28-] Hûd Sûresi [27-113]

11.Hûd Sûresi 27/113.Ayetleri

فَقَالَ الْمَلَاُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرٰيكَ اِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرٰيكَ اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذِينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِۚ وَمَا نَرٰى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ (٢٧)

27. Halkı içinde küfürde kökleşmiş bulunan ileri gelenler hemen tepkilerini ortaya koydular: “Bize göre sen de bizim gibi bir insansın; kaldı ki, içimizde görüşten, düşünceden yoksun ayak takımından başka peşinden gideni de görmüyoruz. Ayrıca, (ey Nuh ve O’na inananlar,) sizin bize karşı hiçbir üstünlüğünüz de yok ki! (Bize üstünlüğünüz olmak şöyle dursun,) biz, sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” (*)

~Açıklama~

(*) Tarih boyu hemen hemen bütün inkârcılar, müminleri toplumun görüş ve düşünceden yoksun alt tabakası, kendilerini ise toplumun en akıllıları, bilgilileri ve üstün tabakası olarak görmüşlerdir. Bu, aslında onlardaki aşağılık kompleksinin bir yansıması olan kibir ve kendini beğenmişlikten kaynaklandığı gibi, dünyaya ve eşyaya bakış açılarının mü’minlerinkinden farklı olmasından da kaynaklanmaktadır. Onlar, her şeye dünya, madde ve menfaatleri açısından bakarken, mü’minler ise, gerçeğin asıl kaynağı olan gaybı ve bilhassa Zâtıyla mutlak gayb olan Cenab-ı Allah’ı, gayba imanı, öncelikle buna dayalı ilmi, ibadeti, değişmez ahlâkî değerleri düşüncelerinde ön plana alır, dünyayı, maddeyi ve dünya hayatını bunlara göre değerlendirirler. Buna karşılık, toplum içinde sahip bulundukları statü, zenginlik ve menfaatleri, inkârcıları mü’minlerin dayandığı İlâhî gerçeklere kör kılar ve onlar servet, mevkî, ırk, renk veya fizikî yapılarından kaynaklanan bir gurur ve çalım içinde hareket ederler. Fakat, neticede asıl doğru bakış açısının mü’minlerinki olduğu, müminlerin sağlam temellere dayalı düşüncelerinde haklı bulundukları ve diğerlerine üstün oldukları ortaya çıkar; çünkü onlar, üstünlüğü daima Allah’a şuurlu iman ve ibadette, takvada, gerçek bilgide (ilim) ve ahlâkî değerlerde görürler. Tarih boyu mü’minlerle inanmayanların kurdukları medeniyeti temel açılardan karşılaştırdığımızda, karşımıza çıkacak tablo şudur:

İnanmayanların medeniyeti, genellikle beş menfî esas üzerine oturur:

Her şeyden önce o, güce dayanır, maddî gücü ve başarıyı kutsar; güç ise, kendi başına zulme sebeptir. Bu medeniyet, maddî çıkarları tatmini esas alır, bu ise, eşya ve mal üzerinde canavarca boğuşmayı getirir. Hayatı mücadele bilir; bu ise, dahilî ve haricî çatışmaların sebebidir. Toplum içinde ve toplumlar arasında kurmaya çalıştığı bağ, ırka, renge, menfî milliyetçiliğe ve çıkar birliğine dayanır; bu ise, başkalarını yutmakla beslenir. Hayattaki gayesi ve hayata hizmeti, fertlerdeki ihtiyaçları artırmak, bedenî arzuları kamçılamak ve tüketimi körüklemektir; bu ise, insanları doymaz, ihtiyaçlar arkasında yorgun, dünyada bir başkasını fazladan gören, tükettikçe üreten, ürettikçe tüketen ve böylece hayatını bitiren birer canavara dönüştürür. İman medeniyetine gelince: Bu medeniyet, kuvvet değil, hak üzerine oturur; hak, adaleti ve dengeyi esas alır. Hedefi, menfaat yerine fazilettir; faziletin özelliği, karşılıklı muhabbet ve yardımlaşmadır. Toplum içindeki ve toplumlar arasında kurmaya çalıştığı bağ, dinîdir, vatanîdir, meslekîdir; bunun özelliği, kardeşlik, barış ve haricin saldırısına karşı müdafaadır. Hayattaki düsturu yardımlaşmadır; bunun özelliği, birlik ve dayanışmadır. Hayatta fertlere hizmeti hidayettir; bunun da özelliği, insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. (Sözler, “12. Söz”den)

Bu iki medeniyeti, dayandığı ve yetiştirdiği fertler açısından mukayese edecek olursak, bu defa karşımıza şöyle bir tablo çıkar:

İnkâr üzerine kurulun medeniyetin bilhassa önde gelenleri, genellikle firavun gibi birer despottur; fakat menfaati için en basit şeylere bile ibadet eden bir despot. İnatçı ve bükülmez görünür; fakat maddî bir lezzet için nihayet zilleti kabul eder. Baskıcı, mağrur ve kendini beğenmiştir; fakat kalbinde bir dayanak noktası olmadığı ve herkesi kendisine rakip gördüğü için aslında gayet âcizdir. Yalnızca kendisini ve menfaatini düşünür; bütün gayreti nefsanî arzularını ve şahsî menfaatlerini tatmine yöneliktir. Gerçek bir mü’min ise, bir kuldur; fakat en büyük yaratılmışın bile önünde eğilmeye tenezzül etmez; Cennet gibi en büyük bir mükâfatı bile kulluğuna gaye yapmaz; çünkü Cennet, kulluğun gayesi değil, mükâfatıdır. Mütevazıdır, halimdir, selimdir; fakat Allah’ın izni haricinde kimse önünde zillet göstermez. Yaratılmış bir insan, bir beşer olarak aslî fakirliğini ve aczini bilir; fakat mutlak Zengin ve Kadîr Olan’a dayandığı için en zengin ve en güçlü olup, yaratılmışlara karşı müstağnidir. Bütün hizmet ve gayreti Allah’ın rızasını kazanmaya yöneliktir; bu bakımdan, ahlâkî değerler ve faziletlerle bezenmiştir. (Sözler, “12. Söz”den)

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَاٰتٰينِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْۜ اَنُلْزِمُكُمُوهَا وَاَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ (٢٨)

28. Nuh, tebliğine şöyle devam etti: “Ey halkım! Böyle diyorsunuz da, ya ben Rabbimden gelen apaçık ve kesin bir delile dayanıyorsam; ya O bana bizzat Kendi katından hususî bir rahmet vermiş de, (*) sizde onu görecek göz yoksa? Ne yapalım, siz istemeyip dururken onu size zorla da kabul ettiremeyiz ki!

~Açıklama~

(*) Hz. Nuh ve diğer rasûllerin dayandığı aşikâr ve kesin belge, risalet, vahiy, kendilerine verilen kitap ve mucize gibi, peygamberliğe has hususlardır. Onlara verilen hususî rahmet ise, sarsılmaz ve hakka’l-yakîn derecede iman, en üst seviyede güzel ahlâk ve bilhassa doğruluk, emanet, fetanet, gerçek ve kesin ilim ve hikmet, bütün aklî ve bedenî arızalardan salim olma gibi aslî özellikleriyle peygamberliktir.

وَيَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًاۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الَّذِينَ اٰمَنُواۜ اِنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَلٰكِنِّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (٢٩)

29. “Hem, ey halkım! Bu tebliğimden ötürü ben sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan Allah’tır. Sonra ben, o iman edenleri de yanımdan kovamam. Elbette onlar da Rabbilerine kavuşacak (ve Rabbileri onlara nasıl dilerse, onlar neyi hak etmişlerse öyle muamele edecektir). Ama bir gerçek var ki, ben, sizi cehalet içinde ve hep bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.

وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُن۪ي مِنَ اللّٰهِ اِنْ طَرَدْتُهُمْۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٣٠)

30. “Ey halkım! Eğer o mü’minleri yanımdan kovacak olursam, Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? Sizde düşünme, muhakeme edip değerlendirme diye bir şey yok mudur?

وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ اِنِّي مَلَكٌ وَلَٓا اَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَر۪ٓي اَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللّٰهُ خَيْرًاۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا فِ۪ٓي اَنْفُسِهِمْۚ اِنِّ۪ٓي اِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ (٣١)

31. “Sonra ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim elimdedir.’ demiyorum ki! Ayrıca ben gaybı da bilmem. Bir melek olduğum iddiasında da değilim. Kendinize göre küçümseyip hor gördüğünüz o mü’minler hakkında, ‘Allah, onlara hiçbir hayır, hiçbir meziyet vermez’ de diyemem. Onların içlerinde ne var ne yoksa, kalblerinden ne geçiyorsa, bütün bunları en iyi bilen Allah’tır. (Buna rağmen eğer ben onları kovacak olsam veya ‘Allah, onlara hiçbir hayır, hiçbir meziyet vermez!’ desem,) bu takdirde hiç şüphesiz zalimlerden olmuş olurum.”

قَالُوا يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَاَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣٢)

32. “Ey Nuh!” diye çıkıştılar: “Bizimle mücadele edip durdun; sonra, mücadelende de çok ileri gittin. Eğer bütün bu söylediklerinde, iddialarında samimi isen, gerçekten doğruyu söylüyorsan, haydi bizi tehdit edip durduğun şu azabı getir de görelim!”

قَالَ اِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللّٰهُ اِنْ شَٓاءَ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (٣٣)

33. Nuh, şöyle cevap verdi: “Onu ben değil, dilerse Allah getirir. Eğer getirecek olursa, bu takdirde O’na asla mani olamazsınız.

وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِ۪ٓي اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُرِيدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْۜ هُوَ رَبُّكُمْ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَۜ (٣٤)

34. “Eğer Allah’ın hükmü artan taşkınlığınıza ceza olarak helâkiniz yönünde ise, ben iyiliğinizi isteyip size ne kadar öğüt de versem, bunun size hiçbir faydası olmayacaktır. (Aslında, sizi sizden daha çok düşünen, yaratan, besleyip büyüten, koruyan) Rabbiniz O’dur ve O’na dönmektesiniz.”

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ اِجْرَامِي وَاَنَا۬ بَرِ۪ٓيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ۟ (٣٥)

35. (Ey Rasûlüm,) yoksa o müşrikler senin hakkında, “Bütün bu kıssaları da, onları ihtiva eden Kur’ân’ı da kendisi uyduruyor” mu diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uyduruyorsam, günahı benim üzerime; ama, (ya siz inkârda diretmenize bahane olarak bana iftira atıyorsanız, bu takdirde) sizin hasat edip durduğunuz günahlardan da doğrusu ben berîyim.”

وَاُو۫حِيَ اِلٰى نُوحٍ اَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ اِلَّا مَنْ قَدْ اٰمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَۚ (٣٦)

36. Derken, Nuh’a (tarafımızdan) şöyle vahyolundu: “Belli ki, halkından şu ana kadar iman edenler dışında artık daha fazla inanan olmayacak. Şu halde, ortaya koydukları davranışlardan, tepkilerinden, yapageldikleri kötülüklerden dolayı üzülme.

وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ (٣٧)

37. “Nezaretimiz altında ve vahiyle bildireceğimiz talimata göre, sana tarif ettiğimiz gemiyi yap ve o zulme dalmış inançsızlar lehinde bana bir şey söyleme, haklarında şefaatçi olma! Çünkü onların boğulmaları artık mukadderdir.”

وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَاٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُۜ قَالَ اِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَاِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَۜ (٣٨)

38. Nuh gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler de ne zaman yanından geçseler onunla alay ediyorlardı. Nuh da, şöyle karşılık veriyordu: “Şimdi siz bizimle alay ediyorsunuz; ama nasıl şimdi siz bizimle alay ediyorsanız, bir gün gelecek, alay etmenin ne demek olduğunu elbette size göstereceğiz.

فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ (٣٩)

39. “O zaman, başına geleni rüsvay edecek, fakat niteliğini şu anda bilmeniz mümkün olmayan dehşetli bir azabın kimin başında patlayacağını, (Âhiret’te de) kalıcı bir azabın kimin üzerine ineceğini elbette bileceksiniz.”

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَۜ وَمَٓا اٰمَنَ مَعَهُٓ اِلَّا قَلِيلٌ (٤٠)

40. Derken, emrimiz geldi ve kazan kaynamaya durdu; (*) o zaman Nuh’a, “Her hayvan türünden erkek ve dişi birer çift ile, haklarında helâk hükmü verilmiş olanları dışında aileni ve iman edenleri gemiye al!” diye buyurduk. O’nun beraberinde iman etmiş pek az insan vardı.

~Açıklama~

(*) Kazan kaynamaya durdu ifadesi hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Aralarında Taberî ve İbn Kesir gibi müfessirlerin de bulunduğu bazı tefsirciler, İbn Abbas ve İkrime’den gelen bir rivayete dayanarak, “kazan” manâsındaki tennûr kelimesinin “yerin yüzü” anlamına da geldiği, dolayısıyla, kazan kaynamaya durdu ifadesinin “yerden sular fışkırmaya başladı” demek olduğu görüşündedirler. İbn Kesir, ‘kaynamak’la yerin her tarafından sellerin fışkırdığı ve yerin yüzeyinin âdeta su kaynaklarına döndüğünün kastedildiğini belirtir. Bu ve bunun gibi diğer görüşleri büyük müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır dil açısından tek tek ele alır ve manânın, bütün bunlardan daha çok kazanın kaynaması olduğu neticesine varır.

Kazanın kaynaması ifadesi, Hz. Nuh’un gemisinin buharlı gemi olabileceğini akla getirmektedir. Müfessirleri, farklı yorumlara iten de bu husustur. Tek yönlü ilerlemeci bir tarih anlayışı içinde Hz. Nuh döneminde buharlı geminin olmasını mümkün görmeyen bazı modern yorumcular da, ilk dönem tefsirlerindeki görüşleri benimsemektedirler. Oysa, Hz. Nuh’un dönemi, modern tarih anlayışına göre tarih öncesi bir dönemdir. Kaldı ki, modern tarihçiler ve bilim adamları, Hz. Nuh’u ve tufan hadisesini bir efsane gibi sunma eğilimindedirler. Oysa bu da, bizzat ilim düşüncesine aykırıdır. Modern bilime düşen, konuyu efsane diye geçiştirmeden, araştırma yapmaktır. Gerçekte, içinde her türden, en azından evcil hayvanlardan iki veya bir çift hayvan ve az sayıda da olsalar mü’minleri alabilecek kadar büyük, ayrıca, aşağıda 42’nci âyette geleceği üzere, dağ gibi dalgaların arasından geçebilen, bazılarına göre, onu ifade için kullanılan fülk kelimesinden hareketle bir filo olan ve Allah’ın gözetimi ve vahiyle gelen talimatı altında yapılmış olan bu gemi, elbette basit bir yelkenli olamazdı. O, Hz. Nuh’un bir mucizesiydi; mucize olmakla birlikte, Hz. Nuh’un kavminde tekniğin ve mühendisliğin hangi seviyelerde bulunduğunu göstermesi bakımından da önemlidir. Kazan kaynamaya durdu ifadesi, mecazî olarak “Artık iş kızıştı” manâsına da gelir. Tufan hadisesi kazanın kaynamasıyla başlamıştır. Dolayısıyla âyette bu manâyı görmek de mümkündür.

وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰۭۙيهَا وَمُرْسٰيهَاۜ اِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (٤١)

41. Nuh, (gemiye alınacaklara) “Gemiye binin!” dedi. “Onun akıp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır (O’nun gücü, kuvveti ve izniyledir; onu Bismillâh der çalıştırır, Bismillâh der durdururuz.) Hiç şüphesiz Rabbim, (kullarının günahlarını ve hatalarını) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.”

وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌۨ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْۭۗ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ (٤٢)

42. Gemi, içindekilerle beraber dağlar gibi dalgalar arasından akıp giderken Nuh, geminin dışında biraz ötedeki oğlunu gördü ve hemen, “Oğulcuğum, gel bizimle beraber gemiye bin de, kâfirlerle birlikte olma!” diye seslendi.

قَالَ سَاٰوِ۪ٓي اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَٓاءِۜ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ (٤٣)

43. Oğlu, “Şöyle büyük bir dağa sığınırım da, o beni sulardan korur!” (*) karşılığını verdi. Nuh, “Bugün O’nun hususî rahmetine aldıkları dışında hiçbir şey bir başkasını O’nun helâk emrinden kurtaramaz!” dedi. O anda aralarına dalga girdi ve oğlu, boğulanlardan oldu.

~Açıklama~

(*) Bu karşılık, çok tipik bir maddeperest, tabiatperest inkârcının cevabıdır ve Hz. Nuh’un kavminin karakterini ve inkârcılığını ortaya koymaktadır.

وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَعِي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٤٤)

44. Nihayet Allah’tan, “Ey yer, suyunu yut ve sen ey gök, suyunu tut!” emri geldi. (*) Sular çekildi; Allah’ın iradesi icra edilip iş bitirildi ve gemi Cudi üzerine oturdu. Ve “Uzak olsun o zalimler topluluğu!” hükmü verildi.

~Açıklama~

(*) Bir sözün manâsını, muhtevasını, önemini veya ağırlığını ve maksadını tesbit etmek için “Onu kim söylemiş? Kime söylemiş? Niçin söylemiş? Ne zaman ve hangi şartlarda söylemiş?” sorularının cevapları oldukça önemlidir. Göğe “Suyunu tut!”, yere “Suyunu yut!” emrini verebilecek ancak bir Zat olabilir ki, hükmü hem göğe, hem yere geçsin. Bu da, ancak Allah’tır. Böyle bir Zat düşünülmeden böyle bir emri nazara almak, çok gülünç olur. Yer de gök de Allah’ın emri altındadır ve sadece O’na itaat ettikleri, sadece O’nun emri altında bulunduklari için, yerde de gökte de muvazene, düzen ve âhenk devam etmekte, insanın işlediği hata ve günahların sonucunda yerde önemli hadiseler meydana gelse de, bu, yeri üzerinde oturulur olmaktan çıkarmadığı gibi, onun dengesini de sarsmamaktadır. Ne zaman ki insanın küfrü ve tuğyanı yerde dengeyi bütün bütün bozacak bir derekeye gelecek, işte o zaman Kıyamet kopacaktır. Bu ise, bütün insanlığın Allah’ın Dini’nden uzaklaşması demektir.

Âyet, sanki yukarıdan suyu gönderenin gök, alttan suyu fışkırtanın da yer olduğu gibi bir intiba vermektedir. Bu ifade, iki noktadan çok önemlidir. Birincisi, yer gök dahil bütün kâinatın ve eşyanın Allah’ın emri ve idaresi altında bulunduğu, sanki şuurlu varlıklar gibi O’na itaat ettikleridir. İkincisi, yer ve göğün, belki Allah katında onları temsil eden ve onlara müvekkel olan meleklerin, göklerdeki ve yerdeki Allah’a itaatkâr varlıkların kâfirlerin küfür ve zulmüne olan isyanlarını nazara vermektedir. Nitekim Duhan Sûresi 29’uncu âyette de, suda boğulan Firavun ve ordusuna göğün de yerin de ağlamadığı ifade buyrulur. Tufanın cereyan ettiği bölge ve geminin üzerine oturduğu Cûdi için bkn: not 14.

وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْنِي مِنْ اَهْلِي وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ (٤٥)

45. Nuh, Rabbisine nida edip şöyle dedi: “Yâ Rab! Boğulan oğlum da mü’min olarak aileme katılanlardandı, öz evlâdımdı. Sen’in, (mü’min olarak aileme dahil olanları kurtaracağına dair) va’din de elbette haktır ve Sen, Hakimler Hakimi’sin.”

قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌۜ اِنِّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ (٤٦)

46. “Ey Nuh!” buyurdu Allah, “O, senin ailenden değildi; çünkü onun bütün hayatı, yanlış inanç, yanlış tavır ve davranış üzerine kuruluydu. O halde, hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın bir meselede Ben’den istekte bulunma. Sana cahilce bir davranış içinde olmamanı öğütlerim.” (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Nuh (a.s.), Kur’ân’da hususî olarak anılan beş büyük rasûlden biridir (Şûrâ Sûresi/42: 13). Tufan hadisesi başlamadan önce Cenab-ı Allah (c.c.), O’na ailesi içinde mü’min olanları ve diğer mü’minleri gemiye almasını emretti (âyet 40). Ailesi içinde mü’min olmayanlar da vardı; (bir?) hanımı bunlardan biriydi (Tahrim Sûresi/66: 10).

Hz. Nuh, oğullarından birinin gemiye binmemiş olduğunu görünce, onu gemiye binmeye çağırdı. O ana kadar, onun mü’min olduğunu düşünüyordu; çünkü inkârına ait bir şeyini ihtimal görmemişti. O’nun “Rabbim, oğlum ailemdendi!” demesinden, O’nun söz konusu oğlunu mü’min bildiği anlaşılmaktadır. Demek ki o oğlu, zahiren mü’mindi, kalben inançsızdı ve bunu o ana kadar açığa vurmamıştı; yani oğlu, münafıktı. Cenab-ı Allah’ın, hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın bir mesele buyurmasından da bu anlaşılmaktadır. O’nun, “Yâ Rab! Boğulan oğlum da mü’min olarak aileme katılanlardandı, öz evlâdımdı. Sen’in, (mü’min olarak aileme dâhil olanları kurtaracağına dair) va’din de elbette haktır ve Sen hâkimler Hâkimi’sin.” şeklindeki nidasının aslında “mü’min olarak” ifadesi yoksa da, bu nidada bu ifade zımnen vardır. Dolayısıyla O’nun bu nidadaki maksadı, mü’min bildiği bir insanın boğulmasındaki sırrı öğrenmektir. Cenab-ı Allah (c.c.), oğlunun mü’min olmadığını O’na bildirmiş ve mü’min olmayan birisi için bir istekte bulunmasının önünü kesmiştir.

Baştan sona bir belâğat mucizesi olan Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Nuh’un kıssası anlatılırken zahiren böyle cüz’î sayılabilecek bir ayrıntının kıssaya dahil edilmesinin sebebi, Kur’ân’ın kıssaları anlatmaktaki gayesinde aranmalıdır. Bu sûrenin indiği dönemde Mekke’de aileler âdeta bölünmüş durumdaydı. Kan yakınlığı, karşılıklı haklar ve meselâ velâyet, veraset gibi hukukî kaideler açısından önemli olmakla birlikte, İslâm’da esas olan iman birliğidir. Veraset gibî hukuki meselelerde tayin edici genel faktör kan kardeşliği ise de, müminler arasındaki asıl kardeşlik din-iman kardeşliği olup, diğeri buna hizmetçi ve kale olmalı, yani bu kardeşliği güçlendirici bir faktör vazifesi görmelidir. Ayrıca, bir aile içinde din farklılığı varsa, bu farklılık hukukî velâyet ve veraseti ortadan kaldırır. Mü’min olmayan çocuk, mü’min anne-babasına vâris olamaz. Bunun yanısıra, mü’min olmayan bir aile ferdi, aileden olmayan başka müminlere tercih edilemez (Mücâdile Sûresi/58: 22)

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌۜ وَاِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِ۪ٓي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٤٧)

47. Nuh, “Ya Rabbi!” dedi: “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığım bir meselede Sen’den istekte bulunmaktan Sana sığınırım. Ne olur, eğer beni bağışlamaz ve bana rahmetinle muamele etmezsen, ben kaybedip gitmişlerden olurum.”

قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَۜ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَلِيمٌ (٤٨)

48. O’na şöyle buyruldu: “Ey Nuh! Gemiden in; sana ve beraberinde bulunan mü’minlerle birlikte neslinizden gelecek mü’min topluluklara katımızdan artık selâmet, emniyet ve bereketler vardır. Ayrıca (inanmayan) topluluklar da olacaktır ki, onlara dünyada bir süre geçimlik vereceğiz ve ardından kendilerine tarafımızdan çok acı bir azap dokunacaktır.” (*)

~Açıklama~

(*) Nuh Tufanı’nın belli bir bölgede mi, yoksa bütün dünyada mı meydana geldiği tartışılan bir konudur. Bu âyetten, belli bir bölgede cereyan etmiş de olsa, onun o zaman yeryüzünde bulunan bütün insanları kapsamına aldığı, dolayısıyla o dönemde insanların Tufan’ın sahasına giren bölgede bulunup, dünyanın her tarafına henüz dağılmamış oldukları gibi bir sonuca (Allahü a’lem) varılabilir. Tufan’ın cereyan ettiği bölgenin ana merkezini Irak’ın oluşturduğu daha önce arz olunmuştu (A’râf Sûresi/7, not 13). Bununla birlikte, geminin oturduğu dağ konusunda da bazı görüş ayrılıkları vardır. Ahd-i Atik’de bu dağın ismi Ararat olarak geçer ki, meşhur Ağrı Dağı’dır. Kur’ân-ı Kerim, dağdan da bahsetmeden el-Cûdi ismini verir. Bazılarına göre el-Cûdi, genel manâda dağ demektir. Nitekim, Arapça’da cûdi kelimesi “yükseklik” veya “yükseklikler” manâsınadır. Bu bakımdan, geminin oturduğu dağın Ağrı Dağı olması, Kur’ân-ı Kerim’e ters değildir. İkinci olarak, Türkiye’de Van Gölü’nün güneyinde, Şırnak sınırları içinde yaklaşık 2500–3000 m yüksekliğinde Cudi isimli bir dağ vardır. Bu yüksek dağ, bütün Mezopotamya Ovası’na hakim bir konumdadır. Dağda ve etrafında arkeolojik pek çok kalıntı bulunmaktadır. İlk çağlarla ilgili tarihlerde bu dağa sık atıflarda bulunulmaktadır. Asur Kralı Sennaçerib (M.Ö. 700), dağın yanlarına kaya rölyefleri kazıtmış; Nasturîler, dağın etrafına çok sayıda manastırlar inşa etmişler, bir manastır da dağın Gemi Kemeri denilen zirvesine yapmışlardır. Gertrude Bell, 1910 yılında bölgede incelemelerde bulunmuş ve zirvede gemi şeklinde bir taş yapı bulmuştur ki, yerli halk, bu yapıya Sefine-i Nuh (Nuh’un Gemisi) adını vermektedir.

Bell, her yıl 14 Eylül günü Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Sabiî ve Yezidîlerin dağda bir araya gelip, geminin karaya oturması üzerine Nuh’un kestiğini söyledikleri kurbanı yâd ettiklerini kaydeder. 1949 yılında iki Türk gazetecisi, dağda Nuh’un Gemisi’ni gördüklerini ileri sürmüşlerdir. Bunun yanısıra, Ağrı bölgesinde, Ağrı Dagı’nın 32 km. güneyinde Cudi denilen bir dağ daha vardır ki, Londra’da yayınlanan 16.01.1994 tarihli The Observer gazetesi, burada Nuh’un gemisinin bulunduğu şeklinde bir haber yapmıştı. Charles Berlitz gibi bazı araştırmacılar, Kur’ân’da sözü edilen Cûdi’nin Ağrı Dağı’nın tepelerinden biri gibi duran bu dağ olabileceği görüşündedirler (www.arksearch.com/najudi.htm) Aynı şekilde, Wayne Mckellips isimli bir başka araştırmacı da, Nuh’un Gemisi’nin aynı yerde bulunduğunu ve kendisinde onun video çekimleri olduğunu iddia etmektedir. Hıristiyan araştırmacılar, bu konuda Ahd-i Atik’de geçen Ararat’ın yalnızca Ağrı Dağı demek olmadığını, onun bir bölge adı olduğunu belirtmektedirler. (www.trustthebible.com/ark.htm) Doğrusunu Allah bilir.

تِلْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَٓا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ فَاصْبِرْۜۛ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ۟ (٤٩)

49. (Ey Rasûlüm!) Bütün bunlar, görüp yaşamadığınız ve hakkında kesin bilgi sahibi olmadığınız (gayb) haberlerine dahildir ki, Biz onları sana vahyediyoruz. Bundan önce ne sen, ne de senin halkın onları bilmezdiniz. (*) (Rasûllerin tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri, kavimlerinin onlara olan tepkisi ve neticeler hususunda değişen bir şey olmadığına göre) sen, (maruz kaldığın bütün kötülüklere ve inkârda diretmelere karşı) sabret. Nihaî kazanç, elbette kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na itaatsizlikten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar içindir.

~Açıklama~

(*) Kur’ân, bir bakıma geçmiş milletlerin tarihleri ve gelecek hadiselerin de haberleriyle doludur. Onun gelecekten haberleri, yerinde anlatılacağı üzere, bazen açık bazen de kapalıdır ve ima, işaret, telmih gibi yollarla ifade edilir. Onun gerek geçmişle, gerekse gelecekle ilgili verdiği haberlerden herhangi birini, bu haberlerin bir kelimesini bile yalanlamak mümkün değildir, olmamıştır ve olmayacaktır. Araştırmacılara düşen, araştırmalarını Kur’ân’ın verdiği bilgiler istikametinde yapmaktır. Âyette de ifade buyurulduğu gibi, Allah Rasûlü’nün bunların hiçbirini bilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla O’nun geçmiş milletlerin araştırmaya açık ve Kıyamet’e kadar da araştırılabilecek tarihlerini, gelecekle ilgili de birtakım haberleri kesin bir dille ve doğruluklarına tam bir emniyetle anlatması, O’nun Allah’ın Rasûlü olduğuna kesin bir delildir. Çünkü böyle bir anlatma, Kıyamet’e kadar gelecek bütün araştırmacılara, bütün insanlara meydan okumadır. O’nu bu haberlerinde yalanlayabilecek biri varsa, işte meydan!

وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ (٥٠)

50. Âd kavmine rasûl olarak, (yine bizzat içlerinden çıkmış olan) kardeşleri Hûd’u gönderdik. O, şu tebliğde bulundu: “Ey benim halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Şirk koşmakla, Allah’a iftira etmekten başka bir şey yapmıyorsunuz.

يَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًاۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِيۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (٥١)

51. “Ey halkım! Ben, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, beni bana has özelliklerle yoktan var eden Zât’tır. Aklınızı kullanıp, düşünce ve muhakemenizi hiç işletmeyecek misiniz?

وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمِينَ (٥٢)

52. “Ey halkım! (Şimdiye kadarki günahlarınız için) Rabbinizden bağışlanma dileyip, sonra da bütün kalbinizle O’na yönelin ki O, göğü başınızdan aşağı âdeta yağmur olarak yağdırsın ve gücünüze güç katsın. Ne olur, bu söylediklerime sırt dönüp de günah hasadına dalıp gitmiş suçlular olmayın!”

قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِ۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ (٥٣)

53. “Ey Hud!” diye tepki verdiler: “Sen bize iddianı ispat edecek açık bir delil, bir mucize göstermedin. Biz de, sadece senin sözüne bakarak ilâhlarımızı bırakacak değiliz; sana inanacak da değiliz.

اِنْ نَقُولُ اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُٓوءٍۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اُشْهِدُ اللّٰهَ وَاشْهَدُٓوا اَنِّي بَرِ۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۙ (٥٤)

54. “Diyeceğimiz şu ki, seni ilâhlarımızdan bir kısmı çok fena çarpmış!” Hud, cevap verdi: “Allah şahidimdir, siz de şahit olun ki ben, sizin Allah’a koştuğunuz ortaklardan hiç birini tanımıyorum –

مِنْ دُونِهِ فَكِيدُونِي جَمِيعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ (٥٥)

55. “(İlâh ve Ma’bud olarak) yalnız O’nu tanırım ben. Eğer buna bir diyeceğiniz varsa, toplanın bir araya ve bana istediğiniz tuzağı kurun; kurun da, bana hiç göz açtırmayın.

اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْۜ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ اِنَّ رَبِّي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٥٦)

56. “Ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayanıp güvendim. Hiç bir canlı yoktur ki, Allah onun perçeminden tutmuş da, mutlak hakimiyet ve tasarrufu altında bulunduruyor olmasın. Muhakkak ki Rabbim, (hakimiyetini icrada, her hüküm ve tasarrufunda) mutlak doğru, mutlak âdildir.

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِهِ۪ٓ اِلَيْكُمْۜ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّي قَوْمًا غَيْرَكُمْۚ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْـًٔاۜ اِنَّ رَبِّي عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ (٥٧)

57. “Eğer size tarif ettiğim bu doğru yola sırt dönerseniz, ne diyeyim? Ben, size ulaştırmakla görevli olduğum buyrukları bütünüyle tebliğ etmiş bulunuyorum. (Bunları kabul etmez ve aksi istikamette yolunuza devam edecek olursanız,) artık Rabbim dilerse sizi ortadan kaldırıp yerinize başka bir topluluk getirir. O’na mani olamaz, yolunuza devam etmekle bir zarar da veremezsiniz. Muhakkak ki Rabbim, her şeyi görüp gözetmekte ve bütün yapılanları kaydetmektedir.”

وَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّاۚ وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ (٥٨)

58. (Âd kavmi, yanlış yolda diretti.) Nihayet kendileriyle ilgili hükmümüz icraya konunca, Hûd’u ve iman etmiş olup da O’nunla beraber bulunanları (iman, salih amel ve sabırlarına karşılık) tarafımızdan bir lütufla kurtardık. Gerçekten, çok ağır bir azaptan kurtardık onları.

وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُٓوا اَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ (٥٩)

59. Evet, işte Âd! Rabbilerinin âyetlerini (O’nun varlığını ve birliğini gösteren onca delilleri ve kendilerine gösterilen mucizeleri) bile bile inkâr ettiler; bununla kalmayıp, (O’nun kendilerine gönderdiği Rasûl’e âsi olmakla) bütün rasûllere âsi olmuş oldular ve hakka karşı çıkan her inatçı zorbanın emrine uydular.

وَاُتْبِعُوا فِي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَٓا اِنَّ عَادًا كَفَرُوا رَبَّهُمْۜ اَلَا بُعْدًا لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ۟ (٦٠)

60. Ve hem bu dünyada, hem de Kıyamet Günü’nde rahmetten uzaklaştırılıp, lânetle anılmaya müstahak oldular. Evet, Âd kavmi, Rabbilerini tanımayıp inkâr yolunu tuttular. Neticede yıkıldı gitti Hûd’un kavmi Âd!

وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًاۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ هُوَ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِۜ اِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُجِيبٌ (٦١)

61. Semûd kavmine ise rasûl olarak kendi içlerinden kardeşleri Salih’i gönderdik. O da, şu tebliğde bulundu: “Ey benim halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Siz meydanda yokken O, yer menşe’li gıdalarla vücudunuzu inşa etti ve sizin yeryüzünde ömür sürüp, orayı imar etmenizi irade buyurdu. Şu halde, (şimdiye kadarki) günahlarınız için O’ndan bağışlanma dileyip, sonra da bütün kalbinizle O’na yönelin. Şurası bir gerçek ki Rabbim, kullarına çok yakındır; onların istek ve dualarına muhakkak cevap verendir.”

قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هٰذَٓا اَتَنْهٰينَٓا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا وَاِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُرِيبٍ (٦٢)

62. “Salih!” dediler: “Sen, şimdiye kadar içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin. Şimdi ne oldu da bizi atalarımızın taptığı ilâhlara tapmaktan vazgeçirmeye çalışıyorsun? Doğrusu, bizi kabul etmeye çağırdığın bu yeni inanç konusunda ciddî şüphe içindeyiz, çok ciddî kuşkularımız var.”

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَاٰتٰينِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللّٰهِ اِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ (٦٣)

63. Salih, şöyle cevap verdi: “Ey benim halkım! Böyle diyorsunuz da, ya ben Rabbimden apaçık ve kesin bir delile dayanıyorsam ve O bana bizzat Kendi katından hususî bir rahmet vermişse? Bu durumda ben, (bana verdiği vazifeyi yerine getirmemek suretiyle) Allah’a âsi gelecek olursam, O’na karşı bana kim yardım edebilir? Sizin benim kaybımı, hüsranımı artırmaktan başka hiç bir faydanız olmaz ki!

وَيَا قَوْمِ هٰذِهِ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِ۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ (٦٤)

64. “Ey halkım! Bakın: bu, (davetimin doğruluğuna dair benden beklediğiniz) açık bir işaret, bir mucize olarak Allah’ın sizin için hususî yarattığı dişi devedir. Bırakın kendi halinde Allah’ın diyarında otlasın. Sakın ha, ona bir fenalık yapmayın, yoksa çok geçmez, sizi bir azap yakalayıverir.”

فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ (٦٥)

65. Fakat (ona daha fazla tahammül edemeyerek) deveyi boğazladılar. Salih, derhal ikaz etti: “(Zevk u safa sürdüğünüz) şu yurdunuzda sadece üç gün daha oturun bakalım; (ardından ne olacak, hep beraber göreceğiz)! Bu, yalan çıkması mümkün olmayan bir tehdittir!”

فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (٦٦)

66. (Üç günün sonunda) haklarındaki hükmümüz uygulamaya konunca, (iman, salih amel ve sabırlarına karşılık) tarafımızdan bir lütuf olarak Salih’i ve beraberindeki iman etmiş olanları azaptan ve o günün rüsvaylığından kurdardık. (Ey Rasûlüm,) hiç şüphesiz senin Rabbin, O’dur Kavî (mutlak güçlü olan); O’dur Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip).

وَاَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَاَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَۙ (٦٧)

67. (En büyük zulüm olan) şirkte direten ve hem başkalarına, hem kendilerine zulmedenleri ise korkunç bir çığlık yakalayıverdi de, (hiçbir kurtuluş zaman ve imkânı bulamadan) oldukları yerde yüzüstü kapaklanıp gittiler.

كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَاۜ اَلَٓا اِنَّ ثَمُودَا۬ كَفَرُوا رَبَّهُمْۜ اَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ۟ (٦٨)

68. Sanki bir zaman bolluk içinde orada hiç yaşamamışlardı! Gördünüz ya.. Semud, Rabbilerini inkârda diretti; gördünüz ya.. neticede yıkıldı gitti Semud!

وَلَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰهِيمَ بِالْبُشْرٰى قَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ سَلَامٌۚ فَمَا لَبِثَ اَنْ جَٓاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذٍ (٦٩)

69. Bir zaman da, (semavî) elçilerimiz (birer delikanlı suretinde) İbrahim’e müjde ile gelip selâm verdiler. İbrahim, selâmlarına mukabelede bulundu ve hiç gecikmeden önlerine kızartılmış körpe bir dana eti koydu.

فَلَمَّا رَآٰ اَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ اِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْ اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمِ لُوطٍۜ (٧٠)

70. Fakat ellerinin yemeğe uzanmadığını görünce, onların bu hali hoşuna gitmedi ve kalbine bir kuşku, bir endişe düştü. (*) “Korkma!” dediler, “biz, Lût kavmi için gönderildik.”

~Açıklama~

(*) Bir misafir, önüne konan yemekten geri durursa bu, onun kötü bir niyetle geldiğini gösterirdi.

وَامْرَاَتُهُ قَٓائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِاِسْحٰقَۙ وَمِنْ وَرَٓاءِ اِسْحٰقَ يَعْقُوبَ (٧١)

71. Bu sırada, İbrahim’in hanımı da yanlarında ayakta durmuş, onları dinliyordu. Birden kendinde hayız alâmeti hissetti (ve mahcubiyetinden gülümsedi). (*) Biz de O’nu İshak’la ve İshak’ın peşinden Yakup’la müjdeledik.

~Açıklama~

(*) Âyette, Birden kendinde hayız alâmeti hissetti şeklinde çevirdiğimiz bölüm, daha çok “Birden gülümsedi.” şeklinde anlaşılmış ve tercüme edilmiştir. Kullanılan kelime her iki manâya da açıktır. Şu kadar ki, ifadenin devamı, onu Fethullah Gülen Hocaefendi’nin (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, 1: 195) ve Allâme Tabâtabâî’nin tercihi olan “hayız alâmeti hissetti” şeklinde anlamaya daha müsait görünmektedir. Yine Hocaefendi’nin değerlendirmesiyle, hissettiği hayız alâmeti sebebiyle şaşkınlık ve mahcubiyetinden gülümsemiş de olabilir.

قَالَتْ يَا وَيْلَتٰٓى ءَاَلِدُ وَاَنَا۬ عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْلِي شَيْخًاۜ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ (٧٢)

72. “Vay başıma gelenlere!” dedi; “Ben bir yaşlı kadın ve şu kocam da bir pir iken nasıl çocuğum olabilir? Doğrusu çok şaşılacak bir şey bu!”

قَالُٓوا اَتَعْجَبِينَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِۜ اِنَّهُ حَمِيدٌ مَجِيدٌ (٧٣)

73. “Sen” dediler, “Allah’ın işine mi şaşırıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun ey ev halkı! Şüphesiz Allah, çok büyük lütf u ihsan sahibi olarak her türlü hamde ve yüceltilmeye lâyıktır.”

فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰهِيمَ الرَّوْعُ وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍۜ (٧٤)

74. Artık endişe İbrahim’in kalbinden sıyrılıp gitmiş, müjde de kendisine ulaştırılmıştı. Hemen Lût kavmi hakkında elçilerimizle tartışmaya girişti.

إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُّنِيبٌ (٧٥)

75. Çünkü İbrahim, olabildiğince yumuşak ve sabırlı, son derece yufka yürekli, Allah’a çok yalvaran ve bütün kalbiyle O’na yönelmiş, O’na teslim olmuş bir kuldu.

يَٓا اِبْرٰهِيمُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَاۚ اِنَّهُ قَدْ جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۚ وَاِنَّهُمْ اٰتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ (٧٦)

76. (Elçilerimiz olan melekler) dediler: “Ey İbrahim! Bu tartışmadan vazgeç! Artık Rabbinin hükmü verilmiş ve hattâ icraya konmuş bulunuyor. Onların başına geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azabın gelmesi artık kesindir.” (*)

~Açıklama~

(*) Kavimleri helâk edilmiş rasûllerin kıssaları anlatılırken, arada Hz. İbrahim’in hayatından söz konusu kesitin sunulması, bütün yıkımların ortasında gelecek adına toprağa düşmüş bir muştu tohumunun bulunduğunu hatırlatmak için olsa gerektir. Bir yanda bazı topluluklar korkunç yıkımlarla tarihe karışırken, beri yanda Hz. İbrahim’in iki oğlu dünyayı teşrif buyuruyordu. Bu iki oğulla birlikte insanlık tarihi bambaşka bir safhaya girecek ve onların nesillerinden büyük rasûller gelecekti. Bunu haber vermekle Kur’ân-ı Kerim, Mekke’de çok zor şartlar altında bulunan Rasûl-ü Ekremini ve beraberindeki mü’minleri, ayrıca her dönemde aynı şartlar altında bulunan mü’minleri teselli etmekte, onların sabrını ve şevkini artırmakta ve her zaman aynı hadiselerin yaşanabileceğini, zorlukların altında büyük muştuların bulunduğunu nazara vermektedir.

وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِ۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ (٧٧)

77. Derken elçilerimiz, (birer delikanlı suretinde) Lût’a geldiler. Lût, onları koruyamayacağı endişesiyle sıkıldı, daraldı ve “Bugün çok çetin bir gün!” diye söylendi.

وَجَٓاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ قَالَ يَا قَوْمِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَاتِي هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ فِي ضَيْفِيۜ اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَشِيدٌ (٧٨)

78. (Delikanlıların geldiğini haber alan) halkı, kirli arzularının dürtmesiyle Lût’un evine hücum ettiler; zaten ne zamandır kötülüklerle haşir-neşir bulunuyorlardı. Lût, önlerine çıkıp “Ey halkım!” dedi: “İşte şunlar, kızlarım(ız); sizin için (nikâh edildiklerinde) temiz ve helâl olan onlardır. Allah’tan korkun ve misafirlerim konusunda beni rezil etmeyin. Sizin içinizde hiç aklı başında bir adam yok mudur?”

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ وَاِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ (٧٩)

79. “Sen de bilirsin ki,” diye bağırdılar, “bizim o kızlarla bir alâkamız ve üzerlerinde bir hak iddiamız olamaz. Sen bizim ne istediğimizi pekalâ biliyorsun!”

قَالَ لَوْ اَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰوِ۪ٓي اِلٰى رُكْنٍ شَدِيدٍ (٨٠)

80. “Keşke” dedi Lût, “size karşı koyacak gücüm olsaydı veya sağlam bir ‘kale’m bulunsaydı da, ona sığınsaydım.”

قَالُوا يَا لُوطُ اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُٓوا اِلَيْكَ فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَۜ اِنَّهُ مُصِيبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْۜ اِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۜ اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ (٨١)

81. Elçilerimiz, şöyle diyerek (O’nu rahatlattılar): “Ey Lût! Biz, Rabbinin elçileriyiz. Hiç endişelenme, sana el uzatamayacaklardır. Gecenin bir vaktinde ailenle çık ve içinizden kimse geriye dönmesin; ancak eşin hariç. (*) Kavminin başına gelecek olan, onun da başına gelecektir. Helâkleri için tayin edilmiş vakit de sabahtır: yoksa sabah yakın değil mi?”

~Açıklama~

(*) Hz. Nuh’un (a.s.) inanmayan oğlu ve Hz. Lût’un (a.s.) inanmayan eşi, bizim için en büyük ders yüklü iki örnektir. Kurtulabilmek için daima Allah’a sığınmak ve kalblerimizi kaymaktan, her türlü dalâletten, sapıp gitmekten koruması için O’na sürekli dua etmek, münacatta bulunmak mevkiindeyiz.

فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍۙ مَنْضُودٍۙ (٨٢)

82. Nihayet emrimiz uygulamaya konunca, o (kirlenmiş) memleketin üstünü altına getirdik ve üzerine pişmiş balçıktan taş yağdırdık,

مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَۜ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ۟ (٨٣)

83. (Taşlar yağdırdık) Rabbin katında her birinin kime gideceği belirlenmiş. Böyle bir taş yağmuru, her dönemde ve her yerdeki zalimlerden uzak değildir. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim’in söz konusu kavimlerin, özellikle Hz. Lût’un kavminin helâkini takdim tarzından bu helâklerin bugün “tabiî” deyip geçtiğimiz ve ‘tabiat’a atfedilen felâketler şeklinde olduğu izlenimi uyanmaktadır. Hz. Lût’un kavmi, sanki korkunç bir deprem eşliğinde, nükleer patlamayı andırır volkanik patlamalarla helâk edilmiş gibidir. Bu kavmin oturduğu bölge tamamen yerin dibine geçmiş ve âdeta bir dezenfekteye uğramıştır. Nasıl bir felâketle helâk edilmiş olurlarsa olsunlar, onların helâkine hükmeden ve onları helâk eden Allahü Tealâ’dır. Bu dünya hikmet diyarı olduğu ve kendisine irade verilen insan bu dünyada imtihana tâbi tutulduğu için, Allah burada sebepler ve sebep-sonuç perdesi arkasında icraatta bulunur. Bu icraatı melekler temsil eder ve onlar, sanki Allah’ın memurları gibidir. ‘Tabiat’taki her hadise bir melekle irtibatlıdır; o kadar ki, her bir yağmur damlası bile ona vekil kılınmış bir melek vasıtasıyla yere düşer. Allah’ın mutlak Meşieti’nin hakim olduğu kâinatta tesadüften asla söz edilemez. Her şeye vücut veren O’dur; her şey O’nun kontrolü altındadır ve O’nun izniyledir.

Şu görülen kâinatta Allah’ın sebepler perdesi arkasında icraatta bulunmasının hikmetlerinden biri de şudur: İnsan aklı, bilhassa ölüm, hastalık ve felâketler gibi görünüşte sevimsiz işlerdeki nihaî güzelliği göremez. Göremeyince de, bunlardaki zahirî çirkinliği Allah’a nisbet ederek büyük günaha girebilir. İşte buna mani olmak ve insanı böyle bir günahtan kurtarmak için Cenab-ı Allah, icraatı ile hadiseler arasına sebepleri koymuştur. İnsanlar ölüm, hastalıklar ve felâketler gibi işleri de zahirî sebeplerine havale ederler. Fakat bu, her hadisedeki İlâhî sebep ve hikmeti, her şeyi yaratanın Allah olduğunu görmemize, görerek günahlarımızdan dolayı istiğfarda bulunurken, hayırlara erişebilmek için de dua etmemize mani olmamalıdır.

Bir yerde kötülükler tamamen hakim ve âdeta halkın hayat tarzı haline gelince, Cenab-ı Allah orayı tamamen helâk edebilir. Fakat bazen mü’minlerin yaşadıkları yerler daha çok felâketlere maruz kalabilmektedir. Bunun önemli sebeplerinden biri, nasıl küçük davalar küçük, büyük davalar büyük mahkemelerde görülürse, bunun gibi Cenab-ı Allah (c.c.), mü’minlerin ihmallerini ve günahlarını çok defa dünyada cezalandırırken, inanmayanların cezasını ise genellikle Âhiret’e bırakır. Bununla birlikte, Kur’ân’da sözü edilen kavimlerde olduğu gibi, yapılan kötülükler belli bir sınırı aştığında, Allah inanmayanları da dünyada cezalandırabilir. Çağımızdaki iki dünya savaşını bu tür cezalandırmaların bir türü olarak görebiliriz.

Bir topluluğa gelen felâketler, toplum çoğunluğunun hatalarından dolayı gelir. Eğer bu felâketler toplumun tamamını değil de, bir kısmını helâk için gelmişse, böyle felâketlerde Cenab-ı Allah, iyilerle kötüler, masumlarla suçlular arasında apaçık görülebilecek bir seçmede bulunmaz. Bunun önemli sebeplerinden biri, insanın yeryüzünde tutulduğu imtihanın mahiyetinde aranmalıdır. Allah (c.c.), dünyada iman için akla kapı açar, fakat iradeyi elden alıp, insanları iman etmeye zorlamaz. Bununla birlikte, niyeti samimi, bakışı sağlam olan bir insan, bu hadiselerdeki İlâhî El’i görüp iman edebilir. Eğer Cenab-ı Allah böyle yapmayıp da, inananlarla inanmayanları, iyilerle kötüleri gözle görülür şekilde seçmiş olsa idi, bu, O’nun ismini yıldızlarla gök yüzüne yazmak gibi olur ve herkes inanmaya mecburiyet hisseder ve imtihan sırrı ortadan kalkardı.

Böyle felâketlerde hayatını kaybeden masumlar şehit olur; telef olan malları da sadaka hükmüne geçer. Dolayısıyla böyle felâketler, onlar için dünya hayatı adına üzücü olsa da, nihaî planda çok büyük bir kazanca açılan kapıdır ve rahmettir. Bununla birlikte şu noktayı da belirtmeliyiz ki, bazen mü’minler, imanın kendilerine yüklediği vazifeyi tam yapmazlar; toplumdaki kötülükleri önlemek, iyiliği yaymak için gayret göstermezler ve böylece dolaylı yoldan da olsa bu kötülüklerde pay sahibi olurlar. Bunun neticesinde Cenab-ı Allah, onları imanlarından dolayı Âhiret’te affetmek, yani dünyadaki bu hatalarının karşılığını Âhiret’te görmemeleri için onları dünyada cezalandırır.

وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْبًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ اِنِّ۪ٓي اَرٰيكُمْ بِخَيْرٍ وَاِنِّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ (٨٤)

84. Medyen halkına ise, yine kendi içlerinden kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. O da, (diğerleri gibi,) “Ey halkım!” dedi: “Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben, sizi (helâl yoldan kazanmadığınız ve şükrünü eda edemediğiniz) büyük bir servet içinde görüyor ve azabıyla sizi çepeçevre kuşatacak bir günden korkuyorum.

وَيَا قَوْمِ اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِدِينَ (٨٥)

85. “Ey halkım! Ölçüyü ve tartıyı büyük bir titizlik ve tam bir doğrulukla yerine getirin; kendilerine ait mallarda haklarını eksiltmek suretiyle insanlara zulmetmeyin ve bozguncular kesilerek memlekette karışıklık çıkarmayın.

بَقِيَّتُ اللّٰهِ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَۚ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ (٨٦)

86. “Eğer mü’min iseniz bilin ki, Allah’ın kâr ve kazanç olarak helâlinden size bıraktığı, hakkınızda çok daha hayırlıdır. (*) Ben, (sizin iyiliğinizi düşünerek öğüt veriyorum,) yoksa başınızda bir koruyucu ve gözetleyici değilim.”

~Açıklama~

(*) Denebilir ki Allah’ın dini, bir boyutuyla insanlar arasındaki muameleleri tanzim için haram-helâlle ilgili düsturlardan ve hükümlerden ibarettir. O, kazancın mutlaka helâlinden olması, kimsenin kimseye haksızlık etmemesi, aldatma, faiz, hırsızlık ve benzeri yollardan kaçınma gibi hususlar üzerinde titizlikle durur. Umumî manâda fiyatları piyasanın belirlemesine bırakmışsa da, piyasa fiyatının % 10–15 üzerinden mal satılmasına izin vermez. Aldatmayı, ölçü ve tartıda hile yapmayı kesinlikle yasaklar. Bazen insan, gayr-ı meşrû yollarla fazla kazanmayı kendisi için bir kazanç olarak görebilir; fakat bu, gerçekte tam bir kayıptır. Ancak Allah’ın çizdiği sınırlar içinde ticaret yapanlardır ki, kazanan gerçekte onlardır. Dolayısıyla insanlar için daima hayırlı olan, bütün münasebetlerinde doğru, dürüst ve namuslu olmaktır.

قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ فِ۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ (٨٧)

87. “Ey Şuayb!” dediler: “Kendilerine atalarımızın tapageldiği ilâhlarımızı bırakmamızı ve mallarımızda dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmaktan vazgeçmemizi yoksa sana namazın mı emrediyor? Sen, aslında yumuşak ve akıllı-uslu bir adamsın.”

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًاۜ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ اُخَالِفَكُمْ اِلٰى مَٓا اَنْهٰيكُمْ عَنْهُۜ اِنْ اُرِيدُ اِلَّا الْاِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُۜ وَمَا تَوْفِيقِي) اِلَّا بِاللّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ اُنِيبُ (٨٨)

88. Şuayb, “Ey halkım!” dedi: “Ya ben, Rabbimden gelen apaçık ve kesin bir delile dayanıyorsam ve O bana katından peygamberlik vermiş, (lütuf ve kerem hazinesinden) beni (maddeten ve mânen) güzel bir şekilde rızıklandırmışsa..? Sonra, ben sizden vazgeçmenizi istediğim şeylerin aksini yapmak, (üzerinizde baskı kurarak bu ülkede bozgunculuk çıkarmak) istemiyorum ki! Tek gayem, gücüm yettiğince ıslahta bulunmaktır. Bunda başarılı olup olmamam da tamamen Allah’ın elindedir. Ben, yalnızca O’na dayanıp güvendim ve bütün kalbimle yalnızca O’na yönelirim.

وَيَا قَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاق۪ٓي اَنْ يُص۪يبَكُمْ مِثْلُ مَٓا اَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ اَوْ قَوْمَ هُودٍ اَوْ قَوْمَ صَالِحٍۜ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَع۪يدٍ (٨٩)

89. “Ey halkım! Bana olan muhalefet ve düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hûd kavminin ya da Salih’in kavminin başına gelen felâkete benzer bir felâkete uğramanıza sakın sebep olmasın! (Benzer bir felâkete düçar olan) Lût kavminin ülkesi ise, hiç de uzağınızda değil.

وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِۜ اِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ (٩٠)

90. “(Şimdiye kadarki) günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyip, sonra da bütün kalbinizle O’na yönelin. Hiç şüphesiz Rabbim, (bilhassa samimiyetle Kendisi’ne yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur, onlara sevgisi pek derindir.”

قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ۬ كَث۪يرًا مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَرٰيكَ فِينَا ضَعِيفًاۚ وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ (٩١)

91. “Ey Şuayb!” dediler: “Senin söylediğin şeylerin çoğunu biz anlamıyoruz; sonra şurası kesin ki, seni içimizde zayıf görüyoruz; (o halde sana niye itaat edelim ki?) Şu (beş-on kişilik) akraba grubunun hatırı olmasaydı, seni mutlaka taşa tutup linç ederdik. Bilmelisin ki, senin bizim yanımızda hiçbir değerin ve bize karşı hiçbir gücün yok!”

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَهْط۪ٓي اَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِۜ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَٓاءَكُمْ ظِهْرِيًّاۜ اِنَّ رَبِّي بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيطٌ (٩٢)

92. Şuayb, şöyle karşılık verdi: “Ey halkım! Benim (beş-on kişilik) akraba grubum sizin yanınızda Allah’tan daha hatırlı, daha mı itibarlı ki, hiç değeri yokmuşçasına O’na sırt dönüyor ve O’nu hiç hesaba katmıyorsunuz? Ama Rabbim, yaptığınız her şeyi tam olarak bilmekte, görmekte ve işitmektedir.

وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۜ سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌۜ وَارْتَقِبُٓوا اِنِّي مَعَكُمْ رَقِيبٌ (٩٣)

93. “Ey benim halkım! Gücünüz neye yetiyorsa var gücünüzle yapmaktan geri kalmayın; ben de yapmam gerekeni yapıyorum. Niteliğini şu anda bilmediğiniz, fakat kimin başına gelirse onu rüsvay eden dehşetli bir azabın kimin başında patlayacağını ve o zaman yalancının gerçekte kim olduğunu göreceksiniz. Şimdi gözleyip beklemeye durun; ben de sizinle birlikte gözlüyorum.”

وَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَاَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَاَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَۙ (٩٤)

94. Nihayet haklarındaki azap hükmümüz uygulamaya kondu ve Şuayb’la birlikte, iman etmiş olup da beraberinde bulunanları (iman, salih amel ve sabırlarına karşılık) tarafımızdan bir lütuf olarak kurtardık. (En büyük zulüm olan) şirkte direten ve hem başkalarına, hem kendilerine zulmedenleri ise korkunç bir çığlık, bir patlama yakalayıverdi de, (hiçbir kurtuluş zaman ve imkânı bulamadan) oldukları yerde yüzüstü kapaklanıp gittiler.

كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَاۜ اَلَا بُعْدًا لِمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ۟ (٩٥)

95. Sanki bir zaman bolluk içinde orada hiç yaşamamışlardı. Evet, yıkılsın ve yok olsun gitsin Medyen halkı, yok olup gittiği gibi Semûd’un!

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍۙ (٩٦)

96. Musa’yı da (risaletini ispat eden) apaçık deliller (mucizeler)imizle ve aklî-manevî kesin bir güç ve selahiyetle gönderdik,

اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَاتَّبَعُٓوا اَمْرَ فِرْعَوْنَۚ وَمَٓا اَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشِيدٍ (٩٧)

97. Firavun’a ve ileri gelen yetkililerine; ama (o ileri gelenler gibi, Firavun’un halkı ve Musa’nın halkından pek çoğu) Firavun’un idaresine tâbi oldular. Oysa Firavun’un idaresi hiç de âdil, doğru ve hakka dayalı değildi; (nitekim bütün Firavunî idareler de aynı şekilde âdil, doğru ve hakka dayalı değildir). (*)

~Açıklama~

(*) Büyük müfessir merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın burada yakaladığı nükte gerçekten çok güzel ve mühimdir. Âyette, Firavun’un idaresine tâbi oldular ifadesinden sonra, bir defa Firavun ismi zikredildiği için onun hakkında artık zamir kullanılması, yani “Oysa onun idaresi” denmesi beklenirken, Firavun’un idaresi denmesi, çok manidardır. Birinci Firavun ile Hz. Musa’nın karşısındaki Mısır diktatörü kastedilmekte, ikinci Firavun’la ise o diktatörün şahsından çok sıfatı, dolayısıyla aynı özellikteki bütün idareler ve idareciler de kastedilmektedir.

يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَاَوْرَدَهُمُ النَّارَۜ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ (٩٨)

98. O, Kıyamet Günü kavminin önüne düşer ve onları (hayvanların suya götürüldüğü gibi) Ateş’e götürür. Gerçekten ne kötü bir ‘su’dur o varılan Ateş! (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyette bir diğer çok güzel ve önemli nükte vardır ki, Firavun kör, yol bilmez bir çobana, ona tâbi olanlar ise, o çobanın arkasından giden bir sürüye benzetilmektedir. Böylece âyet, körü körüne taklit ve ittibaya karşı bizi uyarmakta ve doğruyu bulup ona tâbi olma hususunda aklımızı ve irademizi kullanmaya çağırmaktadır. Ayrıca bkn: A’râf Sûresi/7: 179.

وَاُتْبِعُوا فِي هٰذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ (٩٩)

99. Hem bu dünyada, hem de Kıyamet Günü’nde rahmetten uzaklaştırılıp lânetle anılmaya müstahak oldular. Ne kötü bir bahşiş, ne kötü bir ikramdır bu lânet!

ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْقُرٰى نَقُصُّهُ عَلَيْكَ مِنْهَا قَٓائِمٌ وَحَصِيدٌ (١٠٠)

100. (Ey Rasûlüm!) Bütün bu sana anlattıklarımız, o helâk olmuş ülkelerin tarihlerinden ibret dolu bazı safhalardır. Onlardan kiminin izleri halâ dururken, kimi biçilmiş ekin gibi yok olup gitmiştir.

وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَمَٓا اَغْنَتْ عَنْهُمْ اٰلِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ لَمَّا جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۜ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ (١٠١)

101. Biz onlara asla zulmetmedik, fakat onlar bizzat kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri gelince, Allah’ı bırakıp da taptıkları ve karşılarında durup dua ettikleri (sözde) ilâhlarının onlara hiç bir faydası dokunmadı; faydaları dokunmak şöyle dursun, kayıplarını arttırmaktan başka bir şeye yaramadı.

وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَٓا اَخَذَ الْقُرٰى وَهِيَ ظَالِمَةٌۜ اِنَّ اَخْذَهُٓ اَلِيمٌ شَدِيدٌ (١٠٢)

102. Rabbin, zulme dalıp gitmiş ülkeleri kıskıvrak yakaladığı zaman işte böyle yakalar. O’nun derdest edip yakalaması pek acıdır, çok çetindir.

اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِمَنْ خَافَ عَذَابَ الْاٰخِرَةِۜ ذٰلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌۙ لَهُ النَّاسُ وَذٰلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ (١٠٣)

103. Bütün bu olup bitenlerde Âhiret azabından korkanlar için elbette bir ibret, bir mesaj vardır. Âhiret Günü, bütün insanların bir araya toplanacağı bir gündür; ve o gün, canlıların tamamının bütün duyularıyla tecrübe edip yaşayacakları bir gündür.

وَمَا نُؤَخِّرُهُٓ اِلَّا لِاَجَلٍ مَعْدُودٍۜ (١٠٤)

104. Biz onu, tarafımızdan takdir buyurulmuş kesin ve miktarı belli sürenin sonrasına tehir edecek değiliz.

يَوْمَ يَأْتِ لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ اِلَّا بِاِذْنِهِ۪ۚ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَعِيدٌ (١٠٥)

105. O gün gelince, Allah’ın izni olmadan kimse tek bir kelime söyleyemez. O gün kimileri bedbahttır, kimileri bahtiyar.

فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌۙ (١٠٦)

106. Dünya hayatında içine daldıkları şekavetle kendilerini bedbahtlığa mahkûm edenler, evet onlar Ateş’tedirler. O Ateş kabarıp indikçe, onlar da hırıltılar, feryatlar ve hıçkırıklar içinde âdeta boğulurlar.

خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ اِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ (١٠٧)

107. (Âhiret’e ait) gökler ve yer durdukça orada sürekli kalacaklardır; Rabbin başka türlü dilemiş olsa, elbette böyle olmaz. Muhakkak ki Rabbin, her ne irade buyurursa onu eksiksiz yapar.

وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ عَطَٓاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ (١٠٨)

108. (Dünyada Allah tarafından) hayırlı işlere sevk edilip bahtiyar kılınanlara gelince, onlar ise Cennet’tedirler; gökler ve yer durdukça orada sürekli kalacaklardır. Rabbin başka türlü dilemiş olsa, elbette böyle olmaz. (*) Kesintisiz bir lütuf, bir ihsandır bu onlara.

~Açıklama~

(*) Bu son iki âyetteki, Rabbin başka türlü dilemiş olsa, elbete böyle olmaz şeklinde çevirdiğimiz ve kelime kelime tercüme edildiğinde, “Rabbinin başka türlü dilemiş olması dışında” ifadesi, farklı yorumlara yol açmış ve bilhassa Cehennem’in ebedî olmadığı gibi bazı düşüncelere sebep olmuştur. Oysa, Kur’ân-ı Kerim’de çok sık geçen ve daha önce de yer yer açıklama gereği duyduğumuz bu türden, meseleyi nihayette Allah’ın Meşieti’ne bırakan ifadelerden maksat, İlâhî Meşiet’in hakimiyetini vurgulamak olsa gerektir. Allah, hiç bir şeyle sınırlı değildir.

107’nci âyette ifade buyrulduğu gibi, her ne dilerse onu yapar. Hikmeti gereği Kendisini de sınırlar gibi görünen bazı kanun ve kaideler vazetmiş olmakla birlikte, bunlar O’nun için bağlayıcı değildir ve O’nun için hiç bir mecburiyet yoktur. Cennet’in ve Cehennem’in ebedî oluşu da, yine Cenab-ı Allah’ın öyle dilemesine bağlıdır. Allah (c.c.), başka türlü dilemiş olsa idi öyle olmazdı; yine, her zaman için başka türlü dileyebilir de. Bu bakımdan, bize düşen, Allah karşısında daima dua, istiğfar ve tazarruda bulunmaktır. “Gökler ve yer durdukça” ifadesi, sonsuzluk ifade eder; bununla birlikte, Âhiret’te de oraya has yer ve gökler yine olacaktır (İbrahim Sûresi/14: 48)

فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ مَا يَعْبُدُونَ اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ مِنْ قَبْلُۜ وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصِيبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ۟ (١٠٩)

109. Artık şu müşriklerin tapınmalarının mahiyeti ve bu tapınmanın onları sürükleyeceği âkıbet konusunda nasıl senin hiç bir şüphen yoksa, (kimsenin de olmamalıdır). Daha önce ataları neye nasıl tapıyor idiyse, onlar da aynı şeylere aynı şekilde tapmaktadırlar. Biz de, neyi hak etmişlerse kendilerine hiç eksiksiz ödeyeceğiz.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١١٠)

110. (Şimdi sana Kitap verdiğimiz gibi,) aynı şekilde Musa’ya da Kitap verdik ve o Kitap hakkında da ihtilâf edildi; (bazıları ona inandı, bazıları inanmadı ve daha sonra onda değiştirmelere, tahriflere gidildi). Eğer insanlar hakkında Rabbinin daha önce verilmiş (ve onları yeryüzünde belli bir süre yaşatma ve Din’e itaat veya muhalefetlerinin karşılığını daha çok Âhiret’e bırakma) hükmü bulunmamış olsa idi, hiç şüphesiz aralarında hüküm çoktan verilmiş ve uygulanmış olurdu. Gerçekten onlar, kitapları hakkında kat kat şüpheler içindedirler.

وَاِنَّ كُلًّا لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْۜ اِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١١١)

111. Hiç kuşkusuz Rabbin, (Kitap hakkında ihtilâfa düşen) her kesime yaptıklarının karşılığını eksiksiz ödeyecektir. Muhakkak ki O, onların işledikleri her şeyden hakkıyla haberdardır.

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْاۜ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (١١٢)

112. Şu halde ey Rasûlüm, her hususta sana nasıl davranman emredilmişse o şekilde dosdoğru hareket et ve (daha önce takip ettikleri yolları bırakarak) artık Allah’a yönelen ve senin maiyetine girenler de aynı şekilde davransınlar. İstikametten çıkıp, hak yoldan dışa taşmayın. Muhakkak ki Allah, her ne işliyorsanız hepsini hakkıyla görmektedir.

وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ (١١٣)

113. (Allah’a şirk koşmakla en büyük) zulmü işleyen ve insanların haklarına da riayet etmeyen, böylece kendilerine yazık eden o zalimlere asla meyletmeyin; aksi halde (dünyada da, Âhiret’te de) size ateş dokunur. Aslında sizin için Allah’tan başka hiç bir yardımcı, koruyucu ve sizi sahiplenecek hiç bir güç yoktur. Sonra, O’ndan da yardım görmezsiniz.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 57 kez okundu