29-] Hûd Sûresi [114-123] Yusuf Sûresi [1-52]

11.Hûd Sûresi [114-123]

وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِۜ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِرِينَۚ (١١٤)

114. Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın üç vaktinde bütün şartlarına riayet ederek namaz kıl. Şurası bir gerçek ki, iyilikler kötülükleri giderir. (*) Anlayıp öğüt alacaklar için bir hatırlatma, bir nasihattır bu.

~Açıklama~

(*) Bu âyet, bir bakıma beş vakit namazın vakitlerini tayin etmektedir. Gündüzün iki tarafında kılınacak namazlar, öğle ve ikindi namazları olabilir ki, bu durumda,gündüzden kasıt, onun tam ortası, aydınlığın zirvede olduğu zaman demektir. Gündüz için iki taraf ifadesi kullanılması gündüz iki namaz olduğuna işarettir. Gecenin gündüze yakın üç vakti olarak tercüme edilen kelimenin aslı zülef olup, zülüfler demektir. Zülüf, malûm uçları ifade eder ve âyette çoğul kullanılmakla, Arapça’da çoğul da en az üç şeyden oluştuğu için manâ, gecenin gündüze yakın en az üç vakti demek olur. Bunlar da akşam, yatsı ve sabah namazlarıdır. Bununla birlikte,her ne kadar âyet 5 vakit namazın vakitlerini tayin ediyor gibiyse de, mutlaka böyle de olmayabilir. Namazın beş vakitte bütün Müslümanlara farz olması Miraç’tadır. Dolayısıyla bu âyette, Miraç öncesi Efendimiz için bir emirden söz ediliyor olması da mümkündür ki, bu takdirde söz konusu beş vakit, tamı tamına tarif ettiğimiz vakitler değil de, gündüzün ve gecenin tarifimize yakın dilimleri de olabilir.

Meselâ, gecedeki üç vakitten birinin Sabah Namazı yerine Teheccüd Namazı olması pekalâ mümkündür. Her şeye rağmen âyet, en az beş vakit namazdan söz etmektedir. “Namaz, dinin direğidir”; namazı kılmayan dinini ayakta tutamaz; daha doğrusu, iman temelinin üzerine Din binasını inşa edemez. Sadece atılmış olmakla kalan temellerin de zamanla çürümesi mukadderdir. Rasûlüllah efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, beş vakit namazı insanın evinin önünden akıp giden ırmağa benzetmiştir. Bu ırmakta günde beş defa yıkanan insanda kir olmaz. Namaz aralarında işlenen küçük günahlar, namaz hürmetine affolur (Müslim,“Taharet”,16). Demek ki namaz, bir bakıma tevbe fonksiyonu görür. Kur’ân da, namazın insanı çirkin ve nahoş fiillerden alıkoyacağını buyurur (Ankebût Sûresi/29: 45). Ayrıca, her hangi bir günahtan hemen sonra yapılan iyilik,kazanılan bir sevap, o günahı siler. Dolayısıyla, işlenen bir hatadan hemen sonra sevaplı bir davranışta bulunmak önemle tavsiye edilmiştir. Namaz gibi bu şekilde şuurla yapılan sevaplı işler de, insanı en azından zamanla artık kötü davranışlardan ve günahlardan alıkoyar. Yani,âyetin ifadesiyle, “iyilikler, kötülükleri giderir.

وَاصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِنِينَ (١١٥)

115. Ve (daima iyilik yapmada, muhtemel hatalardan kaçınmada, bir de Allah yolunda maruz kaldığın musibetlere ve zamana karşı) sabret. Hiç şüphesiz Allah, O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde sürekli iyilik duygusuyla davranan ve güzel işler yapanların mükâfatlarını asla zayi etmez.

فَلَوْلَا كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِنْ قَبْلِكُمْ اُو۬لُوا بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْاَرْضِ اِلَّا قَلِيلًا مِمَّنْ اَنْجَيْنَا مِنْهُمْۚ وَاتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَٓا اُتْرِفُوا فِيهِ وَكَانُوا مُجْرِمِينَ (١١٦)

116. Ne olurdu, sizden önce (helâk edilen) nesiller içinde (iman, ilim, ahlâk ve salih davranışlar gibi) kalıcı faziletler sahibi ve Allah yanında kalıcılığı olan değerleri gaye edinmiş bazı insanlar bulunsaydı da, yeryüzünde bozgunculuk çıkmaması için çalışsalardı. Ne yazık ki, onların içinde bu vazifeyi yapıp da kurtardığımız pek az kişi vardı. En büyük zulüm (olan Allah’a şirk koşma) suçunu işledikleri gibi, insanların haklarına da tecavüz edip neticede kendilerine yazık edenlere gelince: onlar, içine dalıp gittikleri zevk ve safa peşinde koştular hep ve sürekli günah hasadıyla meşgul oldular.

وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ (١١٧)

117. Rabbin, halkı (hem kendi nefislerini hem de toplumu) ıslahla meşgul bulunan ve hakka, hukuka riayetkâr herhangi bir memleketi helâk etmek gibi bir zulmü asla işlemediği gibi, işleyecek de değildir.

وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَۙ (١١٨)

118. Eğer Rabbin öyle dilemiş (ve insanlara irade vermeyip de onları bir yönde harekete zorlamış) olsaydı, bütün insanlık, aynı yolda yürüyen tek bir toplum olurdu. Fakat onlar, (kendi yollarını tayinde serbest bırakılmış varlıklar olarak, ama sürekli uyarılmalarına rağmen), haktan ayrılıp farklı farklı yollarda gitmekten hiç bir zaman kurtulamamaktadırlar;

اِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَۜ وَلِذٰلِكَ خَلَقَهُمْۜ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعِينَ (١١٩)

119. Ancak, (sahip bulundukları bazı önemli faziletler sebebiyle (*)) Rabbinin hususî olarak rahmetine nail kılıp hakka hidayet buyurdukları müstesna. Budur, Allah’ın hususî bir fıtratta yarattığı insanlığın takip ettiği çizgi. Neticede, Rabbinin ta baştan buyurduğu,“Cehennem’i cinlerden ve insanlardan ona müstahak olanlarla dolduracağım.” (**) sözü gerçek olacaktır.

~Açıklama~

(*) Allah, mutlak âdil, adaletin de ötesinde rahmeti her şeyi kuşatmış bir Rabb olarak kullarına karşı asla haksızlıkta bulunmaz. Haksızlıkta bulunmak şöyle dursun, onların daima iyiliğini ister. Bu bakımdan insana düşen, kendisine bahşedilen iradeyi doğru istikamette kullanmaktır. Doğruluk, tevazu, hayâ, diğergâmlık (başkalarını düşünüp kendine tercih etme),cömertlik, ön yargılı olmama ve yalan, aldatma, zulüm, zina, cimrilik gibi kötülüklerden uzak durma, hidayet ve kurtuluş adına âdeta Allah’a uzatılmış birer dilekçe fonksiyonu görür. Buna karşılık zulüm, kibir, ön yargılı olma, bencillik, cimrilik ve maddî-bedenî arzulara mağlûbiyet, iman ve kurtuluşun önündeki engellerdir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, (İslâm öncesi) cahiliye döneminde yaptıkları güzel işlerin kendisine faydasının olup olmayacağını soran bir sahabîsine “Allah’ın size neden hidayet nasip ettiğini düşünüyorsunuz ki?” cevabını vermişlerdir (Buharî,“Zekât”, 24). İnsanlar arasındaki ihtilâfar, bunların manâ, mahiyet ve insanlık tarihindeki yeri için bkn: Bakara Sûresi/2: 213, not 144; Âl-i İmran Sûresi /3: 19, not 4; Mâide Sûresi /5: 48, not 11; Yunus Sûresi/10: 93, not 17).

(**) Bu söz, A’râf Sûresi 18’inci âyette şöyle geçmişti: Allah, (İblis’e) emretti:“Çık oradan; artık bütün bütün yerilmiş ve kovulmuş bulunuyorsun. İnsanlardan da kim sana uyarsa, iyi bilin ki, hiç şüphesiz Cehennem’i sizlerle (sen ve yardımcılarınla birlikte sana uyarak, senin gibi şeytanlaşan insanlarla) dolduracağım.” Allah, Cehennem’i şeytanla, cinlerden ve insanlardan ona tâbi olup, neticede şeytanlaşan yaratıklarla dolduracaktır. “Zaman göstermiştir ki, Cennet ucuz değil, Cehennem de lüzumsuz değildir.”

وَكُلًّا نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤٰادَكَۚ وَجَٓاءَكَ فِي هٰذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِنِينَ (١٢٠)

120. Sana anlattığımız bütün bu kıssalar, rasûllerin hayatlarından senin kalbini pekiştirecek ibret dolu sahnelerdir. Bu anlatılanlarda sana gelen, sadece hakkın ve hakikatin ta kendisidir; mü’minler içinse irşad adına bir öğüt, bir ibret, ikaz ve bir hatırlatmadır.

وَقُلْ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْۜ اِنَّا عَامِلُونَۙ (١٢١)

121. Şimdi, iman etmeyenlere de ki: “Gücünüz neye yetiyorsa var gücünüzle yapmaktan geri kalmayın; biz de yapmamız gerekeni yapıyoruz.

وَانْتَظِرُواۚ اِنَّا مُنْتَظِرُونَ (١٢٢)

122. “O halde bekleyin bakalım netice nasıl tezahür edecek; nitekim biz de beklemekteyiz.”

وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (١٢٣)

123. Gökler ve yer neyi barındırıyor, gelecek adına ne saklıyorsa, hepsini bilen ve hakimiyeti altında tutan ancak Allah’tır; bütün işler, neticede varır O’nda biter ve O neye hükmederse o olur. Dolayısıyla, O’na ibadet et ve O’na dayanıp güven. Bil ki Rabbin, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.

***

12.Yusuf Sûresi [01-52]

12. Yusuf Sûresi : Mekke döneminin sonlarına doğru inen ve 111 âyetten oluşan bu sûre, ismini konusunu teşkil eden Hz. Yusuf’un (a.s.) kıssasından alır. Diğer rasûllerin misyonlarının ibret dolu safhaları farklı sûrelere serpiştirilirken, Hz. Yusuf’un hayatı ve misyonu (risaleti), daha tafsilatlı ve tarihî sıra içinde sadece bu sûrede anlatılır. Bir rüya ile başlayan, içinde başka bir rüya da bulunan ve rüyanın hakikatini, ayrıca rüyaların da dahil bulunduğu hadiselerin te’vilini, anlamını açıklayan bu sûre, köle ile satıldığı bir ülkenin başşehrinde, sonra o ülkenin en saygın kişisi olan bir peygamber oğlu peygamberin hayat hikâyesiyle bir toplumu İslam adına içten dönüştürmenin, dolayısıyla ve özellikle günümüz şartlarında İslâm’a hizmetin pek çok düsturlarını ortaya koyar.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ۠ (١)

1. Elif-Lâm-Râ. (Sûre’ye dahil olarak gelecek bütün) bu sözler, kendisi (ve Hakk’tan geldiği) apaçık olan ve gerçeği açıklayan Kitabın âyetleridir.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٢)

2. Biz o Kitabı Arapça bir Kur’ân olarak indiriyoruz ki, düşünüp akledesiniz. (*)

~Açıklama~

(*) Bu ifade oldukça mühimdir. Kur’ân, Arapça olarak indirilmiştir ve Arapça aslıyla Kur’ân’dır. İslâm, evrensel bir dindir ve dolayısıyla hangi ırk, renk ve dilden olursa olsun, kendisini kabul eden herkesi o çok geniş dairesine dahil eder. Hemen her din gibi ırklar, renkler ve diller üstü olan bir dinin ortak bir dilinin bulunması, insanları birleştirmenin önemli faktörlerinden biridir. Nasıl Lâtince asırlarca bilhassa Katolik Hıristiyanlığın dili olmuşsa, Arapça da Kur’ân’ın dilidir ve evrensel bir dinin elbette bir dili olacaktır. Fakat bu, hiç bir zaman başka dili konuşanlar, kendi dillerini bırakıp Arapça öğrenecekler demek değildir. Dili bilmek ayrıdır, o dilde yazılmış eserleri okuyabilmek ayrıdır; biri ilim, diğeri alfabe meselesidir. Her Müslüman’dan Kur’ân’ı okuması beklenir ve bu, herkes için çok kolaydır. Hemen her insan, en fazla bir ayda Kur’ân okumayı öğrenebilir. Fakat Arapça’yı çok iyi öğrenip Kur’ân üzerinde çalışmak bir ilim meselesidir. Hattâ, nasıl Türkçe okuyup yazan her Türk vatandaşı Türkçe’yi biliyor denemez ve Türkçe ilkokuldan yüksek okullara kadar bir ders olarak okutuluyorsa, aynen bunun gibi, Arapça okuyup yazan herkes de Arapça’yı biliyor ve Kur’ân’ı anlıyor demek değildir. Ayrıca, yine nasıl dil olarak Türkçe’yi bilen herkesten Fizik, Kimya, Biyoloji, Tıp vb. ilimleri bilmesi, hattâ bu ilim dallarında Türkçe yazılmış eserleri anlaması beklenmezse, yine bunun gibi, dil olarak Arapça’yı bilen herkes de Kur’ân’ı bilecek ve anlayacak demek değildir. Kur’ân’ı anlamak ve bilmek, bir ilim meselesidir; hem de çok ilimleri bilmeyi gerektiren bir ilim meselesidir ve nasıl her ilmi herkes öğrenemez ve her ilim dalının âlimleri varsa, bu sahanın da elbette âlimleri olacak ve onlar, bu sahada başkalarına ışık tutacaklardır. Ama şu da var ki, en basit ve önemsiz şeyleri bile merak edip öğrenmeye çalışırken, bir insanın, özellikle bir Müslüman’ın Âlemlerin Yaratıcısı ve Rabbi Allah’ın Kelâmı’na bigâne kalması, onun manâ ve muhtevası hakkında en az belli bir seviyede bilgi sahibi olmaması, bunu merak etmemesi, herhalde düşünülemeyecek bir şeydir.

İkinci olarak, Kur’ân-ı Kerim’in Arapça inmesinin önemli bir sebebi, diller içinde Arapça ölçüsünde Kur’ân’ın manâ ve muhtevasını ifade edebilecek bir başka dilin olmamasıdır. Biraz dil, yani dil bilim bilen her insan, bu gerçeği rahatlıkla görebilir. Peygamber Efendimiz’in Arapların içinden çıkmış olması ve dolayısıyla İslâm’ın ilk muhataplarının Araplar olması da, Kur’ân’ın Arapça indirilmiş olmasında önemli bir faktördür. Bu, bazı hikmetlerini bilip, bazılarını bilemeyeceğimiz İlâhî bir tercihtir. Şurası da bir gerçektir ki, hangi ırk, renk ve dilden olursa olsun, asırlarca birbirleriyle iç içe yaşamış Din mensuplarının arasına tefrika sokmak, insanları Din’den koparmak, Din’in önemli bir birleştirici unsur olduğu çok milletli büyük devletleri ortadan kaldırıp insanlığa daha rahat hükmetmek için ortaya çıkarılan ve Kur’ân’ın cahiliye asabiyeti olarak yasakladığı milliyetçilik ambalajlı ırkçılık hareketleri, sözünü ettiğimiz gayelerle Arapça’ya hücum edinceye kadar tam 13 asır, Kur’ân’ın Arapça olması hiç bir problem teşkil etmemiştir. Bunu problem yapanların, Kur’ân’la, ibadetle hiç alâkaları olmadığı halde başka başka dillerde Kur’ân ve ibadet arayışına girenlerin asıl niyeti, Müslümanları birbirine düşman yapma, Kur’ân’ın tesirini kırma ve bu şekilde İslâm’ı darbeleme olup, bunlara destek verenler de, bilerek veya bilmeyerek aynı gayeye hizmet etmektedirler. Allah, insanları Kur’ân’ın Arapça olması üzerinde düşünmeye, bu konuda akıllarını kullanmaya davet etmektedir ki, burada dikkat çekilen nokta, Kur’ân’ın eşsiz belâğati ve bu belâğate ancak Arapça’nın kalıp olabileceği gerçeğidir.

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِلِينَ (٣)

3. (Ey Rasûlüm!) Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle, (bu sûrede) geçmişin ibretlerle dolu tarihinden en güzel bir sayfayı anlatacağız. Şurası bir gerçek ki, senin şu ana kadar bundan haberin yoktu. (*)

~Açıklama~

(*) Yusuf Sûresi, daha baştan güzelliklerini ortaya dökmektedir. Bu sûrede anlatılacak olan kıssanın geçmiş tarihe ait en güzel kıssa olmasına şu açılardan yaklaşılabilir:

Bu kıssa, en güzel şekilde Kur’ân’da anlatılmaktadır ve başka hiç bir kitapta bu güzellikte anlatılmamıştır. Bu kıssa, Arapça Kur’ân’dan başka herhangi bir kitapta ve dilde aynı güzellikte anlatılamaz. İslâm’ın ‘Mekke’ döneminin bütünü itibariyle Allah Rasûlü ve mü’minler için en güzel teselli kaynağı, kıssalar içinde onlara en çok yol gösterici olan kıssa, Hz. Yusuf’un kıssasıdır. Kur’ân’da geçen diğer peygamberlerin pek çoğunun kıssalarında helâk unsuru bulunmasına mukabil, bu kıssada ona dahil herkesin neticede bir olgunluğa ulaşması ve hatalarını idrakle onlardan sıyrılması söz konusudur. Diğer kıssalar, ana temaları çerçevesinde belli sûrelere serpiştirilmişken, bu kıssa, tek bir sûrede ve daha tafsilatlı olarak anlatılmaktadır. Bu kıssada, insanın karakter anatomisini, psikolojisini, sürçme ve yükselmelerini bulmak mümkün olduğu gibi, bir toplumda içten bir dönüşümün nasıl mümkün olabileceği noktasında bütün yanlarıyla tam bir süreç ortaya konmaktadır. Bu süreç, Kıyamet’e kadar Müslümanlara ışık tutacak bir süreçtir. Hz. Yusuf’un misyonu, Hz. İbrahim’den gelen İshak kolunun ilk yükselişinin ve tarih sahnesine çıkışının adıdır. İsrail Oğulları, O’nunla Mısır’a yerleşmiş ve orada hakim bir konuma gelmişlerdir. Hz. Musa ile bir başka safhaya girip, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’la zirveye çıkacak tarihlerinin en önemli başlangıç noktasında duran peygamber, Hz. Yusuf’tur. Hz. Yusuf’un dış görünüşünde yansıyan iç güzelliği, Allah’ın kendisine lütfettiği iffet ve ihsan gibi önemli sıfatları zirvede temsil edişi, kıssanın güzelliğine güzellik katmaktadır. Ümmî olan Peygamberimizin bu kıssayı bilhassa Kur’ân’da takdim buyurulan ayrıntılarıyla bilmesi kesinlikle mümkün değildi. Dolayısıyla, peygamber kıssaları içinde bu kıssa, O’nun risaletinin en büyük delilidir.

اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَبِيهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (٤)

4. Bir zaman Yusuf babasına, “Babacığım!” dedi: “Ben, rüyamda onbir yıldız, (*) güneşi ve ayı, onları bana bana secde ederlerken gördüm.” (*)

~Açıklama~

(*) Âyette “yıldız” karşılığında kullanılan kelime kevkeb’dir ki, ona gezegen anlamı verenler de vardır. Buradan, yerküre dahil 12 gezegenin bulunduğu sonucuna varabiliriz. Fakat şu anda bunların tamamı keşfedilmiş değildir. Yerküre, insana vatan olduğu ve Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyette buyurulduğu üzere (İbrahim Sûresi/13: 3; Nahl Sûresi/16: 12; Lokman Sûresi/31: 20 vb.) Cenab-ı Allah güneş ve ay dahil kâinatın işleyişini insanın hayatına göre kurduğu için, manâ ve önemi itibariyle güneş sisteminin merkezi konumundadır. Bu bakımdan, Hz. Yusuf’un rüyasında Hz. Yusuf yerküreyi, babası Hz. Yakup güneşi, annesi ayı ve kardeşleri de diğer 11 gezegeni temsil etmektedir.

(*) Gözlerimiz kapalı, kulaklarımız duymaz, dilimiz söylemez, çevremizden habersiz uyurken seyahatlerde bulunur, tanıdığımız-tanımadığımız insanlarla buluşur, birkaç dakika, hattâ birkaç saniye içinde normal hayatımızda bir ayda yapamayacağımız işleri, hattâ daha fazlasını yaparız. Uyanınca, bu birkaç dakika veya saniyelik maceramızın tesirinde kalır ve onun manâsını merak ederiz. Freud ve peşinden gidenler, her ne kadar rüyaları sadece şuuraltı diye birtakım etkilenmeler, bastırılmış arzular, önü alınmaz dürtüler ve geçmiş tecrübelerle açıklamaya kalksa da, çok defa rüyamızda gelecekten bazen yorum gerektirmeyecek kadar açık, bazen yorum isteyen haberler alır, aklımızdan bile geçmemiş hadiseleri yaşar veya seyrederiz. Uykuya vardığımızda, ruh vücutla münasebetini belli bir seviyeye indirip, niteliğini bilemediğimiz bir kordonla devam ettirerek Misâl Âlemi dediğimiz semboller âleminde seyahate çıkar. Bu âlemde geçmiş, hâl ve gelecek birbirine çok daha yakın ve iç içedir. Neticede ruh, bu üç zaman dilimiyle ilgili hadiselerle münasebete girebilir.

Misal Âlemi’nde her şey o âleme has şekiller ve manâlarla yer aldığından, ruhun bu âlemle münasebetindeki tecrübeleri, içinde yaşadığımız âlem açısından yorum ister. Bazen de ruh, rüyada bu âlemin içinde yaşadığımız âleme ve onun zamanına çok yakın bir boyutunda seyahatte bulunabilir ve bu defa, gördükleri yorum gerektirmeyecek kadar açık olur. Bununla birlikte, insanın karakteri, içinde bulunduğu durum, yer, zaman, geçmiş tecrübeleri, duyguları ve birtakım zihnî meşguliyetleri, rüyaya kendilerinden bir şeyler ilave eder. Rüyalar üç çeşittir. İlk iki çeşidi, insanın yaşadıkları, arzuları, zihnî meşguliyetleri gibi tesirler altında görülen ve Kur’ân’ın karmakarışık düşler dediği türdendir. Çok defa hayal ve tasavvur melekeleri, kötü bir huyun tezahürlerine şekil verir veya geçmişte meydana gelip insanda tesir bırakan bazı hadiseler hatırlanır veya insanın önünü alamadığı duyguları, arzuları, dürtüleri, korkuları uykuda bir şekilde ortaya çıkar. Bu karmakarışık rüyaların da bir manâsı olmakla birlikte, asıl üzerinde durulması gereken rüyalar, sadık rüyalardır. Bunlar, çok defa Cenab-ı Allah’tan ya ikaz, ya müjde, ya yol gösterme şeklinde mesajlar taşır; gelecekten hale veya halihazırda olup bitenlerden haberler getirir. Bu rüyalar, çok açıktır ve unutulmaz. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, sadık rüyayı Peygamberliğin 46 parçasından bir parça olarak değerlendirir. Bilindiği gibi O aleyhissalâtü vesselâm, 23 yıl süren peygamberlik hayatının ilk 6 ayında İlâhî mesajları çok açık olarak gördüğü rüyalar vasıtasıyla alıyordu. Rasûl olmayan nebîler de, genellikle bu şekilde sadık rüyalar yoluyla mesaj alırlar. Pek çok ilmî buluş, sadık rüyalar yoluyla gerçekleşmiştir. Meselâ, dikiş makinesini icat eden Elias Howe, bu makinede ipliği nasıl geçireceğini keşfedemez. Derken, bir gece rüyasında kendisini bir yerli kabile arasında görür. Bu kabile kendisinden dikiş makinesinden ipliği geçirmesini istemektedir. Bunu başaramamanın korkusu içinde iken, üzerine doğru gelen kabile mensuplarının ellerinde uçlarında delik bulunan mızraklar görür. Uyanır ve yaptığı makineye takmak için ucunda delik bulunan çok küçük bir ‘mızrak’ yapar. Bir başka misal olarak, atomların yapısı üzerinde çalışan Niels Bohr, rüyasında güneşe ipliklerle bağlı ve onun etrafında dönen gezegenler görür. Uyanınca, rüyada gördüğü şekille atomların yapısı arasında benzerlik olduğunu artık kavramıştır.

قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًاۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ (٥)

5. Yakup, “Oğulcuğum,” diye cevap verdi, “bu rüyanı kardeşlerine sakın anlatma. Olur ki, (kıskançlıkla) sana bir tuzak kurmaya kalkarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır (ve onları böyle bir şeye sevk edebilir).

وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْاَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰهِيمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ۟ (٦)

6. “Rüyana gelince: Rabbin seni seçecek, sana belli seviyede (rüyalar dahil) eşya ve hadiselerin manâ ve yorumunu (*) öğretecek ve daha önce ataların İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi, sana ve Yakup Ailesi’ne de nimetini tamamlayacaktır. (**) Şüphesiz ki Rabbin, (her şeyi) hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (***)

~Açıklama~

(*) Kâinatın genel dokusu içinde her nesne ve hadisenin bir manâ ve muhtevası vardır. Her nesne ve hadise, eşya ve hadiselerin genel örgüsünde bir ilmik, bir atkı fonksiyonu görür ve her nesne ve hadisede Allah’ın nihaî bir gayesi ve ona taktığı maslahatlar söz konusudur. Hiçbir şey manâsız ve boşuna değildir, dolayısıyla şans eseri olarak meydana gelmez. Her şey, şuurlu varlıklar için mesajlar taşır. Bütün peygamberler ve bilhassa asfiyâ denilen ve ilimle kalb safiyetini birleştirmiş büyük zatlar, eşya ve hadiselerdeki manâyı, onların yorumunu, taşıdıkları mesajı ve Allah’ın onlardaki maksadını bilebilirler. Fakat bunlar içinde, bu konuda Hz. Yusuf’un (a.s.) hususî bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır.

(*) Hz. Yusuf’un rüyası mevcut Kitab-ı Mukaddes’te de geçer; bir farkla ki, Kitab-ı Mukaddes’e göre Hz. Yakup, rüyayı Hz. Yusuf’un güya kardeşlerine hükmetme arzusuna vermiş ve O’nu azarlamıştır (Tekvin, 37: 10). Kur’ân’ın ve Eski Ahid’in Hz. Yusuf’un hayat ve misyonunu anlatışları arasında bunun dışında daha başka ciddî farklar da vardır. Eski Ahid, ne yazık ki, pek çok peygamber hakkında ağır ithamlar da ihtiva etmektedir. Meselâ, Tekvin, 19: 30–38, 27; 32: 25–31; 38: 15–18; 49: 4; II Samuel, 11; I Krallar, 11.

Eğer Kur’ân inmemiş, İslâm son olarak Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ile gelmemiş ve Ulûhiyet, Peygamberlik, Âhiret gibi iman esaslarını bütün boyutlarıyla ortaya koymamış olsa idi, ne Allah’ı gerçekten tanıyabilecek, ne bütün boyutlarıyla peygamberliği bilebilecek ve peygamberleri büyüklükleriyle idrak edebilecek, ne asıl mahiyet ve muhtevasıyla İlâhî Kitabı tanıyabilecek, ne de Din’in diğer iman esaslarını, ibadet düsturlarını ve dünya hayatıyla ilgili ahkâmını gerçeğiyle öğrenebilecektik. Kur’ân, bütün önceki peygamberleri bütün iman, iffet, samimiyet ve büyüklükleriyle bize tanıtmış ve her birine imanı mü’min olmanın şartı saymıştır. Bu sebeple, bütün önceki peygamberler, kitaplar ve İslâm’ın bu peygamberler ve kitaplarla gelen şekilleri, Kur’ân’a, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a ve O’nun getirdiği İslâm’a çok şey borçludur. (Bu konuda ve daha öte ayrıntılar için bkn. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, “Peygamberlerde İsmet” bölümü).

(***) Âyetin, Cenab-ı Allah’ın Alîm ve Hakîm isimleriyle bitmesi, bu sûrede bu İlâhî isimlerin ön planda ve sûrenin ilim ve hikmet yörüngeli olduğunu, ayrıca Hz. Yusuf’un da öncelikle bu isimlere mazhar bulunduğunu ima eder.

لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِلِينَ (٧)

7. Gerçeği arayanlar ve sorup ilgilenenler için Yusuf ile kardeşlerinin yaşadıklarında gerçekten çok büyük ibretler vardır.

اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍۚ (٨)

8. Kardeşleri, aralarında toplanıp şöyle konuştular: “Doğrusu Yusuf ve kardeşi babamızın yanında bizden daha sevgili, (*) oysa biz, güçlü kuvvetli, (dolayısıyla O’nun işine daha çok yarayan) bir ekibiz. Babamız, gerçekten açık bir hata işliyor.”

~Açıklama~

(*) Bir peygamber olarak Hz. Yakup (a.s.), oğullarına sevgi göstermede ayırım yapıyor değildi. Fakat Hz. Yusuf’taki ileriye dönük potansiyeli ve O’nun nasıl bir misyona namzet olduğunu sezdiğinden, O’na daha çok ihtimam gösteriyordu.

اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ (٩)

9. İçlerinden biri, “Yusuf’u öldürün veya O’nu öyle bir yere bırakın ki (geri dönüp gelemesin). Artık babanızın teveccühü yalnızca size yönelir; sonra da tevbe eder ve salihlerden olursunuz.” dedi.

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (١٠)

10. Bir diğeri, şu görüşte bulundu: “Hayır, Yusuf’u öldürmeyin. O’nu bir kuyuya atın; bakarsınız bir kervan O’nu alır götürür. Eğer mutlaka bir şey yapacaksanız, böyle yapın!”

قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ (١١)

11. (Bu görüş üzerinde karar kılıp) babalarına geldiler ve “Ey bizim babamız!” dediler: “Gerçi sen Yusuf’u bize emanet etmezsin, halbuki biz, her zaman için O’nun iyiliğini isteyenleriz!

اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (١٢)

12. “Ne olur, yarın O’nu bizimle gönder de yesin içsin, oynasın. Hiç şüphen olmasın ki, biz onu koruruz.”

قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُنِ۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِهِ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ (١٣)

13. Yakup, “O’nu alıp götürmeniz, beni gerçekten üzer.” mukabelesinde bulundu: “Siz O’nu unutup kendinizle meşgulken bir kurdun gelip O’nu yemesinden korkarım.”

قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذًا لَخَاسِرُونَ (١٤)

14. “Andolsun,” dediler, “biz böyle güçlü-kuvvetli bir ekip iken eğer bir kurt gelip O’nu yerse, bu takdirde vallahi yazıklar olsun bize!”

فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (١٥)

15. Derken, (babalarını razı edip) Yusuf’u yanlarında götürdüler ve O’nu kuyunun derinliklerine (*) bırakma üzerinde mutabakata vardılar. (O, kuyunun dibinde iken) kendisine şöyle vahyettik: “Hiç şüphen olmasın ki, bir gün gelecek ve bu yaptıklarını hiç beklemedikleri ve olup-bitenin fakında olmadıkları bir anda onlara hatırlatacaksın; ama şu anda onlar, yaptıklarının şuurunda değiller.”

~Açıklama~

(*) Kur’ân’ın neden Arapça olarak indiği üzerinde düşünürken Arapça kelime ve telâffuzların manâyı çağrıştırdığını, manâ ile tam bir uyum içinde bir musiki oluşturduğunu da dikkate almak gerekir. Meselâ, daha önce geçen (Hûd Sûresi/11: 44) “Ey yer, suyunu yut!” emrindeki “yut” kelimesinin aslı ebli‘îdir ki, kelimenin telâffuzundan, onun yutmak manâsına geldiği anlaşılabilir. Çünkü, söyleyişte âdeta (içe doğru) yutma hareketi vardır. (Yutma, herkesin bildiği gibi, dudaklarda başlar, ağzın içinden ve boğazdan aşağı devam eder. Ebli‘î kelimesinin aslı Be-Le-A’dır. Be’nin çıkış yeri dudaklar, Lâm (Le)’nin dilin ucu, Ayn (A)’nın ise boğazdır. Fiilin dişil emir şekli ebli‘î ise Elif (E) ile başlamaktadır ki, bu harfin telâffuzunda ağız açılır, bu da yutma adına ilk hareketi gösterir. Kelimenin sonundaki ‘î, tam da boğazdan aşağı yutma hareketi gibi telâffuz edilir.) Aynı şekilde, bu âyette geçen ve “kuyunun derinlikleri” olarak verdiğimiz ifadenin de aslı, ğayâbeti’l-cübbdür. Ğayâbet kelimesinde gerçekten içe doğru bir derinlik hemen sezildiği gibi, cübb kelimesinde de kuyuya düşen bir insan veya cismin suya değdiği anda çıkardığı “cub” sesini hemen işitiriz. Kısaca, Kur’ân’ın kullandığı kelimeler otantiktir; manânın tam kalıbıdır.

وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ (١٦)

16. Akşam karanlığı çökünce ağlayarak babalarına geldiler.

قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ (١٧)

17. “Muhterem babamız!” dediler: “Aramızda yarışa çıkmış ve Yusuf’u da eşyamızın başında bırakmıştık. Geri döndüğümüzde bir de ne görelim: Yusuf’u kurt yemiş! Ama, biz ne kadar doğruyu söylüyor olsak da, biliyoruz ki sen bize inanmayacaksın!”

وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَمِيلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ (١٨)

18. Yusuf’un gömleğine başka bir kan bulaştırıp gelmişlerdi. Babaları, “Hayır!” dedi, “belki nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzelce sabretmektir. (*) Allah’tır bu anlattıklarınız (**) karşısında yardımına müracaat edilecek merci.”

~Açıklama~

(*) Bir peygamber olarak Hz. Yakub’un hiç bir infial göstermeden, öfkeye kapılmadan hemen sabrı kuşanması, O’nun peygamberliğine gerçek bir delildir. O’nun bu tavrı ile, Tur’dan indiğinde kavmini buzağıya taparken bulan Hz.Musa’nın sergilediği tavır, karşılaştırmaya değer. Daha önce geçtiği üzere Hz. Musa (a.s.), üzerinde Allah’ın hükümlerinin yazılı bulunduğu levhaları âdeta fırlatıp atmış, hemen varıp kardeşi Hz. Harun’un sakalına yapışıp, onu çekiştirmeye başlamış ve kavmini, “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Rabbinizin emrini çarçabuk terk mi ediverdiniz?” diye şiddetle azarlamıştı (A’râf Sûresi/7: 150). Bu iki tavır arasındaki farkı, maruz kalınan hadiselerin niteliğinde aramak gerekir. Hz. Yakup (a.s.), oğlunu yitirmiş gibiydi; O’nu veren ve O’nun sahibi Allah (c.c.), ne zaman isterse O’nu alabilirdi de. Ayrıca, oğlunun ölmediğine dair ciddî ümitleri de vardı. Böyle bir durumda insana düşen güzelce sabır göstermektir ve Hz. Yakup (a.s.), bunun çok güzel bir örneğini sergilemiştir. Fakat Hz. Musa (a.s.), Tevhid’e karşı bir ihtilâlle, Allah’ın bunca yıl sağanak sağanak gelen nimet ve lûtuflarından sonra aradan 30 gün geçmeden halkı içinde önemli sayıda bir grubun irtidadıyla karşılaşmıştı. İşte bu, hele bir peygamberi çileden çıkarmaya yeterdi. Dolayısıyla her iki peygamber de, yapmaları gerekeni yapmıştır ve bunlar bizim için birer derstir.

(**) Hz. Yakub’un oğulları, İsrail Oğulları’nın ilk atalarıdır. Onlarda bir kavim olarak İsrail Oğulları’nın genel karakterini bulmak mümkündür. Bu karakterdeki hiç şüphesiz başka pekçok insanda da bulunabilecek menfi görünümlü özellikleri Allah, elbette nasıl onlara boşuna vermemişse, başka kimseye de boşuna vermez. İnsanda bir yanda melekleri de aşan duru, saf ve ruhanî bir cihet, bir yanda da “dünyanın çocuğu” olması itibariyle unsurlara, bitkilere ve hayvanlara bakan bir başka cihet vardır. Dünya hayatını yaşaması için yeme, içme ve tenasül gibi fonksiyonların menşei kuvve-i şeheviye; kuvvet kullanma, öfke, tecavüz ve müdafaa gibi fonksiyonların kaynağı kuvve-i gazabiye ve bütün bunların üstünde kuvve-i akliye verilmiştir ona. İnsan, ayrıca acelecidir, –tabir yerindeyse– peşincidir, nankördür, unutkandır, neyi nereye koyacağını bilemez, yani zalimdir; bunlardan başka cedelcidir, cahildir; hayır ve şerrin, iyilik ve kötülüğünün nerede olduğunu bilemez ve çok zaman şerre talip olur. Sonra, yaşamak durumunda olduğu dünya hayatı temelde bir oyun ve eğlenceden ibarettir; çoğaltmanın ve dünyalık mallarla karşılıklı övünmenin hayatıdır. Ve, bu hayatı yaşamanın vasıtaları olan mukabil cins, evlât, altın, gümüş, para, kazanç, ekin ve bineklere karşı büyük bir tutkusu vardır insanın. Nasıl bütün bu menfilikler, kendileriyle mücadele ede ede tekâmül basamaklarını en zirveye kadar tırmansın diye Yaratıcı tarafından onun yaratılış hamuruna katılmışsa, aynı şekilde, kendisine verilen kuvveler de, aynı maksatla sınırlandırılmamış ve hepsinin üstünde, kendisini hep menfiliklere çeken ve kuvve ve istidatlarını şerler yönüne kanalize etmeğe çalışan nefs-i emmare ve şeytan gibi iki müthiş şer güç de irade ve ruhu üzerine musallat kılınmıştır. Onun gerçek insanlığı ve saadeti, bu menfiliklere karşı mücadele verip, onları meşrû daire içine almada ve faziletlere menşe’ yapabilmededir. Meselâ, inat hakperestliğe ve hakta sebata, kıskançlık hayırlarda yarışmaya ve daha faziletlilere yetişmeye çalışmaya; mal sevgisi ve kuvvete tutkunluk, onları doğruda kullanarak ebedîleştirmeye kanalize edilebilir ve edilmelidir. Hz. Yakub’un oğulları, babalarının tam terbiyesi altında daha sonra kâmil noktaya gelmişlerdir.

وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ (١٩)

19. Derken, öteden bir kervan geldi ve içlerinden birini su getirmesi için kuyuya gönderdiler. Sucu kovasını kuyuya saldı. (O da ne? Bir oğlan çocuğu kovaya tutunmuş, yukarı çıkıyordu.) Sucu bağırdı: “Hey, müjde! Bir civan!” dedi. O’nu bir ticaret malı olarak saklayıp korudular. Allah, yaptıklarını da, yapacaklarını da çok iyi biliyordu.

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِ۪نَ۟ (٢٠)

20. Nihayet O’nu kelepir fiyatına, sayılı bir kaç gümüş kuruşa sattılar. Kıymetini takdir edememiş ve değerini pek düşük tutmuşlardı.

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِمِي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًاۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الْاَحَادِيثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٢١)

21. O’nu satın alan Mısırlı, hanımına “O’na iyi bak ve kendisini aziz tut. Olur ya, bize bir faydası dokunur veya O’nu evlât ediniriz.” dedi. (*) Böylece o ülkede Yusuf’a ayağını basacağı sağlam bir zemin ve mühim bir imkân verdik. Misyonu gereği O’na belli seviyede (rüyalar dahil) hadiselerin manâ ve yorumunu öğretecektik. Allah, neyi diler, neye hükmederse onu muhakkak yerine getirir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmez.

~Açıklama~

(*) Bir belâğat mucizesi olarak Kur’ân-ı Hakîm, hadiseleri anlatırken onların kahramanlarının karakterlerini de kullandığı kelimelerle ortaya koyar. 19 ve 29’ncu âyetlerden, Hz. Yusuf’u kuyuda bulup satanların hayattaki gerçek değerlerden habersiz, insanları tanıma kabiliyetinden mahrum, firaset ve basiret yoksunu nasıl birer çöl insanları olduklarını ve Hz. Yusuf’a muamele tarzlarıyla O’nun değerini idraksizliklerine –tabir yerinde ise– Kur’ânî hayıflanmayı anlamak mümkün olduğu gibi, O’nu Mısır’da satın alan şahsın bu sözlerinden de onun belli ölçülerde de olsa idrak, firaset ve asaletini sezmek de aynı şekilde mümkündür.

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٢٢)

22. Derken Yusuf, tam ergenlik ve temyiz çağına ulaştı ve kendisine manevî sahada hakimiyet, her meselede doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırtedebilme kabiliyeti, hikmet ve hususî bir ilim (*) bahşettik. Kendilerini iyiliğe adamış, daima Allah’ı görüyormuşçasına ve Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.

~Açıklama~

(*) Âyette, “manevî sahada hakimiyet, her meselede doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırtedebilme kabiliyeti ve hikmet” olarak çevirdiğimiz ve hemen bütün peygamberlere verilen hüküm de, ilim de nekre (belgisiz) olarak gelmektedir ki, bunların her ikisinin herkesin bildiği türden bir hüküm ve ilim olmadığı açıktır. Bu hüküm ve ilim, daha çok kalbin Allah’la (c.c.) doğrudan irtibatı sebebiyle Allah’ın kalbe koyduğu bir kabiliyet ve bilgidir ki, âyetin sonunda bunun muhsinlere, yani, bütün söz, davranış ve kalbî temayüllerinde Allah’ı görüyormuşçasına ve Allah’ın kendilerini sürekli gördüğünün şuurunda olarak davranabilenlere verildiği ifade buyurulmaktadır. Bu ilme, İslâmî terminolojide daha çok ‘vehbî ilim’ denir ve bu, her peygambere –Allahü a’lem– kendi misyonu çerçevesinde verilir. Âyetin fezlekesinden, yani sözkonusu hüküm ve ilim ihsan sahibi olmanın karşılığında verildiğini ifade eden son ve bağlama cümlesinden anlaşıldığı üzere, diğer mü’minler de, bu hüküm ve ilimden kalbî-ruhî hayat seviyeleri ve Allah ile münasebetleri, yani, ihsandaki dereceleri ölçüsünde nasipdar olabilirler.

وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبِّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ (٢٣)

23. Bu arada, bulunduğu evin hanımı O’nun nefsinden murad almak istedi ve kapıları iyice kapatarak, “Hadi, gelsene!” dedi. Yusuf, hiç tereddütsüz, “Allah korusun! Doğrusu (eşiniz olan) efendim bana çok iyi baktı, çok iyi davrandı. Şurası bir gerçek ki, zalimler asla iflah olmaz!” mukabelesinde bulundu.

وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ (٢٤)

24. Hanım, Yusuf’a sahip olmayı aklına koymuştu ve O’na doğru yöneldi. Eğer Yusuf (Allah’ın kendisine hususî ilim ve hüküm verilmiş ihsan sahibi ve ihlâsa erdirilmiş bir kulu olarak) Rabbisinin (iffet ve günahlardan korunma konusunda) açık ve kesin delilini görmemiş olsaydı, O’nda da kadına doğru bir meyil uyanabilirdi. Fakat (O’na böyle bir delil göstermiş olmakla) fenalığı ve fuhşu Yusuf’tan uzaklaştırdık. Doğrusu O, Bizim ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı. (*)

~Açıklama~

(*) Şeytan, Allah’ın rahmetinden kovulup da ebedî hüsrana mahkûm edilince Allah’tan insanlara musallat olma izni aldı ve muhlâs (ihlâsa erdirilmiş) olanlar dışında herkesi yoldan çıkaracağı iddiasını savurdu (Hıcr Sûresi/15: 40; Sâd Sûresi/38: 83). Gerçekten de Kur’ân-ı Kerim, teminat altında bulunan ve kurtulması kesin kullar olarak ancak ihlâsa erdirilmiş bulunanları zikreder. Bunlar da, peygamberlerdir (Sâffât Sûresi/37: 40, 74, 128 vs.) Bu, şüphesiz peygamberler dışında herkesin şeytana uyup yoldan çıkacağı ve kurtulamayacağı manâsına gelmez. Fakat, peygamberler dışında herkes, böyle bir tehlikeye maruzdur. Dolayısıyla, şeytanın tesirine girildiğinde hemen tevbe ile ondan kurtulmaya bakmak gerekir. Peygamberlere ise şeytan asla tesir edemez. Allah, ihlâsı, yani Din’i tamamen O’nun için ve O’nun rızası istikametinde yaşayıp başka hiç bir şeye alet etmemeyi emreder. Bu emir istikametinde gayret gösterenler, her yaptıklarını Allah (c.c.) için yapanlar, yapmaya çalışanlar, saffet ve samimiyet içinde Allah’a bağlılığı araştıranlar ‘muhlis’tırler; ihlâs yolcusudurlar. ‘Muhlâs’, yani ihlâsa erdirilmiş olanlar ise, baştan beri iradelerini hep hayırda kullandıklarından, artık bütünüyle ihlâsa kilitlenmiş olup, ihlâs zirvesine taht kurmuş bulunanlardır (Sonsuz Nur, 2, 421).

Kur’ân-ı Kerim, Hz. Yusuf’u, hem bir ihsan, hem de bir ihlâs kahramanı olarak zikretmektedir. Âyetin, evinde bulunduğu kadınla arasında geçen hadisede, Eğer Yusuf (…) Rabbisinin (iffet ve günahlardan korunma konusunda) açık ve kesin delilini görmemiş olsaydı, O’nda da kadına doğru bir meyil uyanabilirdi şeklinde çevirdiğimiz kısmı, “O da hanıma karşı meyletmişti ki, Rabbisinin bürhanını gördü” şeklinde anlayanlar, hem söz konusu kısmı önce ve sonra gelen ifadeler ve âyetlerle bir arada değerlendirememekte, hem âyette kullanılan ve şart gerçekleşmediği için bir şeyin vuku bulmadığını ifade eden “lev” şart edatını gözden kaçırmakta, hem de âyetin fezlekesi olarak gelen, Doğrusu O, Bizim ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı ifadesini de dikkate almamaktadırlar. Çünkü, yukarıda dikkat çekildiği üzere, ihlâsa erdirilmiş, yani muhlâs olma, günahlar karşısında Allah’ın teminatı altında bulunma demektir.

Âyette geçen Hz. Yusuf’un gördüğü açık ve kesin delil konusunda da farklı yorumlar yapılmış olmakla birlikte, bu delil, ihlâsa erdirilmiş olma ile O’na verilen ve 13. dipnotta açıklanan hususî ilim ve hüküm, yani bütün meselelerde doğru ve yerinde karar verebilme, doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilme kabiliyeti ve ilim ile olsa gerektir. Yani Hz. Yusuf (a.s.), hangi durumda nasıl davranacağı, hangi davranışın doğru, hangisinin yanlış olduğu konusunda kesin bir bilgiye sahipti. Dolayısıyla yanılıp da yanlış bir harekette bulunması mümkün değildi.

وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَمِيصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءًا اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٢٥)

25. (Yusuf’un odadan çıkmaya yönelmesiyle birlikte) kapıya doğru koşuştular. (Yusuf’u yakalamaya çalışan hanım) O’nun gömleğini arkadan çekip yırttı. Kapının yanında hanımın beyiyle karşılaşıverdiler. Hanım atılıp, “Ailene kötülük yapmak isteyenin cezası zindana atılmak veya daha başka pek acı bir cezaya çarptırılmaktan başka ne olabilir?” dedi.

قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ (٢٦)

26. Yusuf, “Asıl o benim nefsimden murat almak istedi!” diyerek, kendisini savundu. Hanımın ailesinden o anda orada bulunan bir kişi (*) görüş beyan etti: “Eğer Yusuf’un gömleği önden yırtılmışsa, hanım doğru söylüyordur; Yusuf yalancıdır.

~Açıklama~

(*) İbn Abbas’tan gelen bir rivayette, bu kişinin henüz konuşma çağına gelmemiş bir bebek olduğu kayıtlıdır. İbn Abbas, dört kişinin konuşma çağına gelmemiş birer bebek iken konuştuklarını söyler: İsa ibn Meryem (a.s.), Cüreyh’in arkadaşı, Yusuf’a şahit olan kişi ve Firavun’un hanımının saçlarını taramakla vazifeli kadının oğlu. Böyle bir bebeğin tam o noktada dile gelivermesi, Cenab-ı Allah’ın en zor ânında Hz. Yusuf’a bir ikramı, bir mucizesi olarak değerlendirilebilir. Cübbaî ve Fahr-i Razî ise, “Bebeğin konuşması bir mucize olacağından delil olarak kâfi gelirdi. Ama Kur’ân, bu şahidin vezirin hanımının ailesinden olduğu kaydını düşmekte ve onun ortaya koyduğu delili nakletmektedir. Dolayısıyla, bu şahidin, muhakemesi ve dürüstlüğü sarayda kabul edilmiş biri olması daha kabule şayan olsa gerektir.” görüşündedir.

وَاِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٢٧)

27. “Yok, gömlek arkadan yırtılmışsa, bu durumda hanım yalan söylüyordur, Yusuf ise doğrudur.”

فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ (٢٨)

28. Hanımın beyi, gömleğin arkadan yırtıldığını görünce eşine, “Belli ki,” dedi: “bu, sizin bir fendinizdi. Siz kadınların fendi, doğrusu pek müthiştir!”

يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِرِي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـِٔينَ۟ (٢٩)

29. Yusuf’a da, “Yusuf, sen bu işi unut; kimseye de bahsetme!” tavsiyesinde bulundu ve tekrar eşine dönüp, “Günahın için bağışlanma dile. Büyük bir hata işledin.” diye konuştu.

وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَدِينَةِ امْرَاَتُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِهِ۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّاۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٣٠)

30. Şehirde birtakım kadınlar, “Duydunuz mu?” diyerek dedikoduya başladılar: “Vezirin hanımı, uşağına gönlünü kaptırmış. Sevda ateşi bağrını yakmış; kadın çıldırmış besbelli. Doğrusu bunu ona yakıştıramıyoruz!” (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyette, kadın müennes (dişi) olması hasebiyle, ayrıca Arapça’da çoğul müennes kabul edildiği için, cümlenin öznesini teşkil eden kadınlarla ilgili olarak kāle (dedi) fiilinin (iki kat) müennes, yani kālet şeklinde gelmesi gerekirken, müzekker (eril) gelmesi işaret etmektedir ki, kadınlar cemaati de olsa, aralarında ciddî ittifak bulunan bir cemaat güç kazanır; o kadınlar topluluğu, bir nevi erkekler topluluğu gibi olur (Lemalar, 241–242). Bu kullanım şekli, ayrıca o dönemde Mısır başşehrindeki kadın hakimiyetini de göstermektedir. Bilhassa müsteşriklerin tesiri altında kalan veya kendini beğenmiş bazı sözde ilim adamları, Kur’ân-ı Kerim’deki bu türden ve benzeri bazı kullanışları öne sürerek, –haşa– onda gramer hatası bulunduğu gibi cüretkâr iddialarda bulunabilmektedirler. Oysa bu gibi iddialar, ancak iddia sahiplerinin cehaletini gösterir. Çünkü bu âyette görüldüğü gibi, böylesi kullanışlarda çok ince manâlar, nükteler ve gerçekler yüklüdür. Dilde önemli olan manâdır; lafız, gramer gibi unsurlar, manânın en güzel şekilde ifadesi için kullanılır ve ona göre şekillenir. Yoksa manâ, lâfız ve gramer için değildir. Kur’ân-ı Kerim, her konuda olduğu gibi dil konusunda da önümüze ışık tutmaktadır.

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـًٔا وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا هٰذَا بَشَرًاۜ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (٣١)

31. Aleyhinde dolaşan dedikodular kulağına erişince hanım, o kadınları konağına davet etti. Onlar için mükellef bir sofra hazırladı ve sofraya her biri için bir bıçak koydu. Kadınların, ellerinde bıçak meyve ile meşgul oldukları bir anda Yusuf’a, “Çık karşılarına!” dedi. Kadınlar Yusuf’u görüverince hayranlıktan dona kaldılar ve güzelliğine dalıp, farkında olmadan ellerini kestiler: “Haşa, Allah için, bu bir insan olamaz; bu, olsa olsa pek yüce, pek kıymetli bir melek olabilir!” dediler.

قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذِي لُمْتُنَّنِي فِيهِۜ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَۜ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَٓا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِرِينَ (٣٢)

32. Evin hanımı, “İşte,” dedi: “kendisine gönlümü kaptırdım diye beni kınadığınız genç! O’nun nefsinden murat almak istediğim doğrudur; fakat O, sımsıkı ismetine sarıldı (günaha tek adım olsun meyletmedi). Ama andolsun, eğer kendisine emrettiğim şeyi yapmazsa, başka yolu yok, kesinlikle zindana atılacak ve kesinlikle aşağılanacak, perişan olacaktır.”

قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِ۪ٓي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ (٣٣)

33. Yusuf, (kadınların arzuları ve planları karşısında) Allah’a yönelip yalvardı: “Rabbim! Bunların beni yapmaya çağırdıkları şeyi işlemektense zindanı tercih ederim. Eğer fendlerini bozup beni onlardan kurtarmazsan, kayıp onlara meyleder ve cahillerden (doğru nedir, yanlış nedir bilmeyen, bilseler bile yapmamaları gerekeni bile bile yapanlardan) olurum.”

فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۜ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٣٤)

34. Rabbisi duasını kabul buyurup kadınların fendini O’nun üzerinden çekti. Hiç şüphesiz O’dur Semî‘ (her şeyi, her duayı hakkıyla işiten); Alîm (her şeyi, herkesin durumunu hakkıyla bilen).

ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَاَوُا الْاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى حِينٍ۟ (٣٥)

35. Saray idaresi, gerçeği bilmelerine ve suçun kimde olduğunun delillerini gözleriyle görmelerine rağmen, bir müddet için Yusuf’u hapse atmayı uygun buldular. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetler, Hz. Yusuf’u anlatırken, bir yandan da O’nun yaşadığı dönemdeki Mısır’ı ortaya koymakta, orada nasıl bir toplumun, nasıl bir idarenin bulunduğunu gözler önüne sermektedir. Anlaşılıyor ki, o dönemde Mısır’da İlâhî Din’den bazı izler bulunuyor ve idarî kademede bulunanlar bile, “günah nedir, günaha girince ne yapmak gerekir” ve bunun gibi konulardan söz edebiliyorlardı. Fakat bu haberdar olma, artık âdet kabilindendi. Allah tanınması gerektiği şekilde tanınmıyor, Allah adına bir “yüce varlık” kabul edilse bile, başka pek çok tanrıların varlığına da inanılıyordu. Âhiret’e de inanılması gerektiği şekilde inanmıyorlar ve doğru Âhiret inancını reddediyorlardı. Saray halkı ve başkent sosyetesi, tarihteki ve günümüzdeki emsalleri gibi ahlâkî bir çöküntü ve çürümenin içinde idi. Erkekler güç, zenginlik, şöhret ve menfaat peşinde olup, gerçek ve adalet, bunlara feda ediliyordu. Kadınlar ise, dünya nimetleri üzerinde karşılıklı rekabet, dedikodu, eğlence ve ziyafetlerle meşguldüler. Evlerde kadın hakimiyeti vardı ve onların uygunsuz davranışları karşısında beylerinin yaptığı, “Bu işi bırak!” demekten ibaretti. İdarecilerin ve ailelerinin keyfi için kanunlar hiçe sayılabiliyor, haksızlıklar işlenebiliyordu. İşte büyük peygamber Hz. Yusuf (a.s.), böyle bir ortamda, çok çetin iffet ve dürüstlük sınavlarından geçti. Bunların hepsini başarıyla verdi. Sarayda bir köle olduğu halde, kendisine “soylu, zengin ve güzel” kadınlardan gelen daveti reddetti. Şüphesiz bu, bir defaya mahsus kalmadı. Ama her defasında direndi ve onlara uyup sarayda kalmaktansa, büyük bir gönül rahatlığıyla zindanı tercih, hattâ arzu etti. İffet, ismet, doğruluk, bilgi, hikmet, feraset, güvenilirlilik, liyakat ve kadir-kıymet ve iyilikbilirlikle kendisini kabul ettirdi.

وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِۜ قَالَ اَحَدُهُمَٓا اِنِّ۪ٓي اَرٰينِ۪ٓي اَعْصِرُ خَمْرًاۚ وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنِّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَحْمِلُ فَوْقَ رَأْس۪ي خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۜ نَبِّئْنَا بِتَأْو۪يلِه۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ (٣٦)

36. Zindana O’nun yanına iki de genç girdi. Bir gün içlerinden biri, Yusuf’a gördüğü bir rüyayı anlattı: “Rüyamda kendimi şarap yapmak için üzüm sıkarken gördüm.” Bunun üzerine diğeri de, “Ben de,” dedi, “rüyamda başımın üstünde ekmek taşıyordum ve kuşlar onu gagalıyordu.” “Bu rüyaların yorumu nedir, bize söyler misin? Doğrusu biz seni çok hayırlı, pek iyiliksever biri olarak görüyoruz” dediler.

قَالَ لَا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّيۜ اِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ (٣٧)

37. Yusuf, “(Bakın, şimdi size yemek gelecek.) Size yemeniz için ne zaman herhangi bir yemek gelecek olmasın ki, onun ne ve nasıl bir yemek olduğunu daha gelmeden önce size bildirmeyeyim. Bu bilgi, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Çünkü benim, Allah’a (inanılması gerektiği biçimde) inanmayan ve Âhiret’i de inkâr içinde bulunan bir halkın diniyle ve yoluyla hiç ilgim olmadı. (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Yusuf (a.s.), bütün rasûller gibi, Allah’ın dinini başkalarına anlatma hususunda karşısına çıkan her fırsatı değerlendiriyor ve insanlar nezdindeki itibarını bu yönde kullanıyordu. Âyetten anlaşıldığına göre, nasıl Hz. İsa (a.s.), peygamberliğine delil olan mucizeler içinde insanların neler yediklerini ve evlerinde neler biriktirdiklerini de zikretmiş ve kavmine “Ne yediğinizi ve evlerinizde neyi biriktirdiğinizi size haber veririm.” demişse (Âl-i İmran Sûresi/3: 49), aynı mucize Hz. Yusuf (a.s.)’a da verilmişti. O da, dinini zindan arkadaşlarına tebliğ ederken, bu mucizeyi anıyor ve bu bilgiyi kendisine Allah’ın verdiğini belirtiyordu.

وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاءِ۪ٓي اِبْرٰهِيمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ (٣٨)

38. “Ben, daima atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine ve yoluna uydum. Bizde asla Allah’a şirk koşmak yoktur. (Bu Tevhid inancı ve insanları bu inanca çağırması,) Allah’ın bize ve aslında bütün insanlara çok büyük bir lütf u ihsanıdır; ama gel gör ki insanların çoğu, (böyle bir lütf u ihsandan dolayı Allah’a) şükretmemekte (ve bu çağrıya müsbet cevap vermemektedir).

يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ (٣٩)

39. “Ey benim hapishane arkadaşlarım! (Kâinatın varlık ve idaresini) farklı farklı rablere vermek ve bunlara ibadet etmek mi makûl ve hayırlı olan yoldur, yoksa Tek ve (bütün varlık üzerinde) mutlak hakim olan Allah’a mı? (*)

~Açıklama~

(*) Allah’ın varlığı ve birliği için bkn. Ek 9.

مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٤٠)

40. “O’nu bırakıp da kendilerine taptığınız şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden ibarettir. Allah, onların ilâh ve ma’bud olabileceklerine dair hiç bir delil indirmemiştir. Şurası bir gerçek ki, mutlak manâda hükmetme yetkisi sadece Allah’a aittir. O, Kendisinden başka hiç bir varlığa ibadet etmemenizi emretmiştir. Budur doğru ve her bakımdan sağlam din. Ne var ki, insanların çoğu bilmemekte ve bilgisizce hareket etmektedir.

يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ اَمَّٓا اَحَدُكُمَا فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْرًاۚ وَاَمَّا الْاٰخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِهِ۪ۜ قُضِيَ الْاَمْرُ الَّذِي فِيهِ تَسْتَفْتِيَانِۜ (٤١)

41. “Ey benim zindan arkadaşlarım! Rüyalarınıza gelince: İlk soran arkadaş, efendisine eskiden olduğu gibi yine şarap sunacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar başını gagalayacak. Yorumunu istediğiniz konuda artık hüküm verilmiş bulunmaktadır.” (*)

~Açıklama~

(*) Müfessirler, âyetten, ikinci rüya sahibinin gerçekten rüya görmediği, fakat görmüş gibi yalan söylediği, yorumu duyunca da, bu defa gördüğünü iddia ettiği rüyayı yalanladığı anlamını çıkarmışlardır. Fakat bu yalanlama artık neticeye tesir etmeyeceği için Hz. Yusuf (a.s.), “Yorumunu istediğiniz konuda artık hüküm verilmiş bulunmaktadır.” buyurmuştur. Rüya uydurmak, iki katlı yalan ve çok büyük günahtır. Âyetin ortaya koyduğu ikinci bir gerçek, tabirin rüya için çok önemli olduğu ve rüyanın, peygamber gibi, özellikle bazı şahısların tabirlerine göre tecelli ettiğidir. Bu bakımdan, rüyalar mutlaka rüya tabirini iyi bilen kişilere yordurulmalı ve kötü rüyalar anlatılmamalıdır. Hadis-i şerifte, kötü olduğuna inandığımız bir rüya gördüğümüzde, başımıza gelebilecek kötülüklerden bizi koruması için Allah’a dua etmemiz ve sadaka vermemiz tavsiye buyurulmuştur.

وَقَالَ لِلَّذِي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَۜ۟ (٤٢)

42. Yusuf, o iki arkadaştan kurtulacağına inandığı kişiye, “Beni, (suçsuzluğumu) efendinin yanında anıver!” dedi. Fakat şeytan, o kişinin bunu efendisine söylemeyi unutmasına sebep oldu da, Yusuf bir kaç yıl daha zindanda kaldı.

وَقَالَ الْمَلِكُ اِنِّ۪ٓي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۜ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَاُ اَفْتُونِي فِي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ (٤٣)

43. Derken, bir gün ülkenin hükümdarı, (*) “Ben bir rüya gördüm!” dedi: “Rüyamda yedi semiz ineği yedi zayıf inek yiyordu; bir de yedi yeşil başakla birlikte yedi kuru başak vardı. Ey danışmanlarım, bu rüyam ne manâya geliyor beni aydınlatın, tabiî rüya tabir etmeyi biliyorsanız.”

~Açıklama~

(*) Bu kral, tarihî araştırmalara göre, Mısır’da M.Ö. yaklaşık 1700-1550 yılları arasında hükmeden Hiksoslar hanedadından bir kraldı. Hiksoslar, Arap-Asya karışımı bir kavim olup, yaklaşık 1720-1710 yıllarında Suriye’den gelerek Mısır’ı işgal etmiş ve Orta Dönem krallığına son verip, idareyi ele geçirmişlerdi. Tebes yerine, Nil deltasında Avaris-Tanis’i başkent edinmişlerdi. Bir buçuk asra varan hakimiyetleri döneminde Suriye ve Filistin’i de içine alan güçlü bir krallık kurmuşlar ve ülkelerinde huzur, emniyet ve refahı sağlamışlardı. Bunda Hz. Yusuf’un katkısı çok büyük, hattâ birinci derecede olsa gerektir. Atlarla çekilen araba yapmışlar, fetihlerini bir kale gibi kullandıkları yığılmış ve pekiştirilmiş, dikdörtgen şeklinde toprak tabya ve koruganlarla sağlama almışlardı. Hiksoslar, M.Ö. 1550 civarında Amasis I’e yenilerek iktidarı kaybettiler ve yerlerini Firavunlar aldı. Bu tarihten itibaren Hz. Musa gelinceye kadar İsrail Oğulları için iki buçuk asır kadar sürecek işkenceler dönemi başladı.

قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍۚ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ الْاَحْلَامِ بِعَالِمِينَ (٤٤)

44. “Bunlar, karmakarışık düşler; biz böyle düşlerin manâsını bilmeyiz.” diye cevap verdiler.

وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَا۬ اُنَبِّئُكُمْ بِتَأْوِيلِهِ فَاَرْسِلُونِ (٤٥)

45. (Zindanda Yusuf’a rüya soran) iki kişiden kurtulmuş olanı, onca zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve “Bu rüyanın manâsını ben size bildiririm; hele şimdi bana bir müsaade edin!” dedi ve ayrıldı.

يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ اَفْتِنَا فِي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۙ لَعَلِّ۪ٓي اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ (٤٦)

46. (Doğru zindana varıp,) “Yusuf,ey özü-sözü doğru mübarek insan!” (diye söze girdi ve şöyle devam etti:) “Yedi semiz ineği yedi zayıf inek yiyordu; bir de yedi yeşil başakla birlikte yedi kuru başak vardı. (*) Bu rüya hakkında bizi aydınlatır mısın! Ümit ederim ki,bunun tabirini senden alır ve manâsını merakla bekleyen insanların yanlarına dönerim de,onlar hem onun manâsını öğrenmiş olur, hem de senin kadr ü kıymetini bilirler.”

~Açıklama~

(*) Tabir açısından, rüyayı anlatırken kullanılan kelimeler de çok önemlidir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim, kralın rüyasını hem kendi ağzından hem de sâkîsinin ağzından anlattığı her iki yerde de, onu aynı şekilde,aynı kelimelerle nakletmektedir.

قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَاَبًاۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ فِي سُنْبُلِهِ۪ٓ اِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ (٤٧)

47. Yusuf, şöyle cevap verdi: “Yedi yıl, şimdiye kadar olduğu gibi ekinlerinizi ekersiniz. Fakat onu hasat ettiğinizde, yiyeceğiniz az bir miktarın dışında kalan kısmını başağında bırakır, depolarsınız.

ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ (٤٨)

48. “Sonra bunun peşinden yedi kurak ve çetin yıl gelecek. Bu yedi yıl, tohum olarak kullanmak üzere saklayacağınız az bir miktarın dışında,daha önce depoladığınız ürünün tamamını yiyip bitirecektir.

ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ۟ (٤٩)

49. “Sonra onun ardından bir yıl gelecek ki, halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntılardan kurtulacak ve bol bol meyve sıkıp, hayvanları sağacaklar.”

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِهِ۪ۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ (٥٠)

50. (Rüyasının tabiri kendisine anlatılınca) hükümdar, “O’nu bana getirin!” dedi. Hükümdarın elçisi kendisini almak üzere zindana geldiğinde Yusuf, “Hayır,önce efendine dön ve ellerini kesen o kadınlarla ilgili gerçek ne idi bir soruver. Rabbim,hiç şüphesiz onların fendlerini çok iyi bilmektedir.” dedi.

قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۜ قُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُٓوءٍۜ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَزِيزِ الْـٰٔنَ حَصْحَصَ الْحَقُّۘ اَنَا۬ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ (٥١)

51. Hükümdar, (kadınları toplayıp,) “Ne idi Yusuf’la aranızda geçen? O’nun nefsinden murat almak istediğinizde Yusuf size nasıl davranmıştı?” diye sordu. “Allah için, haşa, biz O’nun aleyhinde hiç bir kötülük bilmiyoruz!” dediler. Vezirin hanımı da,“İşte şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben, O’nun nefsinden murat almak istemiştim. Hiç kuşku yok ki O,dürüst ve sadık insanlardandır.” itirafında bulundu.

ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ اَنّ۪ي لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي كَيْدَ الْخَٓائِنِينَ (٥٢)

52. Yusuf, (hanımların itiraflarından haberdar olunca,) “Başka bir şey için değil, vezir, gıyabında kendisine asla ihanette bulunmadığımı ve hainlerin hilelerini Allah’ın hiç bir zaman hayra ve hayır istikametinde başarıya yönlendirmeyeceğini bilsin diye böyle davrandım.” dedi;

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 57 kez okundu