Hikmetli Kıssalar-30

Fare kapanı ve bencillerin sonu….

Kadı Hırsızdan Rüşvet Almış…

Kılıfına Uydurmak

Satın Alınmayacak İnsanlar Olun

Düşmanımız, öğretmenlerimiz değil…

***

FARE KAPANI VE BENCİLLERİN SONU….

   Rivayet eder ki bir çiftçinin ambarını kendisine yurt edinen fare ve ailesi bir gün, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördüler. Sevinç ve merakla paketin içinden çıkacak kendilerinin de nasiplenmeyi düşündükleri yiyeceği beklemeye başladılar.

Kendi kendilerine “İçinde hangi yiyecek var acaba?” diye düşünerek beklerlerken gördükleri karşısında adete yıkıldılar. O da ne çiftçi ailesi özenle açtıkları paketten bir fare kapanı çıkarıyorlardı. Fare ailesinin en tecrübelisi olan fare “Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!” diye bağırarak telaşla deliğinden bahçeye fırladı. Fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı: “Fare kardeş, bu senin için ciddi bir sorun olsa da beni ilgilendiren bir tarafı yok ne yazık ki! Ben her gün yumurtamı veriyorum, görevimi yerine getiriyorum, çiftçi benden memnun, hem ben olmasam kim yumurta verecek onlara?” dedi. Ve yerdeki buğday tanesini alıp başını gururla yukarı dikti ve uzaklaştı.

Tavuktan destek bulamayan fare bu sefer telaşla koyunun yanına koştu.

Koyuna; “evde kapan var, evde kapan var, bir şeyler yapalım!” dedi.

Koyun fareye üzülse de konuyla pek ilgilenmedi. “Vah vah, üzgünüm fare kardeş, emin ol senin için dua edeceğim. Ama elden ne gelir? Hem biliyorsun, çiftçi beni sever. Bu sabah sütümü sağarken ve yünümü kırparken başımı okşadı” dedi.

Fare hayal kırıklığı ve çaresizlik içinde, bu kez öküze yöneldi:

“Evde kapan var! Evde kapan var! Ne olur yardım edin, kapandan kurtulalım” diye bağırdı Öküz, cüssesinin verdiği güvenle konuşmaya başladı: “Oo, fare kardeş senin için çok üzüldüm ama burnumu sokacağım bir şey değil ne yazık ki. Biliyorsun çiftlikteki en güçlü hayvan benim. Ben olmasam kim tarlayı sürecek ve o kadar yükü kim taşıyacak. Ben çiftçinin eli ayağıyım. Benim için bir tehlike yok. Hem ben çiftçiye karşı gelemem. Sen de dikkatli ol, kapana yaklaşma yeter” diyerek ona akılda verdi.

Fare arkadaşlarını durumdan haberdar etmek için her yolu denedi. Fakat hepsi de sorunu sadece farenin sorunu olarak gördükleri için konuyla ilgilenmediler. Fare çaresiz bir şekilde yuvasına döndü ailesine kapandan uzak durmalarını mümkünse yuvalarından hiç çıkmamalarını tavsiye etti.

Günler ve geceler böylece geçmeye başladı. Yuvasından dışarı çıkamayan fare ailesi aç ve susuz çaresizlik içinde beklemeye başladı. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki, birden bir ses duydular. Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanından geliyordu. Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu. Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark etmedi. Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı. Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor zehiri temizledi, sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının ateşi yükseldi. Bir türlü düşürmek mümkün olmadı. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp durdu.Komşuları çiftçiye ateşli hastalıklar için taze tavuk suyunun iyi geleceğini söylediler.

Bu tavsiye üzerine çiftçi bıçağını alıp bahçeye koştu. Tavuğu kesti. Karısına taze tavuk suyu çorbasını içirdi. Kadın biraz kendine geldi. Çiftçinin karısının hastalığını duyan konu komşu, hısım akraba ziyarete geldi. Çiftçi onlara ikram etmek için koyunu kesmek zorunda kaldı. Günler geçiyor çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Çiftçinin karısı iyileşemedi ve birkaç gün sonra hakkın rahmetine yürüdü. Cenaze öyle kalabalık öyle kalabalık oldu ki, konukları doyurabilmek için bu sefer sıra öküze geldi. Çiftçi öküzü de kesti.

Eve kapan gelince yardım çığlıkları atan Fare ailesi ona yardım etmeyen dostlarının başına gelenleri korku dolu gözlerle yuvasının deliğinden izledi. Komşunuzun, dostunuzun, arkadaşınızın başına bir felaket geldiğinden sakın bu felaket beni bulmaz demeyin unutmayın gün gelir o felaket sizi de bulur.

Adaleti ve hukuku yerle bir edenler gün gelir o yerle bir ettikleri adaleti mumla ararlar. #OsmanKavala’nın,yüzlerce seçilmiş belediye başkanının, hasta, hamile ve yaşlı insanların , yazarların, Sedat Laçiner’in siyasi bir intikam için cezaevinde tutulmasına sesiz kalanlar unutmayın bu adaletsizlik bir gün sizi de vurur.

Bugün verdiği hukuksuz kararlardan dolayı altın çağını yaşadığını söylediğiniz yargı yarın sizi de adaletsiz bir şekilde yargılayınca çok ama çok geç kalırsınız.

– Gazetelerin, TV’lerin, derneklerin, sendikaların kapatılmasını insanların alın teri ile kazandıkları şirketlerine çökülürken, babalarından kalan miras mallarına el konulurken koskoca bir ülke sadece seyretti.

– Zannettiler ki bu sadece belli bir grubun meselesi çok büyük yanıldılar.

– Oysa ki bu herkesin meselesiydi. Şimdi sıra yurt dışında olan ve 500 milyar dolar olduğu tahmin edilen paranın bir şekilde Türkiye’ye getirilmesinde…

– Prens Muhammed bin Selman modeli bir örnek. https://t.co/sjBt4ti6LF

– 2007 yılında Suudi Arabistan’da Kral Salman ve veliaht Prens Muhammed bin Salman 10 prens ve 12 eski bakanın gözaltına almıştı.

– Servetlerinin büyük kısmı elinden alınan prens ve bakanlar daha sonra serbest bırakılmıştı.

– Fare kapanı kıssası der ki “Hukuk katledilirken ve yüzbinler acı çekerken seyredenler daha büyük acılar sizin başınıza gelebilir.”

[ https://twitter.com/LokmnHokm/status/1555287191856812035?t=KM-936ktXe1qBdpvkBu5sQ&s=19 Adlı hesaptan alınmıştır ]

***

KADI HIRSIZDAN RÜŞVET ALMIŞ…

-HAKİMLERİN YERİNE KADILARIN GÖREV YAPTIĞI GEÇMİŞ GÜNLERİN BİRİNDE deri alıp satan bir tüccar varmış. Zaman zaman derileri balya haline evinde depolarmış.Kış şartları çok ağır olduğu ve her taraf karla kaplı olduğu bir gece…

Hırsızın biri, gizlice bu deri tüccarının evine girmiş taşıyabileceği kadar deri balyasını önce depodan avluya taşımış oradan da sokak kapısını açarak evin dışına çıkarmış ve karların üstünde sürükleyerek evine götürmüş.Sabah derici uyandığında deri deposunun boşalmış olduğunu fark etmiş.Ama kar üzerindeki mevcut izlere baktığında hırsızı bulmanın çok zor olmadığını anlamış.

Çünkü deri balyaları kar üzerinde sürüklenerek götürülmüş olduğundan, hırsızın evine kadar sürüp giden bir iz varmış.Deri tüccarı izleri takip ederek hırsızın evine kadar gelmiş ve kapıyı çalmış. Hırsız kapıyı açmış ve gelene ‘’buyur ne istiyorsun’’ deyince derilerin sahibi hırsıza ‘’Sen benim derileri mi çalmışsın” diye çıkışmış.

Ama hırsız çok rahat bir şekilde “hayır ben senin derilerini filan çalmadım. İftira ediyorsun” diyerek adama tepki göstermiş. Deri sahibi hırsıza ‘’Bak izler senin evine kadar geliyor, inkar etme ve derileri mi ver aksi halde Kadı’ya gidip seni şikayet edeceğim’’ diye söylenince…Hırsız da kendinden gayet emin biçimde ‘’Kime şikâyet edersen et, ben deri falan çalmadım. Bana iftira atıyorsun’’ deyince deri sahibi Kadı’nın yolunu tutmuş.

Bu gören hırsız giyinmiş ve Kadı’nın huzuruna adamdan önce yetişebilmek için kısa yolları tercih ederek bir nefeste Kadı’nın huzuruna varmış.Kadı’ya ‘’Kadı efendi ben birinin derilerini çaldım, kendisi şimdi yolda beni sana şikayete geliyor, beni bu işten kurtar’’ deyince

Kadı hırsıza “ben senin işini hallederim ama bunun masrafı var” demiş.Hırsız hemen teklifi kabul etmiş.Kadı hırsıza ‘’Parayı Minderin Altına Diz, Arka Kapıdan Vız’’ diyerek hırsızın oradan uzaklaşmasını isteyince.Hırsız da parayı koymuş arka kapıdan çıkıp gitmiş. Kısa bir süre sonra derilerin sahibi Kadı’nın huzuruna varmış olanlardan habersiz her şeyi olduğu gibi anlatmış.

Kadı deri sahibine gayet ser bir ifade ile ‘’senin deriler “ham mıydı, işlenmiş miydi” diye sormuş.

-Tüccar bu soru karşısında şaşırmış olsa da gayet mahcup bir şekilde hamdı Kadı efendi demiş.

– Kadı o günün içtihadı sayılan kitap dan biraz okumuş gibi yaptıktan sonra derinin sahibine dönerek ’Senin deriler ham olduğundan hırsızı cezalandırmam mümkün değil, çünkü kanuna göre…”

– Bunu duyan deri sahibinin rengi kaçmış ve Kadı’ya ‘’Kadı efendi benim deriler işlenmemişti ama hepsi mazılıydı’’ der.

– Hırsızı kurtarmak ve işi kılıfına uydurmak zorunda olan Kadı bu cevabı alınca hiddetlenmiş,

– VE deri sahibine elindeki kitabı göstererek ‘’Mazılı Muzulu, İşte Hepsi Burda Yazılı’’ diyerek hiddetle bağırmış ve adamı huzurundan kovmuş.

– Adam arkasına bakarak Kadının huzurunu terk etmiş. Böylece hırsız da kurtulmuş adalete hesap vermekten.

– Zannetmeyin ki hırsızlar, hırsızı koruyan, rüşvet alan, kumar borcu ve para hırsı için adaleti yerle bir eden, kadılar ve hakkı gasp edilen insanlar sadece hikayelerde yaşıyor.

– İranlı ajanlara çalışan ve onları makamında ağırlayan savcı Davut Yılmaz’ın yargılaması devam ediyor.

https://t.co/nGNdUlqqCl

– 15 Temmuz davalarında yargılananlardan para alan savcı Lütfi Karabacak’ın neler yaptığı günlerce gündem oldu.

– Adana’dan Konya’ya uyuşturucu sevkiyatı yapan şebekeyi organize eden Cumhuriyet Savcısı Osman Yarbaş…

-Çete liderleri Hüseyin Eryılmaz’ın yasak aşkı İskenderun hakimi Cangül Sazak’ın aldığı rüşvetler ve verdiği kararlar…

– Altın çağını yaşayan yargımızdan örnekler bunlar.

– Fatih Sultan Mehmet ne demişti. “Aklı öldürürsen ahlak da ölür, akıl ve ahlak ölürse millet bölünür. Kadıyı satın aldığın gün adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün devlet de ölür.”

[Twitter hesabından alınmıştır https://twitter.com/LokmnHokm/status/1561838483353788417?t=Nddo1f6j7lVCEsyfQTxAbQ&s=19 ]

***

KILIFINA UYDURMAK 

RİVAYET edilir ki Mansur, bütün Arap âleminde içkiyi yasaklamıştı. Fakat zaman zaman şehirlerde içki içenler görülüyordu. Bunun üzerine halife Mansur bütün hakimlere bir name gönderdi ve sokakta sarhoş olarak yakalananlara 50 sopa vurulmasını emretti. Tamda o vakitlerde İbn-i Herme isimli bir tüccar Mansur’un önemli bir derdini halletmiş, bir işini çok hoşuna giden bir yolla çözümlemekle kalmamış epey de servet kazandırmıştı.

Mansur,işte bu sebepten İbn-i Herme’ye “Dile benden ne dilersen” dedi.

İbni Herme soluksuz isteğini söyledi.

“Ben Medine’de oturuyorum. Medine hakimine söyle, beni içkili yakaladıkları zaman sopa vurmasınlar.”

“Nasıl olur” dedi Mansur, “kendi koyduğum kanunu kendim emir vererek nasıl çiğnetirim?”

-İbni Herme, Mansur’a dönerek “sen bilirsin.”

 “Bana istediğimi dilememi söyledin, ben de dileğimi söyledim”. Dedi. Sonra çıktı gitti.

– Mansur kâtibini çağırttı ve Medine hakimine şu yazıyı yazdırdı: “Sokaklarda sarhoş yakalananlara 50 sopa vurulmaya devam edilsin.

Eğer sarhoş yakalanırsa İbn-i Herme’ye 80 sopa vurulsun, onu yakalayan zabıtaya da adam başına 100 sopa vurulsun…”

-Tabii ki İbni Herme bu name ile verilen talimat ile hiç sopa yememiş.

[Linkteki hesaptan alınmıştır : https://twitter.com/LokmnHokm/status/1545905973122011137?t=Y-t7xvsWMihZzDJ1A9KJSw&s=19 ]

***

SATIN ALINMAYACAK İNSANLAR OLUN 

  Hindistan’ın İngilizler tarafından işgal edildiği yıllarda bir İngiliz subayı hiçbir neden olmaksızın halktan bir Hintliye sertçe bir tokat atar. Hintli adam hemen yüzüne bir yumruk vurur, subayı yere serer. Bu karşılığı beklemeyen subay hem korkar hem de sinirlenir. Tek başına bir şey yapamayacağını bildiğinden yardım almak için bölüğe gider. Nasıl olur da sıradan bir Hintli İngiliz Kraliyet subayına vurmaya cüret edebilirdi. Subay Generalin yanına gidip olayı anlatır ve kendisinden asker talep eder.

General onu dinledikten sonra onu bir odaya götürür. Bir kasadan 50.000 Rupi çıkarıp subaya verir:

– Bu parayı bugün sana tokat atan Hintliye ver ve ondan özür dile!

Bunu duyan İngiliz subay sinirlenir:

– Zavallı bir Hintli, İngiltere Kraliyet subayına vurup hakaret edecek ve karşılığında ondan özür mü dileyeceğim?

General sertçe:

– Bu bir emirdir. Soru sormaksızın itaat edeceksin!

Subay çaresizce parayı alır, götürüp Hintli adama verir, özür diler. Hintli adam o zamanın parasıyla yarı servet olan parayı görünce çok sevinir. Onunla ev, araba alır. Bir süre sonra da bu Hintli tanınan tüccarlar arasına girer. Aylar geçer.

Bir gün General tokat yiyen subayı çağırır:

– Zamanında sana tokat atan Hintliyi hatırlıyor musun?

Subay:

– Unutmam mümkün mü efendim.

General:

– Şimdi intikamını alma vaktidir. Ona kalabalık bir topluluğun içinde vur! Herkes görsün!

Subay itiraz ederek:

– Bu Hintli kimsesiz iken ona vurmama izin vermediniz. Şu an şehrin tanınan, önemli kişilerinden biri olmuşken mi vurmamı istiyorsunuz?

Ona vurur vurmaz etrafındakiler bana saldırırlar efendim!

General kendinden emin bir şekilde:

– Endişelenecek bir şey yok. Sana dediğimi yap! Git ona vur, gel!

İngiliz subay Hintli adamın mağazasına gider. Hintlinin adamları ve kalabalık müşterisi de orada bulunmaktadır. İngiliz subay bir şey demeksizin öyle bir vurur ki, adam düşüp yere kapaklanır. Hintli adam hiçbir karşılık vermediği gibi düştüğü yerden de kalkmaz. İşin garip tarafı subayın yüzüne dahi bakmaya cesaret edemez. Karşılık görmeyen subay hayretler içerisinde kalır. İntikam almanın verdiği sevinçle oradan ayrılıp generalin yanına gelir.

General:

– Seni hem sevinçli ve hem de hayretler içerisinde görüyorum.

Subay:

– Evet efendim. O Hintli İlk seferinde kimsesiz iken ona vurduğumda sessiz kalmayıp daha sert bir şekilde bana vurdu. Ama bugün mal, makam sahibi iken ona vurduğumda karşılık vermek bir yana, bana bir söz dahi edemedi.

General:

– İlk sefer onu vurduğunda izzeti nefsi vardı ve bunu en büyük sermayesi bilirdi. Onu korumak için sana karşılık verdi. Ama ikinci seferde İZZETİ NEFSİNİ PARAYA SATTI. Menfaati tehlikeye girer diye sana karşılık vermeye korktu. Onun için kendini savunamadı. Çıkarı için izzeti nefsini satanlara, haksızlık karşısında susanlara ithaf olunur.

KISSANIN HİSSESİ

Ne acıdır ki, satılmayacak insan çok az, sadece fiyatlar farklı; Allah, bizi o “az”lardan eylesin!.. Çünkü dünyada satın alınabilecek, peylenebilecek çok insan vardır; günümüzde emsal-i kesîresine şahit olduğunuz gibi. Fakat fiyatlar farklıdır; bazıları bin dolara satın alınabilir, bazıları “Ben on bin dolar istiyorum!” der, bazıları da “Bir villa istiyorum!” der. Fedakâr, çok ciddî müstağni bir arkadaş, “Bana on tane villa verdiler ama ben o cephede yer almaktan içtinap ettim!” diyor açıkça. On tane villa. Bazıları da on tane villaya bile satılmaz, bazıları birkaç tane filoya bile satılmaz. Fakat satılmayan insan çok azdır. Ne var ki, fiyatlar farklıdır. Bazen bir yerdeki bir muhtarlığa satılır adam, muhtarlık pâyesine. Bazen belediye başkanlığına satılır. Bazen bir milletvekilliğine satılır. Bazen bir bakanlığa satılır. Bazen bir müsteşarlığa satılır. Peylenmeyen, karakterli, müstağni insan, çok azdır.

Allah, sizi o “az”lardan eylesin!..

Allah, bizi o “az”lardan eylesin!..

Cennet’i bile verseler, “Allah’ın rızası var mı, yok mu?” sormadan, biz ona bile peylenmeyiz.

“Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu… Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur!” duygusuyla Allah serfiraz kılsın! Kârunlaşmaktan uzak kılsın!..

Nice kimse vardır ki, bir Hârun gibi çıkmıştır yola. Fakat hiç farkına varmadan, dünya, zinetini, debdebesini, ihtişamını, onun yürüdüğü yollara serpiştirince, her yer onun başını döndüren meşher haline gelince, başı dönmüştür zavallının, kendisini kaptırmıştır o rüzgâra veya o akıntıya, bir daha da geriye dönememiştir. Kârûn’u böyle bilin. [25/12/2016.***]

***

DÜŞMANIMIZ ÖĞRETMENİMİZ DEĞİL

‘’Bosna’da savaş dönemi ile ilgili şöyle bir hikâye anlatılır: Bosna’da sa- vaşmaya gelmiş bir Selefi grup, esir aldıkları Sırpları öldürmek ister. Bunu haber alan Aliya İzzetbegoviç, bombalar altında bölgeye gelerek onları en- gellemek ister.

Grubun başındakiler, İzzetbegoviç’e “Sen kimsin, seni tanımıyoruz.” derler. İzzetbegoviç, “Ben bu ülkenin cumhurbaşkanıyım.” cevabını verir.

Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç’e yardımcısı bile itiraz eder ve “Ama Sırplar bizim esirlerimizi öldürüyorlar.” der.

İzzetbegoviç’in cevabı şöyle olur:

Sırplar bizim düşmanımız, öğretmenlerimiz değil… Düşmanlarımıza karşı da adil olmak görevimiz var.” (F. Mercan)

***

Bu yazı 72 kez okundu