يَا بَنِ۪ٓي اٰدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُواۚ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ۟ (٣١)
31. Ey Âdem’in çocukları! Her ne zaman namaza (veya tavaf gibi bir başka ibadete) duracak olsanız (çıplak, başkalarına rahatsızlık verici ve tiksindirici bir halde bulunmayın); temiz ve güzel olan elbisenizi giyin (ve en güzel heyet ve surette bulunun. Yeme ve içmenizde de meşrû sınırlar içinde kalın ve Allah’ın helâl kıldığı yiyecekleri haram kılmayarak) yiyin, için, fakat (yiyip içmenizde ve daha başka şekillerde) israfa gitmeyin. Hiç şüphesiz Allah, müsrifleri sevmez.
قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّٰهِ الَّتِ۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٣٢)
32. (Ey Rasûlüm!) De ki: “Allah’ın, kulları için yaratıp ortaya çıkardığı (ve bitkilerden, hayvanlardan ve madenlerden elde edilen helâl) giyim, takı ve eşyayı, ayrıca rızık türünden temiz, hoş ve sağlığa zararsız yiyecek ve içecekleri kim haram kılabilir ki?” Yine, de: “Onların hepsi, dünya hayatında (başkaları da şüphesiz onlardan faydalanmakla birlikte, temelde) mü’minler içindir; Kıyamet Günü ise sadece mü’minler içindir.” Yolumuzun işaretleri olan gerçekleri, ilimle alâkası bulunan ve öğrenmek maksadıyla araştıran bir topluluk için işte böyle detaylarıyla açıklıyoruz. (*)
~Açıklama~
(*) Bilhassa birtakım hususî meselelerin ve hususî sahada geçerli gerçeklerin bütünü kapsayacak şekilde genişletilmesi, tarih boyu çok yanlış anlama ve uygulamalara yol açmıştır. Bunlardan biri de, dünyayı tahkir ve zühd anlayışıdır. İnsan, yeryüzünün halifesi olma vazife ve fonksiyonuna sahiptir. Eşyaya Allah’ın çizdiği sınırlar (meselâ ekolojik denge ve kâinatta geçerli küllî kanunlar) çerçevesinde müdahale ile yeryüzünü imar etmek ve yeryüzünde Allah adına O’nun koyduğu kanunlar çerçevesinde hükmetmek demek olan bu vazife ve fonksiyon, tabiî ki öncelikle mü’minler üzerine düşmektedir. Çünkü küfür, Allah ile irtibatı koparır ve insanı yeryüzünde kan döken, bozgunculuk yapan bir varlığa dönüştürür. Dolayısıyla, yeryüzünde insan hayatının varlığı imana, İslâm’a, bu sebeple mü’minlerin varlığına bağlı olduğundan, yeryüzü nimetleri öncelikle mü’minlere aittir ve bunların idaresi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde bölüştürülmesi de mü’minler üzerine borçtur. Mü’minler bu borcu, bu vazifeyi yerine getirmedikleri, bunu yerine getirecek maddî–manevî donanıma sahip olmadıkları zaman sorumlu olurlar. Dolayısıyla, yeryüzü nimetlerinden meşrû dairede faydalanmak onların hakkı, onları adilane dağıtmak, idare etmek ve karşılığında şükretmek ise vazifeleridir. Buna karşılık, onlardan istifadede israf ile meşrû sınırları aşmak, yeme–içmeyi hayatın gayesi haline getirmek, yasaktır. Fazla yeme–içme, yenecek–içecek maddeler üzerinde rekabet ve boğuşmayı getirmesinin yanısıra insanda birikmiş enerji demektir ve bunun ölçüsüz boşaltılması da fuhuş gibi helâk edici günahlara yol açar. Bu noktada fertler kendi adlarına zühd ve riyazet yapabilirler. Fakat İslâm toplumu, zühd ve riyazet adına yeryüzü nimetlerinin temellük ve tasarrufunu başkalarına bırakamaz. Bediüzzaman hazretlerinin verdiği ölçü içinde, dünya kalben istenmemeli, fakat kesben istenmeli, yani dünya kazanılmalı ve ondaki nimetler Allah için, O’nun yolunda kullanılmalıdır.
قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٣٣)
33. De ki: “Rabbim, ancak açığıyla gizlisiyle (zina, eşcinsellik ve namuslu kadınlara iftira gibi) bütün yüz kızartıcı çirkin işleri; günah olduğunda şüphe bulunmayan (içki ve her türlü şans oyunlarını; kan, leş, domuz eti gibi yiyecekleri; rüşvet, gasp, yolsuzluk, hırsızlık gibi muameleleri); (Din’e, cana, mala, ırza, akla) karşı işlenmiş ve haksızlığında şüphe olmayan her türlü tecavüzü; Allah’ın, (güya ilâh ve ma’bud kabul edilebileceklerine dair) haklarında herhangi bir delil indirmesi asla mümkün bulunmayan birtakım nesneleri O’na ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz ve ilme dayanmayan yakışıksız sözler söyleyip gerçek dışı iddialarda bulunmanızı haram kılmıştır.” (*)
~Açıklama~
(*) Ayrıca bkn: Mâide Sûresi/5: 3; En’âm Sûresi/6: 151–152.
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ (٣٤)
34. Bilin ki, her ümmet için takdir edilmiş belli bir süre vardır. Bu sürenin sonu geldiğinde, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler. (*)
~Açıklama~
(*) Âyetten, toplumların tarihine cebrî bir determinizmin (fatalism) yön verdiği manâsı çıkarılmamalıdır. Bilhassa 19’uncu asırda batıda ortaya çıkan ve temelde düz bir ilerleme fikrine dayanan tarih felsefelerinde tarihe sanki insandan bağımsızmış gibi gelişen zaman ve şartların yön verdiği anlayışı hakimdi. Bunlara göre, zamanın akışının dışında kalan toplumlar yok olmaya mahkûm iken, bu akışa ayak uyduran toplumlar ise ayakta kalma hakkına sahipti. Bu anlayışta, 19’uncu asırdaki Batı emperyalizmini tarihin vazgeçilmez ve önü alınamaz bir hükmü gibi takdim etme gayesinin olmadığını söylemek zordur. Buna karşılık Kur’ân, fertlerin hayatında olduğu gibi, fertler (atomlarından) meydana gelen toplum bütününde de insan iradesine kendine has bir yer tanır ve buna göre her toplum, şahs-ı manevîsine (toplumsal bütününe, tüzel kişiliğine) ait iradesinin tercihlerine göre yükselir, geriler ve yıkılır. Dolayısıyla söz konusu âyet, İlâhî Meşiet ve bununla ilgili diğer âyetler ve daha önce yapılan açıklamalar çerçevesinde ele alınmalıdır (Bakara Sûresi/2, 20, not 13; Nisâ Sûresi/4, not 18; Mâide Sûresi/5, 40, not 8; En’âm Sûresi/6, 39, 112, 137, not 9). Cenab-ı Allah (c.c.) hakkında zaman, dolayısıyla dün, bugün, yarın söz konusu olmadığı ve O her şeyi bir nokta gibi görüp bildiği, Meşiet de İlm’in bir nevi unvanı olup, İlim’le iç içe bulunduğu, bir de her hadise Meşiet’in takdir buyurduğu sebep-sonuç kanunları çerçevesinde meydana geldiği için âyet, bir vakıayı haber vermekte, yoksa mecburî bir kanun veya hükmü ifade etmekte değildir. Nitekim sonraki âyetler, bütün insanlar için geçerli ve onların iradelerine bakan hükümleri belirtmekle bu gerçeğe parmak basmaktadır.
Bu âyetle ilgili bir diğer önemli husus da şudur. Bazı kavimler, küfür, şirk, zulümde direttikleri için helâk edilmişlerdir. Bazı âyetlerde buyrulduğu üzere, eğer bunlar iman etmiş olsalardı, helâk edilmeyecek ve daha bir süre hayatta kalacaklardı. Ne var ki, imansızlıkta direttiler. Allah’ın ezeli İlmine dayanan ezelî takdir bu yönde olduğu için, yine de takdirdeki süre kadar hayatta kalmış oldular. Bu noktada unutulmaması gereken husus, İlâhî takdirin ezelî bir ‘ön bilgi’ gibi olduğu ve insanların iradî tercihlerini nazara aldığıdır.
يَا بَنِ۪ٓي اٰدَمَ اِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتِيۙ فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (٣٥)
35. (Dolayısıyla, iradenizle şekillenen ve başlangıcı gibi bir de sonu olan bu yeryüzü hayatıyla ilgili olarak şöyle hükmettik): Ey Âdem’in çocukları! Ne zaman size içinizden Benim âyetlerimi okuyup anlatan rasûller gelir de, kim onlara muhalefet etmekten sakınıp Benim korumam altına girer ve halini ıslah ettiği gibi umumî sulh adına da hareket ederse, onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٣٦)
36. Buna karşılık, âyetlerimizi yalanlayan ve onların karşısında büyüklük taslayarak inanmayı kibirlerine yediremeyenler ise, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar ve orada sonsuzca kalacaklardır.
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِهِ۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِرِينَ (٣٧)
37. Uydurdukları yalanları Allah’a isnat ederek O’na iftirada bulunan veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?! Öylelerinin Kitap’tan (ömür ve rızık noktasında takdirden) nasipleri ne ise kendilerine erişecektir. Ama sonunda elçilerimiz (ölüm melekleri) başlarında durup canlarını alırken, “Allah’tan gayri ilâh ve ma’bud tanıyıp dua ve ibadet ettikleriniz hani nerede?” diye sorarlar. “Bizi bırakıp ortadan kayboluverdiler!” der ve böylece kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik yaparlar.
قَالَ ادْخُلُوا فِ۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ فِي النَّارِۜ كُلَّمَا دَخَلَتْ اُمَّةٌ لَعَنَتْ اُخْتَهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا ادَّارَكُوا ف۪يهَا جَمِيعًاۙ قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِۜ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلٰكِنْ لَا تَعْلَمُونَ (٣٨)
38. Allah da şöyle buyurur: “Katılın insanlardan ve cinlerden sizden önce geçen toplulukların arasına, girin onlarla beraber Ateş’e!” Bu şekilde bir topluluk Ateş’e girdikçe yoldaşlarına lânet eder. Nihayet hepsi orada toplanıp bir araya geldiklerinde, sonrakiler öncekiler hakkında şöyle der: “Ey Rabbimiz! Şunlar bizi yoldan çıkardılar; bu sebeple onlara iki kat Ateş azabı çektir!” Allah, şöyle buyurur: “(Saptıranlar, hem kendileri sapıp hem de başkalarını saptırdığı, diğerleri ise onlara uyup saptığı ve onları taklit ettikleri için,) her birinize iki kat azap var, fakat siz bilmiyorsunuz.”
وَقَالَتْ اُو۫لٰيهُمْ لِاُخْرٰيهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟ (٣٩)
39. Bu defa öncekiler, diğerlerine şöyle söylenir: “Gördünüz ya, sizin bizden bir üstünlüğünüz, bize karşı bir ayrıcalığınız yok. O halde, bizzat kendi kazandığınız (günahlar karşılığında) tadın şu azabı!”
اِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ (٤٠)
40. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onların karşısında büyüklük taslayarak inanmayı kibirlerine yediremeyenlere gök kapıları açılmayacak, (yaptıkları bazı güzel işler bile kabul görmeyecek) ve “deve iğne deliğinden geçmedikçe” onlar da Cennet’e giremeyeceklerdir. Hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçluları işte böyle cezalandırırız.
لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ (٤١)
41. Onların hakkı, Cehennem (ateşin)den bir yatak ve üzerlerinde de yine aynı ateşten örtülerdir. (*) Zalimleri işte böyle cezalandırırız.
~Açıklama~
(*) Âyet, çok beliğ bir şekilde, tasvir ettiği kişilerin dünyada rahatı, rahat yatakları ve bu yataklarda yatmayı çok sevdiğini ima etmektedir. Çünkü ceza, daima işlenen suçun cinsinden olur. Bu şekilde rahata ve rahat yataklarda yatmaya düşkün olanlar, yemeye, eğlenceye ve şehvetlerine de düşkün olurlar. Burada, “Ümmetim için karın büyüklüğü, çok uyku, tembellik ve yakîn azlığından korkarım.” hadis-i şerifini de hatırlayabiliriz (Kenzü’l-Ummal, 3: 460). Tabiî böyle bir hayat iman etmeye mani olduğu gibi, başkalarının hakkına tecavüzün de sebeplerindendir. Hemen takip eden 41’inci âyette bu insanların zalim olarak nitelenmesi de bu bakımdan manâlıdır. Onlar, hem başkalarına, hem de kendilerine zulmetmektedirler.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۘ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٤٢)
42. İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise –ki Biz, hiç kimseye kapasitesinin üzerinde bir sorumluluk yüklemeyiz– onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُۚ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٤٣)
43. Göğüslerinde (diğer mü’minlere karşı dünyada iken) kin, haset ve suizan kabilinden ne varsa hepsini çeker alırız –ırmaklar akar ayaklarının altından. Hamd ve şükür duygularıyla dopdolu olarak, “Bizi dünyada iken bahşettiği hidayetin neticesinde bu nimetlere erdiren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi bu yola erdirmemiş olsaydı, biz kendimiz asla ona ulaşamazdık. Rabbimizin elçilerinin bize gerçeği getirdikleri apaçık ortada!” derler. O anda kendilerine seslenilir: “İşte, (dünyada iken) yapmayı tabiat haline getirdiğiniz güzel işlerden dolayı vâris kılındığınız (muhteşem) Cennet!”
وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّاۜ قَالُوا نَعَمْۚ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِمِينَۙ (٤٤)
44. Cennet ehli, Ateş’in yârânına seslenir: “İşte görüyorsunuz: Biz, Rabbimizin bize va’dettiğini gerçek bulduk; siz de Rabbinizin size va’dettiğinin gerçek olduğunu gördünüz mü?” Diğerleri, “Evet!” derler. Derken, aralarında duran bir görevli, “Allah’ın lâneti bütün zalimlerin üzerine olsun!” diye bağırır.
اَلَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًاۚ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ كَافِرُونَۜ (٤٥)
45. –O zalimler, insanları Allah’ın yolundan alıkoymakta ve o yolun eğriliğini, keyiflerine göre eğrilip bükülmesini ve eğri tanınmasını arzu etmekte ve onu böyle göstermeye çalışmaktadırlar. Onlar, Âhiret’e ise bütün bütün kâfirdirler.–
وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌۚ وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّا بِسِيمٰيهُمْۚ وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ (٤٦)
46. İki taraf arasında bir perde bulunur; (Cennet ile Cehennem arasındaki) surun kuleleri (A’râf) üzerinde her iki tarafı simalarından tanıyan bazı zatlar da vardır: (*) Cennet ehline “Selâm size!” diye seslenirler; onlar henüz Cennet’e girmemiş olup, girmeyi şiddetle arzulamakta ve beklemektedirler.
~Açıklama~
(*) Bu şahısların kimler olduğu konusunda farklı yorumlar vardır. Bir grup müfessir, onların peygamberler, asfiya ve evliya gibi, herkesi simasından tanıyan büyük zatlar olduğu görüşündedir. Bir diğer grup ise, onların sevapları ile günahları eşit ve Cehennem’e atılmaktan korkan, Cennet’e girmeyi de uman mü’minler olduğunu belirtir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu konudaki açıklaması daha tatmin edicidir: “Mü’minlerin başına gelen büyük–küçük her musibet, birtakım günahlarının affedilmesine sebep olur. Allah, bazı kullarının günahlarını ölüm hastalığında, bazılarınınkini kabirde, bazılarınınkini Mahşer’de, bazılarınınkini ise Terazi’de ve defterlerin verilme ânında temizler. Bütün bunlardan sonra, günahlarının tamamı silinmemiş ve henüz Cennet’e girmeyi hak etmemiş daha bazıları kalır ki, bunlar da, bir yandan Cehennem’in dehşetini duyup cehennemliklerin halleri karşısında ürperecekleri, bir yandan Cennet’in tatlı esintilerini hissedip Cennet ehli karşısında inşirah duyacakları bir ‘yer’ olarak A’râf’ta bir süre bekletilirler. İşte âyette anılan zatlar, bunlar olsa gerektir.” (Tereddütler, 4: 135)
وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ قَالُوا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ۟ (٤٧)
47. Gözleri Ateş’in yârânı tarafına kayınca, (onların o ürpertici halleri karşısında) “Rabbimiz, bizi şu zalimler topluluğu ile beraber eyleme!” diye dua ederler.
وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ رِجَالًا يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمٰيهُمْ قَالُوا مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ (٤٨)
48. Yüksek kulelerin üzerindeki o topluluk, (dünyada iken küfrün önde gelenleri olan ve) simalarından tanıdıkları bazı kimselere de seslenir ve “Gördünüz ya! (Bugün size) ne topladığınız mallarınız, ne onca taraftarlarınız, ne de büyüklük taslamalarınız ve çalımlarınız fayda verdi!” derler.
اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذِينَ اَقْسَمْتُمْ لَا يَنَالُهُمُ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍۜ اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ (٤٩)
49. (Cennet ehlini göstererek,) “Şunlar değil miydi,” diye sorarlar, “haklarında, ‘Allah, asla bizden esirgediği bir lütufla onlara iltifatta bulunmaz!’ diye yemin edip hor gördükleriniz!?” (Bu arada Cennet ehline seslenilir): “Girin şimdi Cennet’e! Sizin için herhangi bir korku söz konusu değildir ve siz asla üzülmeyeceksiniz de!”
وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَۙ (٥٠)
50. Derken Ateş’in yârânı Cennet ehline, “Ne olur, lütfen suyunuzdan veya Allah’ın size nasip ettiği diğer nimetlerden biraz da bize doğru dökün!” diye seslenirler. Cennet ehli ise, “Ama Allah, o suyu da, diğer nimetleri de kâfirlere haram kılmıştır!” diye mukabelede bulunur.
اَلَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَاۙ وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ (٥١)
51. O kâfirler ki, dinlerini oyun ve eğlence edinip, din adına oyun ve eğlence türünden şeylerle meşgul olmuşlardı; dünya hayatı kendilerini aldatmıştı. Onlar nasıl kendilerini bekleyen bu önemli günle yüz yüze gelmeyi unutmuşlardı ve âyetlerimiz karşısında ayak direyip onları inkâr ediyorlardı, işte Biz de bugün onları öyle unutur, (affetme ve nimet verme hususunda) hiç hatırlamayız.
وَلَقَدْ جِئْنَاهُمْ بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلٰى عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٥٢)
52. İşte onlara, mutlak bir bilgiye dayalı olarak manâsını ve hükümlerini tek tek açıkladığımız, (her bir manâ ve hükmüne) iman edecek bir topluluk için hidayetin kaynağı ve (tahmin bile edemeyecekleri hayırlarla dolu) rahmet olan bir Kitap getirdik (gönderdik).
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا تَأْو۪يلَهُۜ يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۚ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَٓاءَ فَيَشْفَعُوا لَنَٓا اَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُۜ قَدْ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ (٥٣)
53. Fakat onlar, (“Hele bakalım bu iş nereye varacak?” diye,) sadece bu Kitaba davetin âkıbetini mi gözlüyorlar? Onun haber verdiği âkıbet geldiği gün, daha önce onu nisyana gömenler, “Andolsun, Rabbimizin elçileri bize gerçeğin ta kendisini getirmişlerdi, (ama biz kulak asmadık). Şimdi (Rabbimiz) katında şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Veya geri döndürülmemiz mümkün olmaz mı ki, bu defa daha önce yaptıklarımızın tam tersini yapalım?” diye hayıflanırlar. Ne var ki onlar, kendi felâketlerini bizzat kendileri hazırladılar ve kendilerine en büyük zararı verdiler. Uydurdukları sahte ilâhları da onları yüzüstü bırakıp, görünmez oluverdi.
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ (٥٤)
54. Rabbiniz Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı; sonra da Arş’ın üzerine istiva buyurdu: geceyi gündüze bürüyor ki, birbirinin peşinden ısrarla koşturur dururlar; güneş, ay ve yıldızlar da, tam bir boyun eğmişlik içinde O’nun buyruğu ile hareket ederler. Bilin ki yaratma da, emir ve idare de mutlak manâda O’na aittir. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir, her buyruğu ve icraatı ne bereketler yüklüdür! (*)
~Açıklama~
(*) Bu ve gelecek âyetler, insanı âfâkta ve enfüste, dış dünyada ve onun iç dünyasında gezdirmekte ve Cenab-ı Allah’ın mutlak hakimiyetini nazara vermektedir. İnsan, önce nefsine, kendi dünyasına hasr-ı nazar eder. Hepimizi sahip bulunduğumuz yapı ve özelliklerle yaratan, besleyip büyüten, yaşatan, irademizden bağımsız çalışan vücudumuzu sahip olduğu sisteme koyan Allah (c.c.), bizim Rabbimizdir. Yani âyet, önce kendi dünyamızda bizi, vücudumuzu ve hayatımızı idare edenin Allah olduğuna, dolayısıyla Rubûbiyet’in O’nun hakkı bulunduğuna dikkat çekmektedir. Daha sonra bizi etrafımızda, dış dünyada gezdirerek Rubûbiyet’in hususiyetlerini ve temelini anlatmakta ve bunun için de önce O’nun yaratıcılığına, sonra da, yarattığı her şeyin, bütün kâinatın ve tek tek her varlığın üzerindeki mutlak hakimiyetine dikkatleri çekmektedir. Buyruk (emir), dolayısıyla hakimiyet, ancak Yaratan’a ait olabilir; çünkü Yaratan’dır ki, yarattıklarının sahibi O’dur. Nasıl insan gibi, kazandığı her şeyde hissesi yüzde bir bile olmayan bir varlık, kazandığı şeyin tamamı üzerinde mutlak mülkiyet iddia eder, o halde, her şeyi yoktan var eden Allah, elbette yarattığı ve bütünüyle sahip bulunduğu her şey üzerinde mutlak mülkiyet ve otoriteye de sahip olacaktır.
Âyette göklerin ve yerin 6 günde yaratıldığı, sonra da Cenab-ı Allah’ın Arş’ı istiva buyurduğu ifade edilmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de gün kavramı, sadece bildiğimiz anlamda gün için değil, bunun yanısıra, hattâ daha çok bir zaman birimi olarak, ayrıca dönem, hususî zaman veya devir manâlarında kullanılır. Bir âyet-i kerimede, bizim günümüzle 1000 yıl süren (Secde Sûresi/32: 5), bir başka âyet-i kerimede 50.000 yıl süren (Meâric Sûresi/70: 4) günden bahsedilir. Demek ki gün, süre olarak izafidir. Ayrıca âlemler, içinde bulunduğumuz dünyadan ibaret değildir. Yerkürenin günü, güneşin günü, her bir gezegenin günü birbirinden farklı olduğu gibi, rüya âlemine ait gün ile, ruh ve hayal âlemlerine ait günler, maddî olmayan Misal, Melekût, Ceberût gibi âlemlere ait günler de birbirinden çok farklıdır. Hattâ bir manâda maddî kâinatın hayatı bir günden ibaret olduğu gibi, Âhiret hayatı da yine bir gündür ki, Kur’ân-ı Kerim, Âhiret hayatından zaten gün olarak söz eder. Bu bakımdan, 6 gün, halâ devam eden kâinatın veya yerin yaratılış dönemleri manâsına gelebileceği gibi, sonra da Arş’ın üzerine istivâ buyurdu ifadesiyle birlikte ele alındığında, kâinatın halihazır şeklini aldığı âna kadar geçen yaratılış dönemleri için de kullanılmış olabilir. (Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır.) Arş çatı, tavan, kubbe gibi yüksek ve çardak gibi yükseltilen şeyler için kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de geçtiği şekliyle Arş, sanki bütün kâinatı kuşatan bir kubbe gibidir. Fakat bu, maddî bir kubbe olarak düşünülmemelidir. Mücerret gerçekleri, kısmen de olsa anlaşılabilmesi için müşahhaslaştırarak sunan Kur’ân, Kürsî’yi sanki bir platform, Arş’ı onun üzerinde bütün kâinatı kuşatan bir taht, Cenab-ı Allah’ı da tahtında bütün kâinatı yöneten bir hükümdar gibi takdim buyurmaktadır. Bununla öncelikle nazara verilen, yukarıda arz edildiği gibi, Allah’ın kâinat ve varlıklar üzerindeki mutlak hakimiyetidir. Bediüzzaman hazretlerinin su için ‘rahmet arşı’, toprak için ‘hayat arşı’ tabirlerini kullanmasından hareketle diyebiliriz ki, Arş, Cenab-ı Allah’ın Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir, ayrıca İlim, İrade, Kudret, İnayet gibi, bilhassa yaratma ve idare ile ilgili sıfat ve isimlerinin bir halitası, O’nun bu sıfat ve isimlerden sâdır olan tekvinî emirlerinin veya fıtrat kanunlarının tamamı ve icra ‘makamı’dır. Arş üzerine istiva da, kâinatın mevcut şeklini almasından sonra, –tabirleri çok dikkatli kullanmak ve ona göre anlamak gerekirse– Cenab-ı Allah’ın onu idareye geçmesi şeklinde anlaşılabilir. (En doğruyu bilen, her zaman Allah’tır. Ayrıca bkn. Kalbin Zümrüt Tepeleri, 3, “Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın” makalesi.)
اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةًۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَۚ (٥٥)
55. Rabbinize yalvararak, içten (ve O’nun rızası dışında başka her türlü mülâhazadan uzak olarak) dua edin. Şurası bir gerçek ki O, had bilmezlik içinde davrananları hiç sevmez.
وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًاۜ اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ (٥٦)
56. (Had bilirlik, dolayısıyla O’nun tayin buyurduğu hudutlar dahilinde kalın ve) her şeyiyle yerli yerinde olan yeryüzünde onun düzenini bozacak şekilde (ve ıslahından sonra ülkede) bozgunculuk çıkarmayın ve korku ile ümit-beklenti dengesi içinde O’na yalvarın. Hiç şüphesiz Allah’ın rahmeti, Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendilerini sürekli gördüğünün şuuru içinde davrananlara pek yakındır.
وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ۪ۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالًا سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَنْزَلْنَا بِهِ الْمَٓاءَ فَاَخْرَجْنَا بِهِ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۜ كَذٰلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتٰى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (٥٧)
57. O Allah ki, rahmetinin önünde müjdeci olarak rahmet rüzgârlarını gönderir. Nihayet bu rüzgârlar, o ağır bulutları pek hafifmişçesine kaldırıp yüklendiklerinde, Biz onları ölmüş bir memlekete doğru sevkeder, derken oraya o bildiğiniz suyu indirir ve o su ile her türlüsünden ürünler, meyveler bitiririz. İşte, ölüleri de (kabirlerinden) böyle çıkaracağız. Gerekir ki, düşünüp ibret alasınız.
وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِاِذْنِ رَبِّهِ۪ۚ وَالَّذِي خَبُثَ لَا يَخْرُجُ اِلَّا نَكِدًاۜ كَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ۟ (٥٨)
58. Güzel ve temiz memleket: Rabbisinin izniyle onun (gür, yeşil ve faydalı) bitkisi çıkar. Çirkin ve kirli memlekete gelince: orada ancak pek az ve faydasız (çer-çöp türünden) şeyler biter. İşte, (Allah’ın varlığına, birliğine, Rubûbiyet ve hakimiyetine ait) delilleri, onları anlayıp şükredecek bir topluluk için bütün yönleriyle ve farklı farklı açılardan bu şekilde serdediyoruz. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’de çok defa kâinat gerçekleriyle sosyolojik ve insanın manevî hayatına ait gerçekler iç içe ve birbirlerine misal olacak şekilde anlatılır. Bunun en güzel örneklerinden biri, bu âyetlerdir. Önce yaratılıştan, göklerin, yerin ve bunlarda bulunan güneş, ay, yıldız gibi büyük cisimlerin Allah’a mutlak itaatinden, dolayısıyla Allah’ın kâinattaki mutlak hakimiyetinden söz eden âyetler, sonra insanı Allah’a itaate ve bunun gereği olarak dua ve ibadete çağırmakta, bunun da nasıl olması gerektiğini öğretmektedir. İnsanın kalbî hayatında da, toplumların hayatında da, yerin hayatında da gündüzlerle geceler (aydınlıkla karanlık), baharlarla kışlar, bollukla kuraklıklar birbirini takip eder. Geceleri gündüzlere, kışları baharlara, kuraklığı bolluğa çevirecek Allah’tır ve insana düşen, korku ve reca (ümit–beklenti) arasında O’na dua etmek, O’nun bizim için tayin buyurduğu sınırlar içinde, yani İslâm’a bağlı kalarak vazifemizi yapmaktır. Nasıl kuraklık durumunda veya kış mevsiminde ölmüş toprağın ihtiyaç ve hal diliyle yaptığı duayı Allah kabul eder; kabul eder de yağmur getiren rüzgârlarla yağmur bulutlarını harekete geçirir ve öldükten sonra o yeri diriltir; aynen bunun gibi, ölmüş kalbler ve ölmüş toplumlar da, Allah’a dönmenin neticesi olarak vahiy, inayet ve merhamet yağmurlarıyla dirilir. Bu noktada önemli olan, toprağın, kalblerin, zihinlerin bitek, temiz ve alıcı olması; şartlanmışlık, zulüm, bakış açısı yanlışlığı, dünyaya bağlılık, nefsanî arzulara teslimiyet gibi kirlerden arınmış bulunmasıdır. O zaman böyle toprak, böyle zihin ve kalbler, Allah’ın izniyle bol meyveli, yemyeşil, her türden bitkiler çıkarır; imana, ahlâka, faziletlere, güzel davranışlara kaynaklık eder. Yoksa, hiç verimliliği olmayan topraktan, günahlarla, şartlanmışlıkla, zulümle, dünya hayatını hedef almakla kirlenmiş zihinlerden ve kalblerden, semadan ne kadar ‘rahmet’ yağsa da ancak ayrık otları çıkar, çer–çöp misali düşünceler, bâtıl ideolojiler ve sistemler türer. Kur’ân-ı Kerim, böylesine anlam ve mesaj yüklü, mücerretle müşahhası, fizik ile sosyolojiyi ve maneviyatı bir arada sunan ifadelerinden sonra, bu gerçekleri tarihî misallerle izaha geçmektedir.
لَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (٥٩)
59. Şurası bir gerçek ki, Nuh’u kendi halkına rasûl olarak gönderdik de, onlara şu tebliğde bulundu: “Ey halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Aksi halde korkarım ki, dehşetli bir günün azabı başınızda patlayabilir.”
قَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِهِ۪ٓ اِنَّا لَنَرٰيكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٦٠)
60. Halkı içinde söz sahibi önde gelenler, “Doğrusu biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz!” mukabelesinde bulundular.
قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ب۪ي ضَلَالَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٦١)
61. Nuh, şöyle cevap verdi: “Ey halkım! Bende hiçbir sapıklık yoktur. Bilakis ben, size Âlemlerin Rabbi’nden bir elçiyim.
اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبِّي وَاَنْصَحُ لَكُمْ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٦٢)
62. “Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyor ve nasihatta bulunuyorum; sizden farklı olarak, Allah’ın vahiy yoluyla bana öğrettiği, fakat sizin bilemeyeceğiniz gerçekleri biliyorum.
اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُوا وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (٦٣)
63. “(Gittiğiniz yolun âkıbeti konusunda) sizi uyarması ve Allah’a karşı gelmekten sakınıp O’nun azabına karşı korunmanız, ayrıca O’nun lütf u merhametine nail olmanız için aranızdan bir adam vasıtasıyla size Rabbinizden bir buyruk, bir öğüt gelmesine mi hayret ediyorsunuz?”
فَكَذَّبُوهُ فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَاَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا عَمِينَ۟ (٦٤)
64. Fakat Nuh’un ikazlarına kulak asmayıp O’nu yalanladılar. Biz de, O’nu ve o gemide yanında bulunanları kurtardık; buna mukabil, âyetlerimizi yalanlayanları ise (tufanda) boğduk. Doğrusu onlar, kör bir topluluktu. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’den de (Kitab-ı Mukaddesten de) anlaşıldığı üzere Hz. Nuh (a.s.), bugünkü Irak toprakları içinde (muhtemelen Musul civarında) yaşadı. Tufan da bu bölgede cereyan etti. Babil bölgesinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan ve Kitab-ı Mukaddes öncesi döneme ait bulunan tabletler de buna işaret etmektedir. Kürt ve Ermeni gelenekleriyle birlikte, Ağrı çevresinde ve eteklerinde Hz. Nuh’a isnat edilen bazı kalıntılar da bunu desteklemektedir. Nahcıvanlılar, bugün halâ şehirlerini Hz. Nuh’un kurduğuna inanırlar. Hz. Nuh’un kıssasını klasik Yunan, Mısır, Hind ve Çin edebiyatlarında da bulmak mümkün olduğu gibi, aynı muhteva ve anlamda kıssalar, tarih öncesi çağlardan beri Burma, Malezya, Doğu Hind Adaları, Avustralya, Yeni Gine ve Avrupa ile Amerika’nın bazı yerlerinde de anlatılmaktadır. Buradaki insanlar, ya bunu zaman içinde kendilerine gönderilen peygamberlerden öğrenmişlerdir veya, Hud Sûresi 48’inci âyetten anlaşıldığı kadarıyla, Tufan’ın cereyan ettiği dönemde insanlık henüz onun meydana geldiği bölgede yaşamakta olup, Hz. Nuh’un etrafındaki insanlar ve nesilleri daha sonra çoğalarak dört bir yana dağılmışlar, böylece Tufan hadisesi de her tarafta nesilden nesile anlatılır hale gelmiştir.
وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ (٦٥)
65. Âd kavmine ise rasûl olarak (kendi içlerinden) kardeşleri Hûd’u gönderdik. (*) O da, şu tebliğde bulundu: “Ey halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, halâ O’na gönülden saygı duymayacak ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınmayacak mısınız?”
~Açıklama~
(*) Âd kavmi, bütün Arabistan’da bilinen eski bir Arap topluluğu idi. Efsanevî zenginlik ve haşmetleriyle meşhurdular. Cahiliye şiirinde onlardan bol bol bahsedildiği gibi, hikâyeleri de dilden dile anlatılırdı. O kadar ki, eski şeyler manâsında âdî ve arkeolojik kalıntılar anlamında âdiyât kelimesi, bu kavme nisbeten kullanılmaya başlanmıştır. Ana merkezleri Hicaz, Yemen ve Yemame arasında kalan ve Ahkaf diye anılan bölge olup, buradan Yemen’in batı sahillerine kadar yayılmış ve Umman, Hadramevt ve Irak’ı da hakimiyetleri altına almışlardı. Şimdi, Güney Arabistan’da birkaç kalıntının onlara ve Hadramevt’te bulunan bir mezarın da Hz. Hûd’a (a.s.) ait olduğu söylenmektedir. 1837 yılında, İngiliz Deniz Kuvvetleri’nden James R. Wellested isimli bir subay, Hısn el-Ğurab’da, içinde Hz. Hud’un isminin de geçtiği bir kitabe bulmuştur. Bunun Hz. Hûd’un dinine bağlı olanlarca yazılmış olduğu kesin gibidir. (Mevdûdî, 3: 42–43, not 51)
قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ۪ٓ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي سَفَاهَةٍ وَاِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِبِينَ (٦٦)
66. Halkı içinde söz sahibi ve küfürde kökleşmiş önde gelenler, “Seni bir çılgınlık, bir beyinsizlik içinde bocalar görüyor ve senin gerçekten yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz!” mukabelesinde bulundular.
قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي سَفَاهَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٦٧)
67. Hûd, şöyle cevap verdi: “Ey halkım! Bende hiçbir çılgınlık, hiçbir beyinsizlik yoktur. Bilakis ben, size Âlemlerin Rabbi’nden bir elçiyim.
اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنَا۬ لَكُمْ نَاصِحٌ اَمِينٌ (٦٨)
68. “Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum ve ben, sizin iyiliğinizi isteyen, güvenilir bir nasihatçıyım.
اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْۜ وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَصْۣطَةًۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (٦٩)
69. “Sizi (gittiğiniz yolun âkıbeti konusunda) uyarması için kendi içinizden bir adam vasıtasıyla size Rabbinizden bir buyruk, bir öğüt gelmesine mi şaşıyorsunuz? Düşünün ki O, sizi Nuh kavminden sonra yeryüzünde halifeler yaptı ve sizi vücutça daha güçlü–kuvvetli, daha gösterişli kıldı. O halde, Allah’ın nimetlerini hatırınızdan çıkarmayıp ona göre davranın ki, (dünyada da, Âhiret’te de) kurtuluşa ve gerçek mazhariyete eresiniz.
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّٰهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٧٠)
70. “Ya!” dediler; “demek sen, sadece Allah’a ibadet edelim ve kendilerine atalarımızın tapageldiği ilâhları bırakalım diye geldin ha? Eğer bu iddianda doğru ve gerçekten doğru sözlü biri isen, haydi bizi kendisiyle tehdit ettiğin şu azabı da getir de görelim?”
قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَنِي فِ۪ٓي اَسْمَٓاءٍ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا نَزَّلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ فَانْتَظِرُٓوا اِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ (٧١)
71. Hûd, şöyle dedi: “Öyle görünüyor ki, üzerinize Rabbinizden bir murdarlık (bâtıl inançlar ve kötü fiiller sebebiyle Allah’tan uzaklaşma hali) ve rahmetten tart hükmü inmiş. Benimle, sizin ve atalarınızın uydurup kendilerine ulûhiyet atfettiğiniz, fakat ilâh ve ma’bud olabileceklerine dair Allah’ın hiçbir delil indirmediği, indirmesi de mümkün olmayan birtakım boş isimler hakkında mı tartışıyorsunuz? Madem öyle, bekleyin bakalım bu işin sonu ne olacak! Sizinle birlikte ben de beklemekteyim.”
فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَمَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ۟ (٧٢)
72. Neticede Hûd’u ve O’nunla birlikte bulunanları tarafımızdan bir rahmet ve lütufla kurtarırken, âyetlerimizi yalanlayanların ise köklerini kestik; onlar, hiçbir zaman iman etmiş değillerdi.
وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًاۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْۜ هٰذِهِ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِ۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٧٣)
73. Semud’a, (yine kendi içlerinden) kardeşleri Salih’i gönderdik. (*) O da, (diğerleri gibi aynı gerçeği) tebliğ etti: “Ey halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Şüpheniz olmasın ki, size Rabbiniz’den apaçık bir delil gelmiş bulunuyor: İşte, (benden beklediğiniz) açık bir işaret, bir mucize olarak Allah’ın hususî sizin için yarattığı dişi deve. Bırakın, kendi halinde Allah’ın diyarında otlasın. Sakın ha, ona bir fenalık yapmayın, yoksa sizi pek acı bir azap yakalayıverir.
~Açıklama~
(*) Semud, bir diğer eski Arap kavmi olup, neredeyse Âd kavmine denk bir şöhrete sahipti. Cahiliye şiirinde kendisinden sık sık bahsedilen bu kavmin ismi Yunan, İskenderiye ve Roma tarih ve coğrafya eserlerinde de geçmektedir. Roma tarihçileri, onların Roma ordularına katılıp Nebatîlerle savaşa girdiklerini kaydederler. Bu kavim, Arabistan’ın kuzey–batısında Hıcr denilen mevkide otururdu ve baş şehirleri, Hicaz demiryolunun da geçtiği ve kalıntıları halâ ayakta duran Medain-i Salih’ti. Kur’ân’ın indiği dönemde Arap tüccarları buraya uğrardı. Hattâ Tebuk Seferi sırasında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ordusuyla buradan geçmiş ve Allah’ın cezasına uğramış bir memleketin kalıntısı olması hasebiyle ordusunu burada konaklatmamış, fakat onları tefekküre ve ibret almaya çağırmıştı. (Mevdûdî, 3: 45–56, not 57) Semud kavmiyle ilgili olarak sözü edilen dişi deve, onların Salih (a.s.)’dan mucize istemeleri sonucunda ortaya çıkmıştı. Nasıl ortaya çıktığı hakkında Kur’ân’da ve sahih hadiste bir şey bulmak mümkün değilse de, Allah’ın hususî ‘âyet’i olarak bir olağanüstülüğünün bulunduğu açıktır. Onu içlerinden “en şakî” biri öldürdü; fakat diğerleri bu öldürene ses çıkarmadığı, hattâ destek verdikleri için suça iştirak etmiş oldular ve bu da, bardağı taşıran, gayretullahı harekete geçiren son damla olarak sonlarını getirdi.
وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّاَكُمْ فِي الْاَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِنْ سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًاۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِدِينَ (٧٤)
74. “Bir düşünün: Allah, sizi Âd kavminin ardından halifeler kıldı ve yeryüzünde size geniş imkânlar bahşetti. Yerin düzlüklerinde köşkler sahibi oluyor ve dağları oyup evler ediniyorsunuz. Allah’ın bütün bu nimetleri üzerinde düşünün de, bozguncular kesilip yeryüzünde karışıklık çıkarmayın.”
قَالَ الْمَلَاُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ اَتَعْلَمُونَ اَنَّ صَالِحًا مُرْسَلٌ مِنْ رَبِّهِ۪ۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلَ بِهِ مُؤْمِنُونَ (٧٥)
75. Halkı içinde büyüklük taslayıp diğerlerini ezen söz sahibi önde gelenler, üzerlerinde baskı kurup ezdikleri zayıf halktan iman etmiş bulunanlara, “Siz, gerçekten Salih’i Rabbisinden gelmiş bir rasûl olarak mı tanıyorsunuz?” diye çıkışır, onlar da, “Bizim bir şey yaptığımız yok; biz sadece, Salih ne ile gönderilmişse ona içten inanmışız!” derlerdi.
قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا بِالَّذ۪ٓي اٰمَنْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ (٧٦)
76. Büyüklük taslayan o zalimler ise, “Siz neye inanmışsanız, işte biz de onu bütünüyle inkâr ediyoruz!” diye mukabele bulunurdu.
فَعَقَرُوا النَّاقَةَ وَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُوا يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٧٧)
77. Derken, (kendisine daha fazla tahammül edemeyerek) dişi deveyi boğazladılar; (gurur ve kibir içinde) Rabbilerinin emrinden çıkıp O’na isyan ettiler. Sonra da (büyük bir küstahlıkla) Salih’e yönelip, “Ey Salih! Eğer sen gerçekten bize (Rabbinden) mesaj getirmiş bir rasûlsen, bizi kendisiyle tehdit edip durduğun o azabı haydi getir getirebilirsen!” diye meydan okudular.
فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ (٧٨)
78. Nihayet o korkunç sarsıntı onları kıskıvrak yakaladı da, (hiçbir kurtuluş zaman ve imkânı bulamadan) oldukları yerde yüzüstü kapaklanıp gittiler.
فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُحِبُّونَ النَّاصِحِينَ (٧٩)
79. Bu tecelli karşısında Salih, oradan uzaklaşırken şöyle diyordu: “Zavallı halkım! Ben size ancak Rabbimin mesajını tebliğ ettim ve size samimi nasihatlerde bulundum. Fakat siz, bütünüyle sizin iyiliğinizi isteyen nasihatçılardan hoşlanmıyordunuz.”
وَلُوطًا اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ۪ٓ اَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ (٨٠)
80. Lût da, (aynen diğer elçilerimiz gibi halkına tebliğde bulundu ve) onları şöyle ikaz etti: (*) “Bütün dünyada daha önce hiçbir halkın yapmadığı o çirkin işi bir yol haline getirip irtikap ediyorsunuz ha!?
~Açıklama~
(*) Lût kavmi, Irak ve Filistin arasında Şeria denilen bölgede otururdu. Başşehirleri, Talmut’a göre Sodom olup, bundan başka 4 büyük şehir daha vardı. Arkeologlara göre, M.Ö. 2300–1900 arası bu bölge o kadar yeşil ve bahçelerle dolu idi ki, tamamı, görenleri büyüleyen tek bir bahçe gibi görünürdü. Fakat, işledikleri çok büyük günahlar, özellikle toplumsal bir günah ve bir yol halini almış bulunan eşcinsellik sebebiyle helâk edildiler. Şehirlerinin kalıntılarına Lût Gölü de denilen Ölü Deniz’in suları altında halâ rastlanabilmektedir.
اِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَٓاءِۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ (٨١)
81. “Kadınları bırakıp şehvetle erkeklere varıyorsunuz! Belli ki siz, sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarfeden bir topluluksunuz.”
وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ (٨٢)
82. Halkının mukabelesi, “Çıkarın şunları memleketinizden; çünkü bu beyler, pek temizlik taslayan insanlar!” demekten başka bir şey olmadı.
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ (٨٣)
83. Neticede, (emrimiz üzerine helâkten önce ülkeyi terkeden) Lût’u ve ailesini kurtardık; eşi hariç: o geride kalıp helâk olanların arasında idi.
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًاۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ۟ (٨٤)
84. (O halkın yaşadığı şehirlerin) üzerine ise azap yağmuru yağdırdık; günah hasadına dalmış suçluların âkıbeti nasıl oldu gör!
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْبًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَاۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَۚ (٨٥)
85. Medyen halkına ise kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). (*) O da, (diğer rasûller gibi aynı) tebliğde bulundu: “Ey halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Hiç şüpheniz olmasın ki, size Rabbiniz’den apaçık bir gerçek gelmiş bulunuyor. Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın; kendilerine ait mallarda haklarını eksiltmek suretiyle insanlara zulmetmeyin; bu ülkede bir zaman (peygamberler eliyle İlâhî) düzen sağlanmıştı; siz, aksine davranmak suretiyle burada bozgunculuk çıkarmayın. Gerçek mü’minler olup dediğim gibi davranmanız, sizin için hayırlı olan yoldur.
~Açıklama~
(*) Medyen, Hicaz’ın kuzey–batısında, Filistin’in güneyinde, Kızıldeniz ve Akabe Körfezi sahilinde uzanan bir bölge idi. Mekke ve Yanbu’dan geçip Suriye’ye giden Yemenli ve Irak–Mısır arası gidip-gelen tüccarlar Medyen şehirlerine uğrarlardı. Dolayısıyla burası, Araplar tarafından çok iyi bilinen bir yerdi. Medyenliler, kendilerini Hz. İbrahim’in üçüncü hanımı Katura’dan olma oğlu Medyen’e nisbet ederlerdi. Baştan Müslümandılar. Daha sonraları şirke bulaştılar ve pek çok kötülüklerinin yanısıra, özellikle ekonomik hayatları tamamen gayr–ı meşrûluk üzerinde cereyan etmeye başladı. Medyen’in helâki, Araplar arasında uzun süre bir ibret vesikası olarak anlatıldı. Mezmurlar’da (Zebur) geçen şu satırlar önemlidir: Çünkü onlar yürek birliğiyle öğütleştiler; Sana karşı ahit kestiler. Bunlara Midyan’a (Medyen), Kişon vadisinde Siseraya, Yabine yaptığın gibi yap. Onlar En-dorda helâk oldular, Toprak için gübre oldular. Ey Allah’ım, onları toz kasırgası gibi, Yel önünde saman çöpü gibi yap. (Mezmurlar, 83: 5, 9–10, 13.)
وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِهِ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًاۚ وَاذْكُرُٓوا اِذْ كُنْتُمْ قَل۪يلًا فَكَثَّرَكُمْۖ وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ (٨٦)
86. “Öyle, (gücünüze dayanarak) bütün yol başlarını tutup tehditler savurmayın ve Allah’a iman edenleri O’nun yolundan alıkoymaya ve o yolun eğriliğini, eğri tanınmasını, keyfinize göre eğrilip bükülmesini arzulamayın ve onu böyle göstermeye çalışmayın. Düşünün ki, bir zaman siz az ve zayıftınız, fakat Allah sayınızı çoğalttı, gücünüzü arttırdı. Sınır tanımayan ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri yanlış yolda harcayanların sonları nasıl oldu, düşünün ve ibret alın!
وَاِنْ كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا بِالَّذِ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِهِ وَطَٓائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ (٨٧)
87. “Eğer içinizden bir grup benimle gönderilen gerçeğe inanmış ve bir grup da inanmamışsa, ben ne diyeyim; madem öyle, o halde Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabırla bekleyin. Çünkü O, daima en hayırlı hükmü verendir.”
قَالَ الْمَلَاُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَاۜ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِهِينَ (٨٨)
88. Halkı içinde büyüklük taslayıp diğerlerini ezen söz sahibi önde gelenler, şöyle mukabelede bulundular: “Seni ey Şuayb, ve iman edip seninle beraber olanları hiç şüpheniz olmasın ki memleketimizden sürer çıkarırız, ya da bizim yolumuza, düzenimize dönersiniz.” Şuayb’ın cevabı ise şöyle oldu: “Biz istemesek bile, zorla öyle mi?
قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اِنْ عُدْنَا فِي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ وَمَا يَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَعُودَ فِيهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ (٨٩)
89. “Allah bizi sizin o bâtıl inancınızdan ve yolunuzdan kurtardıktan sonra tekrar o aynı yola dönersek, bu takdirde yalan isnadıyla Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Bizim o yola geri dönmemiz asla söz konusu değildir, meğer ki Rabbimiz olan Allah (mazallah hakkımızda başka türlü) dilemiş ola. Rabbimiz, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. (*) (Siz ne yaparsanız yapın, ne derseniz deyin) biz, Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasında hükmünü ver ve gerçeği ortaya koy; hiç şüphesiz Sen, gerçeği en doğru ve en hayırlı biçimde ortaya koyansın.”
~Açıklama~
(*) Yani: “Biz, asla geri şirke dönmeyiz, böyle bir şeyden de Allah’a sığınırız. Fakat, geleceğimizle ilgili olarak Rabbimiz olan Allah’ın İlim ve Meşiet’inde neyin bulunduğunu da bilemeyiz. Hakim olan O’nun Meşieti’dir. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.”
وَقَالَ الْمَلَاُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْبًا اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ (٩٠)
90. Halkı içinde söz sahibi ve küfürde kökleşmiş önde gelenler, diğerlerini sıkıştırmaya başladılar: “Bakın, eğer Şuayb’a uyacak olursanız, bilin ki kaybeder ve perişan olursunuz!”
فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَۚۛ (٩١)
91. Nihayet o korkunç sarsıntı onları kıskıvrak yakaladı da, (hiçbir kurtulma zaman ve imkânı bulamadan) oldukları yerde yüzüstü kapaklanıp gittiler.
اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۚۛ اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَانُوا هُمُ الْخَاسِرِينَ (٩٢)
92. Şuayb’ı yalanlayanlar: onlar değildi sanki o vatanlarında bir zaman şen–şakrak dolaşanlar. Şuayb’ı yalanlayıp (perişan etmek isteyenler): asıl perişan olup gidenler yine kendileri oldular.
فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى قَوْمٍ كَافِرِينَ۟ (٩٣)
93. Bu tecelli karşısında Şuayb oradan uzaklaşırken şöyle diyordu: “Zavallı halkım! Ben size ancak Rabbimin mesajını tebliğ ettim ve size samimi nasihatlerde bulundum. Şimdi böyle nankör, küfürde böylesine ısrarlı bir topluluk için ne diye gam çekeyim ki!?” (*) / (**)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’de kıssaları anlatılan rasûller, Kur’ân’ın ilk muhatapları olan özellikle Mekke halkının güneye, kuzeye ve kuzey–doğuya yaptıkları seyahatlerde uğradıkları yerlerde neşet etmiş ve kavimlerinin tarihlerinin önemli ölçülerde biliniyor olmasının yanısıra, benzetme yerinde ise, mezhepler, meşrepler, maneviyat yolları ve onların başlarındaki büyük zatlar gibi, risalet zincirinin birer önemli halkası ve bu halkanın sahip bulunduğu hususiyet açısından, bir döneminde Peygamber Efendimiz’e rehberlik yapan büyük peygamberlerdir. Onların kıssaları, tarih boyu gelmiş bütün peygamberlerin kıssalarını da kapsayacak özelliktedir. Her biri bütün peygamberlik vasıflarıyla şüphesiz muttasıf olmakla birlikte, içlerinde bazıları sabırda, bazıları şükürde, bazıları hilimde, bazıları ilimde, bazıları ruhaniyat, bazıları idarede biraz daha öne çıkmış olup, Allah Rasûlü’ne bu noktalarda örnek gösterilmektedir. Bir döneminde bu rasûllerin rehberliğinde yürüyen Efendimiz (s.a.s.), daha sonra bütün bu hususiyetlerde onları aşmış ve her bakımdan küllî bir rehber, küllî bir muallim olmuştur. O’nun mesajının evrenselliği de zaten böyle olmasını gerektiriyordu. Bütün önceki rasûller, Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm gibi, Tevhid başta olmak üzere aynı iman, ibadet, muamelât ve ahlâk esaslarını tebliğ etmişlerdir ve bütün bu noktalarda İslâm ağacının bereketli kökleri gibidirler. Aynı zamanda, Efendimiz için de reddedilmez birer delil oluşturmaktadırlar. Şu kadar ki onlar, dönemlerine göre bazı esaslarda ayrıntılı tebliğde bulunurken, bazılarında kısmen kapalı ve özet gitmişler, fakat Allah’ın insanlık için seçip gönderdiği yegâne din olan İslâm, Allah Rasûlü’yle birlikte bütün âlemi kaplayan kutlu bir ağaç halinde boy vermiştir. Kur’ân, bu ağacın ana kök ve büyüme prensiplerini teşkil ederken, bu ağaç, Efendimiz’in hayatı, yani sünnetiyle gövdesi üzerinde yükselmiş ve şanla, şereflerle dolu İslâm tarihinde meyvesini her dem taptaze ve bol veren bir ağaç halini almıştır. Bunda da Müslüman fatihler, fakihler, müfessirler, hadisçiler, maneviyat ehli ve diğer ilim adamlarının katkıları şüphesiz çok büyüktür. Bu muhteşem tarihi atlayıp Sahabe dönemine dönme düşüncesi taşıyan, sonra tabiatıyla burada da duramayıp Sünnet’e ve Kur’ân’a dil uzatmaya kadar gidenler, bu çok önemli gerçekten gafil birtakım “müsrif ve mu’tedî (had bilmez)”lerdir. Kur’ân-ı Kerim, bu sûrede sözü edilen ve edilmeyen peygamberlerin kıssalarını, onları ele aldığı sûrelerde o sûrenin ana konusu çerçevesinde ve o konunun gerektirdiği açıdan, ama her halükârda ana hatlarıyla, İslâm’ın tebliğ döneminde ve sonrasında yapacakları yol göstericilik ve misal olma fonksiyonuyla değerlendirir. Yoksa maksat, tekrarlarda bulunmak ve hikâye anlatmak değildir. Bu kıssalar, birer prizma gibidir ki, bakıldığı perspektiften ayrı ama diğerleriyle bütünlük içinde bir manzaraya aynalık yapar.
(**) Kıssalarda her kavim için ortak noktalar, bir de her kavme has özellikler olduğu hemen ortaya çıkmaktadır:
Apaçık şirk içinde bulunma, Hz. Lût’un kavmi dışında hepsinde ilk göze çarpan ortak noktadır; bilhassa Hz. Nuh, Hz. Hûd ve Hz. Salih’in kavminde şirk çok kökleşmiş durumdadır. Dolayısıyla, bunlara gönderilen bütün peygamberler, tebliğlerinin temeline, “Ey halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur!” ana prensibini yerleştirmişlerdir. Hz. Salih ve Hz. Şuayb’ın kavminde, şirkin yanısıra, ona yakın derecede önemli içtimaî hastalıklar da söz konusudur. Öncekinde inşaat sektörü çok gelişmiş olup evler, köşkler içinde lüks bir hayat yaşanmaktadır ve bu lüks hayatın getirdiği içtimaî dengesizlikler vardır. Diğerinde ise aldatma, haksızlık ve yolsuzluklar ekonomik hayata bütünüyle hakim olup, başka türlü davranmak isteyenlere göz açtırılmamaktadır. Toplulukların hepsinde, onların sözcüsü ve liderleri durumunda önde gelen bir sınıf vardır. Fakat bu sınıf, Nuh kavminde sadece önde gelenlerdir; dolayısıyla Nuh kavminin, iman edenler dışında tamamı küfürde, şirkte âdeta aynı derecede inatçıdır; Âd kavminde küfürde çok ileridir ve diğerlerini de peşlerinden sürüklemektedir; Hz. Salih’in kavminde zalim, kötülüklerde çok ileri ve çoğunluğu baskı altında tutan küçük bir oligarşidir; Hz. Şuayb’ın kavminde hem küfürde önderlik yapan, hem de toplum üzerinde baskı kurmuş zalim bir oligarşidir. Hz. Lût’un kavminde, her şeyden önce alabildiğine yaygın ahlâkî bir çöküntü söz konusudur. O kadar ki, toplumun tamamı bu çöküntünün içindedir ve ondan vazgeçecek durumda değillerdir.
وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ (٩٤)
94. Biz hangi memlekete bir peygamber gönderirsek önce oranın halkını zorluklar, sıkıntılar ve musibetlere düçar ederiz ki, kalbleri yumuşasın, gafletten uyanıp kendilerine gelsinler ve içten Allah’a yönelerek, yalvarıp yakarsınlar.
ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (٩٥)
95. Onları bir süre böyle terbiyeye tâbi tutmamızın ardından, (eğer iman etmezlerse bu defa merhale merhale helâk yolunda) sıkıntılı hallerini rahatlıkla değiştiririz. Zamanla nüfusları da, güçleri de artar, bolluğa erer ve hiçbir şeye aldırış etmeden yiyip–içmeye başlarlar da, “Vaktiyle atalarımız kâh üzülmüş, kâh sevinmişlerdi; (biz ise ne kadar rahattayız!)” der ve olup-bitenlerden hiç ders almazlar. Nihayet kendilerini o şuursuzlukları içinde ve onlar farkına bile varmadan birden yakalayıveririz. (*)
~Açıklama~
(*) Bu son iki âyet, önemli bir tarihî ve sosyolojik gerçeği ifade etmektedir. Bir yerde İlâhî Mesaj bir peygamber veya peygamber vârisi bir zat ve cemaat tarafından tebliğ edilmeye başlandığında, insanların kalbleri yumuşasın ve Allah’a yönelsinler diye orada sıkıntılar, hastalıklar, yoksulluk ve savaş gibi zorluklar baş gösterir. Eğer insanlar iman etmemekte ve zulümde diretir, İslâm’ın tebliğine karşı mücadeleye girişirlerse, bu defa istidrac, yani merhale merhale helâk yolunda o yerde bir bolluk dönemi başlar: kuraklığın yerini yağışlar alır; hastalıklara tedavi yolları açılır, savaşlar biter. Aynı zamanda bizzat peygamberin veya vâris-i peygamber olan zat veya cemaatin varlığına da bir ikram olan bu hâl, insanlarda şükür duygusunu harekete geçirmek ve İlâhî Mesaj’la gelen bereketi hatırlatmak gibi bir gaye de taşısa, inkârcı zalimler için daha çok bir istidrac, yani yukarıda ifade edildiği gibi, merhale merhale helâke yürüme demektir İnsan, bir sıkıntının ardından gelen nimeti daha iyi idrak eder; açlıktan sonra tokluk, hastalıktan sonra sağlık, fakirlikten sonra zenginlik, insanda nimeti daha çok hissettirir. Ne var ki, eğer buradaki asıl sebep, asıl hikmet kavranmaz, olup bitenlerin ardındaki İlâhî El görülmez de, insanlar bunları kendilerinden bilirler ve İlâhî Mesaj’a karşı diretme de toplum çapında devam eder, bir de o Mesaj’ı temsil ve tebliğ mevkiinde olanlar gelecek adına ümit verici bir durumda olmazlarsa, artık İlâhî ceza oraya birden iniverir. Küfre, zulme, isyana ve günahlara rağmen nimet ve bolluk, arz edildiği gibi, istidrac ifade eder. Buna karşılık, Cenab-ı Allah (c.c.), Hak Din, yani İslâm gerçek manâsıyla yaşandığı, hükümleri hayata hayat yapıldığı zaman da, Mâide Sûresi’nin 66’ncı âyetinde ve bundan sonraki âyette buyurulduğu üzere, insanları “başlarının üzerinden ve ayaklarının altından” besler, gökten bereket yağar, yerden bereket fışkırır. Fakat bu da, nimet ölçüsünde şükür ister. Ne var ki, aradan yıllar ve asırlar geçtikçe insanlar, bu bolluğun ve rahatın sıkıntı yılları ve asırlarından sonra İlâhî Mesaj vasıtasıyla geldiğini unutur, şükür hisleriyle dopdolu olarak Allah’a karşı vazifelerini gerektiği ölçüde yerine getirmeye devam edeceklerine onu kendilerinden bilir ve rahata, eğlenceye dalarlar. Bu ise, çöküşün başlangıcı bir çürüme olup, bu çürüme kanser gibi yavaş yavaş bütün bünyeye yayılır. Çürüme son safhaya geldiğinde artık yıkım veya ölüm kapıda demektir.
وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (٩٦)
96. Eğer o ülkelerin ahalisi iman etmiş ve kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olup, O’na karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakınmış olsalardı, hiç şüphesiz üzerlerine göklerden ve yerden bereket kapılarını açardık. Fakat onlar, (peygamberleri ve onların getirdiği İlâhî Mesaj’ı) yalanladılar ve Biz de, işleyip de hesap defterlerine geçen günahlar sebebiyle onları kıskıvrak yakaladık.
اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ (٩٧)
97. Yoksa o ülkelerin ahalisi, zorlu ve karşı konulmaz baskınımız, onlar geceleyin uyurken birden başlarında patlayıvermez diye kendilerini mutlak güvende mi hissediyorlardı?
اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ (٩٨)
98. Veya, o ülkelerin ahalisi, zorlu ve karşı konulmaz baskınımız, onlar güpegündüz eğlenirlerken birden başlarında patlamaz diye mi emindiler?
اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟ (٩٩)
99. Allah’ın onları beklemedikleri bir şekilde cezalandırmayacağından mı emindiler yoksa? Oysa, kendilerine yazık edenlerden başka hiç kimse, kendisini Allah’ın bu şekilde cezalandırmasından emniyette hissetmez.
اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ (١٠٠)
100. Önceki sahiplerinin arkasından dünya mülküne vâris olanlar şu gerçeği halâ anlamadılar mı ki, eğer dilemiş olsak, günahlarından dolayı onları da benzer bir helâke düçar ederiz. Ne var ki, (bunu anlayacak durumda değiller; çünkü zulüm, inhiraf ve kibir gibi kötü hasletleri ve işledikleri büyük günahlar sebebiyle) kalblerinin üzerine mühür vuruyoruz da, artık (vahyi duymaz, hiçbir ikaz ve nasihati, olup-biten hadiselerin verdiği dersi) işitmez oluyorlar.
تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓائِهَاۚ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِرِينَ (١٠١)
101. İşte (helâk ettiğimiz) o ülkeler: (ey Rasûlüm,) onların ibret dolu tarihlerinden bazı sahneleri sana anlatıyoruz. Gerçek şu ki, bizzat içlerinden çıkan rasûller onlara apaçık deliller, mucizeler getirdiler. Fakat onlar iman etmediler; çünkü o âna kadar (dış dünyada ve bizzat kendi varlıklarında kendilerine gösterilen) onca delili hep yalanlamış ve yalanlamayı âdet haline getirmişlerdi. Allah, (inkâr kalblerinde yerleşmiş olan) kâfirlerin kalblerini işte böyle mühürlüyor.
وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍۚ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ (١٠٢)
102. Onların çoğunda ahde vefa diye bir şey görmedik. Buna karşılık, onların çoğunu ancak, büyük günahları açıktan ve çekinmeden işleyen yoldan çıkmış (fasık)lar olarak bulduk.
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَظَلَمُوا بِهَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ (١٠٣)
103. Adı anılan bütün bu peygamberlerden sonra (insanlığın ve İlâhî Mesaj’ın tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak) Musa’yı, yine âyetlerimizle (apaçık delil ve mucizelerimizle) Firavun’a ve onun ileri gelen yetkililerine gönderdik; fakat onlar da, diğerleri gibi âyetlerimize haksızlık ettiler. Bir defa daha gör ki, o bozguncuların sonları nasıl oldu!
وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنِّي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَۚ (١٠٤)
104. “Ey Firavun,” demişti Musa, “şüphesiz ki ben, Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.
حَقِيقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَنِٓي اِسْرَٓاءِيلَۜ (١٠٥)
105. “Bana gereken, Allah hakkında ancak doğru ne ise onu söylemektir. Şu halde bilin ki size, (benim gibi) sizin de Rabbiniz olan (beni de sizi de yaratan, besleyip büyüten, hayatta tutan) Allah’tan apaçık bir gerçek ve delillerle geldim. Öyleyse İsrail Oğulları’nı sal da, benimle gelsinler.”
قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (١٠٦)
106. Firavun, “Madem ki” dedi, “apaçık bir gerçek ve delille geldin, eğer sözünde doğru biri isen, durma göster onu!”
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌۚ (١٠٧)
107. Bunun üzerine Musa asâsını bırakıverdi.. bir de ne görsünler, o asâ bir ejderha kesilivermiş!
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal