22-] Â’raf Suresi 108-170]

وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِرِينَ۟ (١٠٨)

108. Sonra, (koynuna götürdüğü) sağ elini de sıyırıp çıkarıverdi; o da, orada bulunan herkesin hayret dolu bakışları altında bembeyaz ve parlak mı parlaktı! (*)

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah’ı, var oluşu, kâinatı ve ondaki hadiseleri değerlendirirken, iki bakış açısı çok önemlidir: bütün bunlara Cenab-ı Allah açısından bakmak, bizim açımızdan bakmak. Meseleye Cenab-ı Allah (c.c.) açısından yaklaşıldığında zaman, mekân ve boyut kavramları ortadan kalkar ve her şey, O’nun zaman, mekân ve boyut ötesi tecellilerinden ve icraatından ibaret olur. Bu bakımdan Kur’ân, meselâ Kıyamet ve Âhiret gerçeklerinden bahsederken de çok defa geçmiş zaman kipi kullanır ki, bu, sadece söz konusu gerçeklerin meydana gelmesinin kesinliğini ortaya koymaz; aynı zamanda, bizim için olmuş olanla olmakta ve olacak olanın Cenab-ı Allah açısından farklı olmadığını ifade eder. Var oluşa, kâinata ve hadiselere bizim açımızdan yaklaşıldığında ise araya sınırlar girer, boyutlar girer, zaman ve mekân girer, ayrıca insan iradesi ve onun fonksiyonları girer; kâinatta olup bitenlerin takip edilebilmesi, bunlardan neticeye varılıp ona göre hayatın tanzim edilebilmesi için zaman, mekân, boyut ve insan iradesi gibi sınırlamaların dışında sebepler de devreye girer. Bunlar, Cenab-ı Allah’ın sebep, zaman, mekân ve boyut ötesi icraatının önüne sanki perde üstüne perdeler çeker ve biz, en son perdenin önünde olup bitenleri kanun adını verdiğimiz bazı prensipler ve sebep–sonuç münasebetleri çerçevesinde ele alırız. İşte, tabiatperestleri ve materyalistleri yanıltan en önemli noktalardan birisi budur. Göz, daha doğrusu beş duyu, eşya ve hadiselerin ötesine, yani perdelerin gerisine vâkıf olamadığı için, sadece perdelerin berisindekileri var kabul eder. Oysa insan kendine bakarak, maddî vücut âleminden başka –haydi ruha inanmasalar bile– olabildiğince geniş ve birbiriyle iç içe hayal, tasavvur, düşünce, ideal, niyet âlemlerini, ayrıca şuur, irade, his ve kalb âlemlerini görecektir. Maddede bulunmayan ve dolayısıyla maddeden, insanın maddî yapısından kaynaklanması mümkün olmayan bu âlemler, madde ötesi âlemlerin insandaki yansımasından veya onlara misal teşkil eden âlemlerden başka bir şey değildir. Kur’ân-ı Kerim’in âyet (işaret, alâmet) adını verdiği ve terim olarak ‘mucize’ kelimesiyle karşılanan vakalar, Cenab-ı Allah’ın, eşya ve hadiselerdeki, insanın bakış açısına göre sebep–sonuç münasebetlerinin ötesine geçen veya kanun dediğimiz prensipleri kıran ve dolayısıyla âdet üstü, yani harikulâde ve peygamberleri eliyle ortaya koyduğu icraatıdır. O bakımdan bunlar, insan açısından birer mucize olup, kâinatı her an kabza-i tasarrufunda tutan ve onu İlim, Hikmet, Meşiet ve İnayet gibi aslî sıfatları çerçevesinde dilediği gibi idare eden Cenab-ı Allah için ise sadece diğer icraatı gibi birer icraattır. Eşya ve hadiselere iman gözüyle bakanlar için de kâinattaki her şey, her hadise birer mucize olduğundan, peygamberlerin gösterdikleri mucizelerin aslında onlardan çok da fazla farkı yoktur. Bundandır ki, beşeriyetin terakki dönemine hitap eden Kur’ân ve Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’la kemâle eren İslâm, bu türden mucizelerden çok ilmi, dolayısıyla tefekkür, akletme ve muhakeme gibi zihnî ve kalb, ruh gibi manevî melekeleri ön plana almıştır.

قَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌۙ (١٠٩)

109. Firavun’un halkının ileri gelen yetkilileri (Firavun’un idare ve danışma heyeti, konuyu aralarında görüştüler ve) “Bu,” dediler, “(Firavun’un buyurduğu gibi) gerçekten çok bilgin, çok mahir bir büyücü!

يُرِيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ (١١٠)

110. “Sizi ülkenizden, toprağınızdan çıkarmak istiyor. Bu durumda ne tavsiye edersiniz?”

قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِرِينَۙ (١١١)

111. (Ve sonuç olarak Firavun’a) şu mütalâada bulundular: “O’nu da, kardeşini de alıkoy ve bütün şehirlere görevliler sal.

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ (١١٢)

112. “Ne kadar bilgin, mahir büyücü varsa hepsini toplayıp getirsinler.”

وَجَٓاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ (١١٣)

113. Bütün büyücüler Firavun’un önünde toplandılar: “Galip geldiğimiz takdirde bize mükâfat var değil mi?” diye sordular.

قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ (١١٤)

114. “Tabiî,” dedi Firavun, “o zaman, hiç şüphesiz gözdelerimden olacaksınız!”

قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْقِينَ (١١٥)

115. Büyücüler, “Ey Musa, ister elindekini önce sen at, istersen biz elimizdekini bırakalım!” diye meydan okudular.

قَالَ اَلْقُواۚ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظِيمٍ (١١٦)

116. Musa, “Siz bırakın!” dedi. Büyücüler, son hazırlıklarını yapıp ellerindeki bütün büyü vasıtalarını yere bırakıverince orada bulunan herkesin bakışlarını büyülediler, onları dehşete düşürdüler ve çok büyük bir büyü ortaya koydular.

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ (١١٧)

117. Musa’ya, “Asânı yere bırak!” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, asâ büyücülerin büyü adına ortaya koydukları ne varsa hepsini silip süpürüyor.

فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ (١١٨)

118. Neticede hak kendini belli etti ve diğerlerinin bütün yaptıkları boşa çıktı.

فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَۚ (١١٩)

119. Oracıkta, (herkesin gözü önünde) Firavun ve takımı yenilip küçük düştüler.

وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَۚ (١٢٠)

120. Büyücüler ise secdeye kapandılar.

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَۙ (١٢١)

121. “İman ettik” dediler, “O Âlemlerin Rabbine,

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ (١٢٢)

122. “Musa’nın ve Harun’un Rabbine!”

قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِهِ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَاۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (١٢٣)

123. Firavun, (tehdit ederek) dedi: “Benden izin almadan iman etmek ha? Bu, şu (baş)-şehrin yerli halkını sürüp çıkarmak için orada birlikte planladığınız bir oyundur. Başınıza neler gelecek, göreceksiniz!

لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعِينَ (١٢٤)

124. “İşte söylüyorum: Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi darağacında sallandıracağım.”

قَالُٓوا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ (١٢٥)

125. “Biz,” dediler büyücüler, “her halükârda Rabbimize döneceğiz.

وَمَا تَنْقِمُ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَٓاءَتْنَاۜ رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ۟ (١٢٦)

126. “Ama sen, başka hiçbir sebeple değil, sadece Rabbimizden bize gelmiş bulunan gerçeklere iman ettik diye bizden intikam alıyorsun.” (*) (Ardından, Allah’a yalvardılar:) “Rabbimiz! Üzerimize sağnak sağnak sabır boşalt ve bizi Müslümanlar olarak vefat ettir!”

~Açıklama~

(*) Tarih boyu bu hep böyle olmuştur. Karşı taraf, mü’minlerden sadece, “Rabbimiz Allah!” dedikleri için intikam almaya kalkışmış, fakat bunu pek çok uydurma sebeplerin arkasına gizlemişlerdir: Düzeni bozmak, Din’i kullanarak yönetimi ele geçirmeye, dinî duyguları istismar ederek menfaat temin etmeye çalışmak, Din adına halkı bölmek gibi..! Tabiî, az da olsa Din adına böyle davrananlar da yok ve var olmamış değildir; fakat karşıdakiler suçlamalarını hep böyle yapmışlar ve bütün mü’minleri bu şekilde aynı kategoriye koymuşlardır.

وَقَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْيِ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ (١٢٧)

127. Firavun kavminin önde gelen yetkilileri, Firavun’a müracaatla: “Musa’yı ve halkını kendi hallerine bırakıp, şu ülkede bozgunculuk yapsınlar, seni ve ilâhlarını terketsinler mi istiyorsun?” dediler. Firavun, “Hayır, bilakis onların erkek çocuklarını öldürecek, kız çocuklarını ise kullanmak üzere alıkoyacağız. Elbette onlara karşı dilediğimizi yapabilecek ve onları ezecek güçteyiz!” cevabını verdi.

قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِ۠ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ (١٢٨)

128. Musa, kavmine şu tenbih ve tesellide bulundu: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin! Şüphesiz ki bütün yeryüzü Allah’ındır. Ona kullarından kimi dilerse onu vâris kılar. Nihaî zafer ise, her zaman kalbleri O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na karşı gelmekten sakınıp, emirlerini yerine getiren (müttakî)lerindir.”

قَالُٓوا اُو۫ذ۪ينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَاۜ قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟ (١٢٩)

129. (Firavun’un işkencelerine maruz bulunan kavmi, Musa’ya şikâyet dolu) sızlanıyordu: “Biz, sen gelmeden önce de işkenceye maruzduk, şimdi sen geldikten sonra da maruzuz.” Musa ise, (onları hem teselli hem ikaz ederek, şöyle) diyordu: “Ne biliyorsunuz ki, bakarsınız Rabbiniz düşmanınızı helâk eder de, yeryüzünün herhangi bir yerinde size de bir hakimiyet verir. Verir de, siz nasıl davranacaksınız bir de ona bakar.”

وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ (١٣٠)

130. Gerçekten Firavun oligarşisini yıllarca kıtlık, kuraklık ve gelir darlığına maruz bıraktık ki, düşünüp ibret alsınlar.

فَاِذَا جَٓاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِه۪ۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُۜ اَلَٓا اِنَّمَا طَٓائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (١٣١)

131. (Hayatlarının akışı içinde) bolluk ve refah gördükleri zaman, “Bu, bizim hakkımız! Kabiliyet ve çalışmamızın ürünü bu!” derler; kötü bir durumla karşılaştıklarında ise, onu Musa ile beraberindeki mü’minlerde iddia ettikleri uğursuzluğa verirler –Hayır, şunu iyi bilin ki, onların uğur veya uğursuzluk dedikleri her şey, Allah’ın hükmü ve yaratmasıyladır. Ne var ki onların çoğu, ilimle alâkaları olmadığı için bunu bilmiyorlardı.–

وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِه۪ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَاۙ فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ (١٣٢)

132. Ve şöyle derlerdi: “Bizi büyülemek için ne kadar kendince mucize gösterirsen göster, sana asla inanacak değiliz.”

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ (١٣٣)

133. (Biz, yine de düşünüp kendilerine gelirler mi diye) üzerlerine, her biri (Ulûhiyet ve Rubûbiyetimizin) bir delili olarak farklı zamanlarda sel baskınları, salgın hastalıklar, ekinlerini mahveden çekirgeler, evlerdeki yiyeceklerine ve kendi bedenlerine üşüşen haşereler ve kurbağalar gönderdik ve bütün sularını kana çevirdik. Ama bütün bunlara rağmen onlar kibir ve inatlarından vazgeçmediler ve sürekli günah hasadıyla meşgul inkârcı bir topluluk olarak kaldılar.

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَۚ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَۚ (١٣٤)

134. Musibet üzerlerine çökünce Musa’ya gelir ve şöyle sızlanırlardı: “Ey Musa, O’nun (Kendi Ulûhiyet ve Rubûbiyetine mukabil sana olan kulluk ve risalet) ahdi (ve dualarını kabul edeceği) sözü hakkı için bizim adımıza Rabbine yalvar. Andolsun, eğer bu musibeti üzerimizden kaldırırsan, hiç şüphen olmasın ki sana inanacak ve yine hiç şüphen olmasın ki, İsrail Oğulları’nı seninle birlikte göndereceğiz.”

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ (١٣٥)

135. Biz verdikleri sözü yerine getirebilecekleri bir süre için musibeti üzerlerinden kaldırınca da, sözlerinden hemen dönüveriyorlardı.

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ (١٣٦)

136. Bu şekilde, âyetlerimizi yalanlamakta direndikleri ve (onca açıklığına ve kesinliğine rağmen) onları hiç umursamadıkları için, neticede hak ettikleri cezayı verdik ve onları denizde boğduk. (*)

~Açıklama~

(*) Peygamber Efendimiz’den önce tarihte, zahiren tabiî felâket gibi görülen yollarla önemli topluluklar helâk edilmiş ve bu helâkler toptan olmuştur. Bu tür toptan helâkin o zaman olup, şimdi niye olmadığı sorulabilir. Buna cevap olarak önce şunu söyleyebiliriz:

Hz. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bütün varlıklar için bir rahmettir; dolayısıyla O’nun dini ve Kur’ân da öyledir. Şu halde, İslâm ve Kur’ân var oldukça, daha önceki dönemde olanlara benzer ve bir anda gelen toptan bir helâk söz konusu olmayabilir. Ancak, neredeyse önemli sayıda Müslüman kalmadığı ve Kur’ân’a da artık hiçbir önem atfedilmediği zamandır ki, insanlığın başına Kıyamet kopacaktır. İkinci olarak, Kur’ân’da toptan helâki söz konusu edilen topluluklar bedevî idi; çok inatçı, söz anlamaz ve oldukça küstahtılar. Helâklerine sebep olan kötülükler, bütün toplumu kuşatmış vaziyette olabildiğince yaygındı. Yerin onları daha fazla taşıyacak durumu yoktu. Ayrıca, kendilerine gönderilen peygamberlere içlerinde çok az sayıda insan iman etmişti ve bunlar zayıf ve azınlıkta olup, Allah’ın dininin o topraklarda hakim olması açısından gelecek adına ümit va’d etmiyorlardı. Ayrıca, günümüzde de, toptan gelmemekle birlikte, benzer helâklerin olmadığı söylenemez. O günkü helâkler de zahiren deprem gibi, tufan gibi, sel baskını gibi, sürekli fırtına ve yanardağ patlaması gibi, bugün ‘tabiî’ denilen felâketler halinde gelmişti. Aynı felâketler, toptan gelmemekle birlikte, büyük ölçeklerde bugün de olmakta, fakat insanlar, günümüzde eşya ve hadiselere natüralist ve materyalist bakışla yaklaştıklarından, bunları “tabiî felâketler” deyip geçiştirmektedirler. Oysa bunlar da, “orduları”nı kullanarak Allah’ın gönderdiği birer cezadır. Dünya savaşları, kuraklıklar, depremler, iç fitneler, ekonomik dengesizlikler birer cezadır. Burada bu felâketlerin bazen neden mü’minleri de içine aldığı sorulabilir. Eski çağlarda toptan gelen felâketler dünyada nihaî ceza olarak geliyordu; bugünkü felâketler ise hem ceza hem ikaz için gelmektedir. İnançsız suçlular gibi, zaman zaman mü’minlerin de İslâm’ı temsil ve tatbikteki büyük hataları sebebiyle cezalandırılmaları ve ikaz edilmeleri gerekebilir. İkinci olarak, ikaz akla kapı açacak, yani onu uyaracak, fakat iradeyi iman ve teslime zorlamayacak şekilde gelir. Eğer bugünkü felâketler sadece inançsız canileri kapsayacak olsa, bu defa bunlar daha önceki peygamberlere verilen mucizeler gibi olur. O peygamberlerin kavimleri o mucizelere inanmayınca helâk edilmişlerdi. Eğer bugün de felâketler sadece inançsız suçluları içine alacak olsa ve buna rağmen insanlar küfür ve suç işlemede devam etseler, bu, çok daha büyük felâketlere kapı açabilir. Allah (c.c.), pek çok hikmetlerden dolayı insanlığı bu felâketlerden korumaktadır. Bu hikmetlerden biri, gelecekte pek çok insanın İslâm’ı kucaklayacak olmasıdır.

Üçüncü olarak, mü’minlere gelen felâketler, günahlarının affına ve kendilerine şehitlik mertebesi kazandırmaya vesile olur. Onların bu felâketlerde yok olan malları ise sadaka hükmüne geçer. Dördüncü olarak, bu felâketlerde kendilerini her zaman İslâm ve başkaları için feda etmeye hazır bazı ‘iyi’ mü’minlerin ölmesi ise, İslâm’ı temsil ve yaşamaktaki büyük kusurlarından dolayı Müslümanların tamamına veya daha büyük çapta gelebilecek felâketleri önleyici bir fonksiyon görmektedir denebilir. Meselâ, Osmanlı İslâm Devleti’nin, onun nihaî yıkılışını getiren I. Dünya Savaşı’ndaki mağlubiyetinin şüphesiz zahirî sebepleri vardır. Fakat bunun asıl sebebini, yani Kader’in niye bu yıkılışa fetva verdiğini Bediüzzaman hazretleri iki ana kategoride ele alır: Allah’ın, O’nun İrade sıfatından gelen ve kâinatı, eşya ve hadiseleri, ayrıca bütün yönleriyle ferdî ve içtimaî insan hayatını yaratması ve idaresi ile ilgili sünneti, bir başka ifade ile kâinat, eşya, hadiseler ve insan hayatı ile ilgili icraatı vardır. Bu icraat, dış görünüşü itibariyle bir devam ve süreklilik gösterdiğinden, kâinatın, eşya ve hadiselerin, tarihin ve insan hayatının incelenmesiyle prensipler ve kanunlar mahiyetinde birtakım sonuçlara varırız ki, bunlara bugün “tabiat kanunları, sosyolojinin, tarihin kanunları, bilimin prensipleri” deyip geçmekteyiz. İşte bu noktada da Allah’a itaat ve isyan etmenin bir karşılığı olup, bu karşılık, galibiyet veya mağlûbiyet, servet veya fakirlik, başarı veya başarısızlık, ilerleme veya geri kalma şeklinde daha çok dünyada, kısmen de Âhiret’te görülür. Müslümanlar olarak, son asırlarda bu kanunları ihmal ettik ve bunlara bilerek veya bilmeyerek ittiba ile bilim ve teknoloji gücünü ele geçiren dünya, neticede galip geldi. Sözü edilen birinci tür kanunlarda büyük ihmalimiz bulunduğu gibi, Allah’ın Kelâm sıfatından gelen ve Din şeklinde tecelli eden kanunlarını da büyük ölçüde ihmal ettik. Allah, günde (24 saatte) bir saat veya biraz daha fazla tutacak beş vakit namazı emretti; ihmal ettik ve karşılığında Allah beş yıl cephelerde alnımızı secdeden kaldırmadı; (İslâm dünyası olarak kendimize gelip, halâ bu secdeden başımızı kaldırabilmiş değiliz.) Allah (c.c.), onbir ay yememize mukabil, senede bir ay oruç tutmamızı emretti. Nefsimize acıyıp ihmal ettik; buna mukabil, beş sene boyunca, (hattâ devamında bir çeyrek asır daha, belki de halâ devam eden) mecburi oruç tuttuk. Allah, bize verdiği Kendi malının, malın cinsine göre kırkta, otuzda, yirmide, onda veya beşte birini zekât olarak muhtaçlara vermemizi, Kendi yolunda harcamamızı emretti. İhmal ettik, cimrilik yaptık, karşılığında Allah, birikmiş zekât olarak bütün malımızı beş yıl süreyle elimizden aldı (ve kendimize halâ gelemediğimiz için bütün yeraltı-yerüstü servetlerimiz halâ yağmalanmaya devam ediyor ve üstelik, bunun için halâ kurbanlar veriyoruz). Allah, gücü yetenler için ömürde bir defa olsun çok önemli ve çok boyutlu bir ibadet olan hacca gitmemizi emretti, ihmal ettik ve beş yıl boyunca cepheden cepheye sürüldük (ve halâ yâd ellerde sürünmeye, rızık aramaya devam ediyoruz). Meseleye asıl gerçek açısından yaklaşıldığında, diğer gerçeklerin nasıl ortada olduğu hemen anlaşılacaktır.

وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَاۜ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ بِمَا صَبَرُواۜ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ (١٣٧)

137. (Kaç asırdır) horlanıp ezilen (İsrail Oğulları) halkını da, bereket ve feyizlerle donattığımız o (Şam-Filistin) ülkesinin doğularına ve batılarına (tamamına) vâris kıldık. Böylece (ey Rasûlüm,) İsrail Oğulları’na senin Rabbinin yaptığı, (“Aşağılanıp ezilen o insanlara lütufta bulunacak, onları kendilerine uyulan bir millet yapacak ve onları bereketlerle donattığımız ülkeye mirasçı kılacağız.”) şeklindeki güzel va’di, onların sabretmelerinin neticesinde yerine gelmiş oldu. Firavun’un ve halkının, o sanat ve sanayi ürünü eserlerini ve yükselttikleri köşkleri, sarayları, yetiştirdikleri bağ ve bahçeleri ise yerle bir ettik. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, tarih ve toplumların hayatı adına bir diğer önemli kaide ve gerçeği ifade buyurmaktadır. Bir yerde zulüm asla devam etmez; zulüm ile, baskı ile âbâd olunmaz; zulüm üzerine kurulan sistemlerin sonu, yerle bir olmaktır. Küfür, şirk ve zulmü bir alın yazısı ve yenilmez bir güç gibi kabullenme yerine, onların karşısında Allah’ın dinine sarılan, onun gereğini yine Allah’ın koyduğu düsturlar çerçevesinde yerine getirmeye çalışan ve bunu yaparken alay, işkence, sürülme, öldürülme gibi muamelelere, Allah’a ibadete, günahlardan kaçınmaya, bir de bu yolda yürürken yolun temkin isteyen kaidelerine ve “zamanın çıldırtıcılığı”na karşı “aktif sabır” gösterebilen, hattâ sabır içinde şükretmesini bilen mazlum mü’minlere Allah’ın va’di vardır. Bu va’d, mazlum mü’minlere lütufta bulunma, onları insanlığa önderler yapma ve onları yeryüzünde zalim toplumların yerine mirasçı kılma va’didir (Kasas Sûresi/28: 5). Kur’ân-ı Kerim, bu âyette Hz. Musa’nın liderliğinde İsrail Oğulları’nın Mısır’dan çıkışı, Firavun ve ordusunun boğulması ile, İsrail Oğulları’nın bereketlerle donatılmış ve Allah katında mübarekliği bulunan ve önceden “Şam kıtası” diye anılan bölgeye hakim olmasının arasında geçen 3–3,5 asrı atlayarak Hz. Davud ve Hz. Süleyman’la ulaşılan neticeyi, nihaî zaferi haber vermekte ve bu va’din sözünü ettiğimiz türden bir sabır neticesinde gerçekleştiğini bildirmektedir. Bilhassa Bakara Sûresi’nde bu 3–3,5 asırdan birtakım kesitler sunulmuştur (50–61, 63–74 vb.). Bu âyetin ardından gelen âyetlerde de, denizden geçişin ve Firavun’un zulmünden kurtulmanın ardından Hz. Musa ile İsrail Oğulları arasında cereyan eden bazı hadiseler, sûrenin ana konusu olan iman esasları, Mekke’de mü’minleri teselli ve inkârcıları tehdit, ayrıca mü’minleri zulümden kurtulmalarının ardından bekleyen sinsi tehlikelerden de uyarmak gibi maksatlar çerçevesinde takdim buyrulacaktır.

وَجَاوَزْنَا بِبَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَنَٓا اِلٰهًا كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ (١٣٨)

138. İsrail evlâtlarını denizden geçirdik. Derken yolları, günün belli vakitlerini kendilerine has birtakım putlara ibadete ayırıp onlara tapan bir topluluğa uğradı. “Musa!” dediler: “Nasıl şunların birtakım ilâhları varsa bizim için de öyle bir ilâh tayin et.” (*) Musa, “Şurası bir gerçek ki,” diye cevap verdi: “siz, hep böyle cehalet içinde gidip gelen bir topluluksunuz.

~Açıklama~

(*) Bu hadise, köleliğin bir halkı ne derece dejenere ettiğini ortaya koymaktadır. Hz. Yakub’un çocuklarının soyundan gelen İsrail Oğulları, asırlarca Müslüman olarak yaşamalarına rağmen, Firavunlar tarafından köleleştirilince kimliklerini büyük ölçüde kaybettiler. Bu tefessüh, onların tarihleri boyunca kendisini sık sık belli etmiştir. Âyette ifade buyurulduğu üzere, bir tapınağı ve orada putlara tapıldığını görme, onlarda önceki ‘efendileri’nin uygulamalarını hatırlamalarına ve onu taklide yeltenmeye kâfi gelmiştir. Kitab-ı Mukaddes’e göre, Mısır’dan çıkıştan itibaren Hz. Musa (a.s.) tarafından 40 yıl, ardından Hz. Yuşa (a.s.) tarafından 30 yıla yakın eğitime tâbi tutulmuş olmalarına rağmen, Hz. Yuşa, ömrünün sonunda onlara halâ şöyle hitap ediyordu: Ve şimdi Rab’den korkun, ve kemalde ve hakikatte O’na kulluk edin; ve Irmağın öte tarafında, ve Mısır’da atalarınızın kulluk ettiği ilâhları atın; ve Rab’be kulluk edin. Ve eğer Rab’be kulluk etmek gözünüzde kötü ise, atalarınızın kulluk ettikleri Irmak ötesindeki ilâhlara mı, yahut memleketlerinde oturduğunuz Amorîlerin ilâhlarına mı, kime kulluk edeceğinizi bugün seçin; fakat ben ve evim halkı, biz Rab’be kulluk edeceğiz. (Yeşu, 24: 14–15) Köleliğin İsrail Oğulları üzerindeki tesirleri konusunda ayrıca bkn. Bakara Sûresi, notlar 62, 71, 73, 75-76, 157; Nisâ Sûresi, not 3.

اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ ف۪يهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٣٩)

139. “İmrendiğiniz şu kimselerin din diye içine düştükleri şey bir helâkten ibarettir ve ibadet kasdıyla işleyegeldikleri bütün ameller de boştur, manâsızdır.”

قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ (١٤٠)

140. Musa, şöyle devam etti: “O size, (lütuf buyurduğu iman ve gerçek Din sayesinde) bütün diğer milletler üzerinde bir mevki vermişken, ben tutup, sizin için Allah’tan başka bir ilâh arayışına mı girecekmişim?”

وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَفِي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ۟ (١٤١)

141. (Ey İsrail Oğulları!) Hem düşünün ki, sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) size en kötü işkenceleri yapan Firavun oligarşisinden kurtardık; ayrıca, erkek çocuklarınızı öldürüyor, kadınlarınızı ise (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli halkla evlenmeye zorlayarak nüfusunuzu kurutmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden, (bir yandan Din’de ve Şeriat-ı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.

وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰثِينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مِيقَاتُ رَبِّهِ۪ٓ اَرْبَعِينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخِيهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي فِي قَوْمِي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَبِيلَ الْمُفْسِدِينَ (١٤٢)

142. Musa ile, (hayatınızda uygulanmak üzere Tevrat’a nail olabilmeniz maksadıyla) otuz gece için sözleşmiş ve sonra ona on gece daha ilâve etmiştik; böylece ibadetle huzurunda kalması için Rabbisinin O’na ayırdığı süre kırk geceye tamamlanmıştı. (*) Musa, (huzurumuza kabul için kavminden ayrılmadan önce) kardeşi Harun’a şu talimatı verdi: “Kavmim içinde vekilim olarak kal ve daima ıslahçı olup onları güzelce yönet; sakın ha, bozguncuların yoluna uyma!”

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm için de buyurulduğu üzere (Müzzemmil Sûresi/73: 1–8; İnsan Sûresi/76: 26), insanı Allah’a en çok yaklaştıracak olan ibadetin vakti gecedir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim, burada 40 gün yerine 40 gece tabirini kullanmaktadır. Allah’a ibadet ve riyazet kasdıyla 40 gün ayırma, tasavvufta seyr-i sülûk için de çok önemli olup, bu şekilde geçirilen 40 günlük dönemlere (Arapça’da) erbaîn, (Farsça’da) çile (kırk) adı verilir. İnsanın ikinci bir tabiat, yeni bir alışkanlık edinebilmesi, bir hedefe nail olabilmesi veya bir alışkanlıktan, bir günahtan kurtulabilmesi için de gerekli olan bir uygulamayı bu şekilde 40 günlük bir çaba ve sebatla yerine getirmesi üzerinde de önemle durulmuştur. Müfessirlerin ilgili âyetlere dayanarak vardıkları sonuca göre, Hz. Musa (a.s.) Tura en az iki defa çıkmış, Tevrat’ı aldığı ilk çıkışında 30 gece (gün) kalmış, kavminin buzağıya tapması üzerine tevbe için ikinci defa çıkmış, bu çıkışında da 10 gece (gün), toplam 40 gece (gün) kalmıştır.

وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِنِ۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰينِي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰينِيۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ (١٤٣)

143. Derken Musa, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbisi onunla konuştu. (Rabbisiyle konuşmaya mazhar olmanın yakınlığı içinde kendinden geçen Musa, O’nu görme aşk, şevk ve cezbesi içinde,) “Rabbim, Kendini bana göster de Sana bakayım!” dedi. Allah, buyurdu: “Beni (dünyada böyle çıplak gözle) asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde olduğu gibi kalırsa o zaman sen de Beni görebilirsin.” Derken Rabbisi, dağa göre bir tecelli ile tecellide bulunuverdi ve onu paramparça etti; Musa da, (yıldırım çarpmışçasına) cansız gibi düşüp bayıldı. Ne zaman ki kendine geldi ve, “Sen’i tesbih ederim ya Rabbi: (her türlü noksanlıktan, yaratılmışa ait her türlü hususiyetten mutlak manâda uzaksın Sen. Bir an için Sen’i görme isteğimden dolayı) Sana tevbe ettim ve ben, bu hususta herkesten önde Sana iman ediyorum!” dedi. (*)

~Açıklama~

(*) Her peygamberde gönderildiği kavmin hususiyetlerinden emareler vardır. O’nun misyonu bunu gerektirir; çünkü bir terbiyeci, bizzat yaşayıp tecrübe ettiği hususlarda çok daha başarılı olur. Dolayısıyla, nasıl milletler içinde İsrail Oğulları Cenab-ı Allah’ı görme isteğinde bulunmuşsa (Bakara Sûresi/2: 55), peygamberler içinde de Hz. Musa (a.s.), benzer bir istekte bulunmuştur. Fakat iki istek arasında tam bir zıtlık söz konusudur. İsrail Oğulları, Allah’ın onca açık nimetini ve tecellisini gördükten sonra bile halâ O’nun vahyi, vahyetmesi adına taşıdıkları şüphe sebebiyle Allah’ı görme talebinde bulunurken, Hz. Musa (a.s.), her Allah âşıkının O’nu görmek için taşıdığı derin iştiyakı dile getirmiştir. Neticede, İsrail Oğulları’nın inkâr kokan küstahça talebine karşı Cenab-ı Allah (c.c.), kahır tecellisiyle onları âdeta öldürmüş, sonra kendilerine getirmiş; Hz. Musa’nın arzusuna ise, bu defa yakınındaki bir dağa bir lem’acık Kudret tecellisiyle dağı parça parça etme şeklinde mukabelede bulunmuştur. Burada da Hz. Musa, dağa olan tecelli karşısında dayanamamış ve ölmüş gibi bayılmıştır. Hz. Musa (a.s.), Allah’ın maddî dünyada hususî bir Kelâm tecellisine mazhardı. Bununla birlikte, bu tecelli, O’nun ruhuna ve ruh kapasitesine göre bir tecelli idi. O, aşk ve iştiyakla bunun ötesinde bir tecelli arzu edince ona dayanamadı ve gelecek âyette ifade edileceği üzere, kendisine iltifat edalı bir hatırlatma ile, O’nun risaletle ve Allah’ın kendisiyle hususî bir tarzda konuşmasına mazhar olmakla serfiraz kılındığı, dolayısıyla vazife ve misyonunun bu çerçevede olup, ötesinin O’nun için söz konusu olmadığı ve kendisine verilene şükretmesi gerektiği buyruldu.

Cenab-ı Allah (c.c.), isim ve sıfatlarıyla, çokluktan kinaye olarak 70.000 denilen perde arkasında kâinata tecellide bulunur. Kâinatın da, insanın da, ötesine katlanması zordur. O’nun has tecellilerini kalblerinde ve kalblerinin kapasitesi ölçüsünde hisseden pek çok velî de, çok defa Hz. Musa gibi kendinden geçmekte ve bazıları bu cezbe halini ‘fark’ ile, Şeriat’ın kaideleriyle dengeleyemediklerinden, bazen şatahat denilen ve ayık halde söylendiğinde büyük sorumluluk getirecek ifadelerde bulunmaktadırlar. Buna karşılık, bazı velî görüntüsü veren veya kendilerini velî zanneden başkaları da benzer sözleri söylemektedir ki, bu, onlar için çok büyük bir sorumluluk sebebidir. Benzer şekilde, nefisleri tam tezkiyeden, ruhları tasfiyeden geçmemiş bazıları da, ibadet ve riyazetle Cenab-ı Allah’ın bazı lütuf tecellilerine mazhar olunca kendilerini büyük makamlarda zannederek sözlerini ve davranışlarını ayarlayamamakta, hattâ içlerinden sapanlar ve saptıranlar çıkmaktadır. Bundandır ki Hz. Bediüzzaman, “Ben gördüm ki, sapan toplulukları imamları saptırmış; bâtına girmişler, biraz yol almışlar, hedefe vardık zannederek geri dönmüşler, sapmışlar, saptırmışlar” der. Bu sebeple, bâtın yolunda mutlaka Şeriat’ın projektörleri ışığında gitmek gerekir.

قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِي وَبِكَلَامِيۘ فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ (١٤٤)

144. Allah, şöyle buyurdu: “Ey Musa! Ben seni seçtim ve seni (insanlara iletmek üzere sana vahyettiğim) mesajlarımla ve hitabıma mazhar kılmakla insanlar üzerinde bir mevkie çıkardım. Şimdi sen, (senin için olmayanı talepten vazgeçerek) sana ne vermişsem onu al ve karşılığında her hal, söz ve davranışınla şükredenlerden ol. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyetin verdiği çok önemli bir ders vardır. Cenab-ı Allah (c.c), Hz. Musa gibi nazdar bir rasûlüne bile, Kendisini görme gibi dünyada kimseye nasip olmayacak bir talebi karşısında bir hatırlatmada bulunmakta ve “Sana verdiğim nimete razı ol ve onun şükrünü eda etmeye bak!” buyurmaktadır. Demek oluyor ki, Cenab-ı Allah (c.c.), dünyada herkese kaldırabileceği, kapasitesinin alabileceği bir nimet vermektedir. Herkese verilen nimet, yani insan iradesine dahil olmaksızın Cenab-ı Allah’ın onda var ettiği hususiyetler (kabiliyet, ömür, fizikî yapı, milleti-ailesi, doğum yeri ve zamanı, vb.) onun hakkında hayırlı olandır. Dolayısıyla insanlara düşen, kendindeki nimeti idrakle ötesini istememek, “Bana neden şu nimetler verilmedi?” gibi itirazlara girmemek, bunun yerine verilen nimetin gerektirdiği görevi yapma gayreti içinde olmaktır.

وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصِيلًا لِكُلِّ شَيْءٍۚ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۜ سَاُرِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ (١٤٥)

145. (Artık Musa, Rabbisiyle olan mülâkat süresini tamamlamış ve kavminin hayatında uygulanmak üzere Kitabı alacak noktaya gelmişti.) Nihayet Biz ona verdiğimiz Levhalar’da, (Allah’a giden yolda) ışık tutucu bir öğüt olacak ve (kavminin iman ve amel adına muhtaç bulunduğu) her konuya açıklık getirecek şekilde ilgili her bir meseleden bahiste bulunduk. “Ey Musa! Bundan böyle artık sen bu Levhalar’a kuvvetle sarıl ve kavmine de, onların içinde bilhassa yerine getirilmesi gereken hükümleri en güzel şekilde hayatlarında uygulamalarını emret. İtaatten çıkan fasıkların yurtlarının ne hale geldiğini (ve onları bekleyen nihaî yurdu) size yakında göstereceğim.

سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًاۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ (١٤٦)

146. “Hiç hakları olmadığı, olması da mümkün bulunmadığı halde yeryüzünde büyüklenip çalım satanları âyetlerimden yüz çevirteceğim. Öyle ki onlar, yolumuzun doğruluğuna dair ne kadar iz, işaret ve delil görürlerse görsünler yine de onlara inanmazlar. Olgunluk ve doğruluk yolunu görseler, onu izlenmesi gereken yol olarak benimsemezler; buna karşılık, eğrilik ve taşkınlık yolunu görseler, hemen onu takip edilecek yol olarak benimserler. Böyle yaparlar, çünkü onlar, âyetlerimizi baştan ve peşinen yalanlamış olup, onların anlam ve faydalarını idrakten bütün bütün uzaktırlar.

وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟ (١٤٧)

147. Âyetlerimizi ve bir gün Âhiret’le yüzyüze gelecekleri gerçeğini yalanlayan o kimseler –evet, işte onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Hem, başka nasıl olacaktı ki? Yoksa yaptıklarından başka bir şeyin karşılığını mı göreceklerdi?

وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسٰى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌۜ اَلَمْ يَرَوْا اَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْدِيهِمْ سَب۪يلًاۢ اِتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِمِينَ (١٤٨)

148. Musa, Rabbisinin huzuruna çıkmak için aralarından ayrılmasının ardından halkı (içinden pek çokları), ziynet takımlarından böğürür gibi ses çıkaran bir buzağı heykeli yapıp onu ilâh edindiler. (*) Onun kendilerine konuşmadığının ve onlara herhangi bir yol göstermediğinin de mi farkında değillerdi? Buna rağmen onu ilâh edindiler ve (bütün kâinat, yaratılış ve Ulûhiyet gerçeklerinin aksine hareket eden ve böylece bizzat kendilerine de zulmeden) zalimler oldular. (**)

~Açıklama~

(*) Burada, İsrail Oğulları’nın karakteriyle ilgili çok önemli üç noktaya işaret vardır:

İsrail Oğulları’nın asırlarca aralarında kaldığı Mısırlılar, büyük çoğunluğu itibariyle çiftçiydiler ve çiftçilikte öküz çok önemli olduğu için öküze, daha genel manâda sığıra taparlardı. Bu putperestlik, yukarıda 138’inci âyette anlatılan, puta tapan bir topluluğa rastladıklarında Hz. Musa’dan tapınılacak put isteme hadisesinde de kendini gösterdiği üzere, ruhlarına sinmişti. Kısaca, köleliğin izlerini büyük oranda ruhlarında taşıyorlardı. İsrail Oğulları, bilhassa o dönemde karakter olarak, hemen bozulup çürümeye çok yatkın ve üzerlerinde sürekli kontrol gereken bir kavimdi. Onlar, daha ziyade kuvvetten ve baskıdan anlayan bir karaktere sahiptiler. İsrail Oğulları, dünyaya çok düşkün olmaları hasebiyle, onlar için altın (para), hemen hemen her şeydi.

(**) Burada Ulûhiyet hususiyeti olarak, konuşmanın ve yol göstermenin seçilmesi çok manâlıdır. Çünkü Allah (c.c.), Hz. Musa (a.s.) vasıtasıyla İsrail Oğulları ile konuşmuş, onların peygamberi olan Hz. Musa’yı kelâmına muhatap kılmakla şereflendirmişti. İkinci olarak da Allah, bilhassa Mısır’dan çıkmak için harekete geçtikleri andan itibaren Mısır içinde, denizde ve çölde kendilerine sürekli yol gösteriyordu. İsrail Oğulları, Cenab-ı Allah’ın bu her iki büyük nimetine ve icraatına şahittiler; böyle iken ve bunlara muvaffak olamayan bir şeyin ilâh olamayacağı açık iken, kalkıp buzağıyı ilâh edinmeleri apaçık bir zulümdü.

وَلَمَّا سُقِطَ ف۪ٓي اَيْدِيهِمْ وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواۙ قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (١٤٩)

149. Ne zaman ki böyle yapmakla ellerine hasaretten başka bir şey geçmediğini anladılar ve sapıp gittiklerini açıkça gördüler; işte o zaman, (içlerinden bilhassa buzağıya tapılması karşısında herhangi bir şey yapmayanlar) eyvah dediler ve sızlanmaya durdular: “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, bu takdirde hiç şüphesiz bütün bütün kaybedenlerden oluruz.” (*)

~Açıklama~

(*) Yukarıda 137, bilhassa 142’nci âyetle birlikte bu âyette de görüldüğü üzere Kur’ân-ı Kerim, bazen taşıdığı önem sebebiyle önce bir neticeyi haber vermekte, ardından bu netice öncesi hadiseleri anlatmaya geçmekte ve böylece irşad adına bize belâğat dersi sunmaktadır. 137’nci âyet, önce yaklaşık 3-3,5 asır sonraki nihaî sonucu, ardından üç asır önceki Mısır’dan kurtulma neticesini bir arada takdim buyurmakta ve takip eden âyetler, Mısır’dan çıkışı müteakip olup biten bazı önemli hadiseleri nazara vermekte; 142’nci âyet, Hz. Musa’nın dağda kırk günlük riyazet ve ibadet süresini bitirdiğini bildirmesinin ardından, O’nun dağa gelmeden kardeşine olan talimatına dikkat çekmekte ve takip eden âyetler, Hz. Musa (a.s.) dağda iken O’nun ve kavminin yaşadığı önemli olayları anlatmaktadır. Bu âyet ise, buzağıya tapma sapkınlığının neticesini ifade ederken, arkadan gelen âyetler, bu netice öncesi bazı hadiselere temas etmektedir. Bu üslup özelliğini, özellikle 131’inci âyette olduğu gibi, insanlarca işlenen ve Kur’an’da anılan yanlışların hemen anıldığı yerde tashih edilip, sonra anlatıma devam edilmesinde de görmekteyiz.

وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفًاۙ قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِنْ بَعْدِيۚ اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَأْسِ اَخِيهِ يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِۜ قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُوا يَقْتُلُونَنِيۘ فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْاَعْدَٓاءَ وَلَا تَجْعَلْنِي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (١٥٠)

150. Musa, (Levhalar’ı aldıktan sonra daha dağda iken halkının buzağıya taptığını öğrenince) büyük bir öfke ve üzüntü içinde halkına döndü ve “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Rabbinizin emrini çarçabuk terk mi ediverdiniz?” diye onlara çıkıştı. Levhalar’ı elinden bırakıp, (önce Tevhid sahasında ortaya çıkan ihtilâli bastırmak için) onları uygulamayı tehir etti. Kardeşinin başından tutmuş, O’nu kendine doğru çekiyordu. Kardeşi, “Anamın oğlu!” dedi: “İnan ki bu topluluk beni bir hiç yerine koydu ve linç edip öldürmeye kalktı. Ne olur, bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğu ile bir tutma!”

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِاَخِي وَاَدْخِلْنَا ف۪ي رَحْمَتِكَۘ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ۟ (١٥١)

151. Musa, (hemen Allah’a yöneldi ve şöyle) yalvardı: “Rabbim! (Bu meseledeki muhtemel ihmal ve kusurlarımızdan dolayı) Beni ve kardeşimi bağışla ve bizi hususî rahmetine dahil et; çünkü Sen, en çok ve en hayırlı merhamet edensin!”

اِنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرِينَ (١٥٢)

152. Buzağıyı ilâh edinenlerin başlarına hiç şüphesiz Rabbilerinden çetin bir azap, ayrıca dünya hayatında bir zillet gelecektir. Sürekli Allah’a iftira ile meşgul olanları işte böyle cezalandırırız. (*)

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah (c.c.) buzağıya tapanları cezalandırmış, buzağı yakılmış, Samirî sürülmüş, ama Allah diğerlerini affetmiştir. Oysa bu diğerleri, buzağıya tapanların bu irtidadına mani olmaya çalışmamıştı. Ama Hz. Musa’nın dönüşünden sonra tevbe ettiler ve Allah da tevbelerini kabûl buyurarak onları affetti (Bk. Bakara Sûresi/2: 54, Nisâ Sûresi/4: 153).

وَالَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَاٰمَنُواۘ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (١٥٣)

153. Kötü işler yapıp sonra da onların ardından pişmanlık ve tevbe ile Allah’a yönelerek gerçekten iman edenlere gelince, (ey Muhammed,) senin Rabbin, böyle bir ıslah-ı hâlden sonra şüphesiz çok bağışlayandır; (bilhassa Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ (١٥٤)

154. Ne zaman ki öfke artık Musa’da susup tesirsiz hale geldi, o zaman O, (halkı arasında uygulamak üzere) Levhalar’ı aldı. O Levhalar’daki yazılarda, Rabbileri karşısında saygı ve korku ile ürperenler için bir hidayet ve rahmet vardı.

وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلًا لِمِيقَاتِنَاۚ فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَۜ اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَٓاءُ مِنَّاۚ اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْدِي مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ (١٥٥)

155. Derken Musa, halkı içinden temsilci olarak yetmiş kişi seçip, tayin buyurduğumuz vakitte dağa geldi. (Ama orada o yetmiş kişi, daha önce şahit oldukları onca açık alâmete rağmen, Allah’ı açıkça görmedikçe Musa’nın O’nunla konuştuğuna ve getirdiği hükümlerin O’ndan olduğuna inanmayacaklarını söylediler.) Bunun üzerine onları o korkunç sarsıntı yakalayıverdi ve Musa hemen Allah’a yalvarmaya durup, “Rabbim,” dedi, “eğer dileğin öyle olmuş olsaydı, onları ve bu arada beni de daha önceden helâk ederdin. Şimdi içimizde bazı aklı ermezlerin yaptıklarından dolayı mı bizi helâk edeceksin? Hayır, bu ancak Sen’in bir imtihanındır ki, onunla dilediğini saptırır, dilediğini hidayet edersin. Sen, bizim koruyucumuz, has yardımcımız, her işimizde Kendisine güvendiğimiz sahibimizsin; o halde bizi bağışla ve bize merhamet buyur; çünkü Sen, bağışlamada en hayırlı olansın.

وَاكْتُبْ لَنَا فِي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ قَالَ عَذَاب۪ٓي اُصِيبُ بِهِ مَنْ اَشَٓاءُۚ وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذِينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَۚ (١٥٦)

156. “Bizim için bu dünyada iyilik takdir buyur, Âhiret’te de: her durumda Sana yöneldik, Sen’in yolunu tuttuk biz.” (Hak Tealâ da) şöyle karşılık verdi: “Azabımı kimi dilersem onun başına dolarım: (kimse kendi ameliyle ondan kurtulamaz, ancak rahmetimle muamele etmem müstesna; çünkü) rahmetim, her şeyi kuşatmıştır. Bu bakımdan, (dünyada ondan herkes istifade etse de, Âhiret’te) onu ancak takva duygusuyla hareket edenler, mallarını Allah yolunda ve muhtaçlar için harcayanlar ve elbette ki, (nazil olup kendilerine tebliğ edildikçe) âyetlerimizin tamamına ve kendilerine gösterilen mucizelere inananlar için takdir buyurup, onlara nasip edeceğim.”

اَلَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْجِيلِۘ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّت۪ي كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ فَالَّذِينَ اٰمَنُوا بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟ (١٥٧)

157. Onlar ki, ellerinde bulunan Tevrat ve İncil’de bütün vasıflarıyla kaydedilmiş olduğunu gördükleri ümmî (okuyup yazmamış ve dolayısıyla yazılı kültürden uzak, zihni ve kalbi tamamen vahiyle şekillenmiş bulunan, Allah’tan insanlara elçi, insanlar katında ise) nebî o en büyük Rasûl’e (bütün emir ve yasaklarında) tâbi olurlar. O Rasûl, onlara iyilik, doğruluk ve güzelliği tebliğ ve emretmekte, kötülük, yanlışlık ve çirkinliği yasaklamakta; Allah’ın pak saydığı tertemiz ve sağlıklı yiyecek ve içecekleri onlara helâl, murdar olanları ise haram kılmakta ve sırtlarındaki (kendi şeriatlarından kalma) ağır yükü indirip, boyunlarına vurulmuş zincirleri çözmektedir. İşte, O’na bütün samimiyetleriyle iman etmiş bulunanlar, O’nu destekleyen, O’na yardım eden ve (risalet misyonuyla gönderilmesiyle birlikte) O’na indirilmeye başlayan Nûr’a (Kur’ân) tâbi olanlar: işte onlar, (hem dünyada hem de ve bilhassa Âhiret’te) gerçek kurtuluşa ve mazhariyete erenlerdir. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân, birden ve çok anlamlı bir üslûpla Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm dönemine intikal etmekte ve Hz. Musa’nın yaptığı duaya kavminin mazhariyetini ve o duanın kavmi adına kabulünü, artık Allah Rasûlü gelip Kur’ân inmeye başladıktan sonra onlara iman ve tam tâbi olmaya bağlamaktadır. Burada, başta İsrail Oğulları olmak üzere Kitap Ehli’ne çok ince bir hatırlatma vardır ki, o da, artık kendi peygamberlerine tâbi olmanın Allah Rasûlü’ne tebaiyet demek olduğu ve kendi kitaplarının hükümlerinin yerine Kur’ân ahkâmına uymak gerektiği; diğer bir ifadeyle, Allah Rasûlü’ne ve Kur’ân’a tâbi olanın bütün önceki peygamberlere ve kitaplara da tâbi olmuş sayılacağı gerçeğidir. Kurtuluşun artık burada yattığını çok anlamlı ve çok yumuşak, çok okşayıcı bir üslûpla ifade buyuran Kur’ân, ayrıca Bakara Sûresi’nin gerçek kurtuluş ve mazhariyete erenlerden söz ettiği ilk âyetlerine bir defa daha telmihte bulunmaktadır. Bundan sonraki âyet de, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın risaletinin hangi din ve inançtan olursa olsun bütün insanlar için geçerli olduğunu ve bu risaletin oturduğu temeli ifade edecektir. Bu âyette dikkat çeken bir diğer nokta da şudur: Zaman, şartlar ve kendi karakterleri gereği bilhassa İsrail Oğulları şeriatında ağır hükümler vardı. Bunların bir kısmı Hz. İsa (a.s.) ile tadil edilmişti (Âl-i İmran Sûresi/3: 50); diğer pek çok ağır hükümler de Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm ile birlikte kaldırılmış oldu. Bakara Sûresi’nin son âyetinde de mü’minlere, “Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere, (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yük yükleme!” diye dua etmeleri öğretilmektedir.”

قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنِّي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمِيعًاۨ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْي۪ وَيُمِيتُۖ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٥٨)

158. (Ey Rasûlüm! Bütün insanlara) ilân et! “Ey insanlar! Şurası bir gerçek ki ben, hepinize Allah’ın elçisiyim; ki O Allah içindir göklerin ve yerin mülkiyeti ve mutlak hakimiyeti. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur; hayatı veren O’dur, ölümü de O verir. Şu halde siz de, Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine (gönderdiği bütün Kitaplara, bütün hükümlerine, bütün icraatına) iman eden o ümmî Nebî Elçisi’ne iman edin ve O’na tâbi olun ki, böylece doğru yolu bulup, onu takip ediyor olasınız.”

وَمِنْ قَوْمِ مُوسٰٓى اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ (١٥٩)

159. Musa’nın kavmi içinden (Musa’dan itibaren) hakkı anlatıp, hakka dayanarak onunla insanların hidayetlerine vesile olan, yine hakka dayanarak doğru ve adaletli davranan, doğruluğu ve adaleti gerçekleştiren bir topluluk (peygamberler ve samimî âlimler ve mürşidler) çıkmıştır.

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًاۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (١٦٠)

160. Biz, Musa’nın halkını her biri bir liderin etrafında on iki toplum halinde on iki kabileye ayırdık. Halkı (çölde susuz kalıp da) kendisinden su istediği zaman Musa’ya, “Asânla taşa vur!” diye vahyettik. O da vurur vurmaz hemen oniki pınar birden fışkırıverdi. Her bir kabile kendi su kaynağını bulmuştu. Yine, (çöl sıcağında) üzerlerine bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyleri yokken) lütf u nimet olarak onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirip şöyle buyurduk: “Size rızık olarak ne lütfetmişsek onların temiz, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin!” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla onlar) bize zulmetmiyor, bizzat kendilerine zulmediyorlardı.

وَاِذْ قِيلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَطِ۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ سَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ (١٦١)

161. Bir vakit de (çölde dolaşıp dururlarken onları nihayet bir beldeye yönlendirdik) ve kendilerine şöyle buyurduk: “Bu beldeye yerleşin ve oradan dilediğiniz şekilde yiyin, için. Dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin ve beldenin kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın); Biz de hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyilikten başka bir şey düşünmeyen ve Bizi görüyormuşçasına, en azından Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlara ise mükâfatlarını arttıracağız.

فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟ (١٦٢)

162. Buna rağmen, içlerinde bulunan ve yanlışlarında ısrarla kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de, üzerlerine zulmedip durmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik. (*)

~Açıklama~

(*) Ayrıca bkn. Bakara Sûresi/2: 57–60, not: 69–71

وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْتِيهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ (١٦٣)

163. (Ey Rasûlüm!) Onlara bir de deniz kenarındaki o beldede ne olup bittiğini sor. Hani oranın ahalisi, Sebt (Cumartesi) Günü için Allah’ın koyduğu yasağı açıkça çiğniyorlardı: Sebt Günü’nün hükmünü gözettiklerinde balıklar sahile akın akın geliyor, Sebt’in hükmüne uymadıkları gün ise gelmiyorlardı. Kendileri için konan hükümleri açıktan çiğneyip durmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk. (*)

-Açıklama-

(*) Allah, bir kimse veya topluluk yoldan çıksın diye onları imtihan etmez. Cenab-ı Allah (c.c.), kâinatın işleyişi ve hayat için belli kanunlar koymuştur. Din de, bizim ferdî ve içtimaî hayatımızı düzenlememiz maksadıyla Cenab-ı Allah’ın, rasûlleri vasıtasıyla gönderdiği bir diğer kanunlar bütünüdür. Bunlar, bizim hem bütün diğer varlıklarla olan münasebetimizi ve onlara karşı vazifelerimizi, hem de Cenab-ı Allah’la (c.c.) olan münasebetimizi ve O’na karşı vazifelerimizi içine alır. Bu her iki kanunlar bütününe uyup uymamanın sonuçları vardır ve biz bu sonuçları, ne yaparsak ne ile karşılaşacağımızı, (özellikle dinî sahada) peygamberler veya onların getirdiği kitaplar vasıtasıyla Allah’ın bildirmesi, ayrıca kâinat ve hayat üzerindeki çalışmalarımız neticesinde öğreniriz. Fert fert her birimiz ve her toplum, kendi yaptıklarının karşılığını görür. İşte Cenab-ı Allah’ın imtihan diye buyurduğu budur ve bu manâda bütün hayat, bir imtihandan ibarettir. Bir kişi veya bir toplum iyi işler yapmaya devam ederse bundan “salih daire (doğurgan döngü)” oluşur ve bu dairede güzel iş güzel neticeyi doğurur, güzel netice de güzel işe kapı açar. Buna karşılık, devam edilen çirkin işler ise çirkin netice verir; çirkin netice yeni bir çirkin işe sebep olur ve bu defa ortaya “fâsit daire (kısır döngü)” çıkar. Neticede bunların her ikisi de onları işleyen insanda ikinci bir tabiat haline gelir. Kur’ân-ı Kerim’de sık sık geçen, Kendileri için konan hükümleri açıktan çiğneyip durmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk; Hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçluları işte böyle cezalandırırız; (Dünyada iken) yapmayı tabiat haline getirdiğiniz güzel işlerden dolayı vâris kılındığınız muhteşem Cennet! gibi ifadeler, bu noktaya işaret eder.

وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًاۨۙ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًاۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (١٦٤)

164. İçlerinde bazıları, diğerlerini yaptıklarından vazgeçirmeye çalışanlara, “Belli ki Allah’ın helâk edeceği veya çok şiddetli bir şekilde cezalandıracağı bir topluluğa ne diye öğüt verip duruyorsunuz?” diyor, onlar da, “Hem Rabbinize karşı (ma’rufu yayıp münkere mani olma sorumluluğumuz açısından) bir mazeretimiz olsun, hem de bakarsınız gittikleri yolun neticesini görüp, Allah’a bu ölçüde karşı gelmekten sakınırlar diye!” şeklinde cevap veriyorlardı.

فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ۪ٓ اَنْجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّٓوءِ وَاَخَذْنَا الَّذِينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـِٔيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ (١٦٥)

165. Derken, kendilerine yapılan bütün hatırlatmaları ve verilen öğütleri tamamen kulak ardı ettiler. Biz de, kötülükleri önlemeye çalışanları kurtarıp, zulmü hayat tarzı haline getirenleri açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü derdest ettik ve yoksulluk azabıyla kıvrandırdık.

فَلَمَّا عَتَوْا عَنْ مَا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـِٔينَ (١٦٦)

166. Serkeşlik edip, yapmaları yasaklanan fiilleri işlemeyi ısrarla sürdürünce, onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik. (*)

~Açıklama~

(*) Ayrıca bkn. Bakara Sûresi/2: 65; not 75. Bu âyette, Yahudilerin tarih boyu peşlerini bırakmayan “kader”lerine de işaret vardır.

وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ يَسُومُهُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۜ اِنَّ رَبَّكَ لَسَر۪يعُ الْعِقَابِۚ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (١٦٧)

167. Yine bir zaman da Rabbin, İsrail Oğulları’nın üzerine (fısk ve zulümlerinde devam ettikleri, Allah’tan veya insanlardan bir ipe tutunmadıkları takdirde) Kıyamet’e kadar her defasında onlara en kötü azabı tattıracak kimseleri musallat kılacağını bildirmişti. Şüphesiz senin Rabbin, (vakti geldiğinde) cezalandırması pek çabuk olandır; hiç şüphesiz O, günahları çok bağışlayan, (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelenlere ve mü’minlere karşı) hususî merhameti pek bol olandır da.

وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الْاَرْضِ اُمَمًاۚ مِنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذٰلِكَۘ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّـَٔاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (١٦٨)

168. Onları ayrı ayrı topluluklar halinde yeryüzüne dağıttık. İçlerinde salih (inanç, düşünce, söz ve davranışları itibariyle doğru yolda ve bozgunculuktan uzak) kimseler de vardır, başka türlü olanlar da. Ve onları, gittikleri yanlış yollardan, işledikleri hatalardan dönerler mi diye bazen nimetlerle, güzelliklerle, bazen de musibetlerle imtihan ettik.

فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هٰذَا الْاَدْنٰى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَاۚ وَاِنْ يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَأْخُذُوهُۜ اَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ مِيثَاقُ الْكِتَابِ اَنْ لَا يَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ وَدَرَسُوا مَا فِيهِۜ وَالدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (١٦٩)

169. Bir zaman da içlerinde hayırsız bir nesil türedi ki, Kitaba vâris oldular; ama onu şu dünyanın geçici ve değersiz geçimliğine değişir ve sonra da (tam bir aldanmışlık içinde), “Biz, (Allah’ın seçtiği bir halk ve O’nun sevgilileri olarak) nasıl olsa bağışlanacağız!” derler. (Böyle demekle yaptıklarının günah olduğunu itiraf etmiş bulunmalarına rağmen,) aynı şekilde yine gayr-ı meşrû bir geçimlik, bir kazanç zuhur etse onu da almaktan çekinmezler. Peki onlardan, Allah hakkında hak ve gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair o Kitap gereğince sağlam bir söz alınmamış mıydı? Ve Kitabın içindekileri tekrar tekrar mütalâa edip başkalarına da okutmamışlar mıydı? Ayrıca, Âhiret Yurdu, Allah’a karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Halâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?

وَالَّذِينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ اِنَّا لَا نُضِيعُ اَجْرَ الْمُصْلِحِينَ (١٧٠)

170. Kitaba sımsıkı sarılan ve namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılanlara gelince: şurası bir gerçek ki Biz, hem kendilerinin, hem de toplumun ıslahına adanmışların mükâfatını asla zâyi etmeyiz.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 56 kez okundu