20-] Enam Sûresi [119-165] [Â’raf Suresi 1-30]

A-6. EN’AM Sûresi [119/165.Ayetleri]

وَمَا لَكُمْ اَلَّا تَأْكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ اِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ اِلَيْهِۜ وَاِنَّ كَثِيرًا لَيُضِلُّونَ بِاَهْوَٓائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِالْمُعْتَدِينَ (١١٩)

119. Hem, zaruret halinde zaruret miktarı yemenizin helâl olması dışında, yenmesi haram olan yiyecekleri size açıklamışken, Allah’ın adı anılarak kesilmiş hayvanların etlerinden niye yemeyecekmişsiniz? (*) Bilin ki insanlardan pek çokları, (Allah’tan gelmiş) hiçbir doğru bilgiye dayanmadan kendi arzu ve kuruntularına göre halkı saptırmaktadırlar. Muhakkak ki Rabbin, haddi aşanları en iyi bilendir.

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim’de yer yer Allah’ın hükümlerine uymanın önemle vurgulandığı âyetlerin ardından yenilmesi helâl ve haram yiyeceklere atıfta bulunulmakta ve bu konuda gösterilmesi gereken hassasiyete dikkat çekilmektedir. İnsanların, nefislerine en çok mağlûp olduğu ve dikkatsiz davranabilecekleri sahalardan biri yeme-içmedir. Bunun yanısıra, tarih boyu pek çok millet, yeme-içme konusunda din adına kendilerince bazı kurallar getirmiş, haram-helâl düsturları koymuşlardır. Eğer bu konuda hüküm insanlara bırakılsa, her topluluk veya o toplulukta yetkiyi ellerinde bulunduranlar, kendi keyiflerine ve menfaatlerine göre bazı yiyecekleri helâl veya yasal addederken, bazılarını haram addedebilir veya yasaklayabilirler. Ayrıca, yeme-içmenin insanın şahsî, içtimaî ve manevî hayatında da oldukça önemli yeri vardır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim, helâl-haram mevzuunda yeme-içmeye dikkat edilmesine hususî önem vermekte ve bu konuda önemli ikazlarda bulunmaktadır.

وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُۜ اِنَّ الَّذِينَ يَكْسِبُونَ الْاِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُوا يَقْتَرِفُونَ (١٢٠)

120. İşlenmesi yasaklanmış fiillerin (şirk, bozgunculuk ve zulüm gibi etki ve âkıbetleri itibariyle) açığa çıkanlarını da, (haram kılınmış ölü, kan, domuz eti yeme gibi) gizlenebilir olanlarını da terkedin. Şurası bir gerçek ki, sürekli günah kazananlar, elbette işledikleri günahların karşılığını göreceklerdir.

وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَاِنَّهُ لَفِسْقٌۜ وَاِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ اِلٰٓى اَوْلِيَٓائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْۚ وَاِنْ اَطَعْتُمُوهُمْ اِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ۟ (١٢١)

121. Üzerine Allah’ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyin; çünkü bu, davranışta Allah’ın yolundan çıkmadır, bir isyandır. Şurası muhakkak ki şeytanlar, kendileriyle işbirliği halindeki dostlarına, elemanlarına sizinle mücadele etsinler diye sürekli telkinde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz, hiç şüphesiz müşriklerdensiniz demektir. (*)

~Açıklama~

(*) Yukarıda, 112’nci âyetin … her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir: Birbirlerine tamamen aldanıştan ibaret yaldızlı sözler fısıldayıp telkinde bulunurlar ifadesinde olduğu gibi, burada da Kur’ân-ı Kerim, insan ve cin şeytanlarından ve onların dostlarına, elemanlarına yaptıkları telkinlerinden bahsetmektedir. Burada iki nokta bilhassa dikkat çekicidir ve her dönemde mü’minler adına önemli bir ikaz ihtiva etmektedir: Her zaman İslâm’ın, İslâmî tebliğin karşısında cin şeytanlarından ve onlarla işbirliği halinde, onların sürekli telkinatına açık ve şeytanlaşmış insanlardan müteşekkil bir şer şebekesi bulunacaktır. Çünkü yeryüzünde mücadele, esasen inanmış insanla şeytan arasındadır ve birtakım insanlar, Allah’a düşmanlıkta artık birer şeytan halini alırlar. İnsan ve cin şeytanlarından oluşan bu şebeke, sürekli kendi aralarında, gizli mahfillerde toplantılar, görüşmeler yaparak, (ayrıca bkn: Bakara Sûresi/2: 14) Müslümanlarla mücadele etmede yeni yeni yöntemler belirler, yeni yeni tedbirler düşünürler ve bunları Müslümanlara karşı kullandıkları dostlarına, adamlarına telkin ederler. Müslümanlara düşen, bunları çok iyi tanımak, onların hilelerine, tuzaklarına dikkat etmek ve kesinlikle onlara uymamaktır. Çünkü onlar, daima Müslümanları Allah’tan uzaklaştırmaya çalışırlar ve onlara ancak, Allah’ın karşısına nefis, menfaat, makam, riya, dünya, birtakım şahıslar, sistemler, dinler ve ideoloji putlarıyla çıkanlar tâbi olurlar. Bu da, şirkin ta kendisidir.

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِه۪ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٢٢)

122. Öte yandan, (henüz hidayetle serfiraz olmadığı için mânen) ölü iken (imanla) kendisini dirilttiğimiz ve kendisi için onunla insanlar arasında yolunu hiç şaşırmadan rahatça hareket ettiği bir ışık var ettiğimiz kimse, içinde bulunduğu durum itibariyle karanlıklara gömülmüş ve artık çıkıp kurtulması mümkün bulunmayan biri gibi olur mu? Olmaz ama, (karanlıklar içinde boğulmuş gitmiş o) kâfirlere yapmakta oldukları işler (şeytan tarafından) süslenmekte (ve dolayısıyla güzel görünmektedir).

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ اَكَابِرَ مُجْرِمِيهَا لِيَمْكُرُوا ف۪يهَاۜ وَمَا يَمْكُرُونَ اِلَّا بِاَنْفُسِهِمْ وَمَا يَشْعُرُونَ (١٢٣)

123. Bu şekilde, her ülkede kendilerine yüksek mevki ve servet verdiğimiz önde gelen pek çoklarını, (iradelerini o yönde kullandıkları için tekvinî kanunlarımıza göre) o ülkenin sürekli günah hasadıyla meşgul bulunan gerçek suçluları kılarız ve onlar, (mevkilerini ve servetlerini korumak için ve mü’minler aleyhinde) daima tuzaklar kurarlar. Ama kurdukları tuzaklar sadece kendi aleyhlerinedir ama, bunun bile farkında değillerdir.

وَاِذَا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتّٰى نُؤْتٰى مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُۜ سَيُصِيبُ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ (١٢٤)

124. Bir âyet gelip de kendilerine tebliğ edilince, “Allah’ın rasûllerine verilenin bir benzeri bize de verilmedikçe asla inanmayız!” derler. Allah, risalet vazifesini kime vereceğini çok iyi bilir. Günah hasadına dalıp gitmiş inkârcı suçluların başlarına, sürekli kurup durdukları tuzaklar sebebiyle yakın bir gelecekte Allah katından bir zillet ve şiddetli bir azap gelecektir.

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ (١٢٥)

125. Buna karşılık, Allah kimi dilerse onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak dilerse, onun göğsünü ise göğe yükseliyormuşçasına sıkar ve daraltır. (*) İşte Allah, (her türlü âyet ve delil karşısında bile) iman etmeyenleri böyle içinden çıkılmaz bir hale sokar.

~Açıklama~

(*) Burada, Kur’ân-ı Kerim’in ilimler adına bir başka mucizesi vardır. Bilindiği gibi, yükseklere çıkıldıkça oksijen azalır, hava basıncı düşer ve nefes almak zorlaşır. Kur’ân-ı Kerim, İslâm karşısında göksü alabildiğine daralan, hem onu kabule, hem de onun yayılmasına karşı böylesine bunalıma giren kişinin halini, maddî bir gerçeklikle tasvir etmekte ve böylece asırlarca sonra anlaşılan (ilmî) bir gerçeği de haber vermiş olmaktadır.

وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَقِيمًاۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ (١٢٦)

126. İşte bu (hüküm ve icraatı), Rabbinin dosdoğru ve değişmez yoludur. İdraklerini kullanıp ders almasını bilenler için, (doğru ve eğri yolun) işaretlerini ve bunlarla ilgili âyetleri böyle ayrıntılarıyla açıklıyoruz.

لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٢٧)

127. (İdraklerini kullanıp ders almasını bilen o (kutlu) zatlar için Rabbileri katında emniyet ve esenlik yurdu (olan Cennet) vardır ve Rabbileri, sürekli meşgul bulundukları (güzel) işlerden dolayı onların gerçek dostu ve yardımcısıdır.

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعًاۚ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْاِنْسِۚ وَقَالَ اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمْ مِنَ الْاِنْسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَٓا اَجَلَنَا الَّذِ۪ٓي اَجَّلْتَ لَنَاۜ قَالَ النَّارُ مَثْوٰيكُمْ خَالِدِينَ فِيهَٓا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ (١٢٨)

128. Gün gelecek Allah, (inkârda direten insanların ve cinlerin) hepsini huzurunda toplayacak (ve onlara şöyle seslenecektir): “Ey cin topluluğu! İnsanlardan pek çok dostlar edindiniz ve onları yoldan çıkarıp kendi sürünüze kattınız.” İnsanlardan onlara uymuş ve onlarla iyice yakınlık peyda etmiş olanlar ise, şöyle itirafta bulunurlar: “Rabbimiz, kimimiz kimimizden yararlandık; (biz, dünyaya ve cazibelerine kapılmada onların vesvese ve telkinlerine uyduk; onlar da bizi kandırmakla lezzet aldılar) ve bu şekilde, bizim için takdir buyurduğun sürenin sonuna geldik.” Allah, buyurur: “Ateş, daimî ikametgâhınızdır; Allah elbette başka türlü de dileyebilir (ve nasıl dilerse öyle yapar) ama, artık o Ateş’te sonsuzca kalacaksınız.” (Ey Rasûlüm,) şüphesiz senin Rabbin, bütün hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır; her şeyi hakkıyla bilendir.

وَكَذٰلِكَ نُوَلِّي بَعْضَ الظَّالِمِينَ بَعْضًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ۟ (١٢٩)

129. İşte Biz, bizzat işledikleri ve hesaplarına geçen (günahlardan) dolayı zalimleri (günah işlemede) birbirlerine yardımcı, tâbi ve metbûlar kılarız.

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتِي وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ قَالُوا شَهِدْنَا عَلٰٓى اَنْفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِرِينَ (١٣٠)

130. “Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyup açıklayan ve bu gününüzle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran rasûller gelmedi mi?”“Kendi aleyhimizde de olsa şahidiz ki, geldi!” derler. Ama onları dünya hayatı aldatmıştı ve (nasıl dünyada bizzat söz, tutum ve davranışları inanmadıklarına şahadet ediyor idiyse, işte bugün de) dünyada iken kâfir olduklarına bizzat kendileri kendi aleyhlerine olarak şahitlikte bulundular.

ذٰلِكَ اَنْ لَمْ يَكُنْ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا غَافِلُونَ (١٣١)

131. Açık ki Rabbin, herhangi bir memleketi oranın halkı (gerçeklerden ve Allah’ın kendilerinden ne istediğinden) habersiz yaşayıp giderken helâk etme gibi bir zulmü asla işlememiştir ve işlemez de.

وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُواۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ (١٣٢)

132. Herkes için yaptığı (iyi veya kötü) işler karşılığında farklı mertebeler vardır. Rabbin, onların yapmakta olduğu hiçbir şeyden habersiz ve yapılanlara karşı da kayıtsız değildir. (*)

~Açıklama~

(*) İnsanlar ve cinler, mü’min, münafık, fasık mü’min, kâfir fakat imana fiilen karşı koyan veya koymayan vb. oluşlarına göre farklı derecelerde, farklı mertebelerde olacaklardır. Ayrıca, her kişi, aynı iş veya davranıştan aynı sevabı almaz. Çünkü bir iş veya davranışa verilen sevap, onu yapmaktaki niyet ve samimiyetin derecesi, yaparken gösterilen dikkat, o işin yapıldığı zaman, yer ve şartlar, onu yapma şekli ve onunla elde edilen netice gibi pek çok faktörlere göre değişir.

وَرَبُّكَ الْغَنِيُّ ذُو الرَّحْمَةِۜ اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَسْتَخْلِفْ مِنْ بَعْدِكُمْ مَا يَشَٓاءُ كَمَٓا اَنْشَاَكُمْ مِنْ ذُرِّيَّةِ قَوْمٍ اٰخَرِينَۜ (١٣٣)

133. Rabbin, (kullarının Kendisi’ne iman ve ibadet edip etmemeleri dahil) her şeyden, her ihtiyaçtan müstağnîdir, aynı zamanda sonsuz rahmet sahibidir. Nasıl sizi bir başka topluluğun soyundan getirip onların yerine ikame etmişse, aynı şekilde, dilerse sizi de ortadan kaldırır ve peşinizden dilediği bir topluluğu yerinize yerleştirir.

اِنَّ مَا تُوعَدُونَ لَاٰتٍۙ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (١٣٤)

134. Size (gelecek ve Âhiret adına) ne va’dedilmişse, ne ile korkutulmuşsanız hepsi mutlaka yerine gelecektir; bunun önüne asla geçebilecek değilsiniz.

قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ (١٣٥)

135. De ki: “Ey halkım, gücünüz neye yetiyorsa var gücünüzle yapmaktan geri kalmayın; ben de yapmam gerekeni yapıyorum. Şu dünya yurdu kime kalacak ve sonunda kim sevinip mutlu olacak elbette bileceksiniz. Gerçek şu ki, zalimler asla kurtulmaz ve muratlarına ermezler.”

وَجَعَلُوا لِلّٰهِ مِمَّا ذَرَاَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْاَنْعَامِ نَصِيبًا فَقَالُوا هٰذَا لِلّٰهِ بِزَعْمِهِمْ وَهٰذَا لِشُرَكَٓائِنَاۚ فَمَا كَانَ لِشُرَكَٓائِهِمْ فَلَا يَصِلُ اِلَى اللّٰهِۚ وَمَا كَانَ لِلّٰهِ فَهُوَ يَصِلُ اِلٰى شُرَكَٓائِهِمْۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ (١٣٦)

136. Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah için bir pay ayırıp kendi bâtıl iddialarınca “Bu, Allah’a ait; şu da, (O’nun yanısıra ma’bud edindiğimiz) ilâhlarımızın!” diye bölüştürmede bulunurlar. Fakat (yine de işlerine geldiği gibi davranır ve) kendi ilâhlarına ayırdıklarını onlar için harcarken, Allah için ayırdıklarını ise Allah için sarfetmeyip, ilâhları uğruna kullanırlar. Ne kötü kanunlar koyup, kendi kanunlarını da ne kötü uyguluyorlar!

وَكَذٰلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ اَوْلَادِهِمْ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُوا عَلَيْهِمْ د۪ينَهُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ (١٣٧)

137. Allah’a ortak tanıdıkları o sözde ilâhlar(a bağlılıkları), gittikleri bu yolda müşriklerden pek çoğuna çocuklarını (anne karnında veya doğduktan sonra) öldürmeyi iyi bir iş göstermekte ve neticede bizzat kendilerini helâke sürüklediği gibi, dinlerini de karmakarışık hale getirmektedir. Allah başka türlü dilemiş, (insana irade vermeyip, onu dünya hayatında mecburi bir istikamete sevk etmiş) olsa idi, böyle yapmazlardı. Şu halde, (sen sana gerekli olanı yap ve) onları uydurdukları yalanlarla başbaşa bırak; (elbette neticeyi hep birlikte göreceksiniz!)

وَقَالُوا هٰذِهِ۪ٓ اَنْعَامٌ وَحَرْثٌ حِجْرٌۘ لَا يَطْعَمُهَٓا اِلَّا مَنْ نَشَٓاءُ بِزَعْمِهِمْ وَاَنْعَامٌ حُرِّمَتْ ظُهُورُهَا وَاَنْعَامٌ لَا يَذْكُرُونَ اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهَا افْتِرَٓاءً عَلَيْهِۜ سَيَجْزِيهِمْ بِمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (١٣٨)

138. Yine, (hayvanlardan ve ek inlerden bazılarını bir kenara ayırarak) “Bu hayvanlara ve ekinlere dokunmak yasaktır!” der ve kendi bâtıl iddialarınca “Onlardan, biz kimi istersek ancak onlar yiyebilir!” (diye hükmederler). Ayrıca, sanki o hükümleri Allah koymuşçasına O’na isnatta bulunarak, bazı hayvanların sırtlarından faydalanmayı haram ettikleri gibi, bazı hayvanları keserken de Allah’ın adını anmazlar. Allah, böyle iftiralar atıp durmalarından dolayı onları cezalandıracaktır. (*)

~Açıklama~

(*) Bu cezalandırma, Âhiret’te olacağı gibi, âyette yakın geleceği ifade eden kipin kullanılmasının da işaret ettiği üzere, her zaman için dünyada da olur. Bu şekilde Allah’a iftira ile meşgul bulunanlar, bulundukları yerde hakimiyetlerini kaybederler; makam, mevki, mal ve hayatlarından olurlar; birtakım ‘tabiî’ gibi görünen âfetlere maruz kalırlar; kurdukları sistemin yerini başka sistem ve kanunlarının yerini başka kanunlar alır. Aynı cezalandırma, İslâm’a, onun ahkâmına gereken saygı ve bağlılığı göstermeyen Müslümanların başına da gelir ve gelmiştir de. Bediüzzaman hazretlerine göre, İslâm dünyasının pek çok yerinde İslâm ahkâmının yerini başka hükümlerin alması, bu ahkâma gereken saygının ve bağlılığın gösterilmemesine Cenab-ı Allah’ın bir cezasıdır. İslâm ahkâmına gereken saygı ve bağlılığı göstermeyenler, ondan mahrum bırakılarak cezalandırılmışlardır ve ona tekrar kavuşma ona liyakati gerektirmektedir.

وَقَالُوا مَا ف۪ي بُطُونِ هٰذِهِ الْاَنْعَامِ خَالِصَةٌ لِذُكُورِنَا وَمُحَرَّمٌ عَلٰٓى اَزْوَاجِنَاۚ وَاِنْ يَكُنْ مَيْتَةً فَهُمْ فِيهِ شُرَكَٓاءُۜ سَيَجْزِيهِمْ وَصْفَهُمْۜ اِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ (١٣٩)

139. Bunlarla da kalmayıp, (bir yana ayırdıkları bazı hayvanlar –beşinci defa doğum yaptığında erkek doğuran develer ve adak adayıp adağı yerine gelince salıverdikleri dişi develer hakkında da) şöyle derler: “Şu hayvanların karınlarında olan yavrular, (eğer canlı doğarlarsa) sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza haramdır. Eğer ölü doğar veya doğduktan sonra ölürlerse, bu defa hepsi (erkeklerimiz de, kadınlarımız da) ona ortak olur.” Allah, onların bu kabil iddia ve hükümlerinin cezasını verecektir. Şüphesiz O, her yaptığında pek çok hikmetler bulunandır; her şeyi hakkıyla bilen (ve her icraatı kesin ilme dayanan)dır. (*)

~Açıklama~

(*) İyi bir idare ve gerçek bir hukuk devleti için hikmetin düsturları, hükümetin yasaları, hakkın kanunları ve kuvvetin kaideleri birbirleriyle uyum ve dayanışma içinde olmalıdır. Yoksa bunların hiçbiri tek başına halk üzerinde istenen tesiri gösteremeyeceği gibi, halkın “benim idarem” diyebileceği iyi bir idareden, devlet-millet kaynaşıp bütünleşmesinden ve hukuk devletinden de söz edilemez.

قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ قَتَلُٓوا اَوْلَادَهُمْ سَفَهًا بِغَيْرِ عِلْمٍ وَحَرَّمُوا مَا رَزَقَهُمُ اللّٰهُ افْتِرَٓاءً عَلَى اللّٰهِۜ قَدْ ضَلُّوا وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ۟ (١٤٠)

140. Çocuklarını bilgisizlik yüzünden cahilâne bir davranış olarak ve beyinsizce öldürenler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiği (helâl) rızıkları hem de Allah’a isnatla haram kılanlar, elbette tam bir hüsran içindedirler. Onlar, şüphesiz doğru yoldan sapmışlardır ve zaten (bu halleriyle) doğru yolda olmaları ve (dünyada, da Âhiret’te de arzu edilen hedefe ulaşmaları) mümkün değildir.

وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْشَاَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفًا اُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ كُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ۪ۘ وَلَا تُسْرِفُواۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَۙ (١٤١)

141. (Sizi helâl ve temiz rızıklardan asla mahrum bırakmayan) O Allah ki, asmalı asmasız bağlar-bahçeler-bostanlar, hurmalıklar, istifade ve tüketim açısından farklı farklı ekinler, birbirlerine bazı yönlerden benzeyen bazı yönlerden benzemeyen zeytinler ve narlar yaratıp yetiştirmektedir. Her birinin meyve veya taneleri olgunlaştığında onlardan yiyin; hasat zamanı (fakirlerin, muhtaçların) onlardaki hakkını verin ve (gerektiğinden fazla yeme, bakmakla yükümlü bulunduğunuz kişileri mahrum bırakacak derecede verme, onları çürümeye terketme ve gerekli yerde ve şekilde kullanmama gibi yollarla) israfa gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, müsrifleri sevmez.

وَمِنَ الْاَنْعَامِ حَمُولَةً وَفَرْشًاۜ كُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌۙ (١٤٢)

142. O, kimi yük taşır, kiminin de etinden, sütünden, tüyünden ve kılından faydalanılır büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar da var etti. Allah’ın size ihsan buyurduğu rızıklardan (makûl ölçülerde ve muhtaçları da faydalandırmak suretiyle) istifade edin ve şeytanın adımları ardınca gidip de (farklı farklı hükümler, kurallar koymayın). Şüphesiz ki o şeytan, sizin için apaçık bir düşmandır.

ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۚ مِنَ الضَّأْنِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْمَعْزِ اثْنَيْنِۜ قُلْ آٰلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ اَمِ الْاُنْثَيَيْنِ اَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ اَرْحَامُ الْاُنْثَيَيْنِۜ نَبِّؤُ۫نِي بِعِلْمٍ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَۙ (١٤٣)

143. Çiftler halinde sekiz baş hayvan: koyundan iki, keçiden iki. De ki: “Allah, bunlardan iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? (Kendi koyduğunuz âdet ve hükümleri, iddianıza göre eğer Allah koymuşsa ve) bu iddianızda gerçekten sadık ve samimi iseniz, haydi bilgi ve belgeye dayanarak bildirin bana!”

وَمِنَ الْاِبِلِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْبَقَرِ اثْنَيْنِۜ قُلْ آٰلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ اَمِ الْاُنْثَيَيْنِ اَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ اَرْحَامُ الْاُنْثَيَيْنِۜ اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ وَصّٰيكُمُ اللّٰهُ بِهٰذَاۚ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا لِيُضِلَّ النَّاسَ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ۟ (١٤٤)

144. Ve deveden iki, sığırdan iki: De ki: “Allah, bunlardan da iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Veya iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Yoksa Allah, O’na isnat ettiğiniz yasağı koyarken o anda hazır ve şahit miydiniz?” Yalanlar uydurup sonra o yalanları Allah’a isnat ederek O’na iftirada bulunan ve hiçbir gerçek bilgiye dayanmayıp halkı da yanlış yollara sürükleyenden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz ki Allah, zalimler güruhunu doğruya ve nihaî emellerine ulaştırmaz.

قُلْ لَٓا اَجِدُ فِي مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلٰى طَاعِمٍ يَطْعَمُهُٓ اِلَّٓا اَنْ يَكُونَ مَيْتَةً اَوْ دَمًا مَسْفُوحًا اَوْ لَحْمَ خِنْزِيرٍ فَاِنَّهُ رِجْسٌ اَوْ فِسْقًا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِهِ۪ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَاِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٤٥)

145. De ki: “Bana vahyolunanlar içinde sizin haram dediğiniz bu yiyeceklerin hiçbirinin onları yemek isteyen kimseye haram kılındığını görmüyorum. Haram olanlar, ancak leş, (kesimden sonra ciğer, dalak gibi organların damarlarında kalmış olan değil de,) akmış kan, domuz eti –çünkü o, murdardır– bir de, yoldan çıkma manâsında bir günah olarak Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanlardır. (*) Bununla birlikte kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla (bunlardan da yiyebilir); şüphesiz ki senin Rabbin, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

~Açıklama~

(*) Bu âyet, yenilmesi yasak etleri ifade eden Bakara Sûresi/2: 173, Mâide Sûresi/5: 3 ve Nahl Sûresi/16: 115’inci âyetlerle bir arada ele alındığında, aralarında bir fark olmayıp, birinin diğerini bazı açılardan tefsir ettiği ortaya çıkacaktır. Meselâ, Mâide Sûresi/5: 3’te ölme şekilleri anılarak haram oldukları ifade edilen bütün hayvan etleri “leş” sınıfına dahildir.
Yenilmesi haram olan hayvan etlerinin bu âyetlerde ifade buyurulanlarla sınırlı olduğu görüşünü taşıyan az sayıda fakih var ise de, fakihlerin çoğunluğu, daha başka ilgili âyetlere ve hadis-i şeriflere dayanarak söz konusu yasağı bu âyetlerdeki dört sınıfla (leş, akmış kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların eti) sınırlı saymazlar. Çünkü, meselâ âyette domuz etinin haramlığı konusunda murdar nitelemesi geçmektedir ki, Mâide Sûresi 90’ıncı âyette içki ve kumar gibi haramlar için de aynı tabir kullanılır. Demek ki, bir şeyin rics (murdar) sınıfına girmesi, onun haramlığı için bir sebeptir. Dolayısıyla, fakihler arasında yiyecek-içeceklerle ilgili hadis-i şerifleri değerlendirmeden kaynaklanan birtakım görüş ayrılıkları da bulunmakla birlikte, hepsinde ortak nokta, daha başka yenmesi haram hayvanların bulunduğu merkezindedir. Bu konuda en emin yol, (mutlak müçtehidlerin dışında) herkesin kendi mezhebine göre davranmasıdır. Ayrıca bkn. Hacc Sûresi/22: 30, not 9.

وَعَلَى الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا كُلَّ ذِي ظُفُرٍۚ وَمِنَ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ شُحُومَهُمَٓا اِلَّا مَا حَمَلَتْ ظُهُورُهُمَٓا اَوِ الْحَوَايَٓا اَوْ مَا اخْتَلَطَ بِعَظْمٍۜ ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِبَغْيِهِمْۘ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ (١٤٦)

146. Yahudi olanlara (sığır ve koyun-keçi hariç) bütün tırnaklı hayvanları, sığır ve koyun-keçi cinsinden de sırtlarında ve bağırsaklarında bulunan veya kemiğe karışanları dışında onların iç yağını haram kılmıştık. (Sürekli haram-helâl sınırlarını çiğnemek, başkalarının haklarına tecavüz etmek ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymak gibi) taşkınlıklarından dolayı onları bu şekilde cezalandırdık. (*) Biz, sadece doğru olanı yapar ve doğru olanı söyleriz.

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, her bir kelimesine hattâ her bir harfine dikkat isteyen bir kitaptır. Âyet, yahudi olanlara şeklinde başlayınca, gelecek emir veya nehyin aslî değil, bir ceza mahiyetinde olacağı açıktı. Nitekim devamında bu tasrih edilmektedir. Çünkü yahudi olanlar ifadesi, Hz. Musa’ya ve getirdiği dine tâbi olan, daha sonra gelen peygamberlere iman ve itaat eden gerçek manâda İsrail Oğulları’nı değil, İlâhî hidayet çizgisinden sapan ve kendilerini “Yahudiler” olarak adlandıranları kastetmektedir. Allah’ın Kanunu’na isyan ederek deve kuşu, karabatak, balıkçıl, kuğu kuşu, sığır ve koyunun iç yağı gibi, aslında kendilerine helâl olan pek çok şeyi haram kılıp, Tevrat’a dahil ettiler (Levililer, 3: 22–23, 11: 16–18; Tesniye, 14: 14–16) ve ceza olarak Cenab-ı Allah da onların haramlığına dokunmadı (ayrıca bkn: Nisâ Sûresi/4: 160; Âl-i İmran Sûresi/3: 93; Nahl Sûresi/16: 118). Burada ifade olunan gerçek, 27’nci dipnotta yapılan açıklama ile birlikte mütalâa edilebilir.

فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ رَبُّكُمْ ذُو رَحْمَةٍ وَاسِعَةٍۚ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُهُ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ (١٤٧)

147. Buna rağmen yine de seni yalanlayacak olurlarsa, onlara şöyle de: “Rabbiniz, (her varlığı kapsamına alacak derecede) geniş rahmet sahibidir (–yaptıklarınızdan dolayı hemen ceza vermez; tevbe etmenizi bekler ve sizi affetmek diler. Bununla birlikte, eğer halinizi düzeltmezseniz bilin ki) O’nun o çok çetin azabı, günah hasadına dalmış inkârcı suçlular topluluğundan asla geri çevrilmez.”

سَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَٓا اَشْرَكْنَا وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ شَيْءٍۜ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ حَتّٰى ذَاقُوا بَأْسَنَاۜ قُلْ هَلْ عِنْدَكُمْ مِنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَاۜ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَخْرُصُونَ (١٤٨)

148. Şirkte diretenler, (şirk koşmalarına bahane olarak) bir de şöyle diyeceklerdir: “Eğer Allah dilemiş olsaydı, biz de, atalarımız da O’na ortak tanımaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de böylesi bahanelerle peygamberleri yalanlamışlardı ama, neticede o çok çetin azabımızı tattılar. De ki: “Dayandığınız bir bilgi, bir belge mi var da böyle iddia ediyorsunuz; eğer öyle ise haydi o belgeyi bize gösterin! Gerçek şu ki, siz sadece kuru bir zanna uyuyorsunuz ve siz, ancak nefsanî ölçülere, keyfinize, menfaatlerinize göre konuşuyorsunuz.”

قُلْ فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُۚ فَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَعِينَ (١٤٩)

149. De ki: “(Lehinizde veya aleyhinizde) kesin ve eksiksiz delil Allah’ındır. (O ne şirki diler, ne de haramın helâl, helâlin haram kılınmasını). Eğer O (iradenizi iptal ederek hakkınızda) bir şey dileyecek olsa idi, (sizi iman etmeye mecbur bırakır ve) hepinizi doğru yola iletirdi. (*)

~Açıklama~

(*) Allah, iman adına herkesin vicdanında iman esaslarını tasdik edecek derecede delilleri serdeder, iman için akla kapı açar, fakat iradeyi insanın elinden almaz ve kimseyi imana zorlamaz. Kimsenin küfre girmesini ise asla irade etmez; O’nun küfre, şirke, haramların helâl helâllerin haram kılınmasına asla rızası yoktur.

قُلْ هَلُمَّ شُهَدَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ يَشْهَدُونَ اَنَّ اللّٰهَ حَرَّمَ هٰذَاۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَلَا تَشْهَدْ مَعَهُمْۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَهُمْ بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ۟ (١٥٠)

150. De ki: “Haydi, şu haram dediklerinizi gerçekte Allah’ın haram kıldığına dair şahitlerinizi getirin de şahitlikte bulunsunlar!” (Ey Rasûlüm,) eğer onlar yalan yere şahitlikte bulunacak olurlarsa, sen de elbette onlarla birlikte şahitlikte bulunacak değilsin. Onca delillerimizi ve vahyettiğimiz âyetlerimizi yalanlayan ve Âhiret’e iman etmedikleri gibi, Rabbilerine denkler, ortaklar tanıyanların (*) heva ve heveslerine uyma!

~Açıklama~

(*) İman esasları arasında telâzum, yani karşılıklı birbirlerini gerektirme vardır. Allah’a iman, peygamberliğe, risalete iman etmeyi gerektirir; çünkü Ulûhiyet ve Rubûbiyet, Kendini tanıtmak ve hükümlerini tebliğ için risaletsiz olmaz. Risalet Kitapsız, Kitap da, onu getirecek meleksiz düşünülemez. Allah’ın Rahîm, Rab, Âdil, Kerîm, Cevâd, Cemîl, Bâkî, Hafîz gibi isimleri de mutlaka Âhiret’i gerektirir. Çünkü her şeyi güzel yaratan ve bu güzelliklerle Kendini tanıtan, bunu güzelliklerinin yüzlerce perde gerisinden sergilendiği geçici dünya hayatında değil, daha çok Âhiret hayatında yapacaktır. İnsan için yaratılmış bu mükemmel kâinat, geçici bir dünya hayatı için olamaz; çünkü aksi halde kâinatta pek çok şey israf ve boşuna olmuş olur; Allah ise, her türlü israf ve abesten berîdir. Dünya hayatında adalet tam manâsıyla gerçekleşmemekte, zulüm cezasını, iyilikler mükâfatını tam anlamıyla bulmamaktadır. Halbuki Allah’ın Âdil oluşu mutlak manâda adaleti gerektirir ki, bu da ancak Âhiret’te gerçekleşebilir. Tohumlardan çıkan bitkiler ve onların hayatlarının bir hülâsası olan tohumlar ve insanda hafıza, her şeyin kaydedildiğini göstermektedir. İnsan, bu dünyaya başıboş bırakılmak için gönderilmemiştir. Ona verilen akıl, muhakeme, kalb, ruh gibi cihazlar, iç ve dış duyular, hepsinden öte irade, onun yeryüzünde çok önemli bir vazifesi, bir sorumluluğu olduğunu gösterir. Dolayısıyla, onun bütün söz ve davranışları, bu söz ve davranışlarındaki niyeti ve samimiyet derecesiyle birlikte kaydedilmekte olup, o, bir başka diyarda yaptıklarının karşılığını tam görecektir. Yine, hayat, eğer ölümden sonra dirilme olmazsa bütünüyle acıya dönüşür ve katlanılmaz olur. Çünkü, değil güzel bir ândan sonra o ânın sonsuzca bitmesinin sürekli esef ve acı getirmesi, elemi tasavvur etmek, güzel zamanların biteceğini düşünmek bile elemdir. Âhiret olmasa, insan olan insan için ayrılıklara, özellikle ölüm ayrılığına ve onların sebep olduğu acılara katlanmak mümkün olmaz. Bu ise, Cenab-ı Allah’ın sonsuz merhametine zıttır. Âhiretsiz sonlu bir hayat, insan gibi şuurlu, geçmişin elemlerini, geleceğin endişelerini taşıyan bir varlık için alay olurdu; Allah ise, bu tür işlerden mutlak manâda uzaktır. Kâinattaki mükemmel sistem, muhteşem âhenk, mutlak bir ilmi ve o ilmin mutlak takdirini göstermektedir. Her şeye, hayattaki vazife ve fonksiyonuna göre vücut ve cihazlar verilmektedir. Ayrıca, hemen her insan rüyasında gelecekle ilgili bazı gerçekleri ve hadiseleri görür. Bunlar da, Kader’i ispata yeter. Kısaca, Allah’a iman, bütün diğer iman esaslarını ve bütün iman esasları da birbirini gerektirir.

قُلْ تَعَالَوْا اَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ اَلَّا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْـًٔاۜ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًاۚ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ مِنْ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَاِيَّاهُمْۚ وَلَا تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَۚ وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (١٥١)

151. De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram ettiğini okuyup açıklayayım: Her şeyden önce, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babanın (hukukuna riayetsizlikte bulunmak şöyle dursun,) onlara Allah’ın sizi sürekli gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en iyi şekilde davranıp, daima iyilikte bulunun. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı (anne karnında da, doğduktan sonra da) öldürmeyin. Sizi Biz rızıklandırdığımız gibi, onları da rızıklandıran ve rızıklandıracak olan Biziz. Gizlisiyle açığıyla (zina, eşcinsellik ve namuslu kadınlara iftira gibi) bütün yüz kızartıcı çirkin fiillere yaklaşmayın (sizi bu fiillere götürecek sebeplerden de uzak durun). Allah’ın mutlak koruma altına aldığı ve katlini haram kıldığı cana, hukuken hak etmiş olma dışında asla kıymayın. İşte, akleder (de İslâm’a girip, Allah’ın ahkâmına uygun bir hayat sürersiniz) diye Allah size bunları emrediyor.

وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ اِلَّا بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۚ وَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِۚ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا وَاِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُوا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۚ وَبِعَهْدِ اللّٰهِ اَوْفُواۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ (١٥٢)

152. Rüşdüne erinceye kadar (koruma, kullanarak artırma ve zamanında teslim etme gibi) en güzel tasarruf şekli dışında yetimin malına da yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı tastamam yapın –Biz, hiç kimseye kapasitesi üzerinde bir sorumluluk yüklemeyiz–; konuştuğunuz zaman, en yakınlarınızın aleyhinde bile olsa hakkı ve doğruyu söyleyin; ve Allah hakkı ile ilgili bütün sorumluluklarınızı, Allah’a verdiğiniz sözleri ve Allah adına başkalarıyla yaptığınız sözleşmeleri yerine getirin. Bütün bunları Allah size buyuruyor ki, üzerlerinde düşünüp gereken öğüdü alasınız.

وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُۚ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ۪ۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ (١٥٣)

153. “İşte, (Allah’ın size okuyup açıkladığım hükümleriyle) benim dosdoğru yolum: o halde ona tâbi olun. Başka yollara uymayın ki, o yollar sizi grup grup parçalayarak Allah’a giden yoldan ayırmasın. O’na karşı saygılı olup itaatsizlikten sakınasınız ve O’nun koruması altına giresiniz diye Allah bunları size emrediyor.”

ثُمَّ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ تَمَامًا عَلَى الَّذ۪ٓي اَحْسَنَ وَتَفْصِيلًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ۟ (١٥٤)

154. Nitekim bir zaman da Musa’ya, Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananlara hidayet nimetimizi tamamlamak ve (hak-bâtıl, doğru-yanlış adına) her şeyi ayrıntılarıyla bildirmek için, ayrıca bir hidayet rehberi ve bir rahmet olarak o Kitabı vermiştik ki, bir gün Rabbilerine kavuşacaklarına gerçekten iman etsinler.

وَهٰذَا كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ وَاتَّقُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۙ (١٥٥)

155. (Aynı şekilde) bu Kur’ân da, indirdiğimiz kutlu ve bereketli bir kitaptır; o halde ona tâbi olun ve onu inkârdan, ona isyandan sakının ki, (dünyada da Âhiret’te de) rahmete nail olasınız.

اَنْ تَقُولُٓوا اِنَّمَٓا اُنْزِلَ الْكِتَابُ عَلٰى طَٓائِفَتَيْنِ مِنْ قَبْلِنَاۖ وَاِنْ كُنَّا عَنْ دِرَاسَتِهِمْ لَغَافِلِينَۙ (١٥٦)

156. Ayrıca, “Kitap, yalnızca bizden önceki iki topluluğa (Yahudilere ve Hıristiyanlara) indirildi; biz ise, onların okuyup üzerinde çalıştıkları gerçeklerden habersizdik.” demeyesiniz.

اَوْ تَقُولُوا لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌۚ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَصَدَفَ عَنْهَاۜ سَنَجْزِي الَّذِينَ يَصْدِفُونَ عَنْ اٰيَاتِنَا سُٓوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يَصْدِفُونَ (١٥٧)

157. Veya, “Kitap bize de indirilmiş olsaydı, muhakkak ki biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk.” diye itirazda bulunmayasınız. İşte size Rabbinizden apaçık bir delil, hidayet rehberi ve bir rahmet geldi. (*) Artık Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Âyetlerimizden sürekli yüz çevirenleri bu yüz çevirip durmalarından dolayı yakında azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.

~Açıklama~

(*) Hayli dikkat çekici bir nokta olarak Cenab-ı Allah (c.c.), 154’üncü âyette Hz. Musa’ya (a.s.) verilen Kitap’tan “bir hidayet rehberi ve rahmet olarak o Kitab’ı vermiştik” şeklinde söz ederken, Kur’ân için “hidayet rehberi ve bir rahmet” ifadesini kullanmaktadır. Yani, Hz. Musa’ya verilen Kitap hidayet rehberi ve rahmet olma fonksiyonu görmesine, hidayet ve rahmet onun iki sıfatı olmasına mukabil, Kur’ân-ı Kerim, bizatihî hidayet ve rahmettir, hidayet ve rahmetin ta kendisidir.

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ اَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَۜ يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا اِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ اَوْ كَسَبَتْ فِ۪ٓي اِيمَانِهَا خَيْرًاۜ قُلِ انْتَظِرُٓوا اِنَّا مُنْتَظِرُونَ (١٥٨)

158. Onlar neyi bekliyorlar? Kendilerine (canlarını almak ya da başlarına bir felâket getirmek üzere) meleklerin gelmesini mi? Haklarında Rabbinin azap hükmünü verip bunu icraya koymasını mı? Veyahut (üzerlerine gökten taş yağması ya da parçalar düşmesi gibi, Rabbinin kendilerine göstermeni istedikleri türden bir mucize yaratmasını veya Kıyamet’le ilgili) bazı alâmetlerinin ortaya çıkmasını mı? Rabbinin bunlar türünde bir âyeti geldiği gün, eğer kişi daha önce iman etmemiş veya imanı bir iddiadan ibaret kalıp onda hiçbir hayra ulaşmamış ise, artık iman etmesi ona fayda vermez. De ki: “Bekleyin bakalım, nitekim biz de beklemekteyiz!”

اِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ اِنَّمَٓا اَمْرُهُمْ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ (١٥٩)

159. Dinlerini parça parça edip, kendileri de taraf taraf olanlar var ya, senin onların durumuyla hiçbir alâkan ve münasebetin yoktur. Onlar hakkındaki muamele şekli tamamen Allah’a aittir; O, bir gün gelecek, yaptıklarını onlara tek tek bildirecek (ve kendilerini sorguya çekecektir).

مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (١٦٠)

160. Kim güzel bir iş yapar ve Allah’a onunla gelirse, yaptığının (en az) on katıyla mükâfatlandırılır. Kim de bir kötülükle gelirse, sadece o kötülüğe denk bir ceza görür ve hiç kimseye haksızlık edilmez.

قُلْ اِنَّنِي هَدٰينِي رَبِّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍۚ دِينًا قِيَمًا مِلَّةَ اِبْرٰهِيمَ حَنِيفًاۚ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١٦١)

161. De ki: “Şüphesiz ki Rabbim beni dosdoğru bir yola iletmiştir: her bakımdan kusursuz, hiçbir eğriliği bulunmayan, doğruluğun ta kendisi bir Din’e, dupduru Tevhid inancına dayanan İbrahim’in milletine (yol, inanç ve yaşayış tarzına). İbrahim, hiçbir zaman müşriklerden olmadı.”

قُلْ اِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَۙ (١٦٢)

162. De ki: “Benim namazım, diğer ibadetlerim, hayatım ve ölümüm: hepsi, Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.

لَا شَرِيكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ (١٦٣)

163. “O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte bununla emrolundum ben ve O’na teslim olan (Müslüman)ların ilkiyim.”

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍۜ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ اِلَّا عَلَيْهَاۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۚ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ (١٦٤)

164. De ki: “O her şeyin Rabbi iken, ben Rabb olarak Allah’tan başkasını mı arayacakmışım? Herkes sevap-günah ne kazanırsa karşılığı ancak kendine ait olmak üzere kazanır; kimse bir başkasının suç yükünü yüklenmez ve onunla yargılanmaz. (Ne yaparsanız yapın, hangi ihtilâflar içinde bulunursanız bulunun,) neticede hepinizin dönüşü Allah’adır ve O, ihtilâf edegeldiğiniz hususları size bir bir bildirecek (ve aranızdaki hükmünü verecektir).

وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ فِي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ الْعِقَابِۘ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (١٦٥)

165. O ki, sizi yeryüzünün (onu imar etmekle ve orada Allah’ın hükümlerini uygulamakla yükümlü) halifeleri yaptı ve size farklı farklı kabiliyetler verip, (mal, makam, servet, güç, zekâ gibi bazı hususlarda) kiminizi kiminizden farklı derecelerde üstün kıldı. Bu şekilde O, verdiği nimetlerle sizi imtihan ediyor. Unutmayın ki senin Rabbin, (vakti geldiğinde) cezalandırması pek çabuk olandır ve yine O, hiç şüphesiz günahları çok bağışlayan, (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelenlere ve mü’minlere karşı) hususî merhameti pek bol olandır. (*)

~Açıklama~

(*) Baştan sona Tevhid esasları üzerinde dönen sûre, Allah’ın (vakti geldiğinde) hesabı hemen bitirip cezayı pek çabuk verdiği tehdidi, buna karşılık, bağışlama ve bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen ve mü’min kullarına karşı hususî merhametinin ise pek bol olduğu müjdesi ile bitmektedir. Müjdenin sona bırakılması ve Allah’ın cezalandırmasının pek çabuk olduğu normal bir şekilde belirtilirken bağışlama ve hususi merhametinin pek bol oluşunun te’kitle ifade edilmesi, O’nun rahmetinin gazabının önünde bulunduğu ve rahmetle muameleyi Zâtı’na yakışan bir muamele tarzı kıldığı gerçeğinin neticesi olup, kulları için ciddî bir teşviktir.

***

6. Â’RAF Sûresi [1-30]

A’râf Sûresi, Mekke’de inmiştir ve 206 âyettir. Sûre’ye ismini veren A’râf kelimesi, 46 ve 48’inci âyetlerde geçmekte olup, Cennet’le Cehennem arasında bir surun adıdır. Baştan sona Tevhid ve diğer iman esasları etrafında dönen En’âm Sûresi’nden sonra A’râf Sûresi, bu esasları peygamberlerin hayatları çerçevesinde tarihî delillerle nazara vermekte, Tevhid veya şirke bağlanmanın, bilhassa insan hayatı açısından dünyadaki ve Âhiret’teki neticeleri üzerinde durmaktadır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

الٓمٓصٓۜ (١)

1. Elif-Lâm-Mîm-Sâd.

كِتَابٌ اُنْزِلَ اِلَيْكَ فَلَا يَكُنْ ف۪ي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِهِ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢)

2. (Ey Rasûlüm!) Bu, sana indirilmiş bir kitaptır ki, –(onu tebliğ etme işinde ve insanların ona inanmayacakları endişesiyle) göksünde sakın bir daralma olmasın– onunla insanları (gittikleri yolun neticeleri konusunda) uyarasın ve mü’minler için de bir öğüt, bir hatırlatmadır o.

اِتَّبِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۜ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ (٣)

3. (Ey insanlar!) Rabbinizden size indirilen (Kur’ân’a) tâbi olun ve Allah’tan başka işlerinizi kendilerine havale edeceğiniz birtakım dost, koruyucu ve sahipler edinip de onlara tâbi olmayın. Uyarılara ne kadar az kulak veriyor ve ne de az düşünüp, az ders alıyorsunuz!

وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا فَجَٓاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ (٤)

4. (Uyarılara kulak asmayan) nice memleketleri helâk ettik ve zorlu baskınımız, onların başında (en gafil oldukları anlarda) ya gece uykusu ya da gündüz uykusu esnasında birden patlayıverdi.

فَمَا كَانَ دَعْوٰيهُمْ اِذْ جَٓاءَهُمْ بَأْسُنَٓا اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٥)

5. O zorlu baskınımız başlarına geldiğinde son söz ve çığlıkları ancak, “Biz, gerçekten zalimlerdik!” demek oldu.

فَلَنَسْـَٔلَنَّ الَّذِينَ اُرْسِلَ اِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ الْمُرْسَلِينَۙ (٦)

6. Kendilerine rasûl gönderdiğimiz insanları, (rasûllerin davetine uyarak gereğini yerine getirip getirmedikleri konusunda) elbette sorguya çekeceğiz ve yine elbette, (tebliğ vazifeleri ve gönderildikleri toplumların tavırları hakkında da) o rasûllere soracak ve şahitliklerini isteyeceğiz.

فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَٓائِبِينَ (٧)

7. Ve olup biten her şeyi kesin bir bilgiye dayanarak anlatacağız onlara; Biz, hiçbir zaman kimsenin yaptığından uzakta, habersiz ve o yapılanları kaydetmiyor değildik.

وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّۚ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٨)

8. O gün tartı haktır: (herkesin dünyada yaptıkları mutlaka tartılacak ve kesin netice ortaya çıkacaktır). Artık kimin (hakka uygun) iyilikleri olur da bunlar tartıda ağır basarsa, onlar nihaî başarı ve kurtuluşa ermiş olanlardır.

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَظْلِمُونَ (٩)

9. Buna karşılık, kimin de hakka uygun ve makbul iyilikleri olmayıp tartıları hafif gelirse, öyleleri de, âyetlerimizi hiçe sayan ve onlara karşı sürekli haksızlık etmiş olmalarından dolayı kendi öz canlarını en büyük ziyana uğratmış olanlardır.

وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الْاَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَۜ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ۟ (١٠)

10. Şurası bir gerçek ki ey insanlar, Biz sizi yeryüzünde yerleştirip, orada size imkânlar bahşettik ve sizin için pek çok geçim vasıta ve kaynakları var ettik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! (*)

~Açıklama~

(*) Gerçekten de yeryüzüne ve yeryüzünden kâinata baktığımızda insanın ne büyük nimetlerle donatılmış olduğu anlaşılır. Yeryüzü, insan için hazırlanmış ve insana yeryüzünde yaşayabileceği bir donanım verilmiş; ayrıca o, sadece yeme–içme–evlenme değil, bütün duyularını ve duygularını doyuracak şekilde donatılmıştır. O kadar ki, sadece yeryüzü değil, güneş, ay, yıldızlarıyla bütün gökyüzü de, sanki gökyüzüne nisbeten bir noktadan ibaret olan yeryüzünün halifesi insana hizmet etmektedir. Kendisine yapılan en küçük bir iyiliğe teşekkür etme his ve ihtiyacı duyan insanın, bütün bu nimetler karşılığında onları veren Allah’a (c.c.) şükretmemesi ne büyük nankörlüktür. Bu şükrün esası ise, önce bu nimetlerin Cenab-ı Allah’tan (c.c.) olduğunu bilip itiraf etmek, sonra da O’nun bize tayin buyurduğu yoldan yürümektir. En kısa ifadesiyle, iman ve bütün şubeleriyle ibadetten oluşan bu şükür, gelecek bir mükâfat için değil, geçmiş nimetler için yerine getirilmesi gereken bir borçtur. Yani, insanın iman ve ibadeti, Cennet dahil gelecek mükâfatın sebebi değil, geçmiş nimetlerin gerektirdiği bir borç olup Cennet, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) bütünüyle fazl ve rahmetinden verdiği bir başka nimettir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim, Cennet’e giren insanların tavrını, kalblerinde hissedip ağızlarından dökülecek “Bütün hamd, Âlemlerin Rabbi Allah içindir!” sözüyle ifade eder (Zümer Sûresi/39: 75).

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَۗ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلِيسَۜ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ (١١)

11. Sizi varlık âlemine çıkardık; sonra size (mahiyetinize en uygun, en güzel) şekil ve sureti verdik; sonra da meleklere (ilmini, üstünlüğünü, yeryüzünde halifeliğe liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardım manâsında) “Âdem’e secde edin!” diye emrettik. Hepsi hemen secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi: (diretti ve) secde edenlerden olmadı.

قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (١٢)

12. Allah, “Sana emrettiğim halde seni (Âdem’e) secde etmekten alıkoyan nedir?” diye sordu. İblis, “Ben, ondan hayırlıyım. Beni (bir tür) ateşten yarattın; onu ise (bir tür) çamurdan yarattın!” dedi.

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ (١٣)

13. Allah, buyurdu: “Çabuk in oradan; bulunduğun o yerde ve konumda sana öyle büyüklenme hakkı tanınmamıştır. Derhal çık, artık sen zelil ve alçalmış olanlardansın.”

قَالَ اَنْظِرْنِ۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (١٤)

14. Şeytan, şöyle dedi: “Öldükten sonra diriltilecekleri Gün’e kadar bana süre tanı.”

قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ (١٥)

15. Allah buyurdu: “Sana, kendilerine (yeryüzünde) belli bir süre tanınmış olan (insan nesli var olduğu müddetçe) süre tanınmıştır.

قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَنِي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَۙ (١٦)

16. Şeytan, devam etti: “Öyleyse, madem Sen benim azgınlık edip sapmama yol verdin, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım.

ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ (١٧)

17. “Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. (*) Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!”

~Açıklama~

(*)Önlerinden yaklaşıp, onlara gelecek adına ümitsizlik verecek, içlerine gelecek endişesi yerleştirecek, ileride fakir düşecekleri korkusuyla onları zekât, sadaka ve daha başka her türlü infaktan alıkoyup mal ve para biriktirmeye sevk edecek, onlara Âhiret’i inkâr ettirecek ve geleceği kapkaranlık gösterecek; peygamberlerin yolunda giderken, bu yolu geçmişe ait gericilik olarak takdim edecek ve ilerisi adına kendilerine yapacağım va’dlerle onları türlü türlü dalâlet vadilerine atacağım.

Arkalarından yaklaşıp, geçmişi kapkaranlık bir mezarlık olarak gösterecek, hem geçmişi, hem geleceği karanlık göstermekle onları bunalımdan bunalıma sürükleyecek, peygamberlerin mesajlarını kabul etmekten alıkoyacak, peygamberlerin yolunda gittikleri geçmişlerini kendilerine unutturacak, inkâr ve reddettirecek, bu geçmişi onlara çok kötü takdim edecek; buna karşılık, şirk ve kötülük noktasında kalblerine ataperestlik yerleştirip, atalarını ve putperestlikle, cahiliye inanç, yaşantı ve âdetleriyle dolu geçmişlerini taklide yöneltecek ve bunu ilericilik olarak tanıtacağım.

Sağlarından gelecek, onlara dinî amellerini süsleyip püsleyecek, gözlerinde büyütecek, böylece kendilerini riyaya, bu amellerinin ve birtakım güzel hallerinin başkaları tarafından duyulmasını arzu etmeye, bunları başkalarına anlatarak kendilerini beğenmeye sevk edecek, böylece bütün güzel amellerini yok edecek; bundan başka, Din adına önemli meseleleri geriye aldırıp, ikinci–üçüncü dereceden meseleleri öne çıkartacak, onları bu meseleler üzerinde ihtilâflara sürükleyecek, grup grup edip aralarında savaşlar çıkaracak; Din’i nefislerine, arzularına, makam ve mevki düşüncelerine, dünyayı kazanma kaygularına âlet ettirecek, fakat onlara bütün bunları Din adına yaptıklarını fısıldayacak, böylece Âhiret’e eli boş gitmelerine çalışacağım.

Sollarından gelecek, onları Allah’ı, Âhiret’i ve diğer iman esaslarını inkâra sürükleyecek, Allah’ın dini dışında farklı farklı yollara sevk edecek, bu Din’in yerine başka dinler, sistemler, ideolojiler ikame edecek, onları hem Allah’ın diniyle hem dindarlarla mücadeleye ve savaşa çekecek; içki, kumar, piyango, zina, fuhuş gibi her türlü günah bataklıklarında dolaştıracak; faiz, ihtikâr, yolsuzluk, aldatma, hırsızlık, soygun gibi her türlü haksız muameleye, zulme, cana kıymaya, anne-babaya isyana, en temel insan hak ve hürriyetlerini ihlâle itecek, fakat bütün bunları kendilerine güzel gösterecek ve hümanizm, adalet, barış, insan hakları, medeniyet, ilerleme gibi kavramlar altında takdim etmeye çağıracağım.”

Hemen belirtmeliyiz ki, burada şeytana atfettiğimiz hareketlerin hepsi onun hakkında mecazi olup, aslında şeytanın yaptığı sadece bir davetten ibarettir. Şeytanın insan üzerinde yaptırım gücü yoktur; fakat o, insanı davet eder; kalbine sözünü ettiğimiz davranışları üfler ve onları işlemeye çağırır. İnsan, bunlara uyar veya uymaz; her halükârda onun amellerini yaratan Allah’tır.

قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫مًا مَدْحُورًاۜ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَعِينَ (١٨)

18. Allah, emretti: “Çık oradan; artık bütün bütün yerilmiş ve kovulmuş bulunuyorsun. İnsanlardan da kim sana uyarsa, iyi bilin ki, hiç şüphesiz Cehennem’i sizlerle (sen ve yardımcılarınla birlikte, sana uyarak senin gibi şeytanlaşan insanlarla) dolduracağım.”

وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ (١٩)

19. (Allah, sonra Âdem’i ve eşini cennete koydu ve şöyle buyurdu): “Ey Âdem, eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde yiyin, istifade edin, fakat şu ağaca yaklaşmayın; aksi halde, yanlış yapıp da kendilerine yazık edenlerden olursunuz.”

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ (٢٠)

20. Derken şeytan, gözlerinden gizlenmiş olan edep yerlerini açığa çıkarmak ve fıtratlarında yer alıp da o ana kadar farkında olmadıkları her türlü nefsanî arzuyu harekete geçirmek için her ikisine de fısıldadı ve şu telkinde bulundu: “Rabbiniz, bu ağacı size başka bir sebeple değil, ancak burada sonsuz saltanat sahibi iki melik olmayasınız veya sonsuzca hayat sürenlerden olmayasınız diye yasakladı.”

وَقَاسَمَهُمَٓا اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَۙ (٢١)

21. Bir de ardından, “Ben sizin ancak iyiliğinizi istiyor ve bu bakımdan size öğüt veriyorum!” diye yemin üstüne yemin etti.

فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبِينٌ (٢٢)

22. Böylece, (Allah adına ettiği yeminle) onları aldattı ve konumlarına yakışmayan bir işe sürükledi: O (yasaklanmış) ağaçtan tadar tatmaz, birden edep yerleri (ve bütün beşerî hususiyetleri) kendilerine açılıp belli oluverdi ve oraları cennet yapraklarıyla hemen örtmeye giriştiler. Bu sırada, Rabbileri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmemiş ve size ‘Şüphesiz şeytan, ikiniz için de apaçık bir düşmandır!’ dememiş miydim?” (*)

~Açıklama~

(*) Önemli noktalarına Bakara Sûresi’nde (âyet: 34–39, not 34–44) işaret edilen Âdem-iblis (şeytan) veya insan-şeytan münasebet ve mücadelesi, burada sûrenin ana konusu ve mahiyeti açısından biraz daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. İnsanı ve hem kendisinin hem de tâbi tutulduğu yeryüzü hayatının mahiyetini iyi kavramak için bu Âdem-iblis (şeytan) veya insan–şeytan kıssası ve münasebeti son derece önemlidir. Bu kıssa ve münasebette dikkat çekilen ana noktalar şöyle özetlenebilir: Meleklerde çok cüz’î bir irade olmakla birlikte şerre kabiliyet yoktur. Buna karşılık şeytan, hayra kabiliyetini bütün bütün yitirmiş bir varlıktır. İnsan ise, çift yönlü olmakla, onun hem semavî hem arzî, hem fizik ötesi hem fizikî, hem toprağa dayalı bedenî hem Allah’tan gelen ruhî-manevî, hem melekî hem şeytanî yanı vardır. Dolayısıyla insan, hem hayra meyilli ve kabiliyetlidir hem şerre. Fakat şer tahrip demek ve tahrip de çok kolay olduğundan, irade ve belli derecede güç sahibi bir varlık olarak insan, tahrip cihetinde şeytanı çok rahat aşabilir. Buna karşılık, hayır tamamen müsbet ve yapmak demek olduğundan, bu noktada insanın eli gayet kısadır ve yardıma muhtaçtır. İşte, bu yardımın kaynağı Cenab-ı Allah’tır ve O’nu tanıma adına Allah (c.c.), insan vicdanına dayanak arama ve yardım isteme melekeleri yerleştirmiştir. İnsan, bu melekelerini usulünce kullanmakla Allah’ı bulur. İnsanın çift yönlü olması ve irade ile donatılması, onun bizzat kendi içinin bir harp meydanı olmasını netice vermiştir. İnsan, bizzat kendi nefsinde hayır ve şer arasındaki mücadeleyi ve onu bu iki taraftan birine çağıran iki ayrı gücün varlığını sürekli hisseder. İşte bu iki güç veya davetçiden biri şeytan, diğeri ise Hz. Allah (c.c.) veya melektir. İnsanın gerçek insanlığı bu mücadelede yatar. Meleklerde bu mücadele olmadığı için makamları sabit iken, insan sürekli bu mücadele ile, yaratılışında potansiyel olarak bulunan kabiliyetleri harekete geçirir; böylece hem maddî ve ilmî yönden, hem de mânen terakki eder. Onun dünyada ve Âhiret’teki gerçek saadeti bu iki yönlü terakkinin bir arada yürümesinde yatar. Şeytanın şeytanlaşmasına ve İlâhî rahmetten ebediyen kovulmasına sebep kibir ve gururu olmuştur. O, Allah’ın emri karşısında üstünlüğü fizikî yapıda bulan akıl yürütme ile isyan yolunu seçmiş, hatasının ardından af dileyeceğine hatasına mazeret aramaya girişmiş, diretmiş ve birden bütün inanma ve hayır kabiliyetlerini yitirmiştir. Buna karşılık, Âdem veya insan, (kalbde bir meyil veya meyilde sadece bir tasarruf mahiyetindeki) iradesini hatası karşısında pişmanlık ve Allah’tan af dileme yolunda kullanmış, bunun karşılığında Cenab-ı Allah da onu tevbeye yönlendirmiş ve affetmiştir. İşte, insana her zaman hataları karşısında düşen pişmanlıktır, tevbedir, istiğfardır. Ve bütün bunların madeni de, Allah karşısında mutlak acziyetimizi ve yoksunluğumuzu kavrayarak enaniyeti bütün bütün terketme, tevazu, mahviyet ve hacalettir; bunlara dayalı olarak iman ve ibadettir. İnsan, şeytanın, yardımcılarının ve şeytanlaşmış insanların, kısaca insan ve cinden şeytanların hileleri ve aldatmaları karşısında daima tetikte bulunmalıdır.

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٢٣)

23. Hemen yalvarmaya durdular: “Ey bizim Rabbimiz! Biz, kendi kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize hususî rahmetinle muamelede bulunmazsan, hiç şüphesiz ebedî kaybedenlerden oluruz!”

قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى حِينٍ (٢٤)

24. Allah buyurdu: “İnin (ey Âdem, eşi ve şeytan), artık birbirinize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz). Yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız!”

قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ۟ (٢٥)

25. Yine buyurdu: “Bundan böyle o yeryüzünde yaşayacak, orada ölecek ve yeniden oradan diriltilip çıkarılacaksınız!”

يَا بَنِ۪ٓي اٰدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ وَرِيشًا۠ وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ (٢٦)

26. Ey Âdem’in çocukları! Bakın, size edep yerlerinizi örten (değişik şekil ve türlerde) elbise ile, ayrıca onun üzerine giyip süsleneceğiniz giysiler indirdik. (*) Ama unutmayın ki, takva elbisesi var ya, işte o en güzel, en hayırlı elbisedir. (Diğer elbiselerle edep yerlerinizi ve vücudunuzu kat kat örterken, takva elbisesiyle ise, fıtratınızdaki sizi hayadan mahrum bırakan ve edep yerlerinizi açığa çıkaran hususiyetlerin üstünü örter ve ayrıca kat kat faziletlerle donanırsınız.)” Bütün bunlar, Allah’ın (gerçeği gösteren) delilleri ve vahyettiği âyetlerindendir. Olur ki insanlar, üzerlerinde düşünüp ders alırlar.

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah’ın hayatta insana gerekli olan meselâ giyecek ve demir gibi (Hadid Sûresi/57: 25) temel eşya ve malzeme için indirdik tabirini kullanması, onların hepsinin Allah’ın nimeti olduğuna ve dolayısıyla değer ve mevkilerine işaret eder. Ayrıca, yeryüzünde elbisenin hammaddesi gibi insana verilen bütün nimetlerin üretilip elde edilmesi, yağmurla birlikte güneşin ışığına ve ısısına bağlıdır. Bunlar da ‘yukarı’dadırlar. Dolayısıyla yeryüzündeki bütün nimetler semadan indirilmiştir ve indirilmektedir denebilir.

يَا بَنِ۪ٓي اٰدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَاۜ اِنَّهُ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْۜ اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ (٢٧)

27. Ey Âdem’in çocukları! Şeytan nasıl anne–babanızın üzerinden (bir an için takva elbisesini ve) elbiselerini sıyırıp, onlara edep yerlerini (ve mahiyetlerindeki bütün beşerî hususiyetleri) göstermiş ve onları cennetten çıkarmışsa, aynı şekilde sakın sizi de dünyada tâbi tutulduğunuz imtihanlarda kaybetmenize sebep olarak benzer bir belânın içine atmasın! O sizi görür; o da, kabilesi de, sizin onları göremeyeceğiniz yerlerden sizi görürler. Doğrusu Biz, şeytanları iman etmeyenlere yoldaş, dost ve onların işbirlikçileri yaptık.

وَاِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِۜ اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٢٨)

28. O iman etmeyenler, (Kâbe’yi çıplak tavaf etme gibi) çirkin bir iş işlediklerinde “Biz, atalarımızı da aynı işi yaparken gördük (ve onların izinden gidiyoruz); kaldı ki, Allah da bize böyle emretti.” derler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Allah, asla çirkin bir işi emretmez. Yoksa siz, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri konuşuyor olmayasınız?”

قُلْ اَمَرَ رَبِّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ وَاَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَۜ كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَۜ (٢٩)

29. Yine, şöyle de: “Benim Rabbim, her işte ve her bakımdan doğruyu, dengeli ve adaletli olmayı emreder.” Her ibadetinizde bütün varlığınızla O’na yönelin ve Din’de O’nun rızasından başka hiçbir şey gözetmeyerek tam bir ihlâsla O’na yalvarın. (Dünya hayatının) başında sizi nasıl kılmışsa, (bu hayatın sonunda ve ölümünüzün ardından O’na) aynı şekilde dönersiniz:

فَر۪يقًا هَدٰى وَفَر۪يقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ (٣٠)

30. (İki grup halinde:) bir grubu hidayet buyurmuş, diğer grup ise dalâlete müstahak olmuş olarak. Dalâlette olanlar, Allah’ı bırakıp şeytanları yoldaş, dost ve işlerine vekil edinmişlerdir; böyleyken kendilerini doğru yolu tutmuş zannetmektedirler. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetler, çok önemli bazı gerçeklere parmak basmaktadır: Takva ile giyinik olma, şeytana uyma ile çıplaklık arasında çok büyük münasebet vardır. Allah, hem takva elbisesini giymeyi, hem de tesettürü emretmekte ve takva elbiseninin tesettürü gerektirdiğini beyan buyurmaktadır. Şeytan ise insanı, takva elbisesinden de, tesettürden de soyunmaya çağırır. Konu, Hz. Âdem’in eşiyle birlikte cennetten çıkarılması ile takva elbisesinden ve tesettürden soyunmanın bundaki rolü çerçevesinde düşünüldüğünde tesettürün ne kadar önemli ve insan için ne derece hayatî olduğu anlaşılır. Bütün varlıklar, Allah’ın ezelî İlminde sâbit aynlar halinde mevcut, yani birer ilmî vücuda sahip iken, Kader’in tecellisi ile taayyün etmiş, yani Kader her birine bir mahiyet elbisesi giydirmiş, buna göre de Kudret, her birine kendine has bir vücut vermiştir. Kudret’in âlemlerden âlemlere geçirerek, nihayet maddî âlemde ceset elbisesinin içine yerleştirdiği ve böylece yeryüzü hayatına başlayan insan, bu hayata adım atmakla birlikte, geldiği âlemler istikametinde bütünüyle Kudret yurdu olan Âhiret’e doğru dönüş yoluna girmiş olmaktadır. Ölmekle ceset elbisesinden soyunmasının ardından, Kıyamet hadisesiyle kurulacak yeni ve ebedî âlemde kendini bu dünyada iken yaptığı amellerine göre hazırlanmış bir ortamda bulacak ve şüphesiz o ortam bu dünya gibi olmayacaktır. İnsanlar, nasıl dünya hayatının başında, Bakara Sûresi 38 ve 39’uncu âyetlerde buyurulduğu üzere, hidayet ve dalâlettekiler olarak iki gruba ayrılmışsa ve öyle yaşayıp gidiyorlarsa, aynı şekilde yine iki gruptan birine dahil olarak ölecek ve aynı şekilde diriltilip Allah’ın huzuruna çıkarılacaklardır.

Âyet-i kerime, böyle bir ‘ferşiye ve arşiye’yi, yani iniş ve çıkışı veya geliş ve dönüşü ifade ettiği gibi, yeryüzünde de hadiselerin ve tarihin düz bir çizgi halinde değil, çevrimler halinde geliştiğini, fakat döne döne mesafe alan bir cisim gibi, yerküremiz gibi, güneş ve güneş sistemi gibi, çevrimler halinde ileri doğru mesafe aldığını, fertlerin ve toplumların hayatında gecelerin veya gece gibi durumların gündüzleri ve gündüz-misal durumları, kışların baharları, bahar ve yazların kışları takip ettiğini, bu şekilde “günlerin döndürülüp durduğunu” da nazara vermektedir. Hidayet, müsbet ve dolayısıyla var oluşu ifade eder. Bir şeyin varlığı bütün parçalarının varlığına bağlı olduğundan, insanın eli hidayet noktasında çok kısadır ve mutlak manâda o, Allah’ın yardım ve yönlendirmesine muhtaçtır. Dalâlet veya sapkınlık ve küfür ise menfî bir hüküm, dolayısıyla tahrip ve adem, yani yokluk demek olduğundan, bir şeyin yok olması için bir parçasının yok olması çok defa kâfi gelmekle, insan, bu cihette şeytanları bile utandıracak derinlikte çukurlara düşebilir. Dolayısıyla o, dalâlet ve küfürden korunmak için de mutlak manâda Allah’ın yardımına ve korumasına, ayrıca sürekli temkin, dikkat, muhasebe ve murakabeye muhtaçtır. Bediüzzaman hz., bu hususta altın gibi bir ölçü ortaya koyar:  “Bir eline istiğfarı, bir eline duayı al. İstiğfar şerrin kökünü keserken, dua hayra temayüle kuvvet verir.” Yani insan, sürekli istiğfar ve dua halinde olmalıdır ki, bir yandan günah, şer ve tahripten korunurken, bir yandan da hayırlara muvaffak olabilsin.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 79 kez okundu