116-) İnsanı dalâletlere sürükleyen sebeplerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile İsm-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı iken insan, bunları birbirine karıştırıp, mercîini kaybeder.

“İnsanı dalâletlere sürükleyen sebeplerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile İsm-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı iken insan, bunları birbirine karıştırıp, mercîini kaybeder. Aynı şekilde, Kudret’in gerekleri ve tecellileriyle Hikmet’in gerekleri ve tecellileri bir değildir. Dolayısıyla birinin gereği ve neticesi diğerinde aranmaz. Yine, sebepler dairesi ve bu dairenin gerektirdikleri ile itikad dairesinin ve Tevhid’in gerektirdikleri aynı değildir. Öyleyse, bir dairenin gerektirdiği diğerinden istenmemelidir. Bunun gibi, Kudret’in alâka, tecelli ve icraat sahası ayrı, Vücud’un cilveleri veya diğer Sıfatlar’ın tecellileri ayrıdır ve bunlar, birbirine karıştırılmamalıdır.” (Mesnevî-i Nûriye, “Katre’nin Zeyli”.)

İSM-İ ZÂHİR İLE İSM-İ BÂTIN’IN, KUDRET İLE HİKMET’İN, SEBEPLER DAİRESİ İLE İTİKAD DAİRESİNİN HÜKÜMLERİ FARKLIDIR

Din’de dengeyi koruma veya koruyamamanın en önemli sebepleri, yukarıdaki gerçeklerde yatmaktadır. Cenab-ı Allah’ın her bir İsim ve Sıfatı’nın taallûk ve mübaşeret, yani alâka ve icra sahası ve niteliği vardır; dolayısıyla, her birinin sonucu, gerektirdikleri ve bizden istediği ayrı ayrıdır. Meselâ, Hz. Üstad’ın Arş-ı A’zam’ın dört rüknü veya Arş-ı A’zam’ın halitasını oluşturan dört ana unsur olarak zikrettiği el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir ve el-Bâtın İsimle-ri’nin hükümleri ayrı ayrıdır. Bir bakıma “O’nun Arşı su (sıvı) üzerinde idi.” (Hûd Sûresi/11: 7.) âyetinin işaret buyurduğu yaratılışın başlangıcı gibi her işin de başlangıcı el-Evvel ismine, buna karşılık, her işin sonu ve neticesi gibi, “Cennet’in tavanı, Allah’ın Arşı’dır.” (Deylemî, el-Müsned, 2:338; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 3:35.) hadis-i şerifince bir bakıma işarette bulunulan varlık ırmağının nihayet dökülme havzu ise el-Âhir ismine bakar. (Mesnevî-i Nûriye, “Hubab.”)

Bunun gibi, eşyanın iç yüzü, aynanın parlak yüzüyle misallendirilen Melekût Âlemi ve diğer manevî veya ulvî âlemler; çekirdeklerin ve tohumların kendilerinden çıkacak ağaçları ve bitkileri çimlenme ve büyüme kanunları gibi ilgili “kanunları”yla ihtiva etmesi; bu çekirdekler ve tohumlardaki manâ, muhtevâ ve onların tâbi kılındığı “kanun”lar; eşya ve hadiselerin Kader noktasında ifade ettiği manâlar; kalbin, ruhun, hayalin seyahatleri, cevelanları, hattâ terbiyesi; manevî eğitim ve buna göre içte değişim ve tekâmül; şekilleri, harflerden oluşan kelimeleri, cümleleri, dıştaki tecessümleri, yani dışta ortaya çıkan cisimleri tayin eden manâlar; âyetlerin ve hadis-i şeriflerin varlık ve hayatın dış yüzüne bakan lâfızları ve lâfzî manâlarındaki varlık ve hayatın iç yüzüne işaret eden manâlar… evet, bütün bunlar ve bunlar gibi başka hakikatler, el-Bâtın isminin hükümleri ve tecellileridir.

Öte yandan, bütün dış yüzleri ve dıştaki tezahürleriyle eşya ve hadiseler; bitkilerin, ağaçların bizzat hayatları ve bu hayatları içinde aldıkları şekiller ve geçirdikleri merhaleler; bütün organları ve geçtikleri mertebelerle hayvanların ve insanların dünyevî hayatları ve vücutları; manâların kalıpları veya dıştaki tezahürleri olan kelimeler, cümleler; Kur’ân âyetlerinin ve hadis-i şeriflerin lâfızları ve zahirî manâları hep ez-Zâhir isminin tecellileridir, hükümleridir. El-Evvel ve el-Âhir isimlerinin hükümleri, tecellileri ve hakikatleri arasında da, ez-Zâhir ve el-Bâtın isimlerinin hükümleri, tecellileri ve hakikatleri arasında da asla çelişki olmaz; bunlar, aynanın şeffaf ve diğer yüzü gibi birbirini tamamlar; bir gerçeğin iki ayrı boyutunu temsil eder. Buna rağmen, zaman zaman bu İsimler’in tecelli ve hükümlerinin birbirine karıştırıldığı, birbirine zıt görüldüğü ve münakaşalara sebep kılındığı olmuştur ve olmaktadır. Ehl-i mektep, ehl-i medrese ve ehl-i tekye arasında, bilme ile, ilim ile inanma arasında, cisim veya madde ile manâ arasında var sanılan çelişki ve zıtlıklar bu karıştırmadan ileri gelmektedir.

Aynı şekilde, Kudret’in hükümleri ile Hikmet’in hükümleri de, asla birbirine zıt olmamakla birlikte farklı farklıdır ve birbirini tamamlar. Bu iki İsm’in hükümlerinin birbirine karıştırılmasının en önemli sonuçlarından birine daha önce bir şeyin zâtında mümkün olması ile akılda mümkün olması arasındaki fark üzerinde durulurken işaret edilmişti. Meselâ, her şeye Kudret cihetinden bakan evhama düşer ve her zâtında mümkün gördüğü şey için “Allah’ın Kudreti’nden uzak mı?” der; böyle der ve Hikmet’e ters her abes şeyi ihtimal dâhilinde görür. Böyleleri için Süphan Dağı şeker yığını, Van Gölü pekmez havuzu olabilir. Evet, Kudret her şeyi yapabilir fakat Cenab-ı Allah, sadece Kadîr-i mutlak değil, aynı zamanda Hakîm-i mutlaktır. O, asla abes ve Hikmet’e zıt iş yapmaz. Bu İsimlerle birlikte Adl İsmi’nin de hükümlerinin birbirine karıştırılmasının en önemli neticelerinden biri, Mu’tezile ve Şia’nın adalet anlayışında görülmektedir.

KUDRET, ADALET VE RAHMET VE MU’TEZİLE’NİN HATASI

Mu’tezile ve Şia’ya göre Cenab-ı Allah’ın kâfirleri ve büyük günah işleyenleri Cehennem’e, mü’minleri, iman ve sâlih amelle Âhiret’e göçmüş olanları Cennet’e koyması adaletin gereği olarak üzerine vâciptir. Oysa, bütün varlık Allah’ın mülküdür ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder; O, dilediğini dilediği gibi yapandır. Dolayısıyla hiçbir şey, O’na vâcip değildir; O, “Dilediğini dilediği gibi yapan” (Âl-i İmrân Sûresi/3: 27; İbrahim Sûresi/14: 40.) ve “Yaptığından Kendisi’ne sorulmaz” Zât olarak, dilediğini Cennet’e, dilediğini Cehennem’e koyar. Fakat, Cenab-ı Allah (c.c.), aynı zamanda mutlak Âdil ve Hakîm’dir. Dolayısıyla O, emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçarak Cennet’e liyakat ortaya koyanları Cennet’e, böyle davranmayıp Cehennem’i hak edenleri Cehennem’e koyar. Bu da, O’nun Adalet ve Hikmeti’nin, Âdil ve Hakîm olmasının gereğidir. Öte yandan, Cenab-ı Allah, yalnızca Âdil ve Hakîm de değildir; O, aynı zamanda Rahîm’dir.

Dolayısıyla, her ne kadar emirlerine isyan etmiş ve Cehennem’i hak etmiş olanları Cehennem’e koymak Adaleti’nin gereği ise de, büyük günah işlemiş bulunan ehl-i imanı dilediği takdirde Cennet’e koyması, Rahîm olmasının gereğidir. Dolayısıyla, her bir İsm’in bir hükmü vardır ama İsimler’in bu hükümleri, birbirini tamamlar, asla birbiriyle çelişmez. Bu gerçeği Kur’ân-ı Kerim’de zahiren birbirleriyle çelişirmiş gibi görünen âyetlerde de müşahede ederiz. Meselâ, peşpeşe gelen üç âyette şöyle buyrulur: O Kur’ân, bütün şuurlu-sorumlu varlıklar için bir öğüt, bir uyarıdır; bilhassa içinizden doğru yolu bulup, onda yürümek dileyen herkes için. Şurası da bir gerçektir ki, Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. (Tekvîr Sûresi/81: 27–29.) Bu âyetlerde bir yandan istikamet adına insan iradesine atıfta bulunulmakta, fakat hemen arkasından bu irade Cenab-ı Allah’ın Meşieti’ne bağlanmaktadır. Demek oluyor ki, insana dileme gücü ve izni veren de Cenab-ı Allah’tır ve insanın dilemesi, Cenab-ı Allah’ın Meşieti’ne dâhildir. İnşâallah yerinde izah edileceği üzere, yine Hz. Bediüzzaman’ın ifade buyurduğu gibi, sebep ve bir sebep olan insan iradesi için ayrı bir kader, netice için ayrı bir kader yoktur. İnsan iradesi de, Cenab-ı Allah’ın onu kapsayan Meşieti’ne veya Kader’e dâhildir. Hikmet ile Kudret’in hüküm ve icraatının birbirine en çok karıştırıldığı sahalardan biri de yaratmadır. Kur’ân-ı Kerim’de, “O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona ‘Ol’ demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.” (Yâ-Sîn Sûresi/36: 82.) buyrulur. Yani, bu ve benzeri âyetlere göre yaratma âni, bir defada ve birdendir. Fakat maddî âlemde varlıkların meydana gelişi, belli bir süreç takip etmektedir. Dolayısıyla, bu ve benzeri âyetlerde ifade edilen gerçek, Kudret açısından yaratılışın birden ve bir anda mümkün olduğu gerçeğidir. İkinci olarak, zihinde birden bir manânın ortaya çıkması veya bir cismin aynada ânında belirmesi gibi, Kudret’in birinci derecede taallûk, yani icraat ve tecelli sahası eşyanın melekûtudur, iç yüzüdür. Kudret, bu yüzde âni ve birden yaratır; fakat zihinde birden beliren manânın yazıya dökülmesi gibi, buradaki tecellinin maddî âlemde ortaya çıkması, bu âlem Hikmet âlemi olduğu için belli sebeplerin yerine gelmesine, belli merhalelerin aşılmasına bağlı olarak zaman alır. Dolayısıyla, Hikmet’in hükümleri Kudret’te, Kudret’in hükümleri Hikmet’te aranmamalı ve bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.

SEBEPLER DAİRESİ, İTİKAD VE TEVHİD DAİRESİ

Bir diğer husus, sebepler dairesi ile itikad ve Tevhid dairesinin de birbirine karıştırılmaması gerektiğidir. Hikmet diyarı olan maddî âlemde Cenab-ı Allah (c.c.), istenen neticelere ve hedeflere ulaşmayı belli sebeplerin yerine gelmesine ve belli merhalelerin aşılmasına bağlamıştır. Dolayısıyla, Hikmet’in yerine getirilmesini gerekli gördüğü bu sebepleri yerine getirmek, merhaleleri aşmak gerekir. Ekmeğin elde edilmesi için tarla, yağmur, güneş, buğday tohumu, yerin kendi ve güneş etrafındaki hareketleri, kısaca, âdeta bütün kâinat unsurları orantılı işbirliği yapar. Ve ekmeği elde etmek için bizim de tarlayı vaktinde sürüp tohumu vaktinde ekmemiz, ekini vaktinde biçip un elde etmemiz ve sonra undan hamur yoğurup bunu da fırında pişirmemiz gerekir. Bütün bunlar, Hikmet’in hükümleridir. Şu kadar ki, bütün bu sebeplerin hiçbirinin neticeyi elde etmede nihaî tesiri yoktur. Sebeplerin sonucunu, nihaî hedefi yaratan, Hz. Allah’tır; her şeye vücut veren O’dur. O, bu gerçeği sebeplerde boğulmadan apaçık görebilelim diye, aynı sebepleri yerine getirip, aynı yollardan geçtiğimiz halde nadiren de olsa bizi aynı hedefe ulaştırmaz. Dolayısıyla, sebepleri yerine getirmemiz Hikmet’in hükmü, ama sebeplerin neticede hakiki ve yaratıcı tesiri olmadığını, yaratmanın, vücut vermenin tamamen Hz. Allah’a, O’nun Kudreti’ne ait olduğunu kabûl etmek de, itikad dairesinin ve Tevhid’in hükmüdür.

Bu meselenin bir diğer boyutu da şudur: Meselâ canı asıl alan, insanda ölümü yaratan, bizzat Cenab-ı Allah’ın Kendisi, bir diğer ifade ile, ölüm O’nun Mü’mit isminin icraatı olduğu halde, Cenab-ı Allah (c.c.), ölüm ile Kendi icraatı arasına Hz. Azrail’i, Hz. Azrail ile ölüm ve insanlar arasına hastalıklar gibi ölüm sebeplerini koymuştur. O (c.c.), insanlar hikmetini, barındırdığı güzellikleri anlayamadıkları bazı hadiseleri yanlış yorumlayarak Kendisi’nden şikâyetçi olmasınlar, Kendisi’ni yanlış tanımasınlar, zahiren basit ve değersiz gibi görünen hadiselere bakarak O’nu itham etmesinler diye, İzzet ve Azameti’nin gereği olarak böyle yapmıştır. Bu, Hikmet’in hükmüdür; sebepler dairesinin gereğidir. Fakat sebeplerin burada da hiçbir hakiki ve yaratıcı tesiri yoktur. Küçük–büyük, az–çok her şeyi yaratan, her şeye, her hadiseye hariçte vücut veren Cenab-ı Allah’tır, O’nun Kudreti’dir. İtikad dairesi ve Tevhid, yani Cenab-ı Allah’ın mutlak birliğine inanmak da bunu gerektirir.

İşte, Din’de dengenin korunamaması, onun unsurları arasındaki münasebetlerin bilinememesi, Cenab-ı Allah’ın İsimleri ve Sıfatları’nın tecellileri ve hükümleri gibi, sebepler ve itikad dairelerinin gerektirdiklerinin birbirine karıştırılması gibi sebepler, tarihte bâtıl mezheplerin, bâtıl felsefelerin ve bâtıl pek çok başka akımın doğmasına sebep olmuştur. Hz. Bedizzüman’ın bu çerçevede bizzat dikkat çektiği üzere, zâhirde kalıp, her şeyin zâhirine göre hükmederek ve kendi zahirî malûmatına güvenerek ve aldanarak kokuşmuş zahirîlik mesleğini icat edenlerin yanısıra, bâtına giren, biraz yol alan, fakat Sünnet-i Seniye’ye uymayıp, kendi şahsî müşahedelerine itimatla yarı yoldan dönen pek çokları da, dalâlet fırkaları üretmişlerdir. Hem zahirî hem batınî dalâlet fırkalarının bütün imamları, hakikatlerin tenasübünü ve dengesini muhafaza edemediğindendir ki, bid’atlara ve dalâletlere düşüp, pek çok cemaatleri yanlış yollara sevketmişlerdir. (Mesnevî-i Nûriye, “Zeylü’l-Habbe”; Muhakemât, “1. Makale, 5. Mukaddime”.)

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 18 kez okundu