Hikmetli Kıssalar-31

□Efendiye nasıl kul olunuyormuş gördün mü!”

□Dil ve Kalb Uyumu

□Anarsan Anılırsın! 

□Allah de Ötesini Bırak!

□Şeytanın Oyunu Ve İlmin Rehberliği

***

Efendiye nasıl kul olunuyormuş gördün mü!”

Yoksul, yarıçıplak. sersefil dervişin biri, yolun kenarında oturup etrafı seyrediyormuş. O sırada yoldan, oldukça şaşaalı kıyafetler giyinmiş, gösterişli ziynet eşyaları takınmış bir grup geçmiş.

Derviş yanındaki birine merakla sormuş : ”Bunlar kimdir, nerenin efendisi bunlar?”

Adam cevap vermiş: ‘Bunlar efendi değil, bunlar Horasan valisinin köleleridir. Vali kendi ihtişamını göstermek için kölelerini de böyle giydiriyor.”

Derviş, gökyüzüne bakıp gülümsemiş ve naz makamında demiş ki ”Ey Rabbim, millet kuluna nasıl bakıyor, gördün mü?”

Gel zaman, git zaman Padişahın Horasan valisiyle arası bozulmuş. Bozulunca Horasan Valisini de kölelerini de hapse attırmış. Padişah, valinin hazinelerinin peşindeymiş! Validen hazinelerin yerini bir türlü öğrenemeyince, zindana attırdığı kölelere teker teker işkence edip hazinelerin yerini sormuş. Ancak KÖLELERİN HİÇBİRİ, EFENDİLERİNİN SIRRINI İFŞÂ ETMEMİŞ ve birer birer zindanda can vermişler. 

Bu hadise bizim dervişin kulağına da gelmiş! Derviş, zamanında imrenerek baktığı kölelerin başına gelenlere çok üzülmüş. O gece, rüyasında sırlarla dolu bir âlemde gâibden kendisine seslenen şöyle bir ses duymuş: ”Ey Hakk’ın biçare gafil dervişi! Efendiye nasıl kul olunuyormuş gördün mü!”

Rabbim bizleri de sâdıklardan eylesin..

***

DİL VE KALB UYUMU

Hz. Musa düşkünlük içinde dua eden bir adama uğradı ve «Yâ Rabbi! Elimde olsa bu adamın ihtiyacını görürdüm dedi. Allah Teâlâ’dan Musa (a.s)’a vahiy geldi: «Ben o kuluma senden daha çok merhamet ederim. Fakat o Bana dua ediyor ama kalbi, sahibi bulunduğu koyun sürüsündedir. Kalbi Benden başka bir yerde bulunan kulumun duasını kabul etmem».

Musa (a.s.) durumu adama hatırlattı. Adam her şeyi terkederek kalbi ile Allah Taâlâ´ya teveccüh etti ve derhal ihtiyacı görüldü. [Kuşeyrî Risâlesi]

***

ANARSAN ANILIRSIN! 

Zikrin insana kazandırdığı en büyük imtiyazlardan biri de, zikre zikirle mukabele edilmiş olmasıdır. Allah’ı çokça anan kişi, O’nun tarafından anılma şerefine kavuşur.

Zira, Allah Taâlâ: «Beni zikrediniz ki, ben de sizi zikredeyim» buyurmuştur. (Bakara, 2/152).

Hadiste şöyle buyrulmuştur: Cebrail (a.s.) Resûlüllah (s.a.) e geldi ve şöyle dedi: «Allah Taâlâ buyuruyor ki: Hiç bir ümmete vermediğimi senin ümmetine ihsan eyledim».

Resûlüllah: «Bu nedir, ya Cebrail?», diye sordu.

Cebrail, «Allah Taâlâ´nın: ´Beni zikrediniz ki ben de sizi zikredeyim´ buyurmuş olmasıdır. Allah diğer ümmetlerden hiç birine bu şekilde hitap etmemiştir»´, diye cevap verdi. [Kût’ül-Kulûb]

***

ALLAH DE ÖTESİNİ BIRAK!

Bir adam geceleri Allah’ı zikrederdi bütün gecesi zikir içinde geçerdi. Zikir kalbine yerleşmiş gönlüne tat vermişti bir gün şeytan bu adama yaklaştı ve ona dedi ki şeytan böyle Allah’ı zikretmen ne zamana kadar sürecek dedi

Gece gündüz Allah diyorsun peki bir kere olsun Allah sana buyur kulum dedi mi? zikrin karşılığını aldın mı!

Madem sana bir karşılık verilmiyorsa sen bu kötü halinle bu kara yüzünle ne zamana kadar Allah diyeceksin dedi tövbe haşa, böyle bir vesvese verdi şeytan ama bu vesvese adama etki etti. Kalbi karıştı onu gerçek zannetti,demek ben Allah’ı zikretmeye layık bir kul değilim bana karşılık verilmiyor diyerek zikri bıraktı ve uyudu.

Gece rüyasında HIZIR aleyhisselam’ı gördü HIZIR aleyhisselam ona dedi ki

Allah’ı zikretmeyi Ne için terk ettin zikirden ne için pişmanlık duydun diye sordu. Adam ben sürekli Allah, Allah, Allah, Allah diye zikrettiğim halde, bir gün olsun Allah’tan buyur kulum diye bir karşılık duymadım ben bu işe layık olmadığımdan ve Allah’ın kapısından kovulmaktan korkuyorum dedi.

O zaman HIZIR aleyhisselam adamı şöyle uyardı senin Allah, Allah diye zikretmen onun buyur kulum demesidir, O seni zikretmese sen onu hiç zikredemezdin senin ona kavuşma arzusuyla amel edip yapıp çırpınman onun tarafından sana bahşedilmiş bir bahşedilmiş cezbedir dedi o seni sevmese seni kendi yolundan koşturmazdı. Senin Allah’tan korkun ve ona duyduğun aşk onun sana lütfudür dedi senin her yarabbi diye inleyişinde oda sana yönelir seni dinler ve sana karşılık verir.

Allah bir kulun kalbini bağlarsa o kul bir daha Allah’a zikredemez, Allah yolu açmasa kul dua edemez. Sen başına gelen bir dert içinde Allah diyorsan o sana kendisini zikrettirmek için bu derdi vermiş demektir. Gaye seni kendisiyle seni meşgul etmesidir, korkma Allah de,Allah de zikre duaya devam et hiç bir zikir hiçbir dua karşılıksız kalmaz, Zerre kadar amel dahi zayi olmaz, Allah firavuna mal verdi dert vermedi. Oda inleyip zikir etmedi.

Allah’ı •zikrettiren dert •onu unutturan maldan ve sıhhatten daha hayırlıdır. 

Mesnevi tercümesinden konu aktarılırken denilir ki kalp ya dertle ya da muhabbetle Allah der ve Allaha yönelir. Kul bilmese de bu böyle bilinir onu severek zikredenler şükretmiş olur ve mükafat alır yüce Allah’a zikretmenin mükafatı Allah katında zikredilmek ALLAH KATINDA SEVİLMEKTİR DER…

***

ŞEYTANIN OYUNU VE İLMİN REHBERLİĞİ

Dini ilimleri bilmenin ve düşünmenin bir insanı nasıl olgunlaştırdığı ve yücelttiği ve dolayısıyla okumanın ne derece önemli ve gerekli olduğunu Abdülkâdir Geylânî (kerramallahu sirrahu) ile ilgili örnek gayet açık bir şekilde anlatmaktadırlar:

Abdülkâdir Geylânî (kerramallahu sirrahu), bir gün mihrapta oturmuş zikir ve murakabe ile meşgulken, birden kendisine gaipten bir ses gelir. Gelen o ses kendisine şöyle der:

“Ey Abdülkâdir! Ben senden bütün sorumlulukları kaldırdım.”

Abdülkâdir Geylânî (kerramallahu sirrahu) bu sesi duyar duymaz sesin geldiği tarafa doğru elindeki tesbihi fırlatarak “Defol, lânetli şeytan!” diye haykırır. Foyasının ortaya çıktığını anlayan şeytan, ben şimdiye kadar aynı desiselerle nice âbidleri ve zâhidleri aldattım ve yoldan çıkardım. Ama sen uyanık çıktın ve aldanmadın. Bunun sebebi ne olsa gerek? Hem sen benim şeytan olduğumu nasıl anladın?” diye sorar.

Abdülkâdir Geylânî (kerramallahu sirrahu), ona şu ibretli cevabı verir:

Şu iki şeyle senin şeytan olduğunu anladım. 

BİRİNCİSİ: Akâid ilmi sayesinde. Bu ilim sayesinde biliyorum ki, Yüce Allah mekandan münezzehtir. O her yerde hâzır ve nâzırdır. Bu itibarla da O, bir yönden hitap etmez. Halbuki senin sesin bir yönden geldi.

İKİNCİSİ de, fıkıh ilmi sayesinde. Bu ilim sayesinde de biliyorum ki, Peygamberler (aleyhimüsselâm) dahil, hiç kimse amel etmekten muaf tutulmamış ve hiç kimseden amel sorumluluğu kaldırılmamıştır.

İşte bu örnekten anlaşılıyor ki, ilimsiz amel, ilimsiz başarı ve ilimsiz verim olmadığı gibi, ilimsiz ve verimsiz bir şekilde maddi-mânevi terakki ve tekâmül etmek, yüksek maksada ve asıl maksûda ermek de mümkün değildir. [İLİM ve İRFAN NESLİ /V.Yıldız]

Bu yazı 78 kez okundu