Allah’a ma’lûm (bilinen) olarak bakmak O’nu bilinmez yapar; buna karşılık, O’na var ve meçhul olarak bakıldığında, bu defa ma’rifet nurları sökün eder. (Mesnevî-i Nûriye, “Habbe”)
İnsan, çok defa bilgisinin, kendisine verilen kabiliyetlerin ve zekânın kurbanı olur. Bilgisini yeterli ve doğru görüp biliyorum zannetme, zekâ ve kabiliyetleriyle her meseleyi anlama ve çözme iddiasında bulunma, cehaletin, hem de katmerli cehaletin kaynağıdır. Cenab-ı Allah (c.c.), mevcûd-u meçhuldür. İlimler, O’na ulaşamaz; çünkü bilmek, kuşatmak demektir ve bilen, bilinenden büyüktür. Dolayısıyla Cenab-ı Allah (c.c.), Zâtı’yla malûm değildir. O, Zâtı’yla tanınır, Sıfatları, İsimleri ve Eserleri’yle belli ölçülerde bilinse de, bu bilme de sınırlıdır ve her bilenin kapasitesi ölçüsündedir. Bu bakımdan, Cenab-ı Allah hakkında ma’lûmiyetten değil, ma’rifetten sözedilir.
Cenab-ı Allah’ı malûm görme, bir şeyi bilme iddiasının sebep olduğu cehaletin yanısıra, O “bilinemez” hakkında ayrıca katmerli cehalettir ve O’nu tanımanın önünü de kapatır. Fakat O’nu var ve meçhul görme, O’nu tanımanın önünü açar. Bu, her meselede böyledir; biliyorum sanma cehaletin, buna karşılık, ne kadar çok bilsek de bilmiyorum itirafı ve daima bilmiyorumdan hareket etme ilmin kaynağıdır.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |