda Pırlanta açıklamalar:
°°°°°°°°°°°
İnsanın maddî varlığı olan cesedi ilâve ediyoruz. İnsanın mânevî yanını oluşturan, akıl, vicdan, kalb ve ruh gibi sistemler çok önemli olduğu gibi, onun maddî yanını oluşturan cesedin de kendisine göre ayrı bir önemi vardır. Her şeyden önce Allah’a kullukta bulunabilme, namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri yerine getirebilme, bu sistemin doğru çalıştırılmasına bağlıdır. Biz, namaz kılmakla, Allah’ın huzurunda el pençe divan durmakla, kıraatte bulunmakla vs. neyin hâsıl olduğunun farkında olmadığımız gibi, bunların nasıl geriye dönüşü olacağını da bilemiyoruz. Hadis-i şeriflerden öğrendiğimize göre, hakkı verilmeden kılınan bir namaz öbür tarafta insanın yüzüne çarpılacak; aynı namaz şart ve rükünlerine uygun eda edildiğinde ise insan için enîs ü celîs olacak ve berzah yolculuğunda onu yalnız bırakmayacaktır.
Öte yandan namazın yanı sıra cesetle yerine getirdiğiniz diğer bütün ibadetlerinizle siz cesedinizi terbiye etmiş oluyorsunuz. İbadetlerin fizikî ve anatomik yapısı itibarıyla insana bir kısım faydaları olabilir. Fakat ibadetler, bu tür hikmet ve maslahatlara bina edilmemiştir. Bilakis onlar, insanın, Cennet’e ehil hâle gelmesi, Cennet’te ebediyete ermesi, Rü’yetullah’a mazhar olması ve Allah’ın razı olacağı bir kıvama ulaşması için vaz’ edilmiştir. Yani namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin dünyaya bakan bir kısım faydaları ve nefis terbiyesi adına bazı yararları olsa da onların asıl geriye dönüşleri ötede olacaktır.
İşte insanın ahirette bütün bu güzelliklere mazhar olmasına vesile olması yönüyle ceset, Allah’ın insana bahşettiği çok önemli nimetlerden birisidir. Onun bir nimet olduğunun vurgulanması da ilk defa Hazreti Adem’le (aleyhisselâm) başlamıştır. Allah (celle celâluhu), meleklere Hazreti Adem’e secde etmelerini emretmiş, bütün melekler ona secde etmiş, (Bkz.: Bakara sûresi, 2/34.) İblis ise gurur, kibir ve bencilliğe kapılarak secde etmemiştir. Ruhânîler ve melekler ondaki enginliği görmüş, emre itaatteki inceliği anlamış ve secdeye kapanmışlardır. İşte bu da Hazreti Adem’in cesedi karşısında Allah’ın ruhlarda bir saygı uyarma ameliyesidir. Değişik vesilelerle ifade ettiğim gibi, eğer Allah’tan başkasına secde edilmesi tecviz edilseydi, insana secde edilirdi. Zira o, iç ve dış yapısı itibarıyla âbide bir varlıktır.
Melekler yapıları itibarıyla emre itaatteki inceliği anlar, esrar-ı ulûhiyeti bilir, melekût âlemine açık yaşar ve bir anda bin yerde bulunabilirler. Fakat onlar maddî âleme ait hususiyetleri tam duyamazlar. İşte bu sebeple de insan gibi garip bir varlık karşısında şaşırmış ve
أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَۤاءَ
“Orada bozgunculuk yapacak, yeryüzünü fesada verecek, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” (Bakara sûresi, 2/30.) demişlerdir. Zira insan, fokur fokur şehvet, bencillik, fahir, gazap ve rasyonellik kaynayan ve bu yönüyle de mesâvîye açık yaratılan bir varlıktır. Fakat o, bütün bunları terbiye altına aldığı takdirde bir anda Allah’ın makbul, mahbup ve mahmud bir kulu derecesine yükselebiliyor. Allah, bütün bu izafî şerlerle hayırlar yaratıyor. Demek ki melekler onun bu yönünü bilemiyorlar. İnsan, gerek ruhî gerekse bedenî yapısı itibarıyla ve bu ikisi arasındaki münasebetle öyle mânâlar ifade ediyor ki bu, kitaplarla anlatılamaz.
İşte İslâm’ın aslî hüviyetiyle, gerçek derinlik ve enginliğiyle anlaşılması, yaşanması ve anlatılması, bu organizasyonun hiçbir parçasını ihmal etmeden hepsini yerli yerinde kullanmakla mümkündür. Evet akıl, vicdan, ruh ve ceset ne için var edilmişse, bunların hepsi, eskilerin ifadesiyle “mâ hulika leh”inde yani yaratılış gayesi istikametinde kullanılmalıdır. Çünkü insan, bunlardan bir tanesini bile ihmal ettiği takdirde üstlenmiş olduğu vazife ve misyonu hakkıyla eda edebilmesi mümkün değildir. [İslâm’ı Taşıyabilecek Organizasyon/ Yolun Kaderi]
KİTAP VE SÜNNET’İN KRİTERLERİ
°°°Önsöz°°°
- Teknolojik imkânların bu ölçüde hayatımıza girmesiyle dünya küçülürken sorumluluklarımız büyüyor.
- Çünkü tehlike de büyüyor. Eskiden belli sınırların ötesine geçemeyen kötülükler artık sınır tanımıyor. Bu durum iyilikler için de geçerli şüphesiz.
- Fakat bunun için çok akıllı stratejiler, dinin ruhunu kavramış olmanın yanında çağın ve dünya ahvalinin doğru okunması, yeterli bilgi ve donanım gerekiyor.
- Şimdiye kadar açılmasına vesile olduğu çığır sayesinde ehl-i insaf bütün dünyanın tanıdığı Zât-ı Muhteremin bu konudaki fikirlerinin özeti şöyle:
°°°°°°°°°°°
İster kalbî ve ruhî hayatımız adına, ister kendi enginliği içinde Müslümanlığı kavramaya çalışmamız namına, isterse gelecekle alâkalı tasarı ve tasavvurlarımız hesabına olsun hangi meseleyi ele alırsak alalım mahrutî bakışa ulaşmalı, hâdiseleri bütüncül bir nazarla analize tâbi tutmalı, mebdeden müntehaya kadar ufkumuzla idrak edebileceğimiz şeyleri görmeye çalışmalı, göremediğimiz şeyler adına da alternatif düşünceler üretmeli ve ürettiğimiz bu düşüncelerimizi sürekli Kitap ve Sünnet’in kriterleriyle test etmeliyiz.
Kitap ve Sünnet’in kriterlerine uygun, zamanın ortaya koyduğu tefsirleri yakalayabilmek için ise sürekli temel kaynaklarla günümüz şartları arasında mekik dokumalıyız. Çünkü zaman ve konjonktür en büyük müfessirlerden biridir.
Mesela günümüz dünyasını düşündüğümüzde bizim yaşanabilir bir gelecek adına, ırk, renk, inanç, mezhep farklılığı demeden bütün insanlığa kucak açmamız, farklı millet ve toplulukların birbiriyle sarmaş dolaş olmasını temin etmeye çalışmamız lazımdır. Sadece İslâm dünyasında değil bütün bir insaniyet âleminde temel insanî değerlerin hâkim olması için gayret etmemiz gerekir. Her yerde öldürücü silahların bulunduğu bir dönemde böyle bir engin bakış açısına –eskilerin ifadesiyle– eşedd-i ihtiyaçla ihtiyaç vardır. Aksi takdirde dünyanın bir yerinde birilerinin şirretliğe kalkışması, başkalarını da aynıyla mukabeleye sevk edebilir ki bu durumda dünyanın harabeye döneceğinde şüphe yoktur.
İşte işin vahametini gören bazı fikir ve düşünce insanları bu konudaki haklı endişelerini dile getirmeli, insanlığı birlik ve beraberliğe, vifak ve ittifaka çağırmalı ve insanlığın bu düşünce etrafında kenetlenmesini temin etmeye çalışmalıdırlar. Bunun için de söz konusu oluşumu sağlayabilecek faktörler üzerinde durmalı, ortaya çıkabilecek muhtemel engelleri hesaplamalı, farklı kesimler arasında ortak bir fikir oluşturmalı ve akıllarına gelen düşünceleri oluşturdukları müşterek akıl havuzuna doldurup kollektif şuurla meseleleri çözmeye çalışmalıdırlar. Şu an gerçekleştirilemeyecek bazı teklif ve projeler ise gelecek nesillerin değerlendirmesine emanet edilmelidir.
Ortaya Çıkan Yeni Şartlar ve Güzergâh Emniyeti
Yürünen yolun güzergâh emniyetini sağlama adına gerekli tedbirlerin alınması da engin düşünce ufkunun ayrı bir buudunu teşkil eder. Sizin iman ve ahlâk adına donanımınız tam olabilir. Reftare yürüyüşünüzle âlemi kendinize hayran bırakabilirsiniz. Hatta Allah’ın (celle celâluhu) inayet, riayet ve kilâetine olan güveniniz de tamdır. Fakat bütün bunlar, meselenin bir yanını teşkil eder. Onun diğer yanı ise yapılan işler karşısında başkalarının da hissiyat, düşünce ve hareketlerini hesaba katabilmektir. Aksi takdirde siz, bu emaneti emin ellere teslim etme adına yol alırken, bir kısım gulyabani güruhuyla karşı karşıya kalabilirsiniz.
Eğer siz sahip olduğunuz değerleri topluma takdim etmenin yanında aleyhinizde çalışan kimselerin güç ve kuvvetini, sizin hakkınızdaki mülâhazalarını göz ardı ederseniz, onlar, sizin elli senelik birikimlerinizi yıkıp geçmek isteyebilirler. Bu açıdan yürüdüğünüz yolda herhangi bir trafik problemi yaşamamak için yol boyu güzergâh emniyeti konusunda hassaslardan hassas davranmanız, ortaya çıkan yeni şartlara göre de güzergâh emniyeti adına alınması gereken tedbirleri yenilemeniz gerekir. [Düşüncenin Enginleşmesi/ Yolun Kaderi]