115-) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) en büyük bir mûcizesi

Hz. Muhammed’in (s.a.s.) en büyük bir mûcizesi, Kur’ân-ı Hakîm’in ulviyetine en sadık bir delil, hakkaniyetine en açık bir bürhan ve mûcizeliğine en kuvvetli bir alâmet şudur ki: Kur’ân ve Peygamber Efendimiz, kısaca İslâm, kâinatta tecelli eden bütün İlâhî İsimler’in en yüksek mertebedeki tecellilerinin mazharı olarak Tevhid’in bütün şubelerini ve mertebelerini, yüce İlâhî hakikatleri ve Allah’ın İsimleri’nin (Esmâ-i Hüsnâ) bütün tecelli ve hükümlerini, ayrıca Ulûhiyet ve Rubûbiyet’in bütün aslî sıfatlarını, hükümlerini ve tecellilerini tam bir denge halinde ve bütün tenasübüyle muhafaza etmiştir. Buna karşılık, diğer peygamberler (şartlar ve dolayısıyla misyonları gereği) bazı hakikatlere daha çok önem vererek, diğer hakikatleri ikinci–üçüncü derecede bırakmışlardır. Evliyâ ve tefekkür ehli âlimler de, iman esaslarında ittifak ettikleri halde, evliyâ keşif ve müşahedelerinde, âlimler düşünce ve görüşlerinde ihtilâf etmişlerdir ve etmektedirler. (Sözler, “25. Söz, 3. Şule, 3. Ziya; 24. Söz, 2. Dal”)

İSLÂM, BAŞTAN SONA DENGE VE TENASÜP MANZUMESİDİR

Bu, İslâm’ı, Kur’ân’ı iyi anlama adına Hz. Üstad Bediüzzaman’ın en önemli ve en müthiş tesbitlerinden biridir. Açıklaması aslında bir kitap çalışması gerektirmektedir. Fakat burada bu çalışmanın çerçevesi dâhilinde yine Hz. Üstad’ın ilgili açıklamaları ve verdiği misaller temelinde kısa bir izahına çalışılacaktır. Bütün peygamberlerin temsil ve tebliğ ettiği din, Allah’ın insanlık için tayin buyurup, kendisinden razı olduğu İslâm’dır. İslâm, ayrıca kâinatın da “din”i, Allah’ın kâinatla ortaya koyduğu sistem, kâinatın da tâbi bulunduğu İlâhî kanunlar mecmuası olarak, bütün İlâhî hakikatleri ve bunların kaynağı olan İlâhî İsimler’in tecellilerini muhtevîdir veya bu tecellilerden, bu İsimler’in hükümlerinden oluşmaktadır. Şu kadar ki, onun insan hayatıyla ilgili kanunları ve hükümleri, her zaman aynı ve aynı boyutlarda, aynı genişlik ve derinlikte olmamıştır. Çünkü, insan, yeryüzü hayatına gönderildiği günden bu yana nasıl ilmî açıdan terakkî etmişse, insan hayatı da dallanmış, budaklanmış, gittikçe kompleks bir hal almıştır. Bundan dolayı, tarih boyu gönderilen her peygamber temelde insan hayatının değişmez yanlarına hitap eden aynı aslî kaideler ve hükümlerle gelmiş olsa da, hem bu kaideler ve hükümler her zaman her yerde aynı derecede, aynı genişlik ve derinlikte temsil ve tebliğ edilip sergilenmemiş, hem de hayatın değişkenliği ve gelişmişliğine paralel ikinci derecedeki hükümlerde değişiklikler, farklılıklar ve nesh (bazı hükümlerin yerlerine başka hükümlerin konması) gibi vakıalar söz konusu olmuştur. Ayrıca, yine insanın zihnî ve ilmî tekâmülüne, insan hayatındaki gelişme ve değişmelere, seyahat ve haberleşme vasıtalarındaki gelişmelere, insan hayatının basitliğine ve karmaşıklığına paralel olarak Peygamber Efendimiz’e kadar bütün peygamberler, belli zaman ve kavimlerle sınırlı olarak gönderilmişlerdir. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz’e gelinceye kadar her peygamberin İslâm’dan sorumluluğu, temsil ve tebliği onun bir kısmıyla sınırlı kalmıştır. Bir diğer ifadeyle, bütün İlâhî hakikatler ve onların kaynağı olan İlâhî İsimler, önceki peygamberlerin temsil ve tebliğinde tamamıyla ve bütün tecelli boyutlarıyla yer almamıştır. Nihayet Âhir Zaman Peygamberi olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’ledir ki, Allah’ın insanlık için tayin buyurduğu din, yani İslâm kemale erdirilmiş, (Mâide Sûresi/5: 3.) bir diğer ifadeyle, bütün İlâhî hakikatler, bütün hükümleri veya tecellileri ve tecelli boyutlarıyla İlâhî İsimler, İslâm’da yerlerini almıştır.

Bu noktada şu husus da çok önemlidir: Her peygamber, kendi misyonu çerçevesinde bir kapasiteye, hattâ farklı bir mizaca sahiptir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) zamanındaki şu hadise, bu hususu anlamamıza kâfidir:

MUHAMMEDÎ RUHTA İBRAHİMÎLİK VE İSEVÎLİK, NUHÎLİK VE MUSEVÎLİK

Bedir Zaferi’nden sonra, o ana kadar savaş esirlerine nasıl muamele edileceği hususunda açık bir vahiy gelmediği için Allah Rasûlü (s.a.s.), böyle durumlarda her zaman yaptığı üzere Ashabı’yla istişarede bulundu. Hz. Ömer (r.a.), esirlerin öldürülmesini teklif ederken, Hz. Ebû Bekir (r.a.), şöyle dedi: “Ya Rasûlellah! Bunlar, senin kavmindendir. Gerçi sana ve mü’minlere büyük zulümlerde bulunmuşlardır. Fakat onları affeder ve böylece gönüllerini alırsan, kalblerini kazanmış ve hidayetlerine vesile olmuş olursun.” Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir’e şöyle karşılık verdi: Ey Ebû Bekir! Sen, İbrahim’e benziyorsun. O, kavmi hakkında şöyle dua etmişti: “Kim bana tâbi olursa bendendir; kim de bana isyan ederse, muhakkak ki Sen, Ğafûr’sun, Rahîm’sin.” (İbrahim Sûresi/14: 36.) Ebû Bekir, sen İsa gibisin de. O da şöyle dua eder: “Eğer onları cezalandırırsan, ne diyeyim, Sen’in kulların. Eğer affedersen, kuşkusuz Sen, Azîz’sin, Hakîmsin.” (Mâide Sûresi/5: 118.). Allah Rasûlü (s.a.s.), Hz. Ömer’e döndü ve ona da şunları söyledi: Ömer, sen, Musa’ya benziyorsun. O, Firavun ve halkı hakkında şöyle dua etmişti: “Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalblerine sıkıntı üstüne sıkıntı ver; belli ki o pek acı azabı görmedikçe iman edecek değillerdir.” (Yunus Sûresi/10: 88.) Ömer, sen Nuh’a da benzersin. O da şöyle dua etmişti: “Rabbim, kâfirlerden yeryüzünde orada mesken tutacak kimseyi bırakma. Gerçek şu ki, eğer bırakacak olursan kullarını saptırırlar ve ancak kendileri gibi alabildiğine ahlâksız ve son derece kâfir çocuklar dünyaya getirip yetiştirirler.” (Nuh Sûresi/71: 26–27) Bu sözlerinden sonra Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir’in görüşünü benimsedi. (Ahmed ibn Hanbel, el-Müsned, 1:383; Hakim, el-Müstedrek, 3:21–22.) Peygamber Efendimiz ve O’nun bütün nihaî boyutlarıyla temsil ve tebliğ ettiği İslâm, yerine göre Hz. Nuh ve Hz. Musa, yerine göre Hz. İbrahim ve Hz. İsa (aleyhimisselâm) gibi davranmayı gerektirir.

PEYGAMBER EFENDİMİZ ÖNCESİ PEYGAMBERLER, SONRASI ÂLİMLER, MÜRŞİDLER, MÜCEDDİTLER

İşte nasıl önceki peygamberler İslâm’ı kendi zaman, şart ve kavimlerine bakan boyutlarıyla temsil ve tebliğ etmişlerse, İslâm tarihinde yetişen evliyâ ve âlimler de, İslâm’ın bütününü temsil edip öğretecek kapasiteye sahip kılınmamışlardır. Bunların içinde yer alan mezhep imamları büyük müçtehidler, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî ve Üstad Bediüzzaman gibi büyük mücedditler, nübüvvet dışında, bir bakıma önceki dönemlerde Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi ülü’l-azm denilen büyük rasûllerin misyonlarına benzer bir misyon eda etmişlerdir. Bunlar seviyesinde olmayan büyük âlimler, mürşidler ve asfiyâ, yine elbette nübüvvet dışında diğer rasullerin, geriye kalan gerçek âlim ve mürşidler ise, önceki dönemlerde aynı zamanda farklı yerlerde gerektiğinde çok sayıda bulunan ve rasûllerin izinde İslâm’ı korumaya ve insanları irşada çalışan nebîlerin vazifelerine benzer vazifeler yerine getirmişlerdir. Bütün bunların da vazifelerine göre belli kapasiteleri vardı veya kapasiteleri, vazifelerini sınırlıyordu. Bunu da şöyle bir benzetme ile izah edebiliriz: Bir mürşid vardır ki, Cenab-ı Allah’ın Müksıt ismine mazhardır, sürekli iktisatlı davranmaktan bahseder. Belli ki, onun görev sahası israfa karşıdır, israfla mücadeledir, müsrifleri irşaddır. Bir başka mürşid de vardır ki, Allah’ın Cevad ismine mazhardır; sürekli cömertlikten söz eder. Onun görev sahası da, cimrilikle mücadeledir ve cimrileri irşaddır. İşte nasıl maddî hastalıklar çoktur ve buna göre tıpta uzmanlık sahaları söz konusu olup, bir doktor ancak kendi uzmanlık sahasında tedavide bulunur, bunun gibi manevî hastalıklar da, ilimler de, insanların kapasite, yöneliş ve mizaçları da farklı farklıdır ve bu farklılıklara göre değişik uzmanlık sahalarında manevî doktorlar ve değişik ilim sahalarında âlimler bulunacaktır. İnsan hayatının bu değişmez gerçeği de, İslâm’ın bütünlüğü ve evrenselliği içinde mezheplerin, meşreplerin, tasavvuf ekollerinin varlığını zarurî kılmıştır.

HER HUSUSTA TAM DENGE

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, dünyanın başlangıcından Âhiret’in nihaî boyutlarına kadar uzanan ve Arş’tan ferşe, zerreden güneşe kadar yayılmış olan yaratılış ağacının gerçekleri, İlâhî İsimlerin tecellileri ve hükümleri, iman ve İslâm hakikatleri arasındaki dengeyi ve bunları ifadedeki tenasübü tam muhafaza etmiş ve bu tecelli ve hakikatlerin her birine lâyık olduğu sûreti ve değeri vermiştir. O, varlık ağacındaki İlâhî icraatı veya tecellileri ifade ederken, bir yandan “Allah, gökleri ve yeri (ve bunların arasındakileri) altı günde yarattı; ( Hûd Sûresi/11:7; Secde Sûresi/32: 4…) Gökler, O’nun Eli’nde dürülmüştür.” (Zümer Sûresi/39: 67.) gibi ifadelerle en makro, diğer yandan “Allah, kişi ile kalbi arasına girer; (Enfâl Sûresi/8: 24.) Allah, tohumu ve çekirdeği yarandır.” (En’âm Sûresi/6: 95.) gibi ifadelerle en mikro seviyeye işarette bulunur. Kur’ân, bütün bu seviyeler arasında İlâhî Şuûn (Şe’nler), Sıfatlar, İsimler ve Fiiller’i öyle ifade eder, öyle nazara verir ki, her birinin tecelli veya icraatı arasındaki münasebeti, orantıyı veya nisbeti bütünüyle korur.

Yine Kur’ân, İmanın hem imkân, yani yaratılmışlar, hem de vücûb, yani Mutlak Varlık dairesine bakan ve bu iki büyük dairenin tek bir dalı hükmünde olan imanın altı esası ve bu esasların dal ve budakları, en ince çiçekleri, yaprakları ve meyveleri arasında tam bir denge ve tenasübü gözetir, onları bu denge ve tenasüb içinde takdim buyurur ve kimse bunlardan birine inanarak diğerlerini ihmal etmez; tam tersine herkes, birinde hepsini, hepsinde birini görür ve bu esaslardan birine inanmakla diğerlerine de inanmanın zarurî olduğu neticesine varır.

Ve Kur’ân, o büyük iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyet’in beş rüknünü ve bunların en küçüğüne varıncaya kadar bütün şubelerini aralarındaki münasebet, denge ve nisbeti tam koruyarak anlatır ve tebliğ eder. Dolayısıyla, bilhassa günümüzün çoğu Müslüman “âlim”lerinin anlayamadığı bir hakikat olarak, İslâmiyet’in bütün cüz’leriyle bir bütün olduğu, her bir cüz’ün, her bir şubenin gerçek manâ ve fonksiyonunu bu bütünün içinde ortaya koyacağı gerçeğini pek açık bir şekilde ortaya serer. Bütün bu cüz’ler, şubeler, rükünler arasındaki dengeyi muhafaza etmek ve farza farz, vacibe vacip, sünnete sünnet, müstehaba müstehap, mekruha mekruh, harama haram ölçüsünde yer ve değer vermekle, muhataplarını da İslâm’ı doğru anlayıp doğru anlatmak, doğru temsil ve tebliğ edip doğru yaşamak için onlara aynı yer ve değeri vermeye çağırır. Aksi halde insanlar, meselâ, bazı ehl-i tarik, tarikatının Din’de ancak müstehap olabilecek bazı virdlerini ve nafileleri sünnete, vacibe, hattâ farza tercih etme; Haricîler ve Haricî mantığı taşıyanlar, her meseleyi getirip siyasete veya yanlış anladıkları bir hükme dayama, İslâm’ı tepki ve muhalefet ideolojisi haline getirme; İslâm’ın hayata hayat olma yolunu şaşıranlar, dışı değiştirmekle her şeyin hallolacağı vehmine kapılma; zahirîler bâtını, bâtınîler zahiri görmeme ve bir zâhir–bâtın ikilemine yol açma; pek çokları da akılla kalbi, bilmekle inanmayı, inanmakla yaşamayı birbirinden ayırma yanlışlarına düşebilirler ve düşebilmektedirler.

DİNDE TEFEKKUH

Kur’ân, Sünnet ve bu iki kaynağa dayalı icma, kıyas ve daha başka kanun ve kaide istinbat düsturları temelli hükümleri ve kaideleriyle İslâm, Peygamber Efendimiz’le birlikte Kıyamet’e kadar her insanın her meselesini çözecek kıvamda, genişlikte ve derinlikte temsil ve tebliğ edilmiştir. Ondan herhangi bir çıkarmada, onda bir değişilikte ve ona ilâvede bulunma mümkün değildir. İşte bu genişlik ve derinlikte temsil ve tebliğ edilen bir Din’de en önemli husus, yine onun bütün kaideleri ve hükümleri arasındaki dengeyi hem de bütün zamanları, şahışları ve şartları, bütün seviyeleri nazara alarak koruyabilmektir. Bu çerçevede olmak üzere, Kur’ân’ı ve Sünnet’i, bütünlüğü ve bütünü oluşturan cüz’leri içinde İslâm’ı doğru anlayıp doğru temsil, tatbik ve tebliğ etmede kaideler olarak ortaya çıkan has–âm (özel–genel) ve tahsis–ta’mim (özel kılma–genelleştirme), mutlak–mukayyed (kayıtlı–kayıtsız) ve ıtlak–takyid (kayıtsızlığı içinde ele alma–sınırlama kayıtlama), nâsih–mensuh ve nesh, muhkem–müteşabih, esbâb-ı nüzûl, ayrıca illet–hikmet ve hükümlerin menâtı gibi hususların bilinmesi zarurîdir. Ayrıca, yukarda temas edildiği gibi, şubelerinin birbiriyle ve bütünle münasebeti içinde Kur’ân’ın, Sünnet’in, kısaca İslâm’ın iyi bilinip iyi anlaşılması da mutlaka gereklidir.

İslâm’ı bu prensipler çerçevesinde kavramaya “Din’de ‘tefakkuh’ sahibi olma”, bu kavrayışa sahip olanlara da “fakih” denir. Her zaman, her mekânda, her seviyeden her şahsın meselesine çözüm bulabilmek, sözkonusu dengeyi kavramaya, dolayısıyla Din’de tefakkuh sahibi olmaya bağlıdır. Tefakkuhun olmayışı ve dengenin korunamayışı itikadda ve amelde bâtıl mezheplerin doğmasına, Kur’ân ve hadisler üzerinde yersiz münakaşalara, hattâ Hz. Ali’nin ifadesiyle, Kur’ân’ı muharebe meydanı haline getirmeye, ehl-i tasavvufla ehl-i medresenin, son asırlarda ehl-i mekteple ehl-i medrese ve tasavvufun birbirlerini suçlamalarına, ulemâ ve tasavvuf yolları ya da evliyâ arasındaki yersiz tartışmalara ve birbirlerini inkâra yol açabilmektedir.

Meselâ, yukarda arz olunan misal çerçevesinde, Allah’ın Cevad ismine mazhar ve cimrilikle mücadele vazifesi olan mürşid ile Müksıt ismine mazhar ve israf ile mücadele yükümlülüğü bulunan mürşidden biri diğerini veya taraftarları birbirlerini cimrilik veya müsriflikle suçlayacak olursa, işte bu, İslâm’ın evrenselliğinin gerektirdiği mezhep ve meşreb ayrılıklarındaki hayrı şerre dönüştürür. Mu’tezile ve Cebriye’nin nasıl Din’deki bu dengenin korunamayışı sebebiyle ortaya çıktığına “Cebr ve itizalde, yani hem Cebriye hem Mu’tezile mezhebinin itikadında birer dane-i hakikat bulunur.” küllî gerçeği çerçevesinde ileride temas edilecektir. Burada bir başka önemli misal olarak, Şia’nın ortaya çıkışındaki ana noktayı özetlemekte fayda olabilir:

İMAMET, HİLÂFET VE HZ. ALİ’NİN MEVLÂ OLMASI

İlim, vilâyet (velîlik, manâ kahramanlığı) ve halifelik ya da hükümdarlığın Peygamber Efendimiz’de ve Hz. Musa’da olduğu gibi bir elde toplanması, her zaman ideal olandır. Ayrıca, Hz. İbrahim gibi büyük bir rasûlün rasûl–insanlara imam, (Bakara Sûresi/2: 124.) Hz. Davud’un rasûl-halife (Sa’d Sûresi/38: 26.) ve Hz. Süleyman’ın rasûl–melik olduğunu da (Sâd Sûresi/38: 35–36.) yine Kur’ân’da okuyoruz. Demek oluyor ki, risalet ve nübüvvet esas olmakla birlikte, bazı nebîlere veya rasûllere nübüvvet veya risalet içinde hususî manâsıyla imamlık, halifelik ve hükümdarlık gibi misyonlar verilebilmektedir. Bunun yanısıra, Kur’ân-ı Kerim’de bir peygamberin, ilimde ve maneviyatta bir rehberin, bir şeyhülislâmın kılavuzluğu altında bir hükümdarın bulunabileceğini de Peygamber (Samuel) ve Hz. Talût kıssasında açıkça görmekteyiz. (Bakara Sûresi/2: 246–251.)

Bütün bu gerçekler ortaya koymaktadır ki, imamet peygamberlikten öte değil, gerekirse ona ek bir misyondur. Aynı anda peygamber ve imam olanın halife veya hükümdar, halife veya hükümdar olanın peygamber ve hususî manâda imam olması, mutlak gerekli olmadığı gibi, katiyen Din’den bir esas da değildir. İşte, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ali’yi “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.” (Tirmizî, “Menakıb” 20; İbn Hanbel, el-Müsned, 4: 281; İbn Mace, Sünen, 1: 21, 29.) diyerek, bütün mü’minlere mevlâ tayin buyurmuş; “Benden sonra size iki şey bırakıyorum; onlara tutundukça yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Ehl–i Beytim.” (Müslim, “Fadail” 37; Tirmizî, “Menakıb” 32; Ebû Davud, “Menasik” 27; İbn Hanbel, el-Müsned, 5:182,189.) buyurarak da, İslâm Ümmeti’ni Kur’ân temelinde Ehl-i Beyt etrafında toplanmaya çağırmış ve Ehl-i Beyt’e Sünnet’in koruyucusu olma gibi bir misyon yüklemiştir. Hz. Ali dâhil bütün Sahâbe, bu hadis-i şeriflerden Hz. Ali’nin ve Ehl-i Beyt’ten bir ferdin Peygamberimiz’den sonra halife veya hükümdar olması gerektiği, bunun Din’de esas olduğu gibi bir sonuç çıkarmamıştır. Hz. Ali’nin gerek Hz. Ebû Bekir’in seçilmesi hadisesinde, gerekse Hz. Ebu Bekir’e biatı geciktirme gerekçesinde ve daha sonra ilk üç halife hazretlerine karşı takındığı tavırda, bu hadislerden böyle bir sonuç çıkardığına dair delil bulmak mümkün değildir.

KALEM–KIRTAS HADİSİ

Bir defa, imamet Din’in bir rüknü olmuş olsaydı ve Hz. Ali’nin hilâfeti nassla sabit bulunsaydı, bunun açıkça ve yorum gerektirmeyecek biçimde beyan edilmesi ve bütün Sahâbe’nin de bunu açıkça bilmesi gerekirdi. Çünkü imana ait hiçbir mevzu kapalı ve esrar dolu olarak gelmez; aksi halde ‘teklif–i mâ lâ yütak (takat getirilemeyecek yükümlülük)’ olur.

İkinci olarak, Şiîler, Peygamber Efendimiz’in vefatından birkaç gün önce bir vasiyet yazmak istediğini ve buna mâni olunduğunu da bazı rivayetlere dayanarak ileri sürmektedirler. Evet, sahih rivayetlerde Peygamber Efendimiz’in vasiyet yazmak istediği ve çıkan bazı gürültüler sebebiyle yazmaktan vazgeçtiği kayıtlıdır. (Buharî, “Megâzî” 83; Müslim, “Vasiye” 22.) Eğer Şiîlerin iddia ettikleri gibi imamet Din’in rüknü olsaydı ve Peygamber Efendimiz yazmaktan vazgeçtiği bu vasiyetinde Hz. Ali’nin imametini beyan buyuracak olsaydı, bunu yazmaktan vazgeçmekle, yazmamakla –hâşâ– İslâm’ı tam tebliğ etmemiş, tebliğini eksik bırakmış olurdu. Bu ise, hem “Ey (şanı çok yüce, o en büyük) Rasûl! Rabbinden sana her ne indirilmişse onu eksiksiz tebliğ et! Eğer böyle yapmazsan risalet (elçilik) vazifeni yerine getirmemiş olursun. Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu (senin aleyhindeki) hedeflerine ulaştırmaz.” (Mâide Sûresi/5: 67.) âyetine terstir, hem de Efendimiz’e küfür derecesinde bir bühtan olur. Ve Peygamber Efen-dimiz’in söz konusu vasiyetini yazmaktan vazgeçmesi, yani O, Hz. Ali’nin imametini vasiyet buyuracak da, bundan vazgeçti ise, bu, Şiîler’in iddialarının tam aksine, yani siyasî manâda imametin Din’in rüknü olmadığına ve Hz. Ali Efendimiz’in ve ondan sonra Ehl-i Beyt’ten bir imamın hak halife olarak seçilme mecburiyeti bulunmadığına bir delildir. Böyle bir mecburiyet ve Din’de rükün olmuş olsaydı, hiçbir muhalefet, Peygamber Efendimiz’i onu tebliğ etmekten alıkoyamazdı. Hz. Ali’nin hutbe, mektup ve sözlerini ihtiva ettiği Şiîlerce kesin kabûl edilen Nehcü’l–Belâğa’daki sözleri de, Şiîlerin değil, Ehl-i Sünnet’in haklılığını açıkça ortaya koymaktadır. (Nehcü’l–Belâğa, (İng. terc. Müftü C. Hüseyin), 162 ve 40. hutbeler)

Netice olarak, ilim ve maneviyatta rehber bir zâtın kılavuzluğunda bir hükümdar, bir devlet başkanı bulunabilir. İslâm, devlet başkanının herhangi bir aile veya hanedandan gelmesini emretmez. Hz. Ali Efendimiz bir ilim ve manâ kahramanı olarak, Hz. Üstad Bediüzzaman’ın ifadeleriyle, ilk üç halife hazretlerine şeyhülislâmlık yapmış ve bu mübarek halife efendilerimiz de pek çok meselede Hz. Ali’ye danışıp, onun fikrine göre hareket etmekten asla geri durmamışlardır. Hz. Ali’nin ‘mevlâ’ olması da bu manâyadır. Buna rağmen, Şiîlerin ilim, maneviyat ve hükümdarlığın bir elde ve Ehl-i Beyt’te toplanmasını şart koşmaları, işte İslâm’daki dengenin bir ihlâlidir. Ve bu ihlâl, derin ve tarihî bir ihtilâf ve tefrikaya yol açmakla İslâm Ümmeti’ne pahalıya mal olmuştur ve pahalıya mal olmaya devam etmektedir.

Netice olarak, baştanbaşa bir denge mûcizesi olan İslâm’daki dengeyi iyi bilmek ve sarsmamak gerekmektedir. Dengenin bir noktada sarsılması, onun büyük ölçülerde bozulmasına, bir noktada bozulan dengenin sebep olduğu dalâlet, pek çok dalâletlere kapı açabilmektedir. Şia’nın siyasî bir tutum ve taraftarlık hissiyle bu dengeyi imamet noktasında bozması ve zamanla bu noktada benimsedikleri inanç, kabûl ettikleri ve peygamber olmayan 12 imamın Peygamberimiz dışındaki peygamberlerden üstün olduğu; bu imamların “Allah tarafından emredilmiş” imametini kabûl etmemekle Sahâbe-i Kiram’ın çok büyük çoğunluğunun –hâşâ– irtidad ettiği ve diğer Müslümanların da iman dairesine giremedikleri; ayrıca beda, ricat, “adalet” adı altında Adalet’le Rahmet’in ve İrade’nin hükümlerini birbirine karıştırıp, Cenab-ı Allah’a mecburiyet koşma gibi daha başka pek çok dalâlete kapı açmış, bu dalâletler Şiî Hadis ve Fıkıh Usulü’nü doğrudan etkilemiş, ibadetler alanına da sıçramış, ümmet içinde ayrı bir fırkanın oluşmasına ve bitmez ihtilâf ve tefrikalara sebep olmuştur. O bakımdan, Din’de dengenin korunması son derece önemlidir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 28 kez okundu