117-) Mutlak hakikatleri görmek ve ihata etmek için Kur’ân gibi küllî nazar gerekir.

“Mutlak hakikatler, görme sahası sınırlı gözler veya bakışlarla ihata edilmez. Böyle bir ihata için Kur’ân gibi küllî nazar gerekir.” [Şualar, “2. Şua, 1. Makam, 1. Meyve; 11. Şua, 10. Mesele”]

Çoğu insanların anlayamadığı ve dolayısıyla inanç ve öğrenme adına büyük hatalara düşmesine sebep olan gerçeklerden biri de budur. İnsan, bütün kabiliyetleriyle sınırlı bir varlıktır. Özellikle maddî veya fizikî ya da biyolojik açıdan bütün duyularının sahası sınırlıdır. Meselâ, gözün sınırlı bir görme kapasitesi, kulağın işitme, dilin tatma, derinin dokunup hissetme, burnun koku alma, insan gücünün tahammül ve insan zihninin belli bir öğrenme ve bilme kapasitesi vardır. Sonra, bu kapasiteler arasında da büyük farklılıklar sözkonusudur. Meselâ, hayalin seyahat hızına ve hareket sahasına haricî beş duyudan hiçbiri yetişemez. Gözün görme sahasında insan, yaptığı veya ürettiği hiçbir araçla dolaşamaz. Kalb ve ruhun hayat ve hareket sahası ise insan için olabildiğince geniştir. Ruhun bir bakıma evi, tahtı veya merkezi olan kalbin gözüyle gördüğünü baş gözü görmez; kalbin kulağının işittiğini baştaki kulak işitmez. Kısaca, insanın her bir melekesi veya iç ve dış duyuları ve bizzat kendisi, gücü, öğrenme ve bilme kapasitesi için belli sınırlar söz konusudur. Bu apaçık bir gerçek olduğu halde insan, çok defa haddi aşar ve meselâ peygamber olmayan, vahiyle hiç münasebeti bulunmayan biri kalkar, peygamberi yargılamaya cüret eder. Bazısı daha da öteye gider, Cenab-ı Allah’a inanmak için O’nu gözüyle görme, kulağıyla duyma, cildiyle O’na dokunma gibi taleplerde bulunur. Bütün bunlar, had bilmezlik, sınır tanımazlıktır ki, asıl bu tavırlar, insanı hakikate karşı kör ve sağır eder. Hz. Allah (c.c.), sonsuzdur, sınırsızdır; zamandan ve mekândan mutlak berîdir. Allah olarak böyledir, böyle olmak ve yaratılmışların cinsinden olmamak mevkiindedir. Bazen, “Allah her şeyi yarattı, Allah’ı kim yarattı?” gibi saçma sorular sorulur. Oysa teselsül, yani her yaratanın bir yaratanı olmalıdır şeklinde sonsuza kadar yaratıcı düşünmek bâtıldır ve elbette düşünce bir yerde, bir noktada duracaktır. Dolayısıyla kâinatta her şey sonradan olmadır, dolayısıyla yaratılmıştır ve Yaratan, hem zaman ve mekânla sınırlı, hem de ve dolayısıyla yaratılmışın cinsinden olamaz. İkinci olarak, yaratılan, Yaratıcı olamaz. Bu çok açık gerçeklere rağmen insan, çok defa haddi aşar ve bir manâ ifade ediyormuşçasına böyle sorular sorar.

İşte Hz. Allah (c.c.), mutlak, yani sınırsız, bir had altına alınmaz olarak sınırlı insan tarafından ihata edilemez, görülemez. Bunun gibi, bazı evrensel gerçekler vardır ki, bunlar, sınırlı akıllarla kavranamaz. Meselâ, kâinat nasıl bütün bir organizmadır, insan vücudu nasıl bütün, yani tüm hücreleri ve organları birbirleriyle ve vücudun tamamıyla derin münasebetler içinde bir organizmadır, bunun gibi, tarih de âdeta böyle bir organizmadır. İlk insandan bu yana insanlık tarihinde olup biten her hâdisenin, denebilir ki, birbiriyle şu veya bu şekilde münasebeti vardır. Dolayısıyla, hadiseleri bütün gerçekleriyle kavramak, dün ve bugün olup bitenleri tam manâsıyla ve bütün gerçekliğiyle anlayıp, yarın olup bitecekleri bilmek, hem bütün tarihi bütün cepheleriyle bilmeye, hem hadiselerin öznesi olan bütün insanları niyetleri, düşünceleri, karakterleri ile tanımaya bağlıdır. Bu ise, insan için asla söz konusu değildir. Böyle mutlak, insan tarafından sınır konamaz, kuşatılamaz gerçekleri bilmek için onların tamamını kuşatan bir göz ve bilme kapasitesi gereklidir. Bilen, bilinenden büyüktür. O bakımdan, her bir hadise, hattâ ferd olarak her bir davranışımız için nihaî, doğru ve gerçek hükmü ancak görmesi, işitmesi, bilmesi her şeyi kuşatan bir varlık verebilir. O da, Cenab-ı Allah’tır ve biz, ancak O’nun bildirmesiyle ve bildirdiği kadarıyla böyle küllî gerçekleri bilebiliriz. Bu, tarih ve hadiseler konusunda böyle olduğu gibi, varlığın ortaya çıkması ve hakikati, hattâ insan olarak kendi hakikatimiz, hususi dünyamız konusunda bile böyledir.

Yine, fertler olarak kendimizi bile tam tanımayız. Kendimizi tanımadığımız gibi, her biri ayrı bir âlem olan diğer insanları da tanımayız. Dünü, bugünü, yarını da bilmeyiz. Ama kendimiz, başkaları, toplumumuz ve toplumlar hakkında en iyi kanunları ve hükümleri kendimizin koyacağına inanmak gibi bir had bilmezlik sergiler, cehaleti kanun ve hüküm koymada, hayatımızı ve başkalarının hayatını tanzimde en doğru kaynak kabûl ederiz. Böyle yapar ve dolayısıyla Cenab-ı Allah ile mücadeleye, O’na meydan okumaya, hattâ savaşa gireriz. İnsan olarak böyle cahilliklerimiz, cinayetlerimiz, ne yazık ki pek çoktur.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 23 kez okundu