24-] Enfal Sûresi [41-75] Tevbe Sûresi [1-33]

  • A-8. ENFALSûresi [41/75.Ayetleri]
  • B-9.Tevbe Sûresi [1/33.Ayetleri]

–A–

وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِۙ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤١)

41. Şunu da bilin ki, ganimet olarak her ne alırsanız Allah içindir onun beşte biri ve Rasûl için, ayrıca Rasûl’ün akrabaları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. (*) Eğer Allah’a ve hak ile bâtılın bütün bütün ayrıştığı (Bedir) gününde, iki ordunun karşı karşıya geldiği o günde kulumuza indirdiğimiz (âyetlere, meleklere ve yardımımıza) gerçekten iman etmişseniz, ganimetlerin taksimi bu şekildedir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

~Açıklama~

(*) Bu sûre, ilk âyetinde ganimetleri önce Allah’a ve Rasûlü’ne verip, mü’minlerin kalbini Allah’ın yapacağı taksime ve bu taksimde Rasûlüllah’a ve yakınlarına ayrılacak payı kabule hazırlamıştı. Bu âyet ise, ganimetin taksimini yapmakta ve önce onların 5’te 1’ini Allah’a, yani bir bakıma kamu hizmetine ayırmakta, sonra bu 5’te 1’in harcanma veya taksim mahalleri olarak da öncelikle Rasûlüllah’ı ve O’nun yakınlarını, sonra da yetimleri, toplumun bakacak kimsesi olmayan en yoksullarını ve yolda kalmışları zikretmektedir. Ganimetlerden bu 5’te 1 çıktıktan sonra geri kalan 5’te 4 gaziler arasında pay edilir. Onlar, dilerlerse paylarını alırlar, dilerlerse almayıp, yine kamu hizmetleri için bağışlayabilirler.

Ganimetten Rasûlüllah’a ve yakınlarına 5’te 1’den pay verilmesi, Rasûlüllah’ın kendisini ve bütün mesaisini topluma adamış olması, dolayısıyla, yakınlarına bakmaya vakit ayıramaması sebebiyle, O’nu ve yakınlarını muhtaç halde başkalarının eline bakmaktan korumak içindir. Bir peygamberin ve devlet başkanının, ayrıca onun yakınlarının başkalarına muhtaç halde bulunup bulunmaması, onun prestiji ve otoritesi açısından önemlidir. Bunun yanısıra, Rasûlüllah’ın, gerek peygamber olarak İslâm’ın tebliğinde, gerekse devlet başkanı olarak harcama yapması gereken pek çok yerler vardır ki, bunun için de elbette belli bir gelire ihtiyaç duyacaktır. Bunu günümüzde başbakanlara ayrılan örtülü ödeneğe benzetebiliriz.

Rasûlüllah Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın varlıklı olan ilk hanımı Hz. Hatice validemizin bütün servetini İslâm’a davet yolunda harcadığı ve kendisiyle birlikte ailesinin ve yakınlarının ümmetin en fakirleri olarak yaşadıkları tarihî bir vakıadır ve dolayısıyla onlar, kendilerine ayrılan ganimetleri de, hemen hemen bütünüyle Allah yolunda, İslâmî hizmetler ve muhtaçlar için harcamışlardır.

اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْۜ وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْمِيعَادِۙ وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْرًا كَانَ مَفْعُولًاۙ لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَمِيعٌ عَلِيمٌۙ (٤٢)

42. O Bedir günü, ey Müslümanlar, siz vadinin (Medine tarafında) yakın bir yamacında, onlar ise (Mekke tarafında) uzak bir yamacında bulunuyorlardı; kervan ise sahil boyunda ve size daha yakın bir yerde idi. Eğer onlarla bu şartlarda savaş için randevulaşmış olsaydınız, bu zemin ve şartları böyle ayarlayıp, randevuyu yerine getiremezdiniz. Fakat Allah, takdir buyurmuş olduğu bir işi icra etmek için sizi bu şekilde buluşturdu ki, her şey apaçık cereyan etsin de, helâk olan (bâtıla uymakla helâki hak ettiğini gösteren) açık bir delile göre helâk olsun; (hakka tâbi olmakla) hayatta kalmayı, ebedî hayat ve kurtuluşu hak eden de açık bir delile göre hak etsin. Hiç şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

اِذْ يُرِيكَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَنَامِكَ قَلِيلًاۜ وَلَوْ اَرٰيكَهُمْ كَثِيرًا لَفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَلَّمَۜ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٤٣)

43. (Ey Rasûlüm,) hani Allah, (savaştan önce) müşrik ordusunu sana rüyanda olduklarından çok daha az gösteriyordu. Böyle değil de, eğer (gerçek sayılarıyla) çok gösterseydi, mutlaka cesaretiniz kırılır ve neyi nasıl yapmak gerektiği konusunda ihtilâfa düşerdiniz. Fakat Allah, sizi böyle bir duruma düşmekten kurtardı ve esenliğe çıkardı. Şüphesiz Allah, sinelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilendir.

وَاِذْ يُرِيكُمُوهُمْ اِذِ الْتَقَيْتُمْ فِ۪ٓي اَعْيُنِكُمْ قَلِيلًا وَيُقَلِّلُكُمْ فِ۪ٓي اَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْرًا كَانَ مَفْعُولًاۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟ (٤٤)

44. Savaş meydanında karşı karşıya geldiğiniz esnada Allah sizin gözlerinizde onları az gösteriyor ve sizi de onların gözünde küçültüyordu ki, böylece takdir buyurmuş olduğu bir işi icra etsin. Her halükârda bütün işler neticede varıp O’nda biter ve O neye hükmederse o olur.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَثِيرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ (٤٥)

45. Ey iman edenler! Herhangi bir düşman topluluğu ile karşı karşıya kaldığınız zaman sebat edin, dayanın ve Allah’ı çok hatırlayıp çok anın ki, bu sayede gerçek kurtuluşa ve mazhariyete ulaşabilesiniz.

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرِينَۚ (٤٦)

46. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ve aranızda çekişmeyin; yoksa korkuya kapılıp yılgınlık gösterirsiniz ve gücünüz, enerjiniz gider; ve tam manâsıyla sabredin. Hiç şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بَطَرًا وَرِئَٓاءَ النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ (٤٧)

47. Harp için memleketlerinden çalım satarak, insanlara şov yaparak çıkan ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır (ne yapıp ediyorlarsa hepsi Allah’ın bilgisi dahilinde ve bütünüyle kontrolü altındadır).

وَاِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ وَقَالَ لَا غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَاِنِّ۪ي جَارٌ لَكُمْۚ فَلَمَّا تَرَٓاءَتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلٰى عَقِبَيْهِ وَقَالَ اِنِّي بَرِ۪ٓيءٌ مِنْكُمْ اِنِّ۪ٓي اَرٰى مَا لَا تَرَوْنَ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَۜ وَاللّٰهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ۟ (٤٨)

48. O zaman, şeytan onlara yaptıklarını süsleyip, “Bugün, insanlar arasında size galip gelebilecek hiçbir kuvvet yoktur; ben de yanınızdayım!” demişti. Ama ne zaman ki iki ordu savaş düzeninde karşı karşıya geldi, o zaman topukları üzerinde gerisin geriye dönüp kaçmaya durdu ve “Benim sizinle bir alâkam yoktur. Şurası bir gerçek ki ben, sizin görmediğinizi görüyorum; hem ben, Allah’tan korkarım da!” deyip sıvışıverdi. (*) Allah, cezalandırması pek çetin olandır.

~Açıklama~

(*) Şeytan’ın, “Benim sizinle bir alâkam yoktur… Hem, ben Allah’tan korkarım da!” sözleri, mü’minlerin melekler tarafından desteklendiğini anlaması üzerine kaçma adına uydurduğu bir mazeretten ibarettir. Şeytan, dostlarını daima yüzüstü bırakır ve kandırdığı için onlarla alay da eder.

اِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ دِينُهُمْۜ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٤٩)

49. Münafıklar ve kalblerinin tam merkezinde (manevî hayatlarını yok eden) bir hastalık bulunanlar da mü’minler hakkında, “Kendilerini bir şey zanneden şu basit adamları dinleri aldattı! (Aksi halde, kendilerinden sayı ve malzeme bakımından çok güçlü olan Mekke ordusuyla savaşmaya kalkışabilirler mi?)” diyorlardı. Fakat şurası bir gerçek ki, kim Allah’a güvenip dayanırsa, hiç şüphesiz Allah izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُواۙ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْۚ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ (٥٠)

50. Melekler, küfürde kök atmış olanların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken bir görsen: “Tadın bakalım şimdi cayır cayır yanmanın acısını!”

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِۙ (٥١)

51. Düçar olduğunuz bu hâl, bizzat kendi ellerinizle Âhiret’e gönderdiğiniz günahlarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullarına karşı asla zulmedici değildir.

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ شَد۪يدُ الْعِقَابِ (٥٢)

52. Tıpkı Firavun oligarşisiyle daha öncekilerin durumu gibi: Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ettiler; Allah da, günahları sebebiyle onları kıskıvrak yakalayıverdi. Allah, tam kuvvet sahibidir; cezalandırması çok çetin olandır.

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌۙ (٥٣)

53. Bunu şunun için hatırlatıyoruz ki, bir millet kendi içinde ve iç dünyasında değişikliğe uğramadıkça, Allah da o millete bahşetmiş olduğu nimeti asla değiştirmez. Hiç şüphesiz Allah, her sözü hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir.

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْۚ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَغْرَقْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَۚ وَكُلٌّ كَانُوا ظَالِمِينَ (٥٤)

54. Evet, Firavun oligarşisiyle daha öncekilerin durumu gibi: Rabbilerinin âyetlerini yalanladılar; Biz de, günahları sebebiyle onları helâk ettik ve Firavun oligarşisini suda boğduk. Herhangi bir şekilde helâk edilen toplulukların her biri, (Rabbilerine karşı âsi, insanlara karşı zalim olmakla,) aslında kendi öz canlarının zalimleri idiler.

اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَۚ (٥٥)

55. Allah katında canlı yeryüzü varlıklarının en kötüsü, en şerlisi küfürde kök atan o kimselerdir ki, bundan böyle iman edecek değillerdir.

اَلَّذِينَ عَاهَدْتَ مِنْهُمْ ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ فِي كُلِّ مَرَّةٍ وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ (٥٦)

56. Onlar, ne zaman kendileriyle bir anlaşma yapsan, Allah’tan korkmadan ve hiç çekinmeden her defasında anlaşmalarını bozarlar.

فَاِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ (٥٧)

57. Eğer onları savaş içinde kıstırıp ele geçirecek olursan, onlara (hak ettikleri) öyle bir muamelede bulun ki, daha başka ve ayrıca arkadan gelip aynı şekilde davranacak diğer düşmanlara akıllarını başlarına toplayacak şekilde ibret olsun.

وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَٓائِنِينَ۟ (٥٨)

58. Seninle anlaşma yapmış bir toplulukta anlaşmaya aykırı davrandıklarını ortaya koyan bir ihanet alâmeti tesbit edersen, onlara karşı bir tutum belirlemeden önce anlaşmanın artık geçersiz olduğunu resmen kendilerine bildir ki, iki taraf da durumdan tam haberdar olsun. (*) Doğrusu Allah, hainleri asla sevmez.

~Açıklama~

(*) İslâm, baştan başa değerler sistemidir ve bütün hükümleri, bir açıdan bu değerlerin korunmasına ve hayata hayat yapılmasına yöneliktir.
Bu âyet, milletlerarası münasebetlerde İslâm’ın koyduğu çok önemli bir prensibi ifade etmektedir. İki taraf, birbiriyle belli bir süre için anlaşma yaptığında, bu süre içinde iki tarafın da anlaşmaya bağlı kalması gerekir. Eğer bir taraf anlaşmaya aykırı davranırsa, bu defa karşı taraf, artık anlaşmanın geçersiz olduğunu resmen ona bildirir ve harp ilan edecekse ondan sonra eder. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bu konuda şöyle buyurmaktadır: Kim, bir kavimle anlaşma yaparsa, onun süresi doluncaya kadar veya onu feshettiğini karşı tarafa açıkça bildirmedikçe onu feshedemez.” (Ebû Davud, “Cihad”, 2: 75) “Başkası size karşı hainlik etse bile, siz ihanette bulunmayın.” (Ebû Davud, “Kitabü’l-Büyû”, 2: 260) İslâm’ın 14 asır önce koyduğu bu prensip, ‘medenî’ milletler tarafından günümüzde bile uygulanmamakta, “baskın basanındır” anlayışı uygulamada geçerliliğini korumaktadır.

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَبَقُواۜ اِنَّهُمْ لَا يُعْجِزُونَ (٥٩)

59. Küfredenler, yaptıklarının yanlarına kalıp, kendilerini yakalayamayacağımızı ve böylece cezamızdan kaçabileceklerini katiyen düşünmesinler. Onlar, elimizden kurtulamazlar.

وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْۚ لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ (٦٠)

60. (Ey mü’minler!) Düşmanlarınıza karşı bütün imkânlarınızı seferber ederek kuvvet hazırlayın ve savaş atları yetiştirin. Böylece, Allah’ın düşmanlarını (doğrudan Din’e düşman olanları), sizin düşmanlarınızı ve daha başka kim olduklarını ve düşmanlık derecelerini sizin bilmeyip de Allah’ın bildiği düşmanları korkutun; karşılarında caydırıcı güç olun. (Bu husus da dahil olmak üzere,) Allah yolunda her ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, önemli anlam ve ikazları ihtiva etmektedir. Kısaca:

Kıyamet’e kadar imana ve İslâm’a karşı düşmanlık bitmeyecektir. Bu düşmanlığa karşı Müslümanlar daima tetikte ve hazırlıklı olmalı, caydırıcı bir güç halinde, her bakımdan onlardan daha güçlü bulunmalıdırlar.

Savaş, savaşa hazır bulunma ve caydırıcı olma gibi konuların hemen arkasından gelmesi açısından özellikle önem kazanan hemen bir sonraki âyette de vurgulandığı üzere Müslümanlar, öncelikle sulhün temsilcileridir. Bununla birlikte, onların düşman karşısında güçlü bulunmaları, caydırıcı bir güç olmaları, dünyada savaşı önlemenin ve umumî sulhü sağlamanın en önemli yollarından biridir. Dünya dengesinde Müslümanların bu şekilde caydırıcı bir güç olamayıp, yeryüzünün başkaları tarafından kana bulanmasından, çıkan harplerden, dolaylı olarak Müslümanlar da sorumludur.

İmanın ve İslâm’ın karşısında çok çeşitli düşmanlar bulunur. Bunların bazısı, açıktan açığa Din’in, (İslâm’ın), yani Allah’ın düşmanıdır. İkinciler, ister mü’min ve Müslüman oldukları için olsun, isterse başka sebeplerle olsun, Müslümanlara düşmandır. Bir de üçüncü tür düşmanlar vardır ki, bunlar genellikle münafıklardır, iç düşmanlardır, hainlerdir, menfaat gayesiyle Müslümanların arasına girmiş olanlardır; iman kalblerine tam sinmemiş ve her an yer değiştirebilecek yüzer-gezer tiplerdir ve benzerleridir. Bunların gerçekte kim olduklarını ve düşmanlık derecelerini Allah bilir. Ama güçlü bulunmak, bunların da düşmanlığını kırar; düşmanlıklarını fiiliyata dökmelerine imkân ve cesaret vermez.

Güçlü bulunma, bütün mü’minlerin üzerine borçtur. Aslında İslâm, modern devletin hemen bütün fonksiyonlarını, duruma göre kifaî farz, vacip veya sünnet olarak mü’minlerin tamamına yükler ve Kur’ân-ı Kerim’de açıkça görüldüğü üzere Cenab-ı Allah, bu tür fonksiyon ve görevleri ifade buyururken genellikle “Ey iman edenler!” diye hitapta bulunur. Mü’minler, yapılacak işlere göre iş bölümüne gider ve zamana, şartlara göre gerekli müesseseleri oluştururlar. Sürekli güçlü bulunma borcunu ifanın en önemli yollarından biri, Allah yolunda infak, yani herkesin verecek, ortaya koyacak nesi varsa verip ortaya koymasıdır. Bu, zekât yoluyla olur, belli durumlarda zekâttan ayrı vergilendirme yoluyla olur veya çok önemli durumlarda genel seferberlik yoluyla olur.

وَاِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦١)

61. Her şeye rağmen, o düşmanlar barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah’a dayanıp güven. Hiç şüphesiz Allah: O’dur Semî‘ (her sözü hakkıyla İşiten); Basîr (her şeyi hakkıyla Gören).

وَاِنْ يُرِيدُٓوا اَنْ يَخْدَعُوكَ فَاِنَّ حَسْبَكَ اللّٰهُۜ هُوَ الَّذِ۪ٓي اَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَۙ (٦٢)

62. Eğer seni aldatmak diliyor bile olsalar hiç tasalanma, Allah sana yeter. O’dur seni hep yardımıyla ve mü’minlerle destekleyen.

وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْۜ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا مَٓا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْۜ اِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٦٣)

63. Allah, o mü’minlerin kalblerini birleştirdi (ve onları arkanda sarsılmaz bir destekçi kıldı). Eğer yeryüzünde her ne varsa hepsini bu maksatla sarf etmiş olsaydın, yine de onların kalblerini birleştiremezdin, fakat Allah onları birleştirdi. Hiç şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللّٰهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ۟ (٦٤)

64. Ey, (Peygamberliğin zirve temsilcisi) Peygamber! Sana ve sana tâbi olan mü’minlere (yardımcı ve destekçi olarak) Allah yeter.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِۜ اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِۚ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ يَغْلِبُٓوا اَلْفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ (٦٥)

65. Ey, (Peygamberliğin zirve temsilcisi) Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et! Eğer sizden sabır ve irade kahramanı yirmi kişi olsa, (eşit savaş şartlarında) ikiyüz kişiye galip gelir. Eğer sizden yüz kişi olsa, küfredenlerden bin kişiye galip gelir. Çünkü o küfredenler, meselelerin özüne nüfuz edemeyen düşünce ve idrak yoksunu bir güruhtur.

اَلْـٰٔنَ خَفَّفَ اللّٰهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ اَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًاۜ فَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِۚ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ اَلْفٌ يَغْلِبُٓوا اَلْفَيْنِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرِينَ (٦٦)

66. Ama, (maddî teçhizat ve eğitim yönünden zayıf bulunduğunuz şu anda) Allah yükünüzü hafif tutuyor; O biliyor ki, hiç şüphesiz şu anda yetersizlik içindesiniz. O bakımdan şimdilik, sizden sabır ve irade kahramanı yüz kişi olsa, ikiyüz kişiye galip gelir. Eğer sizden bin kişi olsa, Allah’ın izniyle ikibin kişiye galip gelir. Allah, sabır ve irade kahramanlarıyla beraberdir. (*)

~Açıklama~

(*) Bu iki âyet, yanlış anlaşılmamalıdır.
Normal ve eşit savaş şartlarında, Allah’a, Âhiret’e ve Kader’e imanları, ölümden korkmak şöyle dursun sürekli şehitlik aramaları, ibadette devam ve günahlara karşı mücadele ile kazandıkları irade güçleri, Allah’a güvenleri, sabır, sebat ve direnmeleri, kâfirlerin sadece dünyaları için savaşmalarına mukabil Allah’tan onların beklemediği ebedî saadet ve Allah’ın rızasını bekliyor olmaları gibi kuvvet kaynaklarıyla mü’minler, kâfirlerden on kat daha güçlüdür. Fakat İslâm’ın ilk Medine döneminde, bilhassa Bedir’de Müslümanlar, Mekke ordusu ve diğer düşmanları karşısında maddî açıdan çok güçsüz idiler; ayrıca, henüz tam manâsıyla savaş ve askerlik eğitimi de almış değillerdi. Bu bakımdan, o an için müminler, kendilerinden iki kat güçlü düşmanlara karşı durabilirlerdi. Hattâ Bedir’de, Allah’ın fazladan yardımları sayesinde, kendilerinden üç katın üstünde bir güce sahip olan müşrik ordusunu yendiler. Ama daha sonraki yıllarda Mute’de, irtidat edenlere ve âsilere karşı savaşlarında, Yermuk’ta, Sasanîlerle mücadelelerinde, bunlardan ayrı olarak, İslâm tarihinin pek çok döneminde Müslümanlar, kendilerinden bazen 5, bazen 10, bazen 20, hattâ 30 kat kâfirlere karşı galip gelmişlerdir. Âyet, asgarî sınırları ifade buyurmaktadır.

Bu iki âyet, askerlik açısından da bazı ölçüler ortaya koymaktadır. Mü’minlerin en küçük müfrezesi, her bakımdan mükemmel bulundukları durumlarda en az 20 kişiden, maddî açıdan zayıf oldukları durumlarda 100 kişiden oluşması tercihe şâyandır. Galibiyetin önemli kaynaklarından biri sabır olduğu gibi, diğeri meseleleri fıkhetme, yani eşya ve hadiselerin özüne inebilme ve her konuda gerçeği görebilmedir. Bu gerçeğin ölçüsü de, hiç şüphesiz Kur’ân’da ve Rasûlüllah’ın Sünnetinde, bir de meselenin niteliğine göre ilgili ilim dalında aranmalıdır.

مَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَكُونَ لَهُٓ اَسْرٰى حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِۜ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَاۗ وَاللّٰهُ يُرِيدُ الْاٰخِرَةَۜ وَاللّٰهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٦٧)

67. Bir peygamberin, (vazife yaptığı) yerde galibiyetini perçinleyip dinini insanlar arasında yerleştirmedikçe (ve savaşta tam galip gelmedikçe) esirleri olması uygun düşmez. (Ey mü’minler, savaşta düşmanın belini kırmadan ganimet toplamaya girişmek ve fidye için esir almakla) siz, dünya menfaatini arzu ediyorsunuz; halbuki Allah, (sizin için) Âhiret’i diliyor. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ ف۪يمَٓا اَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (٦٨)

68. Eğer Allah’tan (esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılabileceğine ve ganimetin helâl olduğuna dair) bir hüküm sâdır olmamış olsa idi, (düşmanın belini kırmadan fidye beklentisiyle) esir almaya girişmenizden ve (toplamaya koyulduğunuz) ganimetten dolayı, hiç şüphesiz size çok büyük bir azap dokunurdu.

فَكُلُوا مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلَالًا طَيِّبًاۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ۟ (٦٩)

69. Fakat böyle bir hüküm sâdır olmuş bulunduğu için, artık aldığınız ganimetleri de, fidyeyi de helâl ve temiz, sağlığa zararsız olarak tüketin (*) ve bütün davranışlarınızda Allah’a karşı gelmekten sakının. Hiç şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayandır; bilhassa mü’min kullarına karşı hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim’i yanlış anlamalardan korunmak için çok defa her bir âyeti Kur’ân’ın ve vücut verdiği İslâm’ın bütünlüğü içinde ele alabilmek gerekir. Bazılarının yaptığı yanlış anlamaya tipik bir misal olarak, Mâide: 88 ve bu âyet verilebilir.
Mâide 88 (Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, temiz ve sağlığa zararsız olmak üzere tüketin.) âyetinde “helâl, temiz ve sağlığa zararsız olarak” zarfları “rızık olarak vermek” ve “tüketmek” fiillerinden herhangi birini niteliyor olabilir. Yani manâ, Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, temiz ve sağlığa zararsız olmak üzere tüketin şeklinde olabileceği gibi, Allah’ın sizi helâl, temiz ve sağlığa zararsız olarak rızıklandırdığı şeylerden tüketin şeklinde de olabilir. Bu iki alternatiften hangisinin doğru olduğunu tesbit edebilmek için, Allah’ın insanların istifadesi için yarattıkları içinde helâl ve temiz, sağlığa zararsız olmayan şeyler rızık sayılır mı sayılmaz mı sorusuna cevap aramak gerekmektedir.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Allah’ın insanların istifadesi için yarattığı her şeyin rızık olduğunu kabul eder. Meselâ içki, ticareti yapıldığında kazanç getirme gibi kendisinde faydalar da bulunan bir rızıktır, fakat helâl de değildir temiz de. Bu bakımdan, âyetin doğru manâsı, Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, temiz ve sağlığa zararsız olmak üzere tüketin şeklindedir.

Bu, yani Enfâl: 69’uncu âyetteki “helâl ve temiz, sağlığa zararsız olarak” zarfları, “aldığınız” fiili gibi, “tüketin” fiilini de niteliyor olabilir. Fakat âyet, zaten helâl olan ganimet ve fidye hakkında geldiği için, burada da doğru olan, söz konusu zarfların “tüketin” fiilini nitelediği ve manânın aldığınız ganimetleri de, fidyeyi de, helâl ve temiz, sağlığa zararsız olarak tüketin şeklinde olmasıdır. Çünkü insan, bunları zararlı ve haram yollarda da kullanabilir. Hemen arkadan gelen “Bütün davranışlarınızda Allah’a karşı gelmekten sakının!” ikazı da, bu manâyı açıkça teyit etmektedir.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِمَنْ ف۪ٓي اَيْدِيكُمْ مِنَ الْاَسْرٰٓىۙ اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ فِي قُلُوبِكُمْ خَيْرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِمَّٓا اُخِذَ مِنْكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٧٠)

70. Ey (Peygamberliğin zirve temsilcisi) Peygamber! Elinizdeki esirlere şöyle de: “Eğer Allah kalblerinizde iyi niyet, iman ve teslimiyet istidadı bulursa, sizden alınan fidyeden daha hayırlı bir şeyi size bahşeder ve (bu ana kadar işlediğiniz bütün) günahlarınızı bağışlar. Allah, günahları çok bağışlayandır; bilhassa (tevbe ve imanla Kendisine yönelen) kullarına karşı hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.”

وَاِنْ يُرِيدُوا خِيَانَتَكَ فَقَدْ خَانُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ فَاَمْكَنَ مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٧١)

71. (Ey Rasûlüm!) Yok, sana ihanet eğilimi içinde iseler, şurası bir gerçek ki, daha önce de Allah’a karşı ihanet içinde idiler ama, manzara ortada: Allah onlara karşı sana imkân ve kudret bahşedip, onları senin eline düşürdü. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَالَّذِينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ حَتّٰى يُهَاجِرُواۚ وَاِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ اِلَّا عَلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٧٢)

72. İman edip hicret edenler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve onlara yardım edenler var ya: işte onlar birbirlerinin velîleri, yardımcıları, işlerini havale edebilecekleri vekilleri, (malda da birbirlerinin vârisleri)dirler. (*) Buna karşılık, iman etmiş olmakla birlikte henüz hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret etmedikçe kendilerine karşı böyle bir velâyet borcunuz yoktur ve aranızda mirasçılık olmaz. Ancak, Din hususunda sizden yardım isterlerse, kendileriyle aranızda anlaşma bulunan bir ülke, bir topluluk aleyhinde olmamak kaydıyla onlara yardım etmeniz gerekir. Allah, her ne yapıyorsanız hepsini hakkıyla görendir.

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Medine’yi teşriflerinde ayrı bir pazar kurup, Medine ekonomisini yahudi kabilelerin hakimiyetinden kurtardı. Bir de, mü’minler arasında kardeşlik tesis etti ve bu kardeşlik öylesine bir dayanışma getirdi ki, kardeşler birbirlerine akraba olmasalar da, bu kardeşlik sebebiyle mirasçı olabiliyorlardı. Daha sonra indirilen 75’inci âyet bunu neshetti ve miras hükmünü sadece kan yakınlığına has kıldı. Allah Rasûlü’nün Medine’de ayrı bir pazar kurması ve mü’minler arasında tesis buyurduğu kardeşlik, her zaman için mutlaka incelenmesi gereken çok önemli bir konudur.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ اِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْاَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌۜ (٧٣)

73. Küfür içinde bulunanlar da, (bilhassa sizin karşınızda) birbirlerinin velîleri, yardımcıları ve destekçileridir. Eğer siz aynı şekilde birbirinize arka çıkmaz ve destek olmazsanız, yeryüzünde ne getirip götüreceğini kestiremeyeceğiniz bir fitne, kargaşa ve çok büyük bir bozgunculuk patlak verir.

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَالَّذِينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّاۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٧٤)

74. İman edip hicret edenler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve onlara yardım edenler, işte onlardır gerçekten mü’min olanlar. Onlar için, (tahmin edemeyeceğiniz mükâfatlarla yüklü) bir mağfiret ve pek hoş, artıp eksilmeyen ve cömertçe takdir buyurulmuş bir rızık (Cennet) vardır.

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْ بَعْدُ وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ مِنْكُمْۜ وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٧٥)

75. Hicretten sonra iman ve hicret edenler ve sizinle birlikte cihad edenler ise, onlar da sizdendir. Miras konusuna gelince, birbirleriyle kan yakınlığı bulunanlar, Allah’ın hükmüne göre mirasa hak sahibidirler. Hiç şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

***

B- 9.Tevbe Sûresi [1/33.Ayetleri]

9. Tevbe Sûresi Medine’de genel kabule göre Hicret’in 9’uncu yılında inmiştir. Enfal Sûresi’yle çok yakın konu birliği içinde olmakla birlikte, yine de ondan ayrı bir sûredir. Fakat Kur’ân’da Besmele ile başlamayan tek sûre olma niteliğine sahiptir. Rasûl-ü Ekrem efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, kendisine inen vahyi yazdırırken, diğer sûrelerin aksine bu sûrenin başına besmele koydurmamıştır. Bunun için birtakım açıklamalar yapılmışsa da, bunun doğruya en yakın sebebi, Besmele, selâm gibi ‘eman’, yani muhataba emniyet tanıma ifade etmesine mukabil, bu sûrenin Cenab-ı Allah’tan bir ültimatomla başlaması olsa gerektir. Sûre’nin başlıca konuları, bilhassa kendileriyle yapılan anlaşmalara uyan ve uymayan müşriklerle münasebetlerin yeniden tanzimi, Tebuk seferi, münafıkların desiselerini açığa çıkarıp, onlara nasıl davranılması gerektiği, cihadın önemi ve Ehl-i Kitap’la münasebetlerdir.

بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَۜ (١)

1. Bu, Allah ve Rasûlü’nden kendileriyle anlaşmalı bulunduğunuz müşriklere bir ültimatomdur.

فَسِيحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ (٢)

2. (Ey anlaşmalarında durmayan müşrikler!) İşte size fırsat! Bu günden itibaren yeryüzünde dört ay süreyle istediğiniz gibi dolaşıp elinizden gelen her türlü hazırlığı yapın; fakat bilin ki, hiçbir şekilde Allah’a karşı koyamaz ve O’nun kudretinden kaçıp kurtulamazsınız. Hiç şüphesiz Allah, kâfirleri rüsvay edecektir.

وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَرِ۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَۙ وَرَسُولُهُۜ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَلِيمٍۙ (٣)

3. Ve, Büyük Hac gününde Allah ve Rasûlü’nden insanlara bir duyurudur bu: Muhakkak ki, Allah’ın ve aynı zamanda O’nun Rasûlü’nün (anlaşmalarında durmayan) o müşriklerle hiçbir alâkası kalmamıştır. Fakat (ey müşrikler), eğer tevbe eder de mevcut tutumunuzdan vazgeçerseniz, bu elbette hakkınızda hayırlı olandır. Yok, yine yüz çevirmeye devam edecek olursanız, şunu iyi bilin ki, asla Allah’a karşı koyabilecek, O’nun kudretinden kaçıp kurtulabilecek değilsiniz. (Ey Rasûlüm!) Küfürde ısrar edenleri pek acı bir azapla müjdele!

اِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـًٔا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَدًا فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٤)

4. Ancak kendileriyle anlaşma yaptıktan sonra anlaşma şartlarını tamamen yerine getiren ve size karşı menfî hiçbir hareketleri olmadığı gibi, aleyhinizde de hiç kimseye destek vermeyen müşrikler, bu hükmün dışındadırlar. Onlarla olan anlaşmalarınıza süreleri doluncaya kadar bağlı kalmakta devam edin. Şüphesiz ki Allah, bütün davranışlarında Kendisine karşı gelmekten sakınan ve O’nun koyduğu sınırlara titizlikle riayet edenleri (müttakîler) sever.

فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)

5. Kendilerine tanınan ve onlara saldırmanın anlaşma gereği Haram Aylar’daki gibi haram olduğu dört aylık süre dolunca, artık (anlaşmalarında durmayan) o muharip müşriklere savaş açıp onları bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, serbest hareket etmelerine izin vermeyin; geçebilecekleri yolları ve geçitleri tutup kendilerini kontrol altında bulundurun. Fakat tevbe edip İslâm’a teslim olur, namazı kılar ve zekâtı da verirlerse, yollarını açın. Hiç şüphesiz Allah, günahları pek çok bağışlayandır; (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟ (٦)

6. Bundan ayrı olarak, müşriklerden herhangi bir kimse senden sığınma hakkı isteğiyle yanına gelmek dilerse, ona güvence ver ve kendisini kabul et; hem böylece Allah’ın Kelâmı’nı dinleme imkânı da bulmuş olur (ve bakarsın iman eder). Ona verdiğin güvenceden dönme ve onu (malına ve canına dokunmadan) gideceği yere emniyet içinde ulaştır. Onlara böyle davranmak gerektiğinin sebebi şudur ki, hiç şüphesiz onlar, iman ve İslâm nedir bilmez, cehalet içinde yüzen bir topluluktur. (*)

~Açıklama~

(*) Baştan beri gelen âyet-i kerimeler, Kur’ân-ı Hakim’de bunlardan önce ve sonra geçen ilgili diğer âyet-i kerimelerle birlikte ele alındığında, İslâm’da savaş konusunda önemli düstur ve kaideleri nazara vermektedir. Bunun için bkn. Ek 3.

كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ۪ٓ اِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٧)

7. O (kanun-kural tanımaz, anlaşmaya sadık kalmaz) müşriklerin, Allah katında ve O’nun Rasûlü yanında geçerli nasıl bir ahitleri olabilir ki! Yalnız, Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle anlaşma yaptıklarınız bundan müstesna olup, onlar size karşı dürüst davrandıkları sürece siz de onlara karşı dürüst davranın. Şüphesiz ki Allah, bütün davranışlarında Kendisine karşı gelmekten sakınan ve O’nun koyduğu sınırlara titizlikle riayet edenleri (müttakîler) sever. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet-i kerimede sözü geçen, kendileriyle Mescid-i Haram’ın yanında anlaşma yapılmış olan müşriklerle, 4’üncü âyette anılan anlaşmalarına bağlı müşrikler aynıdır. Her iki âyet de, bu müşrikleri diğerleriyle bir tutmama ve dolayısıyla anlaşmalarına bağlı kalan bu müşriklere dürüst davranma konusunda Müslümanları âdeta uyarmakta ve böyle bir davranışı takva olarak nitelemektedir. Her iki âyetin de aynı fezleke, yani, Şüphesiz ki Allah, bütün davranışlarında Kendisine karşı gelmekten sakınan ve O’nun koyduğu sınırlara titizlikle riayet edenleri (müttakîler) sever cümlesiyle bitmesi, bu bakımdan manidardır.

كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ (٨)

8. O (kural ve anlaşma tanımaz diğer) müşriklerin nasıl ahitleri olabilir ki: eğer size üstünlük sağlayacak olsalar, hakkınızda ne ahit, ne yemin, ne hukuk hiçbir şey gözetmezler. Dilleriyle güya gönlünüzü alırlar; kalbleri ise aksi istikamette atar. Onların çoğu, (yol bilmez, hak-hukuk gözetmez) fasıklardır.

اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَلِيلًا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٩)

9. Anlaşmalarına uymayarak, Allah’ın (anlaşmaların yerine getirilmesini emreden) âyetlerini (ve bu konuda verdikleri sözleri) az bir dünya menfaati karşılığında sattılar da, insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalıştılar. Gerçekten ne fena işler çeviriyorlar!

لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ (١٠)

10. Mü’minler hakkında ne yemin, ne ahit, ne hukuk, hiçbir şey gözetmezler. Onlar, öyle sınır tanımaz saldırgan kimselerdir.

فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (١١)

11. Her şeye rağmen, tevbe edip yaptıklarından vaz geçer ve namazı kılar, zekâtı da verirlerse, bu takdirde onlar Din’de kardeşlerinizdir. Bilip anlayacak kimseler için âyetleri böyle ayrıntılarıyla açıklıyoruz.

وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ (١٢)

12. Eğer üzerlerine yemin ederek anlaşma yaptıktan sonra anlaşmalarını bozar ve bir de dininize hücum ederlerse, bu takdirde küfrün bu önde gelenleriyle savaşın; çünkü onların gerçekte yeminleri ve ahitleri kalmamıştır. Umulur ki, hiç değilse bu durumda (size ve dininize tecavüzden) vazgeçerler.

اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٣)

13. Yeminlerinden dönen ve (risaletin zirve temsilcisi) Rasûl’ü vatanından sürüp çıkarmaya azmeden bir toplulukla savaşmaz mısınız? Kaldı ki, savaşı size karşı ilk başlatanlar da onlar olmuştu. Yoksa onlardan korkup çekiniyor musunuz? Ama eğer inanıyorsanız, Kendisi’nden asıl çekinip korkulacak olan Allah’tır.

قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَۙ (١٤)

14. Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rüsvay etsin; onlara karşı size yardım ve zafer ihsan buyursun ve (baskı ve zulüm altındaki) mü’min toplulukların gönüllerini ferahlatsın.

وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْۜ وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٥)

15. Ve kalblerindeki öfkeyi gidersin. Allah, dilediğine de tevbe (ve hidayet) nasip eder. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, denebilir ki, savaşla ilgili beş yan maksat sayar ve önemli bir hususa dikkat çeker:

•Dünya, hikmet yurdudur; yani dünyada Allah, buradaki varlıkların varlık gayeleri istikametinde ve sebepler perdesi arkasında icraatta bulunur ve ona göre hükmeder. O’nun her hüküm ve icraatı, dünyanın, dünya hayatının, hattâ kâinatın bütününün çarkını nazara alır; fakat bu bütün içinde en küçük ferdî varlıklar bile ihmal edilmez. İşte bu hikmetler yurdu olan dünyada Cenab-ı Allah (c.c.), insanlar kendi niyet ve davranışlarının neticelerini görsünler diye, ayrıca burada imtihana tâbi tutuldukları için, onları birbirlerinin eliyle cezalandırır. Bu noktada mü’min bir millete düşen, savaş sebepleri zuhur edince savaşmaktır.

•Dünyada gururla ve çalım satarak dolaşan, kendilerini dünyanın hakimi ve başkalarını da köleleri gibi gören zalimler, rüsvay olmaya mahkûmdurlar.

•Hakkı ve adaleti gerçekleştirmek, mü’minler üzerine borçtur. Bu borcun edası, bazen zalimlerle savaşı gerektirebilir ve bu savaşta Allah, mü’minlerin yardımcısıdır.

•Zalimlerin elinde inleyen mazlumlar, bu durumdan kurtarılmalı ve gönülleri ferahlatılmalıdır.

•Zulüm sona erip de adalet hakim olduğu zaman, mazlumların öfke ve nefreti diner. Aksi halde, bu öfke ve nefret bazen öyle bir hal alabilir ki, dünyayı çok daha tehlikeli ve çok daha büyük kin ve nefret ateşleriyle karşı karşıya bırakabilir. Nitekim, vahşi kapitalizme tepki olarak ortaya çıkan komünist sistemler, sınıf kavgaları buna en açık örnektir. Böyle bir neticeden korunmak için bile zulüm dindirilmeli, hak ve adalet her zaman hakim kılınmalıdır. Savaş için bu beş yan gayeyi zikrettikten sonra, 15’inci âyet dikkatleri şu önemli noktaya çekmektedir: Allah, hiçbir kulunun dalâlete düşüp azabı hak etmesini arzu etmez. Bu bakımdan, tevbe kapısını daima açık tutar ve bir kul tevbe ettiği zaman Zâtına mahsus çok büyük bir memnuniyet duyar. O, her bir kulunu bütün halleri, niyetleri, temayülleri ve yaptıklarıyla bilir ve tanır; dolayısıyla kimin hidayete lâyık olduğunu da bilir ve iradesini buna göre kullanır.

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِهِ وَلَا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةًۜ وَاللّٰهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟ (١٦)

16. Yoksa siz, Allah içinizde (O’nun yolunda) cihad edenleri ve Allah’tan, Rasûlünden ve mü’minlerden başkasını yoldaş, sırdaş ve müracaat mercii edinmeyenleri iyice ortaya çıkarmadan kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyordunuz? Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.

مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِدِينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ (١٧)

17. O müşriklerin, küfür içinde olduklarına (sözleri, davranışları ve yaşantılarıyla) bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini (onlara samimiyetle hizmet ve içlerinde ibadet ederek) gerçekten mamur kılmaları tasavvur olunamaz. Onların (mescit tamiri gibi hayır iddiasıyla yaptıkları) bütün ameller boşunadır; ve onlar Ateş’te de daimî kalacaklardır.

اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ (١٨)

18. Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve Âhiret Günü’ne hakkıyla iman etmiş bulunan, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan, zekâtı tastamam veren ve Allah’tan başka kimseden çekinmeyen (mü’min)ler gerçek manâda mamur kılarlar. Onlardır ki, artık hidayette sabit hale geldikleri ve muratlarına kavuşacakları ümidini taşıyabilirler.

اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَٓاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَۢ (١٩)

19. Siz, sadece hacca gelenlere su verme ve Mescid-i Haram’ın binasını onarıp güzelleştirme işini Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanmanın ve O’nun yolunda cihad etmenin mücessem temsilcisi olmakla bir mi tutuyorsunuz? Allah katında bunların ikisi asla bir değildir. Allah, zulmedip haksızlıkta bulunanları doğruya ve hedeflerine ulaştırmaz.

اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ (٢٠)

20. İmanda kökleşmiş olanlar, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler, Allah katında çok daha yüksek mertebelere sahiptirler. Onlardır gerçekten kazananlar.

يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌۙ (٢١)

21. Rabbileri onları, Kendi katından (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir rahmetle, onlardan razı olmak ve onları da Kendisinden razı etmekle, ayrıca içlerinde onlar için hazırlanmış daimî ve hiç eksilmeyen nimetler bulunan cennetlerle müjdeliyor.

خَالِد۪ينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظِيمٌ (٢٢)

22. Hem de o cennetlerde ebedî kalmak üzere. Hiç şüphesiz Allah nezdindedir en büyük mükâfat.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٢٣)

23. Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı da, kardeşlerinizi de yakın dost, sırdaş ve işlerinizi kendilerine havale edeceğiniz vekiller edinmeyin. İçinizden kim böyle baba ve kardeşleri yakın dost, sırdaş ve işlerine vekil edinirse, bilsin ki öyleleri, büyük bir yanlışı işlemekle kendilerine yazık edenlerin ta kendileridir.

قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ۟ (٢٤)

24. (Ey Rasûlüm! Mü’minlere şunu) söyle: “Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım, akraba, sülâle ve kabileniz, ter dökerek kazanıp biriktirdiğiniz mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve içlerinde rahat yaşamaktan zevk aldığınız meskenler sizin için Allah’tan, Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise, bu takdirde Allah hakkınızda hükmünü verip, başınıza geleceği gönderinceye kadar bekleyin. Allah, (geçici dünya geçimliğini Kendisine, Rasûlü’ne ve Kendi yolunda cihada tercih eden) fasıklar güruhunu doğruya da, (dünyada ve Âhiret’te) gerçek saadete de ulaştırmaz. (*)

~Açıklama~

(*) Daha önce de parmak basıldığı üzere Müslüman, dünyayı imar ve orada Allah’ın dinine göre yaşayıp, bu dini yaşatmakla mükelleftir. Bu maksat için kullanmak ve kavlî, fiilî ve kalbî şükrünü de eda etmek şartıyla dünya nimetlerini talep edebilir, onlara sahip olabilir. Ayrıca o, bu nimetleri adilane taksim etmek ve bunun için de dünya güçler dengesinde söz sahibi olmak mevkiindedir. Ne var ki, bu nimetler çok defa insanı baştan çıkarır. Dolayısıyla dünya kalben asla istenmemeli, fakat terkedip, zalimlere ve fasıklara da bırakılmamalıdır. İşte bu dengeyi kurmanın yolu, Allah’ın, Rasûlü’nün isteklerini, emir ve yasaklarını hayata hayat yapmak, iradeyi onların arzuları istikametinde kullanmak ve ömür boyu hiç durmadan Allah yolunda, O’nun adını cihanın dört bir yanına götürmek için gayret sarfetmekten geçer.

لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـًٔا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَۚ (٢٥)

25. Şurası bir gerçek ki, Allah size pek çok yerde ve bu arada Huneyn gününde de yardım etti. O gün, sayıca çokluğunuz pek hoşunuza gitmişti de, fakat bunun size bir faydası dokunmamış ve onca genişliğine rağmen dünya başınıza dar gelmişti. Sonra yüz geri olup, gerisin geriye çekilmeye durmuştunuz.

ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَاَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِرِينَ (٢٦)

26. Ama Allah, Rasûlü’nün ve mü’minlerin üzerine sekinesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) indirdi, ayrıca sizin görmediğiniz ordular gönderdi ve o küfürde kökleşmiş olanları acı bir yenilgiye uğrattı. Budur kâfirlerin cezası!

ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٧)

27. Sonra da Allah, bu olup bitenin ardından dilediklerine tevbe nasip eder ve onları küfürden İslâm’a dönmeye muvaffak kılar. Allah, günahları pek çok bağışlayandır, (tevbe ile Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır. (*)

~Açıklama~

(*) Huneyn Savaşı, Hicret’in 8’inci yılında Mekke’nin fethinin hemen ertesinde vuku bulmuştur. Arabistan’ın güçlü kabilelerinden, Taif’te oturan Sakîf kabilesi ile Havazin kabilesi güçlerini birleştirip, Müslümanlarla savaşmak üzere Mekke ile Taif arasında bulunan Huneyn vadisinde toplandılar. Mekke’yi 10.000 kişilik ordusu ile fetheden Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, fetihten sonra 2.000 kişinin daha katılması neticesinde sayısı 12.000’e ulaşan askeriyle Huneyn’e yöneldi. Müslümanların ilk defa bu sayıda bir ordu çıkarması, içlerinden bazılarının kalbine üstünlük ve zafer sevinci verdi. Bir an için, o ana kadar kazandıkları zaferleri, az sayıdaki ve teçhizattan yoksun kuvvetlerine Allah’ın nasip buyurduğu muvaffakiyetleri konumlarına ve seviyelerine göre değerlendiremediler. Bu, Sahabe gibi, Peygamber terbiyesinde yetişmiş ve Cenab-ı Allah’ın (c.c.) çok açık yardımlarına mazhar olmuş bir kudsîler topluluğu için yakışık almadığından, Huneyn savaşının ilk devresinde vadinin yüksek yerlerini tutan düşmanın ok yağmuru karşısında geçici bir mağlûbiyete sebep oldu. Yalnız Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, az sayıda sahabîsiyle yerinde kaldı ve atını daha da ileri sürerek, “Ben, Allah’ın peygamberiyim, bunda yalan yok! Ben, Abdülmüttalib’in evlâdıyım!” diye seslenmeye başladı. Peygamberimizin talimatıyla Hz. Abbas gibi gür sesli sahabîlerin de “Ey Ensar! Ey Ashab!” şeklinde ve daha başka ifadelerle yaptıkları çağrılar üzerine, bir anlık bozgun yaşayan Sahabe ordusu geri döndü ve düşman kesin bir yenilgiye uğratıldı. Arkasından, Sakif kabilesinin reisi ve düşman ordularının başkumandanı Malik ibn Avf en-Nadrî ile birlikte daha pek çokları Müslüman oldu.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هٰذَاۚ وَاِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ۪ٓ اِنْ شَٓاءَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٢٨)

28. Ey iman edenler! Müşrikler, (mânen) pislikten ibarettir. (*) Onun için bu yıldan sonra bir daha Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer (onların ziyaret için Mekke’ye gelmemeleriyle yeterli gelir elde edememe ve dolayısıyla) fakir ve muhtaç duruma düşmekten endişe ediyorsanız, Allah dilediği takdirde sizi lütf u kereminden zenginleştirir. Hiç şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

~Açıklama~

(*) Müşrikler, bâtıl inançları, ahlâkî telâkkileri ve yaşayışlarıyla mânen pis oldukları gibi, abdest, gusül ve taharet nedir bilmedikleri için de mânen pistirler. Nasıl inançsız, gusülsüz, abdestsiz hiçbir ibadet yapılamazsa, içinde Kâbe de bulunan Mescid-i Haram’a da aynı tarz pislik içinde girilmez. İslâm’da temizliğin içine elbise ve ibadet yerlerinin temizliği de girer ki, dışkı, idrar türü pisliklerin katı olanlarının 3 gram kadarı, sıvı olanlarının ise el ayasını dolduracak kadar olanı bulunduğu yeri pisletir ve ibadete manidir. İnanç, saffet, iyi niyet ve samimiyetin getirdiği kalb temizliği; fuhuş, zina türü kirlerden, aldatma, yolsuzluk, dolandırıcılık, kumar, karaborsa, ihtikâr gibi her türlü gayr-ı meşrû muameleden, haram kazanç ve harcama yollarından, yalan, sahtekârlık, iftira, suizan, gıybet, dedikodu gibi kötü huylardan kaçınmanın sağladığı manevî-ahlâkî temizlik ve malın, kazancın temizliği, bunlardan ayrı olarak, beden, elbise, eşya, mesken ve çevre temizliği gibi şubeleriyle taharet (temizlik) meselesi, İslâm’ın üzerinde ciddiyetle durduğu, Kur’ân-ı Kerim’le hadis-i şeriflerin çok büyük önem verdiği bir konudur.

قَاتِلُوا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حَتّٰى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ۟ (٢٩)

29. Kendilerine Kitap verilenlerden oldukları halde, gerçek manâda Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanmayan, Allah’ın ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayıp (hakkaniyet, doğruluk ve adalet üzerine oturan) Hak Din’i din edinmeyenlerle, himaye vergisini baş eğmişlik içinde kendi elleriyle verinceye kadar savaşın. (*)

~Açıklama~

(*) Ehl-i Kitap konusu, iyi anlaşılması gereken bir konudur. İmanda asıl kalb ile tasdik olup, bu bakımdan, kimin gerçekten mü’min kimin kâfir olduğunu öncelikle Allah bilir. İnsanlar için bir kişinin imanına hükmetmek, o kişinin dille ikrarına, bir toplumun Müslüman olup olmadığına hükmetmek ise, o toplumda ezan, cemaatle namaz, Cuma, bayram gibi şiarların bulunup bulunmadığına bağlıdır. O bakımdan, bir insan, münafıklarda olduğu gibi, kalben ve dolayısıyla Allah katında kâfir olduğu halde dille iman ikrarında bulunur, hele bir de, arada da olsa cemaat namazına katılır, bilhassa Cuma namazını kılar ve zekâtı da verirse, hukuken Müslüman olup, Müslüman muamelesi görür. Ehl-i Kitap konusu da bunun gibidir. Eğer bir insan, Ehl-i Kitap, yani Yahudi veya Hıristiyan olduğunu ikrar ediyorsa, ona hukuken Ehl-i Kitap muamelesi yapılır; kestiği yenir, kadın ise kendisiyle evlenilir. Gerçekten Ehl-i Kitap olup olmadığı araştırılmaz. Fakat, öyle bilindiği halde öyle olmadığı, meselâ ateist olduğu, Âhiret’e inanmadığı, Allah’a şirk koştuğu bilinirse, bunu yakından bilen bir Müslüman, böyle birinin kestiğini yemez, kadın ise onunla evlenmez. Bunun gibi, bir toplum da Ehl-i Kitap olarak biliniyor ise, meselâ o toplumda kilise veya sinagog varsa, buralarda serbestçe ayin yapılabiliyorsa, o toplum Ehl-i Kitap kabul edilir. Yani Müslüman, kâfir, Ehl-i Kitap gibi hususlarda meselenin aslî, kalbî ve Allah katında olan yanı ile, hukukî olan yanı iyi tesbit edilmeli ve muamelede birbirine karıştırılmamalıdır. Aynı husus, Kur’ân’ı anlamada da çok önemlidir.

Kitap Ehli’nden Allah’a ve Âhiret Günü’ne hakkıyla inanmaları, Allah’ın ve rasûllerinin haram kıldığını haram, helâl kıldığını helâl kabul etmeleri ve Allah’ın gönderdiği Hak Din’i gerçek din olarak kabul edip onu uygulamaları beklenir. Bunları yapmamak küfürle eş manâlıdır ve dolayısıyla böyleleri, yeryüzünde fitne, fesat ve yozlaşmanın kaynağı olurlar. Fakat, yine de o kişiler veya toplum Ehl-i Kitap oldukları ikrarında ve zahirî alâmetlere göre öyle biliniyor iseler, kendilerine kâfirlere ve müşriklere davranıldığı gibi davranılmaz. Ama, Ehl-i Kitap olduklarını iddia etmelerine rağmen, aslında Allah’a da Âhiret Gününe de inanmayan, Allah’ın ve Rasûlü’nün hükümlerini hiçe sayan ve din kabûl etmeyen kâfirler olarak İslâm’a ve Müslümanlara karşı aktif düşmanlık içinde bulunuyor iseler, bu takdirde bunlarla meşrû bir savaşın şartları oluşmuş demektir ve İslâm devleti, gerektiğinde böyleleriyle savaşır.

Kitap Ehli olanlar, bütün medenî haklarını, bu arada pek tabiî olarak dinlerini serbestçe yaşama hakkına sahiptirler; ayrıca mal, can, aile kurup çoğalma, beden ve akıl sağlığı gibi korunması gereken hakları da elbette koruma altındadır. Onlar, İslâm’ın hakim olduğu bir İslâm ülkesinde askerlik mecburiyetinden ve savaşa katılmaktan muaftırlar. Bunun yanısıra, Müslümanların ödemek mecburiyetinde oldukları zekâtı da ödemezler. Buna karşılık İslâm, kendilerini korumanın karşılığında ve ayrıca vatandaşlığın getirdiği malî yükümlülük olarak onlara cizye denilen vergiyi yüklemiştir. Cizye ile yükümlü vatandaşlarına ehl-i zimmet, yani koruma altındakiler denir ki, cizyenin mahiyeti, onu ödeyenlere verilen bu addan da kolayca anlaşılabilmektedir. Burada şu hususu da hemen belirtmeliyiz ki, İslâm’da gerektiği zaman savaşı ancak devlet açabilir; yoksa Müslüman fertlerin veya grupların böyle bir hak ve yetkileri yoktur.

وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌۨ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْۚ يُضَاهِؤُ۫نَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُۜ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ (٣٠)

30. (Bir zaman birtakım yahudiler gibi, huzuruna gelen bazı) yahudiler de, “Uzeyr, Allah’ın oğludur.” demekteler. Hıristiyanlar da, (genel bir kabul olarak,) “Mesih, Allah’ın oğludur.” diyorlar. Bu her iki söz de, onların ağızlarında geveledikleri cahilce sözlerdir ki, kendilerinden önce geçmiş bazı kâfirleri taklitle, onlara benzeyerek küfre giriyorlar. Hay Allah canlarını alasıcalar! Nasıl da akılları ve kalbleri çelinip, bâtıl sevdalar peşinde koşturulup duruyorlar!

اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٣١)

31. Yahudiler din bilginlerini, Hıristiyanlar rahiplerini, (papazlarını, onların kendilerine göre haram dediklerini haram, helâl dediklerini helâl kabul ederek) Allah’tan başka rabler edindiler; Hıristiyanlar, Meryem oğlu Mesih’i de Rab edindiler. Halbuki hepsi de tek bir ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O, tek ilâh olan (Allah’tan) başka hiçbir ilâh yoktur. (*) Allah, onların şirk koşmalarından mutlak manâda uzak ve münezzehtir.

~Açıklama~

(*) Rubûbiyet, varlığı yaratma, besleyip büyütme, her bir varlığa uygun yapı ve hususiyetler verme, insan hayatı için gerekli kaideleri, haram ve helâlleri tesbit etme yetki ve icraatını içine alır. İlâh ise, kendisine ibadet edilen varlıktır. Âyet, ikisini bir arada kullanmakla, ancak ilâh olanın rab olabileceğini, rab olanın da aynı zamanda ilâh olduğunu, gerçek manâda Tevhid’in, Allah’ı hem rab hem ilâh olarak tanımayı gerektirdiğini ortaya koymaktadır.

يُرِيدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (٣٢)

32. Onlar, Allah’ın Nûru’nu ağızlarıyla üfleyip söndürmek diliyorlar; Allah ise, kâfirler hiçbir zaman hoşlanmasalar da, Nûru’nu tamamlamaktan başka bir şeye razı olacak değildir.

هُوَ الَّذِ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ۪ۙ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ (٣٣)

33. Allah, Rasûlü’nü doğrunun ve doğruya giden yolun ta kendisiyle ve (adalet, hakkaniyet ve doğruluk üzerine oturan) Hak Din’le gönderdi ki, o Din’e başka her din ve sistemin üstünde bir mevki versin, müşrikler hiçbir zaman hoşlanmasalar da. (*)

~Açıklama~

(*) Bu iki âyet, İslâm ve onun tarihi adına önemli ipuçları vermektedir. Bütün iman, ibadet, ahlâk ve muamelât esasları ve içtimaî, iktisadî, idarî kaideleriyle İslâm, insanların kalbleri ve zihinleriyle birlikte bütün cihanı aydınlatan lekesiz bir nur, bir ışık kaynağıdır; dünyaya nisbetle güneş gibidir. Bu nûra karşı çıkanlar, gözlerini, kulaklarını, kalblerini ve zihinlerini gerçeğe, ışığa, aydınlığa ve bunların kaynağı olan güneşe, onu da yaratan Allah’a bilerek kapayanlar ve böylece kendi dünyalarını karartanlardır ki, küfür de esasen bu tavrın adıdır. Dolayısıyla, İslâm güneşini söndürmek isteyenler, ancak kâfirler olabilir. Müşrik de bir açıdan kâfir olmakla birlikte, şirkin İslâm karşısındaki tavrı ise, onun kendisi karşısında parlamasına ve üstün bir vaziyet almasına mani olmaya çalışmaktır.

Müşriklerden veya hiç din tanımayanlardan da olsalar, Ehl-i Kitap’tan da olsalar (bkn. not 7) küfür içinde bulunanlar, tarih boyu yeni yeni planlar, yeni yeni düzenlerle daha ilk günlerinden itibaren İslâm güneşini söndürmek istemişler, fakat başlangıçta onun tamamlanmasına, bütün haşmetiyle ortaya çıkmasına mani olamadıkları gibi (bkn. Maide Sûresi/5: 3), onun ufukta batar gibi olduğu zamanlarda bile yeniden daha bir ihtişamla ortaya çıkmasının da önüne geçememişlerdir; geçmeleri de mümkün değildir. İslâm’ı söndürme maksadıyla yapılan ve uygulamaya konan her plan, ancak güneşi ağızla üfleyerek söndürmeye çalışmanın dışında bir ağırlığa sahip değildir ve olamaz. Kendilerini İslâm’a nisbet eden, dolayısıyla Müslüman olarak anılmakla birlikte İslâm’ı gerçek manâda hayatlarına hayat yapamayan insanlar, bazen küfür dünyası karşısında mağlûp duruma düşebilirler. Fakat bu, asla İslâm’ın mağlûbiyeti değildir. İslâm, din olarak her zaman bütün dinlerin üzerinde bir mevkie sahiptir. Bu, ilk günden itibaren böyle olduğu gibi, bugün de böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır. Müslümanların, tarihlerinin en zavallı dönemlerini yaşadıkları son birkaç asırda bile İslâm, her türlü gelişmiş teknik ve vasıtaya sahip bir hasım dünyanın her cepheden ardı-arkası kesilmez saldırılarına rağmen ilk günkü gibi yerindedir ve bu süre içinde pek az kişi İslâm’dan çıkıp başka dinlere girerken, diğer dinlerden yine çok sayıda insan İslâm’a girmeye devam etmektedir. Günümüz Müslümanlarının onca eksiğine, hatasına ve kusuruna, İslam’ı temsil ve tatbikteki onca yanlışlarına ve yetersizliklerine ve hasım dünyanın İslâm’ın imajını olduğundan farklı göstermek için ortaya koyduğu onca çabaya rağmen, Batı’da pek çok insan, herhangi bir dine inansın inanmasın, İslâm’dan etkilenmeye devam etmektedir. Bu konuda, İslâm’ın dinamizmini ve nasıl söndürülemez bir ışık kaynağı olduğunu farkeden batılı gözlemcilerin itirafları dikkat çekicidir.

Meselâ, bunlardan Caesar E. Farah, şunları söylemektedir: Uğradığı engelleme ve seyrek olarak görülen irtidat olayları bir yana, İslâm, olumsuz şartlarda dahi yaşamak ve yayılmak yolunda her zaman sınırsız bir kabiliyet göstermiştir. Onun bu niteliği, özündeki âdeta ihtiyaç doğduğu anda hemen harekete geçen gizli dinamizm ve esneklikle açıklanabilir. İslâm’ın, ilk asırlarında büyük kitleleri kendi saflarına bağlayan çekici nitelikleri, onun siyasî gücünü kaybettiği zamanlarda bile insanları aynı saflara çekmeğe devam etmiştir. (Ezzati, 345)

Bir diğer önemli nokta olarak, son asırlardaki ateist, materyalist ve komünist akımlar karşısında Asya’da ve Avrupa’da başka sistemler ve din görünümlü sistemler mağlûp olurken, İslâm dimdik ayakta durabilmiştir. Bu noktada E. H. Jurji’nin gözlemleri hayli önemlidir: Bütün tutarlılığı, kendine yeterliği ve gerçekçiliğiyle, ırkçı ve Marksist ideolojiler karşısında dayanışmayı öne çıkaran azmiyle, Batı düşüncesine yol gösterebilecek fikrî donanımıyla, emperyalizm ve yağmacılığa karşı kararlı tutumuyla, bütün eleştirel saldırıları gerileten Kur’ânî inanca dayalı cesur müdafaasıyla ve yoldan çıkmış insanlığa getirdiği mesajın yalınlığı ve sahihliğiyle İslâm, modern dünyanın karşısına çok özel bir görev anlayışıyla çıkmaktadır. Ayrıntılara boğulmuş teolojik tartışmalarla örselenmemiş, kafa karıştırıcı spekülasyonlara bulaşmamış, dogmaların ağır katmanları altında fosilleşmemiş olan bu görev anlayışı, gücünü vahye dayalı öğretisinden almaktadır. (a.g.e., 348)

İslâm, bütün esasları ve kaideleriyle ilk günkü gibi dupduru ortadadır ve yine insanlığın semasında bir güneş gibi parlamaktadır. Fakat insanlar, nefislerini ve nefislerinin kontrolündeki zihinlerini ve kalblerini onun önünde bulut yaparak, sanki onu gizlediklerini zannetmektedirler.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 49 kez okundu