23-] Âraf Sûresi [171-206] Enfal Sûresi [1-40]

  • A-7.A’RAF Sûresi [171/206.Ayetleri]
  • B-8. ENFALSûresi [1/40.Ayetleri]

[Araf Sûresi 171-206]

وَاِذْ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَاَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّٓوا اَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْۚ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ۟ (١٧١)

171. Bir vakit de o dağı bir gölgelik gibi İsrail Oğulları’nın başlarının üzerine kaldırıp öyle tutmuştuk da, dağın üzerlerine düşüvereceğini sanmışlardı. Böyle yapmamızdaki maksat ve manâ şu idi: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) belleyip, aklınızdan katiyen çıkarmayın ki, bu yolla takvaya ulaşarak, (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”

وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِ۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِلِينَۙ (١٧٢)

172. Düşün ki Rabbin, Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları bizzat kendilerine, kendi nefislerine karşı şâhit tutup, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştu. “Elbette” dediler, “şâhidiz!” Böyle yaptık ki, Kıyamet Günü,“Doğrusu biz Sen’in bizim Rabbimiz olduğundan habersizdik!” demeyesiniz.

اَوْ تَقُولُٓوا اِنَّمَٓا اَشْرَكَ اٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْۚ اَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ (١٧٣)

173. Veya,“Çok önceden beri atalarımız şirk koşuyordu,biz de onların arkasından gelmiş (ve yapabileceği başka bir şey olmayan) bir nesildik. Bu durumda,Sen’in Rubûbiyetini kabul etmeyip o bâtıl şirk yolunu başlatanların yaptıklarından dolayı şimdi bizi imha mı edeceksin?” şeklinde bir mazerette de bulunmayasınız. (*)

~Açıklama~

(*) 172’nci âyette anılan ve neticesiyle bu âyette de devam eden hadise, insanın özünü, varlık sahasındaki konumunu ve Allah ile olan alâkasını anlamak bakımından oldukça önemlidir. Bu hadisenin ifade ettiği anlamı ve işarette bulunduğu daha başka gerçekleri şöyle özetleyebiliriz:

Allah, her türlü zaman ve mekân sınırlamasının dışında bulunduğundan, O’nun için dün-bugün-yarın şeklinde bir zaman bölümlenmesi de söz konusu olamaz. Zaman ve mekâna bağlı olup, her şeye ve her hadiseye bu açıdan bakan biziz. Bu sebeple, Allah hakkında “Bizimle ne zaman ve nerede konuştu?” şeklinde bir soru sormak manâsızdır. Bizim açımızdan ve zaman-mekân perspektifinden yaklaşıldığında, yaratılış ve varlık, bir iniş çizgisi (kavs-i nüzul),bir de çıkış çizgisi (kavs-i urûç) takip eder ve pek çok âlem ve merhalelerden geçer. Meselâ, bir makalenin, yazarının zihninde, bir plan şeklinde ve bir de dışta kelimelere dökülmüş halde farklı varlık biçimleri ve merhaleleri olduğu gibi,bütün varlıkların da Allah’ın İlmi’nde, Kader’in defterinde ve Kudret’in sahalarında var olma merhaleleri ve biçimleri vardır. Şuurumuz maddî varlığımızdan değil, manevî varlığımızdan, ruhumuzdan veya ruh sahibi oluşumuzdan kaynaklandığı için, Allah’ın bizimle bizi maddî varlık alanına çıkarmadan önce veya çıkardıktan sonra ruhumuzla veya mahiyetimizle konuşması pekalâ mümkündür. O’nun maddî varlıklarının baskısından ve zindanından büyük ölçüde kurtulup kalb ve ruhlarının derece-i hayatlarında yaşama imkânı bahşettiği bazıları, âyette anılan konuşmayı hatırlayabilirler.

Âyette dikkat çeken çok önemli bir nokta, Cenab-ı Allah’ın insanlardan aldığı, “Evet, Sen bizim Rabbimizsin.” sözünün, insan için bağlayıcılığıdır. Öyle ki insanlar, başka bir şey olmasa da, bu söz sebebiyle Allah karşısında herhangi bir mazeret ileri süremeyeceklerdir. Dolayısıyla bu ahd vermenin herkes için geçerli objektif bir yanı bulunmalıdır. Bu objektif yanı, Peygamber Efendimiz’in aleyhissalâtü vesselâm, “Her doğan, İslâm fıtratı üzere doğar.”(Buharî,“Cenaiz,”80) hadisinde görüyoruz. Bu demektir ki, her insan, Allah’ı bulabilecek bir fıtrat (yaratılış) ve O’na karşı tabiî bir temayülle dünyaya gelir, daha doğrusu gönderilir. Hadisin devamında ifade buyurulduğu gibi, her ne kadar bu tabiat ve temayül, daha sonra kişinin ailesi, çevresi ve aldığı eğitimle karartılabilse de, Kur’ân-ı Kerim’de, (Ey Rasûlüm,) söyle onlara: “Şimdi deyin bana: Allah’ın bir cezasına uğrarsanız veya Kıyamet başınıza kopuverse, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Eğer (vicdanınızın sesini itiraf edebilecek kadar olsun) doğruluktan nasibiniz varsa, haydi cevap verin”! (En’âm/40) âyeti türünden âyetlerin ifade ettiği üzere, insan vicdanı bilhassa belli durumlarda Allah’ı derinden duyar. O, herkesin vicdanına yardım isteme ve dayanak arama noktaları koymuştur. Bunlar, insan bilhassa çaresiz kaldığı,bir iş başarmak veya bir tehlikeden kurtulmak için tutunduğu bütün sebeplerin elinden çıktığı en ümitsiz anlarda Allah’ı derhal insana duyurur. Her ne kadar insan tehlikeden kurtulduktan veya maksadına ulaştıktan sonra, sanki böyle bir tecrübe yaşamamış gibi şeytanın tesiri altındaki nefsinin iğvalarıyla Allah’ın bizzat varlığını veya Rubûbiyetini inkâra devam da etse, vicdanının tecrübe ve duyuşları o öldüğünde ortaya çıkacak ve insanın, “kâlû belâ” misakını inkâra mecali kalmayacaktır. (Ayrıca bkn. Tereddütler, 2, 79–85)

Âyette geçen “bizzat kendilerine, kendi nefislerine karşı şâhit tutma” ifadesi ise,bir başka önemli gerçeğe parmak basmaktadır. Vicdanımızda Allah’ın varlığını ve Rubûbiyetini, bizi yaratan, rızıklandıran, büyüten, terbiye eden ve koruyan bir Rab oluşunu itiraf etsek de, nefis bunu kabule yanaşmaz. Çünkü o, kendi dünyasında dilediği gibi yaşamak, iştiha ve zevklerini dilediği gibi tatmin etmek ister ve bunun için de kendi üstünde onu sınırlayacak bir gücün varlığını kabul ve itiraf etmek istemez. Fakat her şeye rağmen sahibinin, yani insanın vicdanında Allah’ın varlığını ve Rubûbiyetini duymasına da mani olamaz. Ama iman, nefsi de ikna ve iman esaslarını itirafı gerektirdiği için, vicdanın duyması iman demek değildir.

وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (١٧٤)

174. İşte,(yanlış yollarda gidenler) izledikleri bu yollardan döner ve Allah’a yönelirler mi diye iman hakikatlerinin (dış dünyada ve insanın bizzat kendi varlığında sergilenen) delillerini ve (Kur’ân’a dahil) âyetlerimizi bu şekilde detaylarıyla açıklıyoruz.

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذ۪ٓي اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ (١٧٥)

175. (Ey Rasûlüm!) Bir de onlara âyetlerimiz konusunda kendisini bilgili kıldığımız kişinin ibret verici kıssasını anlat: O adam, (kendisine verdiğimiz bu ilme rağmen, koyunun derisinin yüzülmesi gibi) âyetlerimizden sıyrılıp açıkta kalakaldı; şeytan da onu arkasına taktı ve neticede azgın sapıklardan biri haline geldi.

وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُٓ اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوٰيهُۚ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِۚ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْۜ ذٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ (١٧٦)

176. Eğer (iradesiyle yaptığı tercihin rağmına) dilemiş olsaydık, hiç şüphesiz onu âyetlerimiz sayesinde (imanın sağladığı insanî kemalât semasına doğru) yükseltirdik; fakat o, yere çakılıp kalmayı tercih etti ve kendi hevasına uydu. Onun hali köpeğin haline benzer ki, üzerine varıp da uzaklaştırmak için kendisine bir şey atsan, acaba bir kemik midir diye seğirtir ve dili dışarıda solur; kendi haline bırakıp bir şey yapmasan, yine kemik peşinde yanına sokulur ve dili dışarıda solur. İşte, âyetlerimizi yalanlayan bir topluluğun hali böyledir. (Ey Rasûlüm!) Böyle ders ve ibret verici bir kıssayı anlat ki, belki tefekkür melekeleri harekete geçer.

سَٓاءَ مَثَلًاۨ الْقَوْمُ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاَنْفُسَهُمْ كَانُوا يَظْلِمُونَ (١٧٧)

177. Âyetlerimizi yalanlayan ve bizzat kendilerine zulmedip duran bir topluluğun hali, gerçekten de ne kötü bir misaldir.

مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَد۪يۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (١٧٨)

178. Allah kime hidayet nasip ederse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, artık öyleleri bütün bütün kaybedenlerin ta kendileridir.

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ (١٧٩)

179. Yarattığımız cinler ve insanlar içinde (iradelerini yanlış yolda, nefislerinin arzusu istikametinde kullanan) pek çoklarını Cehennem için ayırdık.Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar. Bu halleriyle onlar, küçük veya büyükbaş hayvan sürüsü gibi,hattâ onlardan daha çok insiyaklarına tâbi, yol bilmez ve güdülmeye mahkûmdurlar. Onlardır gerçeklerden bütünüyle habersiz olanlar.

وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِ۪ٓي اَسْمَٓائِهِ۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٨٠)

180. Mutlak manâda ve kusursuz derecede güzel İsimler Allah’ındır; O’nu bu İsimlerle çağırın ve O’na onlarla dua edin. (*) O’nun İsimleri konusunda haktan saparak, (O’nu O’na ait olmayan isimlerle, buna mukabil, edindikleri sahte ilâhları ise O’nun İsimleri’yle çağıranları) terkedin ve onlara hiç önem vermeyin.Onlar,her ne yapıyorlarsa onun karşılığını göreceklerdir.

~Açıklama~

(*) Mükemmel bir kitap mükemmel kitap yazma fiiline, mükemmel yazma mükemmel yazar unvanına, mükemmel yazar unvanı mükemmel yazarlık sıfatına, mükemmel yazarlık sıfatı mükemmel yazma kabiliyet ve fonksiyonuna, mükemmel yazma kabiliyet ve fonksiyonu mükemmel bir yazara işaret eder.
En güzel misaller Allah içindir ve O’nun için verilir, verilmelidir fehvasınca, yaratılıştaki ve kâinattaki (eser) mükemmeliyet mükemmel yapma ve mükemmel yaratma fiiline, mükemmel yapma ve yaratma fiili mükemmel yapan ve yaratan unvanına, mükemmel yapan ve yaratan unvanı mükemmel yaratıcılık ve yapma sıfatına, mükemmel yaratıcılık ve yapma sıfatı Allah için aslî, ayrılmaz ve lâzımı bir vasıf olan mükemmel yaratma ve yapma hususiyetine (şe’n), mükemmel yaratma ve yapma hususiyeti de ona sahip bulunan mükemmel Zât’a delâlet eder. Bir kitabın ilim, belâğat ve yazabilme, düzene koyma, fikirleri ifade edebilme sıfat ve kabiliyetlerini, ayrıca bilen, yazan, düzenleyen gibi isim veya unvanları göstermesi misali, içindeki bütün eşya ve hadiselerle birlikte kâinat da, Allah’ın pek çok sıfatlarına ve isimlerine işaret eder. Ancak sonsuz bir ilmin, iradenin ve kudretin eseri olabilecek olan kâinata bakarak Allah’ın her şeyi bilen (Alîm), mutlak dileyen (Mürîd) ve mutlak kudret sahibi (Kadîr) olduğu neticesine varabilir, ayrıca kâinattan, O’nun şekillendiren (Musavvir), renk veren (Mülevvin), her şeyi güzel yapan (Cemîl), süsleyen (Müzeyyin), sonsuz merhamet sahibi (Rahman), hususî merhameti pek bol (Rahîm), her yaptığında pek çok hikmetler bulunan (Hakîm), rızıklandıran (Rezzak) gibi isimlerine de ulaşabiliriz.

Bu demektir ki, içindeki bütün eşya ve hadiselerle birlikte kâinat, Allah’ın isimlerinin tecelli, yani kendilerini gösterme, icraatını ortaya koyma sahası, hattâ bunların ürünü olup, bu isimler, onlardan kaynaklandığı sıfatlara, sıfatlar onların kaynağı olan şe’nlere (şuûn –Zâtın zâtî, onlarsız düşünülemeyecek hususiyetleri) ve şe’nler de İlâhî Zât’a delâlet eder. Bir varlıkta, bu isimlerden biri veya bir kaçı öne çıkarak o varlığın karakterini, ana hususiyetini oluşturur ve diğer isimler bunlara tâbi mevkide kalır. Varlıklar arasındaki farklılıkların, taayyünat ve teşahhusatın (her bir varlığın kendine has özelliklerle kendisi oluşunun) sebebi de, işte onlara aslî hususiyetlerini veren isimlerdeki farklılıklardır. Meselâ, Cevad isminin öne çıktığı kişiler, genellikle ve bilhassa bu isme mazhariyetlerini ortaya koyabilirlerse cömert, Muhsin isminin öne çıktığı kimseler ihsan sahibi, Kadîr isminin öne çıktığı kimseler muktedir, Alîm isminin öne çıktığı kimseler âlim olur. Allah’ı, O’na has isimlerle çağırmalı ve bu isimlere dayanarak O’na dua etmeliyiz. O, Kendine has isimlerin dışında, bilhassa O’nun için yakışıksız isimlerle asla çağrılamayacağı gibi, O’nun için asla uygunsuz misaller de verilemez. Ayrıca, duamızda neye ihtiyaç duyuyorsak O’na o ihtiyacı giderecek ismi anarak dua edip yalvarmak, her zaman yerinde olan harekettir. O’na, şifaya ihtiyaç duyduğumuzda Şâfî ismiyle, rızka ihtiyaç hissettiğimizde Rahmân ve/veya Rezzak ismi veya isimleriyle, bir sıkıntıdan kurtulmak istediğimizde Müferric, Kâşif gibi isimleriyle dua ederiz.

وَمِمَّنْ خَلَقْنَٓا اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ۟ (١٨١)

181. Yarattıklarımız içinde (Allah’ı Güzel İsimleri’yle gerektiği gibi tanıyan, dolayısıyla) hakka dayanarak insanların hidayetine vesile olan ve yine hakka dayanarak doğru ve adaletli davranan, doğruluğu ve adaleti gerçekleştiren bir topluluk da vardır.

وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَۚ (١٨٢)

182. Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onları (tuttukları yolun sonucu olarak) hiç farkına varmayacakları şekilde ve hiç bilmedikleri bir yerden adım adım helâke sürükleriz.

وَاُمْلِي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ (١٨٣)

183. Onlara belli bir süreye kadar mühlet veririm. (Onlar, bu şekilde hayatta kalmalarını kendilerine bağlasalar da bu, helâke doğru sürüklenmelerinde haklarındaki hükmün tamamlanması içindir. İşte) Benim ‘tuzağım’ ve vakti geldiğinde cezalandırmam, kesinlikle karşı konulamaz kuvvettedir.

اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ (١٨٤)

184. Hiç düşünmezler mi ki, (yıllardır birlikte bulundukları) o arkadaşlarında (Rasûlüllah) delilikten en küçük bir eser yoktur. O ancak, belli ki onları âkıbetleri konusunda uyaran bir uyarıcıdır.

اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۙ وَاَنْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْۚ فَبِاَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ (١٨٥)

185. Göklerin ve yerin iç boyutuna, onları idare eden muhteşem ve her türlü kusurdan uzak hükümranlığa, ayrıca Allah’ın eşyayı yaratmasına, yarattığı tek bir şeye bir defa olsun dikkat kesilmezler mi? Hem, ecellerinin yaklaşmış olmadığını nereden biliyorlar? (O uyarıcının getirdiği bütün bu gerçekleri ve ikazları ihtiva eden) Kur’ân’a inanmadıktan sonra, artık başka hangi söze inanacaklar?

مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَا هَادِيَ لَهُۜ وَيَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ (١٨٦)

186. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. Allah, o saptırdıklarını taşkınlıkları içinde gayesiz ve başıboş sürüklenip gitmeye terkeder.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّ۪يۚ لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَأْتِيكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (١٨٧)

187. (Ey Rasûlüm!) Sana Kıyamet’in ne zaman gelip demir atacağını da soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır.” O’ndan başka kimse onun üzerindeki bilinmezlik perdesini kaldıramaz. Kıyamet, göklerle yer ve onlarda bulunan bütün varlıklar için dayanılması çok zor bir hadisedir. O, size beklenmedik anda ve birden gelir.Sanki sen onun vaktini merakla araştırıyormuşsun ve peygamber olman da onu bilmeni gerektiriyormuş gibi,onu sana ısrarla soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi ancak Allah katındadır, fakat insanların çoğu bu gerçeği de bilmezler.”

قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلَا ضَرًّا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَلَوْ كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِۚ وَمَا مَسَّنِيَ السُّٓوءُ اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟ (١٨٨)

188. De ki: “Ben, Allah dilemedikçe,(O müsaade buyurup yolumu açmadıkça, gerekli gücü ve vasıtayı nasip etmedikçe) kendi adıma yarayışlı veya yarayışsız hiçbir şeye muvaffak olamam. Eğer mutlak manâda gaybı, (dolayısıyla gelecekte ne olacağını) da bilmiş olsaydım, (hiç zarar etmeden) sürekli kârda olurdum; hem (ona göre tedbirimi alırdım da,) ana ne bir zarar dokunurdu, ne de başıma bir kötülük gelirdi. Ben sadece,inanmaya açık bir topluluk için onları (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı, (iman ve salih amelin karşılığında ise Allah’ın af, rahmet ve mükâfatını) müjdeleyiciyim.

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَاۚ فَلَمَّا تَغَشّٰيهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَف۪يفًا فَمَرَّتْ بِه۪ۚ فَلَمَّٓا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ (١٨٩)

189. O Allah ki,sizi tek bir nefisten yarattı ve onunla aynı tür ve mahiyetten de kendisiyle ünsiyet etsin diye eşini var etti. Derken, bu ikisi bir araya gelip de erkek eşini bürüyünce, kadın belli belirsiz hafif bir yük yüklenir ve onu bir zaman taşır. Nihayet taşıdığı yük ağırlaşınca, eşler birlikte, bir endişe ve telaşla Rabbileri olan Allah’a yönelme gereği duyar ve “Eğer bize sağlıklı, eli ayağı yerinde bir çocuk verirsen, andolsun biz de karşılığında şükredenlerden oluruz!” diye içten içe yalvarmaya dururlar.

فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمَا صَالِحًا جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ فِيمَٓا اٰتٰيهُمَاۚ فَتَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ (١٩٠)

190. Nihayet Allah onlara diledikleri gibi sağlıklı, eli-ayağı yerinde bir çocuk verir (ve bu şekilde birbirini takiben nesiller meydana gelir). Ama anne-babalar,Allah’ın kendilerine verdiği bu nesiller sebebiyle, (onları tabiata ve sebeplere havale etme veya onlardaki güzellik ve başarıları ya bizzat kendilerinden veya çocukların kendilerinden bilme, ya da onlardan dolayı Allah’ı unutup, kendilerini tamamen onlara hasretme gibi yollarla) Allah’a ortaklar koşarlar. Oysa Allah, Kendisine ortak koşanların ortak koşmasından da, koştukları ortaklardan da mutlak manâda aşkındır, nihayet derecede uzaktır.

اَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَۘ (١٩١)

191. Bir şey yaratmak şöyle dursun, bizzat kendileri yaratılmış bulunan varlıkları mı O’na ortak tanıyorlar?

وَلَا يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ (١٩٢)

192. Ve onlara hiçbir yardımı olmayan, bırakın onlara yardım etmeyi, kendilerine bile yardımı dokunmayan varlıkları mı?

وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَتَّبِعُوكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْ اَدَعَوْتُمُوهُمْ اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ (١٩٣)

193. (Ey müşrikler! O varlıklar nasıl ilâh ve Allah’a ortak olabilirler ki, bırakın hidayet etmeyi, dualara cevap vermeyi, onları ilâh edinip Allah’a ortak tanıyan) siz,onları iyi bir yola,hayırlı bir maksada çağıracak olsanız, bu çağrınıza bile cevap veremezler. Onlara ister böyle bir davette bulunmuşsunuz, ister bütün bütün sükût durmuşsunuz, hiç farketmez.

اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجِيبُوا لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (١٩٤)

194. Allah’tan başka kendilerine yönelip yalvardığınız, dua ve ibadet ettiğiniz ne ve kim varsa hepsi sizin gibi yaratılmış kullardır. Siz (başka türlü düşünüyor, başka türlü itikad ediyorsanız ve bu düşünce ve itikadınızda) samimi iseniz, haydi onlara yalvarıp dua edin de, size cevap versinler! (*)

~Açıklama~

(*) Bir zaman, Türkiye’de bazı ilk okullarda materyalist zihniyetli öğretmenler, sınıflara şekerle girer ve öğrenciye, “Allah’tan şeker isteyin bakalım, verecek mi?” diye sorar, tabiî böyle bir isteğe cevap gelmeyince, “Şimdi benden isteyin,bakalım verecek miyim?” diyerek güya bir diyalektikle –haşa– Allah’ın olmadığı küfrünü körpe dimağlara zerketmeye çalışırlardı. Bu müflis düşünce,Allah’ı, Yaratıcı’yı, yaratılmışın cinsinden düşünen, tarihin gördüğü en ilkel bir düşünce tarzı idi. Bu âyet gibi, Hz.İbrahim’in de Nemrut karşısında, “Rabbim güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” meydan okuması, bu ilkel düşünceye karşı en müthiş bir tokattır. Kâinatın yaratılışı gibi, onun bütün işleyişi de tamamen Allah’ın icraatına dahildir. Ve bu icraat, her zaman diğerlerinden bağımsız olarak sadece tek bir nesneyi nazara alan çok cüz’î ve hususî bir hikmete dayalı olarak cereyan etmez; bu icraat,aynı anda kâinatın hem tamamını, hem de tek tek içindeki her bir varlığı, bütün bu varlıkların birbirleriyle ve kâinatın tamamıyla olan münasebetleri içinde nazara alan küllî bir hikmet çerçevesinde cereyan eder. Bununla birlikte, en küçükleri de dahil tek tek varlıkları da ihmal etmez ve her birinin imdadına yetişir, her birine gerekli hususi muamelede bulunur.

Hz. İbrahim’in Nemrut’a istisnasız herkes için geçerli ve en geniş dairede sorduğu soruyu, yukarıda sözü geçen öğretmenlere ve benzerlerine, “Madem öyle,haydi yaratılmışlar içinde en akıllı, en bilgili, şuur ve irade sahibi varlıklar olarak haydi acıkmanızı, susamanızı,uykunuzu önleyin; vücudunuza, hattâ tek bir organınıza, hattâ tek bir hücrenize başka bir çalışma sistemi tayin edin! Haydi, bütün insanlık olarak bilginizi, gücünüzü, teknolojinizi birleştirin de tek bir ot, tek bir buğday danesi meydana getirin!” dense, onlar da aynen Nemrut gibi apışıp kalacaklardır. Yaratılışı kör, sağır, şuursuz, bilgisiz, iradesiz tabiata, maddeye, zorunluluk ve tesadüf gibi varlığı olmayan birtakım isimlere, nitelemelere verirler, fakat yaratmaktan çok daha kolay olan idareyi tabiata, zorunluluk ve tesadüflere bırakmazlar. Bu da, inkârcıların kendi kendileriyle çelişmelerinden başka bir manâ ifade etmez.

Varlıklar içinde en geniş şuura ve yapabilme, üretebilme gücüne sahip insanın bile, hayatının en az onda dokuzu iradesi dışında geçmekte; onun bile dünyaya gelmesi, şekli, rengi, ailesi, ırkı, doğum-ölüm yer ve tarihi, vücudunun çalışması, acıkması, susaması, gecesi-gündüzü, kısaca hayatının çok büyük bölümü kendisinden bağımsız cereyan etmektedir. O, acıkma, susama, uyuma, nefes alıp-verme gibi hayatî ihtiyaçlarına söz geçirememekte ve âdeta onların köleliği altında bir hayata mecbur bulunmaktadır. Buna karşılık, onun hayatı ile bütün bu ihtiyaçları, vücudunun yapısı, işleyişi ve tabiî çevre arasında muhteşem bir âhenk ve işbirliği söz konusudur. Bütün bunlar ve ayrıca kâinattaki muhteşem sistem, muhteşem düzen ve âhenk mutlak bir ilim, irade ve kudreti gösterdiği halde, bunların sahibi bir Mutlak Varlığa inanmamak, sadece insanın kendisini aldatmasından başka bir şey değildir. Allah’ı inkâr, bir insanın düşebileceği en dipsiz, en derin çukur, en korkunç cehalet, en pespaye bir tercih; akıl, şuur, düşünce sahibi bir varlık olmaktan istifa, en dehşetli bir yalan ve iftiradır. Cenab-ı Allah (c.c.), insana varlığını ayrıca günde çok defalar çok başka yollarla da hissettirir.Hayatında bir defa olsun duası kabul olmayan insan yok gibidir. Dua etsin etmesin, bazı isteklerinin ummadığı zamanda ummadığı şekilde ve ummadığı yerden karşılandığını, çaresiz kaldığı çok noktalarda gaybî bir elin imdadına yetiştiğini, düşmesine ramak kaldığı anlarda birinin elinden tuttuğunu ve bunun gibi daha başka tecrübeleri her insan defalarca yaşar. Ama, Allah’ı kabul etmeme adına bunları da, sadece insan yakıştırması bir isimden ibaret olan tesadüfe verir ve yine cinayetlerin en büyüğünü işler. Bütün bunlar karşısında, akıllı görünen pek çok insanın, pek çok sözümona bilim adamının işlediği bu affedilmez Allah’ı (c.c.) inkâr cinayeti karşısında imanın ne büyük bir lütuf,hem de Allah’ın, âdeta karşılıksız verdiği çok büyük bir armağan olduğunu idrak ve itiraf etmemek mümkün değildir.

Bundan sonraki âyet, ilâh yerine konan her şeyin,bunun adı ister tabiat, ister tesadüf, ister madde, ister put olsun, kudrete, görmeye, işitmeye mâlik bulunması gerektiğini ifade buyurur. Çünkü kâinatta hayvan gibi, insan gibi gücü, görmesi ve işitmesi olan varlıklar vardır. Bunlar, kendilerinin, çevrelerinin yaratıcısı olmadığına ve yukarıda sözü edildiği üzere, hayatları çok büyük oranda kendilerinden bağımsız cereyan ettiğine göre, kudret, görme ve işitme gibi melekeleri onlara veren ve dolayısıyla onlara sahip biri mutlaka bulunmalıdır. Bu çok açık gerçek karşısında,“bilim çağı” denilen son asırlar insanlarının, hem de bilim adamı denilen bazı kişilerin en “ilkel” dönemlerdeki insanların bile kavradığı bu gerçeği inkârla,elsiz,ayaksız,gözsüz, kulaksız, şuursuz, güçsüz, bilgisiz madde, tabiat, tesadüf gibi putlara takılmaları, nefislerinin, hevalarının ve şeytanın kendilerine korkunç bir oyunu ve tarifi mümkün olmayan bir aldanıştır.

اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ قُلِ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ كِيدُونِ فَلَا تُنْظِرُونِ (١٩٥)

195. Nasıl cevap versinler ki, onların yürümek için ayakları mı var? Yoksa tutmak için elleri mi var? Veya görmek için gözleri mi var? Yahut işitmek için kulakları mı var? (Ey Rasûlüm! Onlara) de ki: “Haydi,Allah’a ortak tanıdığınız ne varsa çağırın, onlara yalvarın, sonra da bana karşı istediğiniz tuzağı kurun ve elinizden geliyorsa bir an bile göz açtırmayın.

اِنَّ وَلِيِّيَ اللّٰهُ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْكِتَابَۘ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ (١٩٦)

196. “Benim sahibim ve koruyucum, Kitabı fasıl fasıl indirmekte olan Allah’tır ve O, bütün salihleri korur, sahiplenir.

وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ (١٩٧)

197. “Sizin O’nu bırakıp da kendilerine yalvarıp yardıma çağırdığınız (reisleriniz, her türden sahte ilâhlarınız),size en küçük bir yardımda bulunamadıkları gibi, (Allah’ın izni olmadıkça) bizzat kendilerine bile en ufak bir yardımları dokunmaz.

وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَسْمَعُواۜ وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (١٩٨)

198. “Onları hayırlı bir maksada, size rehberlik yapmaya çağırsanız, onu da işitmezler, (çünkü kulaklarına söz girmez).” (Ey insan!) Onlarla karşılaştığında sana baktıklarını görür (ve gerçekten gördüklerini sanırsın). Oysa onlar,(bakarlar ama) görmezler (hisleri ve idrakleri ölmüştür).”

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ (١٩٩)

199. Sen (ey Rasûlüm,) her şeye rağmen müsamaha yolunu tut; iyiliği, güzel ve faydalı davranışları yaymaya çalış ve (gittikleri yoldan da,ne yaptıklarından da habersiz) o cahillere aldırış etme.

وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢٠٠)

200. Eğer (davette bulunurken, ibadet ederken, günlük hayatın esnasında) şeytandan herhangi bir dürtme hissedersen, hemen Allah’a sığın. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir; hakkıyla bilendir.

اِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ (٢٠١)

201. Kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar: eğer onlara şeytandan bir sinyal ilişecek olsa hemen kendilerini toparlar ve Allah’ı hatırlarlar; ve artık basiretleri tam yerindedir.

وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ (٢٠٢)

202. Şeytanların (o insan görünümlü inkârcı) kardeşlerine gelince: şeytanlar, onları düştükleri isyan bataklığında daha da sürükler durur; sonra yakalarını da hiç bırakmazlar.

وَاِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِاٰيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَاۜ قُلْ اِنَّمَٓا اَتَّبِعُ مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ رَبِّ۪يۚ هٰذَا بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٢٠٣)

203. (Ey Rasûlüm!) Onlara istedikleri türden bir mucize getirmediğin zaman veya bazen vahiy kesildiğinde, “Demek uyduramadın, bulup-buluşturamadın ha!” derler. De ki: “Ben ancak, bana Rabbimden ne vahyediliyorsa ona uyarım. İşte bu Kur’ân, (sizi yaratan, büyüten, koruyan, rızıklandıran) Rabbinizden gözlerinizi açacak, gerçeği görmenize yardımcı olacak iç idrak ışıklarıdır ve inanmaya açık bir topluluk için hidayet kaynağı ve (hayal bile edemeyeceğiniz genişlik ve berekette) bir rahmettir.”

وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (٢٠٤)

204. Kur’ân okunurken hemen dikkat kesilip ona kulak verin, susup dinleyin ki, rahmete erdirilesiniz.

وَاذْكُرْ رَبَّكَ ف۪ي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخ۪يفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِلِينَ (٢٠٥)

205. Rabbini sabah ve akşam içten içe, yalvararak, ürpererek, yüksek olmayan (fakat kendinin işitebileceği) bir sesle zikret ve sakın gafillerden olma.

اِنَّ الَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ ۩ (٢٠٦)

206. Hiç şüphesiz, Rabbinin huzurunda bulunan (melek)ler, asla büyüklenip de O’na kulluk ve ibadetten geri kalmaz; (her türlü noksanlıktan, ortağı olmaktan, insan-cin gibi şuurlu varlıkların O’na atfettiği bütün uygunsuz vasıflardan) O’nu daima tenzih ve yalnızca O’na secde ederler.

***

8. ENFALSûresi [1-40]

8. Enfal Sûresi İslâm’ın Medine döneminde, Bedir Savaşı’nın hemen arkasından inmiştir. Bu savaşla ilgili bazı önemli hadiseleri ve onlardan çıkarılması gereken dersleri ele alır. İman, hicret, cihad, savaş hukuku, anlaşmalar, ganimetler, sabır, yardımlaşma, ciddiyet, tevekkül gibi konularda dersler verir. 75 âyettir.

Rahmân,Rahîm Allah’ın Adı’yla.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِۜ قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْۖ وَاَطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١)

1. (Ey Rasûlüm! O mü’minler) sana (savaşlı veya savaşsız elde edilen) harp ganimetlerinden soruyorlar. De ki: “Harp ganimetleri, Allah’ın ve Rasûl’ündür (taksimi de onlara aittir).” Bu bakımdan, bütün hükümlerinde Allah’a karşı gelmekten sakının ve (aranızda herhangi bir anlaşmazlığa meydan vermeyin, anlaşmazlık olduğunda da hemen) aranızı düzeltin. Eğer gerçekten iman etmiş hakikî mü’minlerseniz, Allah’a ve Rasûlü’ne (bütün emir ve yasaklarında) itaat edin. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette, “harp ganimetleri” şeklinde tercüme edilen kelimenin aslı enfal, tekili nefldir ki, küçükten büyüğe, kuldan Allah’a ‘ilâve itaat ve ibadet (nafile)’, büyükten küçüğe, Allah’tan kula ‘fazladan mükâfat’ manâsına gelir. Âlimlerin çoğunluğu, bu âyette enfalden kastın savaş ganimetleri olduğu üzerinde müttefiktir. Bununla birlikte, ileride gelecek olan 41’inci âyette doğrudan ganimet kelimesi kullanıldığı için, enfalin daha geniş bir manâya geldiği üzerinde de durulabilir ki, nitekim üzerine at sürmeden, ordu sevketmeden ve savaşmadan elde edilen ganimetler anlamındaki fey de (Haşr Sûresi/6), buna dahil görülmüştür. Kanaat-i âcizanemce, Allah yolunda yapılan her türlü hizmete terettüp edebilecek dünyaya yönelik herhangi bir kazanç da, Allah’ın rızası ve Cennet dışında ek bir kazanç olması hasebiyle enfal kelimesinin kapsamına dahildir. Fakat bu âyette hususî manâda harp ganimetleri anlamında kullanılmıştır. Bir mü’min, bütün davranışlarında Allah’ın rızasını gözetir; o, İslâm yolunda hizmet ederken ve gerektiğinde bu hizmetin bir boyutu olarak savaşırken de aynı maksadı takip eder ve ‘Allah’ın Kelimesi’ni yüceltmeyi hedefler. Mal, mevki, makam, mansıp, şöhret gibi dünyaya ait hiçbir gaye onun kalbinde yer bulamaz. Allah’ın ona vereceği mükâfat Cennet’tir ve mü’minden hoşnut veya razı olmasıdır. Dolayısıyla mü’min, Allah yolunda hizmet karşılığında herhangi bir dünyevî beklentiye giremez ve savaşta da ganimet peşinde koşamaz. Ganimet, savaşın ancak dünyaya bakan ek bir mükâfatıdır ki, o da öncelikle Allah’a ve Rasûlü’ne aittir; dolayısıyla mü’minlere düşen, onlar nasıl bir taksim yaparsa ona razı olmaktır. Bu bakımdan, âyet-i kerime, ta baştan mü’minlerin kalbini buna ayarlamakta ve bir yandan ganimet için savaşılamayacağını vurgularken, diğer yandan, savaşta herhangi bir mü’min ganimet olarak bir iğne bile almış olsa, bunu önce komutanına veya devlete teslim etmesi ve bundan sonra yapılacak taksime razı olması gerektiğini öğretmektedir.

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَانًا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ (٢)

2. Mü’minler ancak o kimselerdir ki, yanlarında Allah anıldığı, Allah’tan bahsedildiği zaman kalbleri ürperir ve kendilerine O’nun âyetleri okunup tebliğ edildiğinde, bu, onları imanda daha bir pekiştirir ve bütün işlerinde daima ve yalnızca Rabbilerine dayanıp güvenirler.

اَلَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۜ (٣)

3. Onlar, bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lûtfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine) geçimlik olarak verirler.

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّاۜ لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌۚ (٤)

4. İşte (parmakla gösterilmeye değer bu üstün kâmetler), gerçekten mü’min olanlardır.Onlar için Rabbileri nezdinde terakki üstüne terakki ve birbiri üstüne mevkiler, (büyük lütuflara açık) bir mağfiret ve pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir rızık (olarak Cennet nimetleri) vardır.

كَمَٓا اَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّۖ وَاِنَّ فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَۙ (٥)

5. Hani Rabbin seni, gerçekleşmesini çoktan irade buyurmuş olduğu hak bir iş için evinden çıkarmıştı. Bununla birlikte mü’minlerden bir grup, hadiselerin aldığı yönden hiç de hoşnut değildi.

يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ كَاَنَّمَا يُسَاقُونَ اِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَۜ (٦)

6. Allah’ın çoktan irade buyurduğu ve gerçekleşme yoluna girmiş bu hak meselede hadiselerin yönü apaçık ortaya çıktıktan sonra bile, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle münakaşa ediyorlardı.

وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَۙ (٧)

7. Allah size, o iki taifeden (kervan ve yaklaşmakta olan Mekke ordusundan) birisine karşı kesin galip geleceksiniz diye söz vermişti. Siz, hissenize güçsüz taraf düşsün istiyordunuz; oysa Allah, verdiği hüküm,hükmünü icra ve bu icranın düsturları gereği hakkı üstün kılıp onun hak olduğunu göstermek ve o kâfirlerin ileri gelenlerinin köklerini keserek, küfrün tam mağlûbiyetiyle neticelenecek bir yolu başlatmak diliyordu.

لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَۚ (٨)

8. Böyle diliyordu ki, hayatları günah hasadından ibaret olan o inkârcı suçlular hoşlanmayacak da olsa, hakkı üstün kılıp onun hak olduğunu, bâtılı iptal edip onun da bâtıl olduğunu göstersin. (*)

~Açıklama~

(*) Yukarıdan beri gelen âyetler, Bedir Savaşı’nı netice veren hadiseler hakkındadır. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Medine’ye hicretlerini müteakip önce buradaki Yahudilerle iki, hattâ birkaç toplumlu bir şehir devleti statüsünde, bu devletin başkanı olarak bir anlaşma yaptı.Ardından yeni bir pazar kurdurarak, ekonomik bağımsızlık yolunda Müslümanların önünü açtı ve Müslümanlar arasında tarihte eşi görülmedik bir dayanışma getiren kardeşlik ilan etti. Bu arada, Medine içinde Yahudi cemaatlerinin yanısıra müşrikler ve münafıklar, Medine dışında ve çölde de Mekke’yi lider kabul eden müşrik kabileler yaşıyordu. Mekkeliler, Medine’de münafıkların başı Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl’a Peygamber Efendimiz’i Medine’den çıkarmaları için baskı uyguluyorlar, zaman zaman Medine banliyölerine kadar uzanan baskınlar yapıp talanda bulunuyor ve kan döküyorlardı. Bu ağır şartlar altında Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, hem İslâm’ın varlığını devam ettirmek hem de onu tebliğ vazifesine devam edebilmek için emniyeti sağlama mecburiyeti duyuyordu. Bu maksatla, ayrıca Müslümanların varlığını hissettirme ve çöldeki kabileleri Mekke etrafında toplanmaktan alıkoyma düşüncesiyle de sık sık çöle seriyyeler gönderiyor, hattâ bazen bu seriyyelerin başında bizzat kendileri bulunuyordu. Bununla beraber denebilir ki, bu seriyyelerin hiçbirinde savaş olmadı ve kan dökülmedi. Medine’ye hicret eden Müslümanların geride kalan bütün mallarına Mekkeliler el koymuştu. Büyük miktarda bu mallardan oluşan bir ticaret kervanını Ebû Süfyan liderliğinde Suriye’ye göndermişlerdi. Kervan dönüş yolunda iken Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, temelde Müslümanlara ait olan veya bunlar karşılığında satın alınmış bulunan malları istirdat etmeyi düşündü.

Âyetlerden açıkça anlaşıldığı üzere, Cenab-ı Allah (c.c.) ise, İslâm’ın varlığı ve gelişmesi karşısında büyük endişelere kapılan Mekkelilerin kervanı koruma gayesiyle ve öfke içinde harekete geçmelerini ve Müslümanlarla karşılaşmalarını murat buyuruyordu. Hadiseler, Cenab-ı Allah’ın murat buyurduğu şekilde gelişti. Sadece 2 veya 3 tanesi atlı, 70 kadarı deveye binmiş, gerisi yaya 310 küsur Sahabî ile Medine’den ayrılan Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, murad-ı İlâhî’yi sezmiş olmalıydı ki, ne yapmaları gerektiği konusunda ordusuyla yaptığı istişareden kendisinin savaşma taraflısı olduğu anlaşılmaktadır. Müslümanların bir kısmı, 600 kadarı zırhlı, 100’den fazlası süvari 1000 kişiden oluşan Mekke ordusunun çok güçlü olduğu gerçeğinden hareketle, savaş yapma yerine kervana karşı çıkılması fikrinde ısrarlı görünmekle birlikte, yapılan istişarede özellikle Sa’d ibn Muaz ve Mikdad ibn Amr’ın yaptığı konuşmalar Peygamber Efendimiz’i ciddî memnun ettiği gibi, bütün Müslümanları coşturdu.Neticede iki ordu, Hicret’in 2. yılı,(M. 624) Ramazan ayının 17. günü, (bazı rivayetlere göre 19 veya 21.günü), Mekke ile Medine arasında yer alan Bedir’de karşı karşıya geldi.(Sonsuz Nur 2: 216–226).

اِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ اَنّ۪ي مُمِدُّكُمْ بِاَلْفٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُرْدِفِينَ (٩)

9. Siz o demde Rabbinizden yardım ve merhamet dileniyordunuz; O da, “İşte Ben, yardımınıza ardı ardına bin melek gönderiyorum!” diye bu dileklerinize cevap veriyordu.

وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى وَلِتَطْمَئِنَّ بِهِ قُلُوبُكُمْۚ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَكِيمٌ۟ (١٠)

10. Allah, ancak kazanacağız zafere bir müjde olsun ve bütün endişeleriniz gidip kalbleriniz yatışsın diye imdadınıza böyle bin melek gönderdi; yoksa gerçekte yardım ancak O’nun katındandır: (bizatihî yardım eden O’dur ve O yardım ediyorsa, başkasının yardımına ihtiyaç yoktur). Hiç şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

اِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ اَمَنَةً مِنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْاَقْدَامَۜ (١١)

11. (Cesarete en çok ihtiyaç duyduğunuz) en kritik anda O, Kendine has bir nimeti ve bütün endişelerinizi unutturacak bir güven sebebi olarak sizi hafif ve tatlı bir uyku ile bürüyordu. Ayrıca, onunla (abdest ve gusül almanıza imkân vererek) maddî-manevî bütün kirlerinizi temizlemek, şeytanın içinize attığı vesvese ve daha başka bütün kötü duyguları gidermek, kalblerinizde Allah’a ve va’dine olan güveni pekiştirmek ve ayaklarınızın yere sağlam basmasını sağlamak için gökten üzerinize su indiriyordu.

اِذْ يُوحِي رَبُّكَ اِلَى الْمَلٰٓئِكَةِ اَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ اٰمَنُواۜ سَاُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْاَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍۜ (١٢)

12. Rabbin, bir taraftan da meleklere şunları vahyediyordu: “Hiç şüphesiz Ben, sizinle beraberim; siz de, iman kalblerinde yerleşmiş bulunan o mü’minlerin hiç sarsılmamalarını sağlayın. Küfürde kök atmış bulunanların kalblerine ise korku salacağım; siz de onların boyunlarının üzerinden vurun; (yay ve kılıç tutan) parmaklarına da vurun!”

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ وَمَنْ يُشَاقِقِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (١٣)

13. Şunun için ki onlar, Allah ve Rasûlü’yle zıtlaştılar. Kim Allah ve Rasûlüyle zıtlaşırsa, herkes bilsin ki, hiç şüphesiz Allah, cezalandırması çok çetin olandır.

ذٰلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَاَنَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابَ النَّارِ (١٤)

14. İşte böyle (ey Allah ve Rasûlü’yle zıtlaşanlar)! Tadın O’nun verdiği cezayı; kâfirler için ayrıca Ateş azabı da vardır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَۚ (١٥)

15. Ey iman edenler! Ordular halinde kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönüp cepheyi terketmeyin!

وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُٓ اِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ اَوْ مُتَحَيِّزًا اِلٰى فِئَةٍ فَقَدْ بَٓاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٦)

16. Her kim böyle bir günde, dönüp yeniden hücum etmek için bir kenara çekilmek, veya destek olmak ya da savaşmak gayesiyle bir başka birliğe katılmak, veyahut başka bir düşman birliğiyle savaşmak gibi taktik gereği maksatlar dışında onlara arkasını dönüp cepheyi terkederse, hiç şüphesiz Allah’tan şiddetli bir cezayı üzerine çekmiş olur ve böyle birinin nihaî barınağı da Cehennem’dir. Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْۖ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلَٓاءً حَسَنًاۜ اِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١٧)

17. Savaşta onları siz gerçekte kendi kuvvetinize dayanarak öldürmediniz; onların canını Allah aldı. (Ey Rasûlüm, savaşın başında onların yüzüne toprak) saçtığın zaman da, onu (öyle her birinin gözüne girecek şekilde) sen atmadın, fakat Allah attı. (*) Ve Allah, mü’minleri böylece neticesi güzel bitecek bir imtihana tâbi tuttu. Şüphesiz ki Allah, (her ne söylerseniz onu) hakkıyla işitendir; (her ne yaparsanız ve her ne durumda olursanız onu) hakkıyla bilendir.

~Açıklama~

(*) Bedir Savaşı’nın başında Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, yerden bir avuç toprak alarak, “Yüzleri kurusun!” diye düşmanın üzerine doğru saçtı. Her müşrik, gözüne toprak girmiş gibi veya toprak girmiş olduğu için gözüyle meşgul olmaya başladı ve bu hadise, onların mağlûbiyetinin önemli sebeplerinden birini teşkil etti. (İbn Hişam,1:668)

ذٰلِكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِرِينَ (١٨)

18. İşte Allah, (mü’min olduğunuz için) size böyle muamele ediyor; ve hiç şüphesiz Allah, kâfirlerin bütün tuzak ve tedbirlerini işlemez hale getirir.

اِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُۚ وَاِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَعُودُوا نَعُدْۚ وَلَنْ تُغْنِيَ عَنْكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْـًٔا وَلَوْ كَثُرَتْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ۟ (١٩)

19. (Ey küfredenler,) zaferi kim kazanırsa haklı taraf odur diyerek, Allah’ın hükmünü vermesini istiyordunuz; işte beklediğiniz zafer ve hüküm geldi. Artık mü’minlere düşmanlıktan vazgeçerseniz, bu sizin için hayırlı olur; yok, yeniden düşmanlığa dönerseniz, Biz de geçen savaşta nasıl davranmışsak yine öyle davranırız. Bilin ki,sayıca ne kadar çok olursa olsun büyük bir topluluk halinde bulunmanızın size vereceği hiçbir fayda yoktur. Çünkü Allah,mü’minlerle beraberdir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَاَنْتُمْ تَسْمَعُونَۚ (٢٠)

20. Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ve (Allah’ın gönderdiği vahyi kendisinden) işitip dururken Rasûlüllah’tan yüz çevirmeyin.

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ (٢١)

21. Ve, kulaklarından kalblerine hiçbir şey girmediği halde “İşittik!” diyenler gibi olmayın.

اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ (٢٢)

22. Allah katında yeryüzündeki canlı varlıkların en kötüsü, en şerlisi, (vahyî hakikatler karşısında) sağır ve dilsiz kesilenlerdir ki, hiç düşünmez ve akletmezler.

وَلَوْ عَلِمَ اللّٰهُ فِيهِمْ خَيْرًا لَاَسْمَعَهُمْۜ وَلَوْ اَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ (٢٣)

23. Eğer Allah onlarda bir hayır bulunduğunu görseydi, elbette onlara işittirirdi. Ama bir gerçek var ki, eğer onlara işittirecek bile olsa, (inanma kabiliyetini yitirmiş olduklarından) aldırmazlık içinde yine döner giderler.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَاَنَّهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٢٤)

24. Ey iman edenler! Rasûlüllah sizi size hayat verecek (hakkı görmenizi, işitmenizi ve konuşmanızı sağlayacak) şeylere çağırdığı zaman Allah’a ve Rasûlü’ne icabet edin. Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına perde çeker (ve o kalbi, kişinin manevî ölümüne sebep olacak şekilde gerçeklerden saptırır). Sonra hiç şüphesiz, (dünyada iken yaptıklarınızdan sorguya çekilmek üzere) O’nun huzurunda toplanacaksınız.

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (٢٥)

25. Bir de, (samimî olanı samimî olmayandan ayıracak imtihan niteliğinde) öyle bir fitneden, (öyle bir kaos halinden) sakının ki, içinizde yalnızca zulmedenlere dokunmakla kalmaz. Yine bilin ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır.

وَاذْكُرُٓوا اِذْ اَنْتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَاٰوٰيكُمْ وَاَيَّدَكُمْ بِنَصْرِهِ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٢٦)

26. Hem hatırlayın: bir zaman siz pek azdınız ve yeryüzünde hiç önemsenmiyor, baskıya ve zulme maruz kalıyor, insanların sizi kapıp götürüvermesinden, ezip geçivermesinden korkuyordunuz. Siz bu halde iken Allah, size sığınacağınız bir yurt nasip buyurdu; sizi bizzat yardımıyla destekleyip güçlendirdi ve temiz, sağlıklı nimetlerden size rızıklar ihsan etti; ta ki (kalben, dilinizle ve O’nun hükümlerini yerine getirerek) devamlı şükredesiniz.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٢٧)

27. Ey iman edenler! Allah’a ve (risaletin zirve temsilcisi) Rasûl’e hainlik etmeyin; böyle yaparsanız,(birbirinizin ırzı, malı, namusu ve size tevdi edilen makam, mevki, vazife ve sorumluluklar gibi) aranızdaki emanetleri koruyamaz, onlara da bile bile hainlik etmiş olursunuz.

وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۙ وَاَنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظِيمٌ۟ (٢٨)

28. İyi bilin ki, mallarınız da, çocuklarınız da ancak birer imtihan sebebidir; ve (yine iyi bilin ki) Allah, evet O’nun katındadır en büyük ücret ve mükâfat.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٢٩)

29. Ey iman edenler! Kalbleriniz Allah saygısıyla dopdolu olur ve O’na karşı gelmekten sakınır (daima takva duygusuyla hareket ederseniz), Allah sizin için (kalbinizde),ona dayanarak hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayırabileceğiniz şaşmaz bir ölçü var eder, kusurlarınızı örter ve sizi bağışlar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.

وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (٣٠)

30. (Ey Rasûlüm,) hani o küfredenler seni, elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar, yahut öldürsünler mi veya ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar hazırlıyorlardı. Onlar böyle tuzaklar hazırlayadursun, Allah Kendi iradesini uygulamaya koyuyor (ve onların tuzaklarını kendi başlarına dolanacak bir tuzak haline getiriyordu). Allah, tuzakların hayırlı olanını kuran ve tamamen hayra dayalı Kendi iradesini hakim kılandır. (*)

~Açıklama~

(*) 20-30’uncu âyetler, 30’uncusu Rasûlüllah Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) ve dolayısıyla O’nun vasıtasıyla Müslüman ümmete olmak üzere, Cenab-ı Allah’ın Medine’deki Müslüman toplumuna olan lütuflarıyla birlikte, o günden Kıyamet’e kadar gelecek bütün Müslümanlara ciddî nasihatler ve ikazlar ihtiva etmektedir. Mekke’de Müslümanlar sayıca çok azdı ve çeşitli işkencelere maruz bulunuyorlardı. Cenab-ı Allah (c.c.), onları bu işkencelerden kurtardığı gibi, onlara barınıp dinlerini yaşayabilecekleri bir şehir nasip etti. Gerçi bu Müslümanlar,bütün varlıklarını Mekke’de bırakmış olduklarından, Ensar (Yardımcılar) unvanıyla anılan Medineli Müslümanların çok büyük fedakârlıklarına rağmen yoksulluk içindeydiler. Bunun dışında, daha başka olumsuz şartlarla da kuşatılmış durumdaydılar. Bu esnada, Mekke’de bıraktıkları mallarını Suriye’ye götürüp satan ve onların geliriyle Mekke’ye dönmekte olan Kureyş kervanı,onlar için gasbedilmiş mallarını istirdat adına bir şanstı. Fakat Allah, kervan üzerine gitmelerini değil de, kervanı korumak maksadıyla harekete geçmiş bulunan ve içinde Ebû Leheb dışında müşriklerin bütün ileri gelenlerinin yer aldığı Mekke ordusuyla karşı karşıya gelmelerini murat buyurmuştu. Bu ordunun, sadece 2-3 tanesi atlı olmak üzere 310 küsur kişiden oluşan Müslüman ordusundan sayıca 3 kat daha fazla, ayrıca 600 askerinin zırhlı, 100’den fazlasının atlı olması ve o dönemde savaşların göğüs göğüse verilmesi, Müslümanların nasıl olumsuz şartlar altında bulunduklarını göstermeye yeter. Kısaca, Müslümanlar, Allah’ın fazladan gelecek yardımlarına fazlasıyla muhtaçtılar. İşte bu sûre, bu savaşın Allah’ın fazladan yardımlarıyla kazanıldığını bilhassa vurgulamaktadır. O kadar ki, Cenab-ı Allah (c.c.), bu savaşta öldürülen ve neredeyse tamamını Kureyş ileri gelenlerinin teşkil ettiği düşman askerlerinin öldürülmesini, ayrıca, savaşın başında Rasûlüllah’ın yerden alıp “yüzleri kurusun!” diyerek düşman ordusuna doğru saçtığı ve her bir düşman askerinin gözüyle meşgul olmasına yol açan toprağın atılmasını doğrudan Zâtına nisbet etmektedir. Cenab-ı Allah (c.c.), ayrıca birlikler halinde peşpeşe melekler göndermiş ve bunlar düşman askerlerinin boyunlarına ve parmaklarına vurarak,hem ayakta kalmalarını, hem de ok, mızrak ve kılıç kullanmalarını zorlaştırmışlardır. Bunların dışında O, daha pek çok yardımlarda bulunmuştur ki bunlar, sûre boyunca yeri geldikçe zikredilecektir. Bedir Savaşı, İslâm tarihinde bir dönüm noktası ve denebilir ki, Müslümanların tarih boyu kazandıkları zaferlerin en önemlilerinden biri, hattâ en önemlisidir. Böyle bir zaferin kahramanlarının, kalblerinde az da olsa “biz kazandık!” duygusunun uyanması muhtemel görülebilir.vAyrıca, başlangıçta bazıları savaşmak için isteksizlik göstermiş, daha bazıları da, düşman bütünüyle bozguna uğratılmadan ve helâl olup olmadığı henüz açıklanmadan ganimet toplamaya girişmişti (M.Asım Köksal, İslâm Tarihi, II.s.146,171-3).

İşte, 20-30’uncu âyetlerin bütün Müslümanlar için ihtiva ettiği önemli tavsiyeleri ve hatırlatmaları madde madde şöyle özetleyebiliriz:

Zafer ve mağlûbiyet, bütünüyle Allah’ın elindedir. Bununla birlikte, sebepler yurdu olan bu dünyada zaferi kazanmak isteyen, onun gereğini yerine getirmelidir. İnsanlar, zaferi hak etmek için gereken her şeyi yapsalar da bu, Allah’ın onlara mutlaka zaferi nasip edeceği manâsına gelmez. Dolayısıyla, insanın sahip olduğu her güzel şey gibi, nihaî planda zaferi bir nimet olarak bahşeden de yine Allah’tır. Bu sebeple insanlara düşen, Allah’a sürekli şükretmektir. Bütün hükümlerinde Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek gerekir. Onların her buyruğuna kulak vermeli ve bu buyrukları hiç duymamış gibi davranmaktan kaçınmalıdır. Kulaklarına Allah’ın ve Rasûlü’nün sözleri girmeyen ve kendilerine hiçbir şey söylenmemiş gibi davrananlar,mânen ölüdürler. Dolayısıyla sağır, dilsiz ve akıllarını da kullanmayan, anlamayan birer varlık, yani cemadât gibi olduklarından,yeryüzünde (ayakları veya karınları üzerinde hareket eden, kanatlarıyla uçan) canlı varlıkların en değersizleridirler. İnsanları İlâhî vahiy karşısında sağır, dilsiz ve hissiz yapan bazı faktörler vardır. Bunları şartlanmışlık, peşin hükümlülük, kibir, yanlış bakış açısı, nefsanî arzuların ve dünyevî emellerin pençesinde olma ve zulüm olarak sıralayabiliriz. İşte insanlar, bunların tesiri altında bütün manevî melekelerini ve inanma kabiliyetlerini kaybederler.

Mü’minler, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına müsbet cevap vermelidirler. Rasûlüllah (s.a.s.), onlara Allah’ın çağrısını iletir ve bu çağrı,nonlara hayat bahşedecek, onları mânen diri kılacak hakikatleredir. Onlar bu çağrıya müsbet cevap vermezlerse,Allah kişi ile kalbi arasına müdahalede bulunarak, o kalbi gerçeklerden saptırır. Neticede, onun–Allah korusun– ebedî helâkini hazırlar. Mü’minler, Allah ve Rasûlü’nün çağrısına müsbet cevap vermezler ve mukabilinde Allah da kişi ile kalbi arasına bir perde çekecek olursa bu, o kişinin tefessühü demektir. Tefessüh etmiş insanlardan oluşan bir toplumda iç kargaşaların çıkmaması mümkün değildir. Eğer bu toplumda ıslah ediciler yoksa veya var da çok zayıf ve ümit va’d etmez durumda iseler, bu toplum çok ciddî sarsıntılara uğrar. Eğer bu sarsıntılar kendilerine gelmelerine vesile olursa, yeniden düzelme mümkündür; aksi halde, düşman işgaline uğrama veya hakimiyetine girme veyahut birtakım musibetlerle helâk ya da daha başka cezaların gelmesi kaçınılmaz olur. Mü’minler, bütün niyet, söz ve davranışlarında Allah’ın rızasını kazanmayı hedef almalı ve bilhassa Din’i yaşamada ve dinî hizmetlerde katiyen dünyevî maksatlar taşımamalıdırlar. İster mal, evlât, makam, mevki, sosyal statü olsun, isterse manevî makamlar gibi başka şeyler olsun, insan dünyada her neye sahipse bu, onun için bir imtihan vesilesidir; onun hangi “ayarda”, hangi “kıratta” olduğunu ortaya koyacak bir terazi, ayrıca bir arıtma, damıtma mekanizması veya kazanıdır. İnsanın sahip bulunduğu her şeyi veren Allah’tır ve bunun karşılığında insana düşen, kalbî, lisanî ve halî şükür içinde bulunmaktır. Eğer o şükrederse, Cenab-ı Allah verdiğini genellikle artıracağı gibi, onu Âhiret’te de ummadığı seviyede çok büyük mükâfatlara garkedecektir. Aksi halde, elindekini de kaybetmesinin her zaman muhtemel olması bir yana, özellikle Âhiret’te hüsrana uğramasına mukadder gözüyle bakılabilir. Mü’minler, hangi derecede olursa olsun, daima takvaya dayalı hareket etmeye çalışmalıdırlar. Eğer böyle davranırlarsa Cenab-ı Allah kalblerine, bir müftüye ve başka bir âlime sorma, danışma gereği duymayacakları şekilde doğru ile eğriyi, hak ile bâtılı ayırt edebilme ölçüsünü (furkan) yerleştirir. Takva dairesinde bulunma, yanlış düşünme, yanlış davranma ve pek çok şekilde gelebilecek iç musibetlerden, iç çatışma ve kargaşalardan, düşman işgaline uğrama veya hakimiyetine girmeden de korunmaya sebeptir.

Burada şu hususu da zikretmeliyiz ki, Uhud Savaşı’ndan sonra gelen âyetler, bu savaşın ikinci safhasında maruz kalınan musibetlerden dolayı yine gereken dersi vermekle birlikte, daha çok mü’minleri teselli eder, hattâ yer yer onlara iltifatta bulunur ve incinmiş duygularını tamir ederken, Bedir gibi bir zaferin arkasından gelen bu âyetler ise, daha çok tenbih yörüngelidir. Kur’ân, bu yönüyle de irşad ve eğitim adına bir ölçü takdim buyurmaktadır.

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَٓاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هٰذَٓاۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ (٣١)

31. Âyetlerimiz kendilerine okunduğu veya okunacağı zaman, “Biz, böyle şeyleri çok işittik; hem istesek, benzerlerini biz de söyleyebiliriz. Bunlar, eskilerin uydurması birtakım masal ve hurafelerden başka bir şey değil!” diye tepki verirler.

وَاِذْ قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَٓاءِ اَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَلِيمٍ (٣٢)

32. Hani bir zaman şöyle diyenler de olmuştu: “Artık bıkkınlık verdi bu! Allah’ım, (Muhammed’in şu söyledikleri) eğer Sen’in katından buyurulmuş bir gerçek ise, hemen üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize başka türlü acı bir azap ver!”

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ فِيهِمْۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ (٣٣)

33. Oysa sen aralarında bulunduğun, (vefatından sonra da senin izinde gidip Sünnet’ine tâbi oldukları) müddetçe Allah onlara (insanlara) azap edecek (onları toptan imha edecek) değildir. Bir de, (Sen aralarında olmasan bile,) yaptıklarına pişmanlık duyup günahlarının bağışlanmasını diledikleri sürece de Allah onlara (aynı şekilde) azap edecek değildir. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, bir toplum İslâm’ı samimi ve şuurlu bir şekilde uygulamaya ve hayatını ona göre tanzime devam ettiği, takva dairesinde kalıp, hata ve günahlarından dolayı da sürekli istiğfar halinde bulunduğu sürece, Cenab-ı Allah’ın onların üzerine imha sebebi bir azap göndermeyeceğini beyan buyurmaktadır.

وَمَا لَهُمْ اَلَّا يُعَذِّبَهُمُ اللّٰهُ وَهُمْ يَصُدُّونَ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَمَا كَانُٓوا اَوْلِيَٓاءَهُۜ اِنْ اَوْلِيَٓاؤُ۬هُٓ اِلَّا الْمُتَّقُونَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٣٤)

34. Buna karşılık, üstelik Kâbe’nin ona lâyık yöneticileri ve koruyucuları olmadıkları halde Mescid-i Haram’da ibadete ve mü’minlerin orayı ziyaretine mani olup dururlarken, Allah o (zalim müşriklere dünyada) niye azap etmesin, (onları özellikle Müslümanların eliyle neden cezalandırmasın) ki? Mescid-i Haram’ın hizmet ve yönetimine lâyık olanlar, ancak Allah’a isyandan sakınan ve içleri O’na karşı saygıyla dopdolu olarak O’nun hükümlerini titizlikle yerine getiren (mü’minler)dir. Fakat o inanmayanların çoğunun ilimle alâkası yoktur ki, bunu da bilsinler.

وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ اِلَّا مُكَٓاءً وَتَصْدِيَةًۜ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ (٣٥)

35. Onların Beytullah’ın yanında (Mescid-i Haram’da) dua ve namaz niyetine yaptıkları ibadetler, ıslık çalıp el çırpmaktan ibarettir. Şimdi, (ey halleri böyle olan inkârcılar! İnanç, söz ve davranışlarınızla) sürekli küfrünüzü ortaya koyduğunuzdan dolayı tadın hak ettiğiniz (mağlubiyet ve bazınız itibariyle savaşta öldürülme) azabını! (*)

~Açıklama~

(*) Buradaki azaptan maksat, Müslümanlar veya bir başka topluluk karşısında mağlûp olma veya içeride sıkıntılara, felâketlere maruz kalma gibi hallerdir. Bununla birlikte, onunla Cehennem azabının ayrıca kastedilmediği de söylenemez.

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِۜ فَسَيُنْفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَۜ وَالَّذِينَ كَفَرُٓوا اِلٰى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَۙ (٣٦)

36. O küfür içinde bulunanlar, mallarını ancak insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için harcamaktadırlar. Harcamaya devam da edeceklerdir! Ama bir gün gelecek ve yaptıkları harcamalar onlara yürek acısı olacak, sonra da kesin mağlûbiyete uğrayacaklardır. Küfürlerinde ısrar edenler, en sonunda Cehennem’e sürülüp orada toplanacaklardır.

لِيَمِيزَ اللّٰهُ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ وَيَجْعَلَ الْخَبِيثَ بَعْضَهُ عَلٰى بَعْضٍ فَيَرْكُمَهُ جَمِيعًا فَيَجْعَلَهُ فِي جَهَنَّمَۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟ (٣٧)

37. Allah, işte böyle murdarı pak olandan ayırır ve murdar olanları birbiri üzerine yığıp, hepsini bir balya haline getirir ve ardından Cehennem’e doldurur. Öyleleridir bütünüyle kaybedip, kendi kendilerini helâke sürükleyenler.

قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَنْتَهُوا يُغْفَرْ لَهُمْ مَا قَدْ سَلَفَۚ وَاِنْ يَعُودُوا فَقَدْ مَضَتْ سُنَّتُ الْاَوَّلِينَ (٣٨)

38. Küfürde ısrar eden o kimselere söyle ki, eğer küfürlerinden vazgeçer ve İslâm’a dahil olurlarsa, daha önce işledikleri günahlar bağışlanacaktır; yok, küfürde diretip de düşmanlıklarına tekrar dönecek olurlarsa, daha önceden yaşayıp giden emsallerinin başlarına gelenler ortada!

وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّٰهِۚ فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٣٩)

39. (Küfürde ve düşmanlıkta ısrar etmeleri halinde,) küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm ve baskı ortamı (fitne) ortadan kalkıp da Hak Din mevkiini alıncaya, din (hüküm ve itaat) bütünüyle Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, şurası muhakkak ki Allah, her ne işliyorlarsa onu hakkıyla görmektedir. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim,savaşın en önemli bir sebebi olarak fitneyi zikretmektedir.
Bakara Sûresi 191’inci âyette geçip, 139’uncu notta açıklandığı üzere fitne: küfür, şirk, nifak, fısk, zulüm ve bunları doğuran, ayrıca bunların sebep olduğu ortam, kargaşa, anarşi, kaos demektir. Cenab-ı Allah ise daima umumî sulhü, adaleti, emniyeti, imanı ve Kendisine teslimiyeti (islâm) diler; insan ve insan toplumları için gereken de budur. Dolayısıyla Müslümanlara düşen, fitnenin ortadan kaldırılması,yeryüzünde şirkin, küfrün ve zulmün hakim olmaması için çalışmak,gerekirse savaşmaktır. Fitne ortadan kalktıktan veya onun hakimiyetine son verildikten sonra,açıktan küfür ve şirke müsaade edilmemekle birlikte, Hıristiyanlık, Yahudilik, Mecusilik, Sabiîlik gibi farklı dinlere mensup olanlar, kendi dinlerini tatbik ve dinlerine göre yaşamada hürdürler.(Ayrıca bkn: Bakara Sûresi/2: 190–193, 256; notlar: 138 (Ek 2)–140.)

وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَوْلٰيكُمْۜ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصِيرُ (٤٠)

40. Her şeye rağmen kendi bildiklerinde gidecek olurlarsa, bilin ki Allah, sizin Mevlânız (sahibiniz, koruyucunuz, en yakın dostunuz)dur. O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcıdır!

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 55 kez okundu