136-) Gönül ve Bir Gönül İnsanı Portresi

GÖNÜL

°°°Önsöz°°°  

Kalb, insanın mahiyetine dercedilmiş en müstesna bir cevherdir. Kalb, zahirle bâtın arasında bir köprü, madde ile mânâ arasında bir menfez ve insanı Hakk’a ulaştıran en güvenilir yoldur. İnsanın hakikî kıymeti, büyük ölçüde onun kalbî hayatının derinliğiyle ölçülür. Aşağıda gelecek satırlar, kalbin zümrüt tepelerine doğru bir seyahatin davetiyesi gibidir. Zira kalb, gafletle karardığında insanı esfel-i Sâfilîn’e (aşağıların aşağısına) sürükler; fakat iman ibâdet zikir ve tefekkürle nurlandığında onu meleklerin bile gıpta edeceği ufka yükseltir. Evet kalb, ya bir nur menbaı ya da bir zulmet mahzeni hâline gelebilecek kadar hassas bir latîfedir. Günümüz insanı, çoğu zaman aklın gürültüsü içinde kalbin sesini duyamaz hâle gelmiştir. Oysa gerçek diriliş, kalbin yeniden kendi mecrasına dönmesiyle mümkündür. Kalbî hayatını ihya edenler, eşyanın perde arkasına nüfuz eder; varlığı, Hakk’ın tecellîleri olarak okumaya başlarlar. Aşağıda gelecek olan satırlar bir kalb ve gönül insanın gönlünün en derinliklerinden satırlara dizilmiş.. kalbini arayanlara bir pusula, kalbini unutmuş olanlara bir hatırlatma ve kalbini canlı tutma gayretinde olanlara da bir yol arkadaşı olma niyetiyle kaleme alınmıştır. Ümit edilir ki, her okuyuşta kalblerin derinliklerinde yeni bir kapı aralanır ve insan, kendi iç âleminde Hakk’a yürüyüşünü biraz daha derinleştirir.

°°°°°°°°°°°

Gönül, insanoğlunun en önemli, en ciddî yanı; onun mânevî varlığının ifadesi, his ve inançlarının kaynağı ve insan derinliklerine açılan yolların hem sona kadar uzayıp gideni, hem de ilk menzilidir. Gönül yolunda yürüyenler karanlık bilmez; gönlüyle kanatlananlar bir şeye takılıp kalmaz. Bütün insanî değerler gönül yamaçlarında boy atıp gelişmiştir. İman, aşk, ruhanî zevkler bütünüyle gönül bahçesinin meyveleridir.

Gönül dünyasında çölleşmiş insanların duygu, düşünce, muhakeme ve ilim anlayışında da kuruyup gitmeleri mukadder ve kaçınılmazdır. Mantık, gönlün vesayetine girip onun kapıkulu olduğu çağlarda, bütün buudlarıyla en ihtişamlı günlerini yaşamış ve sayılmayacak kadar ölümsüz eserler miras bırakmıştır. Bu dönemlerde ruh maddeye hâkim olmuş, onu özünde eritmiş.. dünya ukba ile iç içe girip onunla bütünleşmiş.. bayırlarımız, ötelerin panayır yerleri hâline gelmiş.. veralara ait değerler buralarda fiyat ve pazar bulmuş; buralara ait nesneler de öbür âlemin mizan ve ölçülerinde takdirler üstü değerlere ulaşmıştı. Bu dönemlerde, şeker kamıştan ayrılmış, tomurcuk çiçeğe gebe kalmış.. toprak ötelerden gelen ışıklarla gül rengine boyanmış.. yeryüzünün lâlesi, zambağı, papatyası, menekşesi sinelerden kopup gelen meltemlerle raksetmeye başlamış ve her bucakta ukba derinliklerinin büyüleri duyulur olmuştu… Zihinlerin gevezeleştiği, muhakemelerin cerbezeye yelken açtığı, vicdanın dilinin koparılıp, ruhun çarmıha gerildiği.. daha doğrusu, gönle ait nağmelerin duyulmaz olduğu günden beri, yeryüzü bir baştan bir başa mezaristana döndü; içinde oturup kalktığımız binalar birer tabut hâline geldi.. hayat, önü-sonu mezar bu tabut içinde ümitsizce bir kısım canhıraşâne kıpırdanışlar, ruh da bu sis-duman içinde hasret ve sevdayı bir arada yaşayan bir tâli’siz oldu.

İşte, böyle bir atmosfer içinde her biri birer yol kesiciden ibaret olan bedenî duygu ve cismanî düşünceler, yıllarca geçeceğimiz yollarda pusular kurarak, vicdana kapalı ruhları avlayıp durdu ve onlara çeşit çeşit öldürücü şaraplar sunarak, onları hezeyan yığınları hâline getirdiler. Mukayese ve muhakemelere kapalı, düşünmez, anlamaz, tartıp değerlendirme bilmez hezeyan yığınları… Bu itibarladır ki, şimdilerde, her zamankinden daha ziyade gönül hikâyeleri dinlemeye muhtaç olduğumuzun idraki içindeyiz ve onlarda Hazreti Mesih’in soluklarının dirilticiliğini görüyoruz. Dünya var olduğu günden bu yana, her zaman semalar ötesi âlemlerde pervaz edip yol alan tâli’liler, hep bu, tenini aşmış, beden kaydından kurtulmuş, melekler gibi kanatlı, ruhanîler gibi buudlu ve sürekli gönlünün derinliklerinde yaşayan ruh insanları arasından çıkmıştır. İki cihanın dizginlerini elinde tutan bu gönül erleri, herkesin kapı kapı dilencilik yaptığı dönemlerde, Cennet servetlerinin sergilendiği tepelerde dolaşmış; istiğna soluklamış, istiğna ile gerilmiş ve istiğna ile kanatlanmışlardır. Ne dünyanın tozu toprağı onların ufkunu karartmış, ne de Cennetlerin rengârenk imrendiriciliği başlarını döndürebilmiştir. Her işlerinde Dost’un dostluğunu peyleyerek en kazançlı ticarete talip olmuş ve gönlün var oluş hikmetine, mukabelelerin en insancasıyla mukabelede bulunmuşlardır. Daha ilk hamlede seslerine ötelerin soluklarını katarak aşklarını terennüm eden bu insanlar, ikinci hamlede nefeslerini galaksilerin kol gezdiği âlemlere yükseltmişlerdir.

Gönül, Hakk’ın inayetiyle insanlık özünün birleşmesinden doğmuştur. Bu itibarladır ki, üzerinde Sultan mührü bulunan kalb, hem ruhanî hem de cismanî âlemlerle iç içedir. İnsanın derinlik ve iç-dış güzelliği onun gönül hayatının ayrı ayrı buudlarıdır. Hatta dış yüzündeki parlaklık ve göz alıcılık bile tamamen, onun kalbî hayatıyla alâkalıdır. Kalbin sözü dimağa ulaşınca beynin çerağı tutuşur ve insan benliği güneşin taç tabakası gibi aydınlanır. Ruh, yüzünü tam gönül hatifine çevirdiği bu esnada, duygular, sırlı, sihirli bir mızrap yemiş gibi ses vermeye başlar.. derken, vicdan sevinç ve saygıyla semaa kalkar.. benlik dört bir yandan aşk ateşiyle sarıldığını hisseder.. gözler, birer tulumbacı gibi en cömertçe hislerle bu yangının üzerine yürür ve göz pınarları çeşmeler gibi çağlar gider.

İradenin elden gidip, insanın kendinden geçtiği anlarda, duygular muvakkat bir muvazenesizliğe girip yollarını şaşırsalar da, gönül iki büklüm çevkâne dönmüş boynuyla hep O’nun huzurunda ve daha bir derin, daha bir başkadır. İnsan, gönül dünyasında seyahat ederken ne şaşkınlığa düşer, ne de takılıp yollarda kalır.. gönül erinin, atının ürküp geriye durduğu ve ayağının takılıp bir yerde kaldığı her menzilde, aşk, Hızır gibi onun imdadına yetişir.. atının dizginlerini tutar ve onu tereddütlerin meydana getirdiği boşluklardan berk u burak gibi geçirir. İnsandaki iç ve dış duygular birer nefer, kalb ise bir kumandandır; onlar birer pervane, gönül ise pırıl pırıl bir meşaledir. O hep en yüksek yerde durup emirler vermeli, sair latîfeler (duygular) de onu dinlemelidirler. O hep kutup yıldızı gibi “Hû” deyip kendi etrafında dönmeli, insanî duygular da onun çevresinde tavaf edip yüz yere sürmelidirler. Biz hepimiz gönül evinin misafirleriyiz; –O evde kendi sultanlığını vicdanlarımıza duyurana gönüllerimiz feda olsun– canlarımızı Gönül Sultanı’na kurban etmeye azmetmiş, O’nun kararını bekliyoruz. O, gönül penceresinden tenlerimize hayat üflediği günden beri, mekiğimizi hep hasret ve vuslat gergileri arasında işletip durduk ve aşkımızın kanaviçesini örmeye çalıştık. Bir aralık, ruhumuz, Dost’tan gelen ılık esintileri duyunca şevk u sevinçten tir tir titremeye başladı.. derken, edeble başlarımızı önümüze eğerek halvet kapısının aralanacağı ânı beklemeye koyulduk.

Hasret ve aşk türküleriyle yürüdüğümüz bu yolda, gönül, tenezzülen bize rehber oldu.. biz de, ölünceye dek bu kutlu rehberin arkasından ayrılmayacağımıza söz verdik.. çileli ve ızdıraplı olmasına rağmen söz verdik.. | Gönül | Çağ ve Nesil-4 Zamanın Altın Dilimi  Gönül |

BİR GÖNÜL İNSANI PORTRESİ

°°°Önsöz°°°

İnsanlar, diğer bütün canlılarla ortak özellikleri olan birer nefis ve değişik hisler taşımalarının yanında, onlarda bulunmayan akıl ve kalb mekanizmalarına da sahip üstün varlıklardır. Onları insan yapan da zaten bu özellikleridir. Başta Peygamberler olmak üzere bütün büyük insanlar öncelikle birer gönül insanıdırlar. Gönlün merkezi ise kalptir. Aşağıda, kendisi hayattayken şahsı adına asla kabul etmeyeceği, fakat az çok tanıyanların onun ne kadar engin bir gönül taşıdığına çok şahit oldukları asrımızın büyük gönül erinin, değişik yönleriyle ele aldığı muazzam bir gönül insanı portresi çiziliyor.  Şöyleki:

°°°°°°°°°°°

GÖNÜL İNSANI, ufku, inancı ve davranışlarıyla tam bir ruh ve mânâ kahramanıdır. Onun derinlik ve enginliği, bilgi ve müktesebatıyla değil; gönül zenginliği, ruh safveti ve Hakk’a kurbeti itibarıyladır. ONA GÖRE, bilgi adına ortaya atılan ilimlerin kıymeti, insanı hakikate ulaştırmada rehberliği ölçüsündedir ve YİNE ONA GÖRE, varlık, eşya ve insan gerçeğini anlamamıza yardım etmeyen malûmatın ve hele, pratik yararı olmayan nazarî bilgilerin hiç mi hiç önemi yoktur.

GÖNÜL İNSANI, kalbî ve ruhî hayata programlı, maddî-mânevî bütün kirlerden uzak durmaya kararlı, cismânî ve bedenî isteklere karşı her zaman teyakkuzda; kin, nefret, hırs, haset, bencillik ve şehvet gibi hastalıklarla mücadele azmiyle gerilmiş tam bir tevazu ve mahviyet âbidesidir. O her zaman hakkı tutup kaldırma peşinde; mülk ve melekût âlemiyle alâkalı duyup hissettiklerini başkalarına duyurma iştiyakıyla yanıp tutuşan bir diğergâm, olabildiğine sabırlı ve temkinli; konuşup gürültü çıkarmadan daha çok, inandıklarını yaşayan, yaşadıklarıyla başkalarına da örnek olan bir iman ve aksiyon insanıdır: o, dur-durak bilmeden sürekli koşar.. Hakk’a yürüyenlere yürümenin âdâbını öğretir.. iç dünyası itibarıyla her zaman ocaklar gibi cayır cayır yanar ve yanarken de asla gam izhar eylemez; eyleyip ağyârı âhına âgâh kılmayı düşünmez.. her zaman içten içe yanar ve kendine sığınanların ruhlarına hararet üfler.

Gönül insanının hedefinde hep öteler tüllenir durur. O, Hak rızasına bağlanmış, sürekli ilerleyen ve sürekli mesafelerle yaka paça olan öyle bir iman insanıdır ki, matlûbuna ulaşacağı ana kadar hep bir küheylan gibi koşar; koşarken de herhangi bir beklentiye girmez.

GÖNÜL İNSANI, öylesine içten bir hakikat eridir ki, oturup kalkar sürekli yeryüzünde hakkı ikame etmeyi düşünür ve onun hatırı söz konusu olduğunda da rahatlıkla bütün arzularından, isteklerinden vazgeçebilir. O, herkese sinesini açar, herkesi şefkatle kucaklar ve toplum içinde hep bir sıyanet meleği görüntüsü sergiler. Ne var ki, Allah’tan başka kimseden de bir şey beklemez. Tavırları, davranışları itibarıyla herkesle uyum içinde olmaya çalışır; hiç kimseyle cedelleşmez, hiç kimseye karşı düşmanlık beslemez. Zaman zaman kendi içtihatları, kendi düşünceleri ve kendi mesleğine, meşrebine göre bir kısım tercihlerde bulunsa da, kat’iyen başkalarıyla rekabete, sürtüşmeye girmez. Aksine, dini, ülkesi, ülküsü adına hizmet eden hemen herkesi sever.. bütün olumlu faaliyetlerinden ötürü herkesi alkışlar.. alkışlar ve hem onların anlayışlarına hem de konumlarına saygılı kalmaya alabildiğine itina gösterir.

°°°Önsöz°°°  

Gönül insanının gönlünde en geniş yeri, elbette ki bu gönlü de ona veren Zât’ın alacağı muhakkaktır. Hattâ onun gönlünde yer işgal eden diğer bütün varlıklar ve değerler, yine O gönül sultanı adına ve O’nun için orada yerlerini alırlar. İşte bu Gönüller Sultanı ile bu gönül erleri arasındaki bağ ve O Sultanlar Sultanı adına yapılması gerekenlerin Pırlantaca ifadesi:

°°°°°°°°°°°

GÖNÜL İNSANI, kendi gayret ve aktivitelerinin yanında, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve inayetine de fevkalâde önem verir.. her hareketinde tevfike mazhar olma yollarını araştırır.. Kur’ân’da, Allah’ın inayetine vesile sayılan birliğe-beraberliğe olağanüstü ihtimam gösterir.. hareket çizgisi doğru olan hemen herkesle müşterek bir iş yapmaya koşar.. dahası, böylesine bir vifak anlayışı adına çok defa kendine rağmen bir yol izler. Birlikte rahmet olduğunu, ihtilâf ve iftirakla bir yere varılamayacağını düşünür, alabileceği herkesin himmetini yanına alır ve hep ilâhî inayet sağanaklarına açık durmaya çalışır.

GÖNÜL İNSANI, bir Hak âşığı ve Hak rızası sevdalısıdır. Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun bütün hareketlerini O’nun hoşnutluğuna bağlar.. O’nu memnun etme yolunda ölesiye bir hırs gösterir.. ve böyle bir hedefe ulaşmak için de bütün varını feda edebilir, dünyevî-uhrevî her şeyden vazgeçebilir.

Gönül insanının düşünce dünyasında “benim yapmam”, “benim başarmam”, “benim sonuçlandırmam”… gibi merdud mülâhazaların asla yeri yoktur. O, yerine getirilmesi gerekli olan şeyleri kim yaparsa yapsın, kendi yapmış gibi memnun olur, onların başarılarını kendi başarıları sayar ve arkalarında yürür.. öncülük yapma şeref ve pâyesini de onlara bırakır. Dahası, iman ve insanlığa hizmet yolunda başkalarının kendinden daha başarılı, daha liyakatli olabileceklerini düşünerek, onlara daha rahat hareket etme ortamı hazırlar; sonra da bir adım geriye çekilip, “insanlardan bir insan olarak” yoluna devam eder.

GÖNÜL İNSANI, her zaman kendiyle yaka-paça ve kendi ayıplarıyla meşgul bulunduğundan kimsenin eksiğiyle-gediğiyle uğraşamaz/uğraşmaz. Başkalarıyla uğraşmak bir yana, her fırsatta iyi bir insan olma örneği sergileyerek, onları daha yüksek ufuklara yönlendirir ve herkese bir hüsnümisal olur: İnsanların ayıplarına kusurlarına göz yumar.. onların olumsuz tavırlarına tebessümle karşılık verir, kötülüklerini iyilikle savar ve elli defa rencide edilse de, bir kerecik olsun kimseyi kırmayı düşünmez.

°°°Önsöz°°°

Bir insanda geniş bir gönül mevcut olunca, haliyle onun bencil birisi olması düşünülemez. Büyük gönüllü insanlar, dar anlamda başkalarına iyilik ve yardım konularıyla yetinmeyip, öncelikle onların ebedî hayatlarını da içine alacak geniş bir yelpazede herkese gönüllerinde yer verir ve hep bunun için çalışırlar. Yani gönül insanları en geniş anlamda mefkûre insanlarıdırlar, idealisttirler ve gaye-i hayalleri vardır. İşte bu yolun, onun yol ve yordamının nelere dikkat etmekten geçtiğinin açıklaması aşağıda şöyle yapılıyor:

°°°°°°°°°°°

GÖNÜL İNSANI, hayatını iman-ı kâmil yörüngeli ve ihlâs donanımlı yaşamayı en birinci mesele bilip, duyguları, düşünceleri ve davranışları itibarıyla öylesine Hak rızasına kilitlenmiş bir hakikat eridir ki, bütün dünya ve “mâsivâ”yı ona verseniz, yine de onu kat’iyen hedefinden döndüremezsiniz; hatta Cennetlerle bile ona yol ve yön değiştirtemezsiniz.

Gönül insanı, aynı yolda yürüyüp, aynı mefkûreyi paylaşanlarla asla rekabete girmez.. onlara karşı kat’iyen kıskançlık duymaz.. aksine, onların noksanlarını giderir, eksiklerini tamamlar.. ve onlara karşı hareketlerinde hep bir vücudun uzuvlarından herhangi bir organmış gibi davranır: Tam bir îsâr rûhuyla, makam, mansıp, pâye, şöhret, nüfûz, müessiriyet… gibi maddî-mânevî hemen her konuda yol arkadaşlarını öne çıkarır ve kendi gerilerden gerilere çekilerek onların başarılarının dellalı gibi davranır, mazhariyetlerini alkışlar ve muvaffakiyetlerini de bir bayram sevinciyle karşılar.

GÖNÜL İNSANI, çok defa kendi yol ve yöntemine bağlı kalıp bütün faaliyetlerini şahsî mizaç ve mezakı çizgisinde götürse de, başkalarının düşünce ve hareketlerine karşı hep saygılı kalmaya çalışır.. paylaşmaya, beraber yaşamaya açık durur.. oturur kalkar aynı mefkûre insanlarıyla müşterek hareket etme yollarını araştırır.. müşterek projeler geliştirir.. ve “ben” yerine “biz”i ikame etme gayreti gösterir.. dahası, başkalarının mutluluğu yolunda rahatlıkla kendi saadetini feda edebilir.. ve bunları yaparken de kimseden herhangi bir teveccüh beklemez.. hatta böyle bir beklentiye girmeyi kendi hesabına bir sukût sayar; sayar da, yılandan-çıyandan kaçtığı gibi önde görünmekten, namdan-şandan kaçar ve unutulma murâkabesine dalar.

GÖNÜL İNSANI, kimseye tecavüz etmez, saldırıya saldırıyla mukabelede bulunmaz. En kritik durumlarda bile hep “itidal-i dem”le hareket eder ve ne olursa olsun, bir gönül eri olmanın gereklerini tamı tamına yerine getirmekten asla geri durmaz. Her zaman fenalıklara karşı iyilikle mukabelede bulunur.. kötülükleri kötülerin işi sayar ve bir iyilik âbidesi gibi davranır.

°°°Önsöz°°°

Gönül insanı olmak gerçek insan olmaktır. Bazıları, yaratılışları, karakterleri ve fıtratları itibariyle böyle olmaya daha yatkın olmakla beraber, bu işin hem insanlara hem de dine ait yönleriyle iradeye bakan tarafı da vardır ki onlara büyük bir titizlikle uymak gerekir. Muhterem Gönül dostumuz, öyle bir niyet taşıması söz konusu olmamakla beraber bir bakıma kendisini anlatmış bulunduğu bu konuda şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

GÖNÜL İNSANI, hayatını Kur’ân ve Sünnet çizgisinde Hak dostluğu (vilâyet), takva, azimet ve ihsan şuuru çerçevesinde yaşar.. benlik, gurur, şöhret gibi kalbi öldüren hislere karşı sürekli tetikte bulunur.. kendine nispet edilen güzellikleri “her şey O’ndan” deyip gerçek Sahibi’ne verir.. iradeye vâbeste işlerde de her zaman “ben”den kaçar, “biz”e sığınır.

GÖNÜL İNSANI, hiç kimseden korkmaz. Hiçbir hâdise karşısında telâşa kapılmaz; “Allah’a dayanır, sa’ye sarılır, hikmete râm olur.” ve doğru bildiği şeylerden asla geriye durmaz..

GÖNÜL İNSANI, kimseye gücenmez; hele Hakk’a dilbeste olanlara kat’iyen kırılmaz. Yol arkadaşlarını herhangi bir fenalık içinde gördüğünde onlardan uzaklaşmaz.. perdeyi yırtmaz.. onları utandırmaz; utandırmak bir yana, böyle bir fenalığı gördüğünden ötürü büyük bir hata işlemiş gibi kendini kınar ve kendine sorular yöneltir.

GÖNÜL İNSANI, mü’minlerin farklı yorumlara açık tavırlarından dolayı onlar hakkında sûizanda bulunmadan kaçınır; görüp duyduğu şeylere iyi yorumlar getirir ve kat’iyen olumsuz mülâhazalara girmez.

°°°Önsöz°°°

Son olarak gönül insanlarının, Allah için yapmamız gereken bütün amellerimizin ruhu sayılan ihlâs disiplinine fevkalâde bir titizlikle uymalarının yanında, bir bakıma yine bunun sonucu olan Allah’a teslimiyet, tevekkül, sika ve kısacası kadere rıza konularında da Cenâb-ı Hakka sınırsız bir itimat ve güven içinde bulunması gerektiği şöyle özetleniyor:

°°°°°°°°°°°

GÖNÜL İNSANI, hareket ve faaliyetlerini, bu dünyanın bir ücret yeri değil de, bir hizmet mahalli olduğu mülâhazasına bağlar.. ve her zaman memur bulunduğu sorumlulukları fevkalâde bir disiplin içinde yerine getirir.. netice ve sonuçla meşgul olmayı da Hakk’a karşı bir saygısızlık sayar. O, dine, imana ve insanlığa hizmeti, Hak rızası yolunda en büyük bir vazife bilir ve ne kadar büyük işler başarsa da, bundan nefsi adına maddî-mânevî herhangi bir pâye çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez.

GÖNÜL İNSANI, ne düzeninin bozulmasından ye’se düşer, ne de bütün insanların ona karşı olmasından dolayı sarsıntı yaşar.. “Bu dünya, darılma dünyası değil, bir dayanma âlemidir.” diyerek dişini sıkar, sabreder, maruz kaldığı durumlardan kurtulmak için de alternatif çıkış yolları arar ve en kritik anlarda dahi değişik stratejiler üreterek hep azm ü ikdamda bulunur.

İnsanî değerlerin hor görüldüğü, dinî düşüncede kırılmaların yaşandığı, her taraf başıboşların gürültüleriyle inlediği günümüzde, başka bir şeye değil, bu kabîl gönül insanlarına hem de hava kadar, su kadar ihtiyacımız olduğunu bir kere daha hatırlatıp bu faslı da noktalayalım.

Eser: Örnekleri Kendinden Bir Hareket (Çağ ve Nesil-8)

Bu yazı 24 kez okundu