وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسِيۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّيۜ اِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥٣)
53. Ve (ekledi:) “Bununla birlikte, hiç bir zaman nefsimi de temize çıkarmam. Çünkü nefis, daima ve ısrarla kötülüğü emreder; meğer ki Rabbim, hususî olarak merhamet edip koruya. Şurası bir gerçek ki Rabbim, günahları pek çok bağışlayandır; (bilhassa inanmış kullarına karşı) hususî rahmeti pek bol olandır.” (*)
~Açıklama~
(*) Bu sözlerde, bir peygamberin Cenab-ı Allah karşısındaki edebini ve O’nun yardımı ve hususî rahmeti olmadan hidayete ulaşmanın, ulaştıktan sonra hidayette sabit kalmanın mümkün olmadığını ilân etmesini görüyoruz. Hz. Yusuf’un bu sözünü, Peygamber Efendimizin, “Kimse ameli ile kurtulamaz. Ben de kurtulamam; fakat Rabbim beni rahmetiyle ve fazlıyla kuşatmıştır.” (Buharî, “Rikak”, 18) hadis-i şerifiyle bir arada mütalâa edebiliriz.
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ۪ٓ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسِيۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَكِينٌ اَمِينٌ (٥٤)
54. Hükümdar, “O’nu bana getirin; kendim için seçip özel danışmanım yapayım!” diye emretti. Yusuf’la konuştuktan sonra da, “Bundan böyle nezdimizde yüksek bir makam sahibi, tam itimat edilen bir müsteşarsın.” dedi.
قَالَ اجْعَلْنِي عَلٰى خَزَٓائِنِ الْاَرْضِۚ اِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ (٥٥)
55. Yusuf, “Beni bu ülkede hazinelerin başına getir. Çünkü ben, her bakımdan güvenilir, onları çok iyi koruyacak ve bu işi de çok iyi bilen biriyim.” teklifinde bulundu. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Yusuf (a.s.), çok büyük dersler vermektedir. O’nun çok büyük bir mefkûresi vardı ki, o da, bulunduğu yerde Allah’ın dinini tebliğ etmek ve hakim konuma getirmekti. Zindanda fedakârlığı, dürüstlüğü, doğru sözlülüğü ve insanlara sürekli iyilik etmesiyle kendisini kabul ettirmiş ve bu konumunu mefkûresi istikametinde kullanmıştı. Risaletini de ortaya koymuş ve gerekli davette bulunmuştu. Şimdi Allah (c.c.), kendisine onu daha geniş bir sahada ve daha etkili bir şekilde tebliğ imkânı sunuyordu. Fakat önce, suçsuzluğunun ve güvenilirliğinin bilhassa saray halkı ve çevresi tarafından da ikrar, itiraf ve tescilini istedi. Sonra, çok iyi yerine getirebileceğine ve onu yerine getirmekle misyonuna tam hizmet edebileceğine inandığı bir vazife talebinde bulundu. Bu talebi, tabiî ki kesinlikle dünya adına değildi. Masumiyet, fazilet, daima başkalarının iyiliğini isteme ve insanlara sürekli iyilikte bulunma, güvenilirlik, doğruluk ve çok defa hususî bir ilim Peygamberliğin hususiyetlerinden olup, her çağda onların vazifelerine mirasçı olan, yani Allah’ın dinini tebliğ sorumluluğu altında bulunanlar da, bu hususiyetlere sahip olmak mevkiindedirler. Öyle ki, bu hususiyetleri veya sıfatlarıyla halk onları kabul etmelidir.
وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ نُصِيبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَٓاءُ وَلَا نُضِيعُ اَجْرَ الْمُحْسِنِينَ (٥٦)
56. Böylece Yusuf’u Mısır’da yerleştirdik ve kendisine imkân ve iktidar verdik. Nerede isterse orada makam tutar (emirleri bütün ülkede uygulanır, dilediği tasarrufta bulunur)du. Kimi dilersek ona bu şekilde hususî rahmetimizle muamele eder ve bütünüyle iyiliğe adanmış olarak, Allah’ı görür gibi, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananların mükâfatını asla zayi etmeyiz.
وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟ (٥٧)
57. Bununla birlikte, iman edip, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve bütün hükümlerinde O’na karşı gelmekten sakınanlar için Âhiret’teki mükâfat, hiç şüphesiz daha hayırlıdır.
وَجَٓاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ (٥٨)
58. Gün geldi, (ülkelerindeki kıtlıktan bunalan) Yusuf’un kardeşleri Mısır’a varıp, O’nun huzuruna çıktılar. Yusuf, onları tanıdı ise de, onlar Yusuf’u tanıyamadılar.
وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَبِيكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنِّ۪ٓي اُو۫فِي الْكَيْلَ وَاَنَا۬ خَيْرُ الْمُنْزِلِينَ (٥٩)
59. Yusuf, yüklerini hazırlatıp hayvanlarına yükletti; kendilerine de, “Bir dahaki sefere arkada bıraktığınız baba bir kardeşinizi de getirin. Görmez misiniz ki ben tam ölçüyor, verirken bol veriyor ve konuklarımı mümkün olan en iyi şekilde ağırlıyorum!” dedi.
فَاِنْ لَمْ تَأْتُونِي بِهِ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْدِي وَلَا تَقْرَبُونِ (٦٠)
60. “Ama O’nu getirmezseniz bilin ki, benden size bir kile bile zahire yoktur; o zaman (ülkeme ayak basıp da) hiç yanıma yaklaşmayın!” diye de ilâve etti.
قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ (٦١)
61. “Babasından O’na izin almanın bir yolunu bulup, bu işi başarmaya çalışacağız.” karşılığını verdiler.
وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ فِي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَٓا اِذَا انْقَلَبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٦٢)
62. Yusuf, zahire ölçen memurlarına dedi ki: “Onların zahire karşılığında verdikleri mallarını da yüklerinin içine koyun. Ailelerine dönüp de yüklerini açtıklarında umarım bunu farkederler de, daha rahat ve güven içinde bize tekrar gelirler.”
فَلَمَّا رَجَعُٓوا اِلٰٓى اَبِيهِمْ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَٓا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (٦٣)
63. Yusuf’un kardeşleri, babaları (Yakub’un) yanına döndüklerinde, “Muhterem babamız,” dediler, “bir daha bize zahire verilmeyecek. Bu bakımdan ne olur, bizimle beraber kardeşimizi de gönder ki, O’nu vesile ederek ihtiyacımız olan zahireyi alabilelim. O’nu gözümüz gibi koruyacağımıza kesin söz veriyoruz.”
قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَٓا اَمِنْتُكُمْ عَلٰٓى اَخِيهِ مِنْ قَبْلُۜ فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًاۖ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ (٦٤)
64. Yakup, dedi ki: “Daha önce, O’nun kardeşini size inanıp emanet ettiğim gibi, şimdi de O’nu size emanet edeyim, öyle mi? Ama Allah’tır gerçek hayırlı koruyucu ve O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.”
وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۜ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا نَبْغِيۜ هٰذِهِ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَعِيرٍۜ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَسِيرٌ (٦٥)
65. Yüklerini açınca zahire bedellerinin yükleri içine geri konulduğunu gördüler. “Baba, baba!” dediler, “daha ne istiyoruz ki? İşte, götürdüğümüz zahire bedelleri bize geri verilmiş. Şimdi tekrar gidip evimize yeni zahire alabiliriz. Kardeşimizi de koruruz! Hem, bir deve yükü daha fazla almış oluruz. (Çünkü hükümdar, verdiğini kişi başına veriyor.) Pek kolay bir alım olacak bu!”
قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ لَتَأْتُنَّنِي بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ فَلَمَّٓا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ (٦٦)
66. “Hayır,” dedi Yakup, “bütünüyle eli-kolu bağlı ve çaresiz kalmadıkça O’nu bana geri getireceğinize dair Allah huzurunda sağlam bir söz vermeden O’nu sizinle asla gönderemem.” Onlar istediği sözü verince de, şöyle dedi: “Allah, konuştuklarımıza şahit ve gözeticidir; verilen sözlerin yerine gelip gelmemesi nihayette yine O’nun iznine ve kudretine bağlıdır.”
وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍۜ وَمَٓا اُغْنِي عَنْكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۚ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ (٦٧)
67. (Oğulları yola çıkarken de) şu tavsiyede bulundu: “Oğullarım! Varacağınız şehre tek bir kapıdan girmeyin; bunun yerine farklı farklı kapılardan girin. Gerçi ben, hakkınızda Allah’ın herhangi bir takdirini asla geri çevirebilecek değilim. Mutlak manâda bütün hüküm ve hakimiyet ancak Allah’ındır. Ancak O’na dayanır, O’na güvenirim. Kendisine dayanıp güvenecek bir güç ve makam arayan herkes (bütün insanlar), ancak O’na dayanıp güvenmelidirler.”
وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْۜ مَا كَانَ يُغْنِي عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا حَاجَةً ف۪ي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَاۜ وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟ (٦٨)
68. Babalarının kendilerine emrettiği şekilde şehre girdiler. Eğer Allah haklarında bir takdirde bulunacak olsa idi, bu tedbirin Yakub’un içinde hissettiği bir ihtiyacı gidermiş olmanın dışında onlara hiç bir faydası olmayacaktı. Ama Yakup, kendisine öğrettiğimiz hususî bir ilme sahipti. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeği bilmedikleri gibi, (Allah’tan gelen) ilme dayalı olarak da hareket etmezler. (*)
~Açıklama~
(*) Kader’in bizim için neler sakladığını biz bilemeyiz. Bize düşen, mevcut zahirî şartlara göre davranmak ve gerekli tedbirleri almaktır. Eğer davranışlarımızda İlâhî buyruklar istikametinde hareket edersek, Kader’e uygun olarak hareket etmiş olur ve neticede onu tenkitle başımızı onun örsüne vurmayız. Hz. Yakub’un oğulları gösterişli ve güçlü-kuvvetli idi. Bir yabancı ülkenin başşehrine aynı kapıdan bir arada girmeleri dikkatleri üzerlerine çekebilir, halkta ve idarede kuşku uyarabilir ve dolayısıyla bir zarara maruz kalabilirlerdi. Bu sebeple Hz. Yakup (a.s.), bir tedbir olarak onlara farklı farklı kapılardan girmelerini tavsiye, peygamber ve baba tavsiyesi emir niteliğinde olduğundan, emretti. Fakat Cenab-ı Allah (c.c.), mutlak hakimiyetini, O ne dilerse onun olacağını ve bu dileme karşısında beşerî tedbirin bir işe yaramayacağını itikadî bir esas olarak hatırlatmakta, fakat Hz. Yakub’un davranışını da tasvip edip, onu bir ilme dayalı davranış olarak takdim buyurmaktadır. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeklerden habersizdir ve Allah’tan gelen ilme dayanmadan hareket etmektedirler.
وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٦٩)
69. Nihayet Yusuf’un huzuruna vardılar. Yusuf, öz kardeşini çok sıcak karşıladı ve O’na hususî muamelede bulunup, “Bilesin ki ben, senin kardeşinim; onların baştanberi yapageldikleri şeyleri dert etme!” dedi.
فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فِي رَحْلِ اَخِيهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْعِيرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ (٧٠)
70. Yusuf, kardeşlerinin yüklerini hazırlatıp hayvanlarına yükletti. Bu arada, (çok kıymetli) su kabını da öz kardeşinin yükünün içine koydu. Onlar bir müddet yol gitmişlerdi ki, bir görevli arkalarından, “Ey kafile! Durun! Siz, hırsızsınız!” diye bağırdı.
قَالُٓوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ (٧١)
71. Hemen geriye, gelenlere doğru dönüp şaşkınlık içinde, “Ne var? Neyiniz eksik?” diye sordular.
قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَٓاءَ بِهِ حِمْلُ بَعِيرٍ وَاَنَا۬ بِهِ زَعِيمٌ (٧٢)
72. “Hükümdarın meşrubat kabı kayıp; bulup getirene de bir deve yükü mükâfat var!” cevabını verdiler. Gelen ekibin başkanı, “Ben de onu bulup getirmeye kefil oldum!” dedi.
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِقِينَ (٧٣)
73. “Allah’a yemin olsun,” dediler, “siz de biliyorsunuz ki, biz bu yerde bozgunculuk çıkarmak için gelmedik; biz hırsız da değiliz.”
قَالُوا فَمَا جَزَٓاؤُ۬هُٓ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِبِينَ (٧٤)
74. Gelenler, “Pekalâ,” diye karşılık verdiler, “eğer yalan söylüyorsanız, hırsızlık yapanın sizdeki cezası nedir?”
قَالُوا جَزَٓاؤُ۬هُ مَنْ وُجِدَ فِي رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَٓاؤُ۬هُۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ (٧٥)
75. “Cezası şudur: O kap kimin yükünde bulunursa o şahıs, malı çalınanın kölesi olur. Hırsızlık zulmünü işleyenleri biz böyle cezalandırırız.”
فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَٓاءِ اَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَٓاءِ اَخِيهِۜ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۜ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ فِي دِينِ الْمَلِكِ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَفَوْقَ كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ (٧٦)
76. (Kafile geri döndü ve Yusuf,) öz kardeşinin yükünden önce diğer kardeşlerinin yüklerini aratmaya başladı. Su kabı, en sonunda kardeşinin yükünde çıktı (ve böylece kardeşi yanında kalmış oldu). İşte Biz, Yusuf için böyle bir ‘plan’ kurduk. Yoksa, hükümdarın dinine (kanunlarına) göre kardeşini alıkoyamazdı; fakat Allah ne dilerse o olur (ve Allah, bir şeyi dileyince onun sebeplerini de hazırlar). Biz, kimi dilersek onu böyle mertebe mertebe yükseltiriz. Ve her bir bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen (ve hepsinin üstünde her şeyi bilen olarak Allah) vardır. (*) / (**)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, çok önemli dersler ihtiva etmektedir. Kısaca: Bir Müslüman, bulunduğu ve bilhassa barındırıldığı bir yerde bozgunculuk yapamaz. Din, aynı zamanda dünya hayatını da düzenleyen kanunlar mecmuası manâsına da gelir veya bu kanunlar mecmuası, Din’in bir boyutunu teşkil eder. Kimse, bilhassa tamamıyla bilmediği bir konuda son sözü söyleme iddiasında bulunmamalı ve kendisi üzerinde daha iyi bir bilenin olabileceğini her zaman hesaba katmalıdır. Bilme konusunda, her şeyi kusursuz olarak bilen Hz. Allah’a varıncaya kadar mertebeler vardır.
Âyet, “Her bir bilenin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” değil de, “Her bir bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” demekle, bilgi sahibi olma ile bilen olmanın farkını ortaya koymaktadır. Bilgi ile ilim farklıdır. İlim, bir muhassala, yani bilgilerin neticesinde ortaya çıkan kesin sonuçtur. Bu noktada Bediüzzaman hazretleri, “Gerçek yol gösterici âlim, koyun olur, kuş olmaz. Koyun, yavrusuna verir hazmedilmiş saf sütünü; kuş yavrusuna verir kusmuğunu.” der. (Sözler, “Lemeât,” 981) Bilgi ise malûmattan ibarettir, yani ilmin malzemesidir.
(**) Bu âyetlerde anlatılan hadise hakkında birtakım yorumlar yapılmışsa da, burada doğru olan tevcih, Allahü a’lem şu olsa gerektir: 70’inci âyette Hz. Yusuf’un kardeşinin yüküne koyduğu kap için ‘sikaye’ kelimesi kullanılmakta, 72’nci âyette kayıp meşrubat kabını aramaya çıkanlar ona ‘suva’ demekte, 76’ncı âyette kardeşinin yükünden çıkan kap için kullanılan zamirle yine ‘sikaye’ye atıfta bulunulmaktadır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim, hadiselerdeki planı, “İşte Biz, Yusuf için böyle bir ‘plan’ kurduk.” demekle Allah’a nisbet etmektedir. Bir başka nokta olarak, Hz. Yusuf’un su kabını kardeşinin yüküne koymasıyla, onu aramaya çıkanların kafileye seslenmesi arasına, iki hadisenin birbirinin devamı veya birbirine sebep-sonuç olduğu manâsına gelecek fe edatı yerine, ikisini birbirinden ayıran ve arada daha başka şeylerin de geçtiğine işaret eden, ‘sonra’ manâsına sümme kullanılmaktadır. Bütün bunlardan çıkarılabilecek sonuç şudur:
Kral’ın bütün yetkilerini kullanan Hz. Yusuf (a.s.), sarayda Kral’a ait olduğu bilinen fakat kendisine hediye edilmiş olan veya kendisinin kullandığı çok kıymetli su kabını hediye olarak kardeşinin yüküne koymuştur. Bu arada kralın meşrubat kabı da bir şekilde kaybolunca, ilgili saray görevlileri, onu bulup getirene bir deve yükü buğday va’detmişler, bunun üzerine onu aramaya çıkanlar, buğday almak için dışarıdan gelen kervanlardan şüphelenmişlerdir. Hz. Yakub’un oğullarının yükleri aranınca Hz. Yusuf’un su kabı Hz. Yusuf’un anne-baba bir kardeşinin yükünde çıkmış, bunun üzerine Hz. Yakub’un şeriatına göre Hz. Yusuf’un kardeşi sarayda alıkonmuştur. Burada Hz. Yusuf’un kardeşi masum olmasına ve Hz Yusuf da bunu bilmesine rağmen, ümit edilen netice ve Hz. Yusuf’un misyonu açısından, nasıl Hz. Yusuf uzun yıllar iftiralara katlanmak zorunda kalmışsa, kardeşi de bir süre hırsızlık suçlamasına katlanmak zorunda kalacaktır. Hadiseler belli bir neticeye göre cereyan etmiştir ve bütün hadiselere hükmeden Cenab-ı Allah’tır. Dolayısıyla âyette Cenab-ı Allah (c.c.), İşte Biz, Yusuf için böyle bir ‘plan’ kurduk buyurmaktadır. Bu, bizim açımızdan bir plandır ama, Hz. Allah (c.c.) açısından ise hadiseleri yönlendirmedir, hadiselere hükmetmedir, O’nun icraatıdır, kaderdir.
Kader, mü’minler hakkında daima hayır yüklüdür. Allah (c.c.), onlar için takdir buyurduğu hayır neticenin alınması yolunda, mü’minleri hatalarından dolayı Kader’in taşlarına maruz bırakabilir. Bu taşlar, onların hatalarının affına sebeptir. İşte, Hz Yakub’un Hz. Yusuf ve kardeşi dışındaki oğulları, kardeşlerine karşı hatalarını kuraklıkla, Mısır yollarında, kardeşlerinin hırsızlık suçlamasına maruz kalması ve O’nu Mısır sarayında bırakmak mecburiyetinde kalmakla ödemişlerdir. Hemen arkadan gelecek olan âyet, onların Hz. Yusuf ve ismi Ahd-i Atik’de Bünyamin olarak geçen kardeşi hakkında halâ iyi hisler beslemediklerini ve Hz. Yusuf’a halâ iftira atabilecek durumda olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, onların Kader’den bir taşa maruz bırakılmaları gerekmektedir. Onlar hakkında hayırlı olan da budur. Sonunda gerçeği bütün açıklığıyla görecek, babaları Hz. Yakub’un Hz. Yusuf’a niye daha fazla ihtimam gösterdiğini anlayacak, Allah’ın tercihine ve hakikate boyun eğecek, bu kendi haklarında da hayırlı olacak ve Allah’ın dini, Hz. Yusuf ve kardeşleri sebebiyle bir süre Mısır’da hakim hale gelecek, nesilleri Mısır’da önemli mevkiler elde edeceklerdir (Mâide Sûresi/5: 20). Bu kutlu hedef için asıl ve en büyük üzüntü, sıkıntı ve musibetlere katlananlar ise, rasûl olmaları hasebiyle Hz. Yusuf ve Hz. Yakup’tur.
قَالُٓوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ فِي نَفْسِهِ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًاۚ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ (٧٧)
77. “Ne diyelim!“ diye karşılık verdiler: “Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı.” Yusuf, bu isnatlarından duyduğu üzüntüyü içine atıp, bunu onlara belli etmemekle birlikte kendi içinden, “Siz, şu anda kötü bir durumdasınız (da böyle diyorsunuz). Ama Allah, bu iddianızla ilgili gerçeği çok iyi bilmektedir.” dedi.
قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَزِيزُ اِنَّ لَهُٓ اَبًا شَيْخًا كَبِيرًا فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ (٧٨)
78. “Ey vezir!” dediler: “Bunun çok yaşlı bir babası var, (bu şekilde alıkonulmasına ve ayrılığına dayanamaz). Ne olur, onun yerine bizden birini alıkoy. Doğrusu biz seni anlayışlı, her bakımdan iyiliğe adanmış biri olarak görüyoruz.”
قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اَنْ نَأْخُذَ اِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُٓۙ اِنَّٓا اِذًا لَظَالِمُونَ۟ (٧٩)
79. Yusuf, “Allah korusun!” diye karşılık verdi: “Biz, malımızı kimin yanında bulmuşsak onu alıkoyarız. Aksi takdirde, şurası bir gerçek ki, büyük haksızlık yapmış (zalim)lerden oluruz.”
فَلَمَّا اسْتَيْـَٔسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّاۜ قَالَ كَبِيرُهُمْ اَلَمْ تَعْلَمُٓوا اَنَّ اَبَاكُمْ قَدْ اَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ فِي يُوسُفَۚ فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ حَتّٰى يَأْذَنَ لِ۪ٓي اَبِ۪ٓي اَوْ يَحْكُمَ اللّٰهُ لِيۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ (٨٠)
80. Nihayet, Yusuf’un O’nu vermesinden ümitlerini kesince (çaresiz oradan ayrıldılar) ve bir tarafa çekilip aralarında konuşmaya başladılar. En büyükleri, “Bilmez misiniz ki,” dedi, “babanız, bu hususta Allah huzurunda sizden kesin söz almıştı. Daha önce Yusuf hakkında da büyük bir kusur işlemiştiniz. Babam, gelebilirsin deyinceye veya Allah (kardeşimi alıp gitme veya ölüm gibi) hakkımda bir hüküm verinceye kadar, buradan bir adım atmam. Allah, her zaman en hayırlı hükmü verendir.
اِرْجِعُٓوا اِلٰٓى اَبِيكُمْ فَقُولُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّ ابْنَكَ سَرَقَۚ وَمَا شَهِدْنَٓا اِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظِينَ (٨١)
81. “Şimdi siz gidin ve babanıza vararak deyin ki: ‘Muhterem babamız! İnan ki, oğlun hırsızlık yaptı. Ancak bildiğimiz, gözlerimizle gördüğümüz bir hadiseye şahitlikte bulunuyoruz. (O’nu koruyacağımıza dair söz verirken,) gelecekte ne olacağını bilemezdik. Biz, gaybın bekçileri değiliz ki!
وَسْـَٔلِ الْقَرْيَةَ الَّتِي كُنَّا فِيهَا وَالْعِيرَ الَّتِ۪ٓي اَقْبَلْنَا فِيهَاۜ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ (٨٢)
82. ‘Bize inanmıyorsan, gittiğimiz ve hadisenin geçtiği şehrin ahalisine, istersen, birlikte geldiğimiz kafiledekilere de sor. Biz, gerçekten doğruyu söylüyoruz.’”
قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَمِيلٌۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَنِي بِهِمْ جَمِيعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ (٨٣)
83. Dönüp, babalarına bunları söylediler. Yakup, (kendi içinden) dedi: “Hayır, bütün bu olup bitenler, nefsinizin sizi sürüklediği bir iş(in devamından başka bir şey değil)! Bana düşen, yine güzelce sabretmektir. Öyle umuyorum ki Allah, onların (Yusuf, Bünyamin ve en büyük kardeşleri) hepsini bana getirecek, beni bütün kaybettiklerimle buluşturacaktır. (*) Çünkü O, Alîm (her şeyi en iyi ve hakkıyla bilen)dir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.
~Açıklama~
(*) Hz. Yakup (a.s.), bir peygamber firasetiyle bütün bu olup bitenlerde İlâhî bir sır olduğunu sezmiş, Hz. Yusuf’un yıllar önce kaybolup gidişine yanarken, bu defa iki oğlunun birden başka diyarlarda kalmasıyla hadiselerin mutlu bir neticeye doğru yürüdüğünü farketmiştir. Çünkü, mü’min ve mü’minler cemaati hakkında, eğer o mü’min ve mü’minler cemaati Allah’ın yolunda gidiyorlarsa, hadiselerin gittikçe kararması, ufkun birden açılacağına, yani mutlu sonun yakın olduğuna işarettir. Karanlığın son noktası aydınlıktır.
وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَٓا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظِيمٌ (٨٤)
84. Onlardan yüz çevirmiş, artık kendi halinde “Vah Yusuf! Neredesin Yusuf?” diyerek ağlıyor, sızlanıyordu. Üzüntüsünden ağlaya ağlaya gözlerine ak düştü ve görmez oldu. (*) Oğullarına duyduğu kızgınlığı hiç belli etmiyor ve onu hep (bir diken yutar gibi) yutuyordu.
~Açıklama~
(*) Hz. Yakub’un Hz Yusuf’a duyduğu, Cenab-ı Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellisi olarak çok derin bir şefkatti. Cenab-ı Allah’ın bu iki ismi, bütün kâinatı kucaklar, herkesin ihtiyacına cevap verir; varlıkların yollarını aydınlatır, hayatî rızıklarını garanti altına alır ve onlardan insan ve cinler gibi irade sahibi olanları, kendi hiçliklerini kabul ettikleri sürece, tükenmez rahmet kaynağına ulaştırır. Şefkat, çok derin, çok duru, çok yüce ve çok mübarek bir histir. Bilhassa anne ve babalardaki karşılıksız şefkat hissi, kendi çocukları sebebiyle bütün çocukları kucaklayacak bir dereceye ulaşabilir. Bu hissin aynasında Cenab-ı Allah’ın engin rahmeti yansır. İnsanın içini de yakan bu hissin kavuruculuğuna karşı sığınak, Hz. Yakub’un dilinde ifadesini bulan “Allah’tır gerçek hayırlı koruyucu ve O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” hakikatidir. (Mektubat, “Sekizinci Mektup”)
قَالُوا تَاللّٰهِ تَفْتَؤُ۬ا تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضًا اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِكِينَ (٨٥)
85. Etrafındakiler, “Allah’a yemin olsun ki,” dediler, “aradan bunca zaman geçti, halâ Yusuf’u dilinden koymuyorsun. Bu gidişle ya kederinden eriyip gidecek, yahut da öleceksin!”
قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثِّي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٨٦)
86. Yakup, “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum. Hem, Allah’ın bana öğretip de bildiğim öyle şeyler var ki, siz onları bilmiyorsunuz.” diye cevap verdi. (*)
~Açıklama~
(*) Ulvî dertler ve ızdıraplarla dertkeş ve muzdarip olanlar, derde dermanı dertte aramış ve dertte bulmuşlardır. “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş,” bu manâda bir dertlinin söylediği sözdür. Alvarlı Muhammed Lütfi efendi hazretleri de, Derd-i derûnuma derman arardım; Dediler derdindir, dermanın senin. der. Bu tür konular üzerinde çok duran Bediüzzaman hazretleri ise, ihtiyarlık halinde, sürgünde, gurbette, dağlar arasında, güz mevsiminde ve akşam karanlığında içinde derin bir sızı duyup da, Yâ Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem, bî-ihtiyârem! El-amân gûyem, af cûyem, medet hâhem zi-dergâhet İlâhî! (Yâ Rab! Garibim, kimsesizim, zayıfım, güçsüzüm, hastayım, âcizim, ihtiyarım, seçeneğim yok! Aman diyorum, af dileniyorum; İlâhî, dergâhından medet istiyorum!) diye inlediği anda, birden imanın nûru, Kur’ân’ın içinde akıttığı bereketlerle, “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” ve “Eğer yüz çevirip giderlerse, sen ‘Allah bana yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben, O’na dayandım, O’na güvendim ve O, Büyük Arş’ın Rabbidir.’ de!” âyetlerini okur.
Sonra da, nefsine şöyle seslenir:
Bırak bîçâre feryâdı, belâdan kıl tevekül: zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil! Belâ vereni buldunsa eğer, safâ ender vefâ ender atâ ender belâdır bil! Madem öyle, bırak şekvayı şükret, çün belâbil demâ keyfinden güler hep gül-mül. Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender heba ender belâdır bil! Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl. Tevekkül ile belâ yüzünde gül, ta o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.
(Bırak bîçare feryadı, belâdan kıl tevekkül. Zira feryat, belâ içinde hata, hata içinde belâdır bil! Belâ vereni buldunsa eğer, o zaman belâ içinde atâ, atâ içinde vefâ, vefâ içinde safâdır bil! Madem öyle, bırak şikâyeti şükret, çünkü bülbüller, daima güllerin, çiçeklerin mutluluğuyla mutludur;Eğer belâyı vereni bulmazsan, bu takdirde bütün dünya belâ içinde kayıp, kayıp içinde fânîlik, fânîlik içinde cefadır bil. Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl. Tevekkül ile belâ yüzünde gül, ta o da gülsün; o güldükçe küçülür ve değişir.)
En büyük belâ veya dert, dert edilmesi gereken en büyük mesele Âhiret meselesi, ebedî hayatı kazanma meselesidir ki, işte bu “cihan dolu belâ” varken, dünyevî bütün musibetler hiç hükmündedir. Bediüzzaman, bundan sonra, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’den ve Ataullah İskenderânî’den nakilde bulunur. Mevlâna şöyle der: O, “Ben Rabbiniz değil miyim?” dedi; sen, “evet” dedin. Nedir “Evet” demenin şükrü? Devamlı belâ çekmektir. Nedir “Evet” demenin sırrı? Şu demektir ki ben, fakr u fenâ dergâhındaki dervişler halkasının serzâkiriyim. Hz. Bediüzzaman’ın Hıkem-i Ataiyye sahibi Ataullah İskenderî’den yaptığı nakil ise şudur: O’nu kaybeden neyi buldu? O’nu bulan ise neyi kaybetti? (Mektûbât, “Altıncı Mektup”tan)
يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخِيهِ وَلَا تَا۬يْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَا۬يْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (٨٧)
87. (Bir defa daha oğullarını uğurladı ve) “Ey oğullarım!” dedi: “Bütün melekelerinizi kullanarak Yusuf ve kardeşi hakkında bilgi edinmeye çalışın. Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَزِيزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّقِينَ (٨٨)
88. Varıp, yine Yusuf’un huzuruna girdiler ve “Ey vezir,” dediler, “bizi de, evimizi de gerçekten darlık ve kıtlık vurdu; ama az bir meblâğla gelebildik; fakat sen elimizdekine bakmadan yine bize dolu dolu ver, sadakan olsun! Hiç kuşkusuz Allah, fazladan iyilikte bulunanları bol bol mükâfatlandırır.”
قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ (٨٩)
89. Yusuf ise, “Hani o bilmezlik vaktinizde Yusuf’a ve kardeşine yaptıklarınızın farkındasınız değil mi?” deyiverdi.
قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخِيۘ قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُضِيعُ اَجْرَ الْمُحْسِنِينَ (٩٠)
90. “Yoksa sen, evet sen, Yusuf musun?” diye haykırıştılar. “Ben Yusuf’um, bu da kardeşim!” diye cevap verdi Yusuf. “Allah, bizi lütfuna mazhar kıldı. Doğrusu şu ki, kim O’na karşı derin saygı duyar, O’na karşı gelmekten sakınır ve O’na itaatla birlikte başına gelenlere de sabrederse, hiç şüphesiz Allah, böyle iyiliğe adanmış ve O’nu görürcesine davranan kimselerin mükâfatını asla zayi etmez.”
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـِٔينَ (٩١)
91. “Allah’a yemin olsun ki, gerçekten Allah seni bize tercih etti; (*) biz, başka değil, ancak çok büyük bir yanlışın içindeydik.” dediler.
~Açıklama~
(*) Ziya Paşa, bu âyetten hareketle, bir beyit düşer: Zalimlere dedirtir bir gün Kudret-i Mevlâ: “Tellahi, lekad âserakellahü aleynâ!”
قَالَ لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ (٩٢)
92. Yusuf, hemen söze girdi: “Hayır! Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir. (*)
~Açıklama~
(*) Peygamber tavrını, tabiî olarak Hz. Yusuf’un bütün davranış ve sözlerinde görmek mümkündür. Karşısında hatasını itiraf edenlere bir peygamber olarak mukabelesi af oldu; onları suçluluk duygusu içinde bırakmadı ve yaptıklarından dolayı asla kınama yoluna gitmedi. Bu, Allah ahlâkıyla ahlâklanmanın tecellisi olan tavır, Allah’ın Son Elçisi, bütün peygamberlerin en büyüğü Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’da çok daha öte bir şekilde tecelli etmiş ve O, Mekke’yi fethettiği zaman, tam 21 yıl kendisine bir an kötülükten geri durmamış, kendisini memleketinden çıkarmış, sonra üzerine defalarca savaş açıp ordular sevketmiş, en sevdiği insanların şahadetine sebep olmuş ve artık haklarında vereceği hükmü bekleyen bütün Kureyş halkına, “Ben, bugün size Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.’ Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!” buyurmuştur. Bu aynı tavrı Müslüman fatihler de fethettikleri ülke halklarına göstermişlerdir. Bunun da en muhteşem misallerinden biri olarak, Hz. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince, Ayasofya’ya toplanmış bulunan Bizanslılara aynı sözlerle hitap etmiş ve onlara can, mal, ibadet emniyeti bahşetmiştir. İslâm’ın yolu budur.
Kur’ân-ı Kerim, kıssaların en güzeli olan bu kıssa ile çok önemli dersler vermektedir. Mekke’de Müslümanların işkencelerden en çok bunaldıkları anda inen bu sûre, bir yandan onlara nihaî zaferi müjdelerken, bir yandan da Kureyşli müşriklere, “Muhammed’le olan bu meselenizde netice farklı olmayacaktır. Sonunda, Yusuf’un kardeşlerinin Yusuf’a söylediği gibi, siz de O’na hatanızı itiraf etmek zorunda kalacaksınız. Ama O size asla farklı davranmayacaktır.” hatırlatmasında bulunmaktadır.
اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَبِي يَأْتِ بَصِيرًاۚ وَأْتُونِي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَعِينَ۟ (٩٣)
93. “Şimdi, bu gömleğimle gidin ve onu babamın yüzüne sürün, gözü açılacaktır. Sonra da, bütün ailelerinizi toplayıp birlikte bana gelin!”
وَلَمَّا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنِّي لَاَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ (٩٤)
94. Kafile yola çıktı. O anda babaları çevresindekilere, “Doğrusu ben Yusuf’un kokusunu alıyorum; sakın bana, sen bunamışsın falan demeye kalkmayın!” dedi. (*)
~Açıklama~
(*) Daha önce başka münasebetlerle de üzerinde durulduğu üzere, peygamberlerin mucizeleri ilmî gelişmelerin nihaî sınırını çizmektedir. Bu son iki âyetten, eğer Hz. Yakub’un gözü katarakt olmuşsa, O’nu ameliyata gerek olmadan giderecek bir maddenin varlığı ve görüntü ve ses gibi, kokunun da nakledilebileceği çıkarılabilir. Kur’ân, bu konuda beşeri teşvik etmektedir. Burada sorulabilecek bir soruya ve cevabına da Bediüzzaman hazretleri şöyle temas etmektedir: Hz. Yakup, tâ Mısır’dan Yusuf’un gömleğinin kokusunu aldı da, O’nun yakınındaki kuyuya atıldığını neden göremedi? Buna cevap, yine Hz. Yakup’tan nakledilir: “Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazen (ve birden) görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup, her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakit de ayağımızın üstünü göremeyiz.” (Mektubat, 49) Evet, peygamberlerin elinde mucizeleri yaratan da Allah’tır. O dileyip müsaade etmedikçe, peygamberler de istedikleri zaman mucize gösteremezler.
قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ الْقَدِيمِ (٩٥)
95. Fakat yanındakiler, “Vallahi,” dediler, “sen halâ o eski saflık ve şaşkınlığında devam etmektesin.”
فَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَ الْبَشِيرُ اَلْقٰيهُ عَلٰى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصِيرًاۚ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنِّ۪ٓي اَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٩٦)
96. Derken müjdeci geldi ve gömleği Yakub’un yüzüne sürünce gözleri açıldı. (Bu arada, diğer oğulları da geldiler.) Yakup, “Ben size, ‘Allah’ın bana öğretip de bildiğim öyle şeyler var ki, siz onları bilmiyorsunuz.’ dememiş miydim?” dedi. (*)
~Açıklama~
(*) En yakınlarında bulunan insanlar tarafından anlaşılmamak ve bu insanların fizikî yakınlık içinde uzaklığı yaşamaları, peygamberler ve onların mirasçısı büyük zatların kaderi gibidir. Fizikî yakınlık ve bunun hasıl ettiği ülfet, ünsiyet, gözler ve kalbler üzerinde âdeta birer perde olmaktadır.
قَالُوا يَٓا اَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَٓا اِنَّا كُنَّا خَاطِـِٔينَ (٩٧)
97. Oğulları, “Ey bizim babamız! Bizim için günahlarımızdan dolayı Allah’tan bağışlanma dile. Çünkü biz, gerçekten büyük bir yanlışın içinde idik!” itirafında bulundular.
قَالَ سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِ۪يۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٩٨)
98. Yakup, “Sizin için ileride Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. (*) Hiç şüphesiz O, Ğafûr (günahları çok bağışlayan)dır; Rahîm (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen mü’min kullarına karşı hususî rahmeti pek bol olan)dır.” karşılığını verdi.
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimiz ve ümmetiyle alâkalı olarak da, Eğer onlar, nefislerine zulmetmek demek olan bir günah işlediklerinde sana gelseler ve günahlarının affı için Allah’a yalvarsalar, (o şanı çok yüce, en büyük) Rasûl de onlar için Allah’tan bağışlanma dilese, bu takdirde Allah’ı kullarının tevbesine af ve fazladan mükâfatla karşılık veren ve Kendisine yönelen kullarına karşı pek merhametli olarak bulacaklardır (Nisâ Sûresi/4: 64) buyurur. Bir başka âyet-i kerimede de, Onlar için dua et. Hiç şüphesiz senin duan, onlar için bir huzur ve tatmin vesilesidir (Tevbe Sûresi/9: 103) denir. Peygamberin ümmeti için duası ve onlar adına günahlarının bağışlanmasını dilemesi çok önemlidir. Bir defa, O’nun duası Allah katında daha makbuldür.
İkinci olarak, O’nun dua ve istiğfarı, bir bakıma ümmetinden razı olduğunu göstereceği için, Cenab-ı Allah, O’nun rızasıyla razı olur ve razı oldukları hakkındaki dua ve istiğfarı geri çevirmez. Bu bakımdan, Hz. Yakub’un çocukları, O’ndan kendi adlarına istiğfar etmesini istemektedirler. Bu noktada, şüphesiz onların da istiğfar etmesi gerekmekle birlikte, hata ve günah işlediklerini içten itiraf edip istiğfar isteğinde bulunmaları, bir bakıma tevbe yerine geçebilir.
Bununla birlikte, Hz. Yakup (a.s.), onlar hakkındaki istiğfarı ileriye atmıştır. Bunun sebebi şu olsa gerektir: Bir peygamber, en yakınları için de olsa, Allah’tan izinsiz ve onların haline tam vâkıf bulunmadan dua da etmez, istiğfar da etmez. Cenab-ı Allah (c.c.), daha önce Hz. Nuh ve Hz. İbrahim’le ilgili olarak geçtiği üzere (Tevbe Sûresi/9: 114; Hûd Sûresi/11: 46), en yakın akrabadan, hattâ evlât ve ata/baba da olsalar, inanmayanlar için istiğfarda bulunmayı yasaklamıştır. Bu sebeple, Hz. Yakup (a.s.), hem Allah’ın iznini beklemek ve hem de çocuklarının halini ve samimiyetlerini gözlemek için haklarında istiğfarı ileriye bırakmıştır.
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا مِصْرَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِنِينَۜ (٩٩)
99. (Yakup ailesi, nihayet Mısır’a ulaştı ve kendilerini karşılayan) Yusuf’un yanına vardılar. Yusuf, babası ile annesini kucakladı; onlara hususî muamelede bulundu ve gelenlerin hepsine birden, “Allah’ın dilemesi ve izni ile (her türlü korku ve üzüntüden) emin olarak Mısır (başşehrine) buyrun!” dedi.
وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًاۚ وَقَالَ يَٓا اَبَتِ هٰذَا تَأْوِيلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقًّاۜ وَقَدْ اَحْسَنَ بِ۪ٓي اِذْ اَخْرَجَنِي مِنَ السِّجْنِ وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْنِي وَبَيْنَ اِخْوَتِيۜ اِنَّ رَبِّي لَطِيفٌ لِمَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ (١٠٠)
100. Babası ve annesini tahtına oturttu. (*) Onlarla birlikte bütün kardeşleri, Yusuf’un önünde saygı ve makamına bağlılık ifadesi olarak eğildiler. Yusuf, “Babacığım!” dedi: “İşte, küçükken gördüğüm rüyanın tabiri; Rabbim, o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana ne büyük ihsanlarda bulundu: beni zindandan kurtardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi ve bizi buluşturdu. Gerçekten Rabbim, her ne dilerse onu pek güzel şekilde ve insanların göremeyeceği bir incelik içinde yerine getirir. Şüphesiz O, evet O, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir; Hakîm (bütün hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.
~Açıklama~
(*) Ahd-i Atik’te Hz. Yusuf’un öz annesinin, kardeşi Bünyamin’in doğumu esnasında vefat ettiği ve Mısır’a gelen annesinin ise O’nun üvey annesi olduğu belirtilir. Kur’ân-ı Kerim, bu konuda bilgi vermez. Fakat çok defa üvey anneye de anne denildiği cihetle, bu doğru da olabilir. Âyette baba ve anne için ‘vâlideyn’ yerine ebeveyn kullanılması, bunun doğru olduğunu gösterebilir. Çünkü daha önce de ifade edildiği üzere (Tevbe Sûresi, not 24), Arapça’da asıl baba vâlid, anne vâlidedir. Baba manâsında da kullanılan eb ise, babalık, dede gibi anlamlara da gelir.
رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الْاَحَادِيثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيِّ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ (١٠١)
101. “Rabbim! Bana iktidar ve hakimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, (rüyalar dahil) hadiselerin manâ ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler içine kat!” (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Yusuf (a.s.), dünya adına rahata kavuştuğu, en sonunda anne-babasıyla da buluştuğu anda Cenab-ı Allah’tan vefatını istemekle önemli bir ders daha vermektedir. Her peygamber, çok mühim bir misyonla gönderilir ve bu misyonu eda edince de, artık dünyada daha fazla kalmanın bir manâsı olmadığı için öteyi ister. Demek ki, rüyasının te’vili çıkınca Hz. Yusuf (a.s.), misyonunun bittiğini düşünmüştür. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz de (s.a.s.), daha Mekke’de iken Batn-ı Nahle’de kendisine cinlerden bir grup iman edince, daha önce insanlardan da inananlar olduğu için misyonunun bittiğini ve vefatının yakın olduğunu düşünmüştü. İşte, her insanın yaratılışının gayesi veya gayeleri vardır. Bu gayelerin en güzeli de, Allah’ın adını duyurmak ve O’nun yüceltilmesine çalışmaktır. Bu misyonun kahramanları peygamberlerdir. Diğer insanlar da, hayatlarını onların izinde aynı gaye uğrunda örgülemelidirler. Ancak bu gayenin tahakkuku içindir ki, hayatta kalmak arzu edilebilir. (Sonsuz Nur 1: 67–68)
Hz. Yusuf (a.s.), bu duasıyla şu dersi vermekte ve şu tembihte de bulunmaktadır:
“Dünyanın en lezzetli saadetinden çok daha büyük ve çekici bir saadet ve ferahlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır. Ölüm, işte bu saadete açılan kapıdır. Bu sebeple, ölümden korkmamalı ve ondan ötesi için çalışmalıyız.” Hz. Yusuf’un bu duası, O’nun çok yüce sıddıkiyetini, dünyanın en parlak ve en sevinçli halinin bile ona gaflet veremediğini, onu meftun edemediğini, dolayısıyla yine Âhiret’i istediğini göstermektedir. (Mektubat, 269–270)
Hz. Yusuf’un bu duasında, bütün nimetler içinde en büyük nimetin ve her zaman istenmesi gereken şeyin Müslüman olarak can verip, salihlere katılabilmek olduğu gerçeği de yatmaktadır.
ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهِ اِلَيْكَۚ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ اَجْمَعُٓوا اَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ (١٠٢)
102. (Ey Rasûlüm!) Bütün bunlar, (geçmişe ait, görüp yaşamadığınız) gayb haberlerindendir ki, onları sana vahiy yoluyla bildiriyoruz. Yoksa sen, bütün o düzen kuranlar yapmayı planladıkları iş üzerinde bir araya geldiklerinde ve planlarını yaparlarken elbette yanlarında değildin.
وَمَٓا اَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ (١٠٣)
103. Şunu unutma ki, herkesin mü’min olmasını sen ne kadar hırsla arzu etsen de, insanların çoğu iman edecek değillerdir.
وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ۟ (١٠٤)
104. Sen, Kur’ân’ı tebliğ etmene karşılık olarak onlardan bir ücret de talep etmiyorsun. Hem o (Kur’ân), başka değil, bütün şuurlu varlıklar için sadece bir ders, bir hatırlatma, bir öğüttür.
وَكَاَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ (١٠٥)
105. (Kur’ân’ın dile getirdiği iman hakikatlerine) göklerde ve yerde o kadar çok deliller var ki! Fakat onlar, bu delillerle sürekli iç içe, yan yana bulundukları halde hep bir aldırmazlık içindedirler.
وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ (١٠٦)
106. Onların çoğu, şirk koşmaksızın Allah’a inanıyor da değillerdir. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim, şirki en büyük zulüm olarak ilan etmekte (Lokman Sûresi/31: 13) ve şirk koşmadan Allah’a inanmayı kurtuluş vesilesi saymaktadır (En’âm Sûresi/6: 82). Fakat şirkten kurtulmak da kolay değildir. Şirkin pek çok çeşitleri vardır. Allah’tan başka bir yaratıcı ve mutlak yönetici kabul etmek veya yaratmada ve mutlak yönetiminde O’na yardımcılar isnat etmek; kişilere, kâinatın hayatında ‘kanun’ adı verilen bazı itibarî prensiplere, ‘tabiat’a ve onda var kabul edilen güçlere, maddeye, ruha veya daha başka şeylere yaratmada pay tanımak; yeryüzü ve insan hayatı dahil kâinatın idaresinde O’na ortaklar koşmak; O’ndan başka güçlere helâl ve haram etme yetkisi vermek; O’na doğma, doğurma, çocuğu olma gibi insanî sıfatlar biçmek; O’nun insan veya daha başka varlıkların şekline girdiği gibi inançlar beslemek; insan veya başka herhangi bir varlığa İlâhî sıfatlar atfetmek; Allah’ı ihtiyaç ve âcizlik gibi yaratılmışlara ait eksikliklerle malûl addetmek; O’nu bütün kâinata sinmiş sârî bir ruh gibi ve kâinatı O’nun bir tezahürü gibi görmek; kısaca, O’nu gerektiği gibi tanımamak ve O’na ait olmayan sıfatlarla sıfatlandırmak şirk olduğu gibi; O’ndan başkasına ibadet etmek, başka varlık veya güçlerde kendilerine ait fayda ve zarar verebilme gibi hususiyetler olduğunu kabullenmek, dolayısıyla bunlar önünde ibadet manâsına gelecek şekilde baş eğmek; başka varlık veya güçlere dua etmek de şirktir. Yine, ibadetlerimizde bilerek ve niyet temelinde riya ve süm’aya girmek, yani ibadet ederken, daha geniş manâda, Allah’ın dinini tatbik iddiasında onu başkalarına gösteriş, kendimizden bahsedilme, onunla birtakım dünyevî maksatlar elde etme vesilesi yapmak ve bunu niyet olarak taşımak da (gizli) şirktir. İşte, pek çok insan Allah’a inanma iddiasında olsa da, bunlar ve bunlar gibi şirk çeşitlerinden kurtulamaz. Dolayısıyla şirk, çok dikkat isteyen bir husustur.
اَفَاَمِنُٓوا اَنْ تَأْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ اَوْ تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (١٠٧)
107. Acaba onlar, Allah’ın azabının başlarına gelip kendilerini büsbütün kaplamayacağından veya hiç farkında olmadıkları bir anda Kıyamet’in ansızın başlarında kopuvermeyeceğinden emin mi oldular?
قُلْ هٰذِهِ سَبِيلِ۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَصِيرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَنِيۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١٠٨)
108. (Ey Rasûlüm,) de ki: “İşte benim (ilim, hikmet, iman, ihlâs ve Tevhid) yolum: Ben, (körü körüne ve taklide dayalı olarak değil,) görerek, delile dayanarak ve insanların idrakine hitap ederek Allah’a çağırıyorum: ben ve bana tâbi olanlar. Ve Allah’ı şirkin her türlüsünden tenzih ederim, asla O’na ortak tanıyanlardan değilim ben.”
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحِ۪ٓي اِلَيْهِمْ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰىۜ اَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذِينَ اتَّقَوْاۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (١٠٩)
109. Senden önce gönderdiğimiz rasûller de başka değil, ancak memleketler ahalisi içinden çıkmış ve vahye mazhar kıldığımız birtakım erkeklerdi. Acaba (şu müşrikler) yeryüzünde seyahat edip, onlardan önce gelen (ve küfür veya şirkle birlikte zulümde ve fısk u fücurda diretip de helâk edilmiş bulunan) toplulukların âkıbetleri nasıl oldu, hiç bakmazlar mı? (Dünyanın ve dünya nimetlerinin faniliği ortada. O halde,) kalbleri Allah’a saygıyla dopdolu olan ve O’na karşı gelmekten sakınanlar için hayırlı olan elbette Âhiret yurdudur. (Ey insanlar!) Halâ akletmeyecek, gerçeği görmeyecek misiniz?
حَتّٰٓى اِذَا اسْتَيْـَٔسَ الرُّسُلُ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَٓاءَهُمْ نَصْرُنَاۙ فَنُجِّيَ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ (١١٠)
110. Öyle oldu ki, (daha önce helâk edilmiş bulunan topluluklara gelen) rasûller, (o toplulukların inkârda, zulümde ve fısk u fücurda diretmeleri karşısında,) her şey böyle gidecek galiba diye sanki ümitlerini yitirme noktasına geldikleri ve bütün bütün yalanlandıklarına âdeta kanaat getirdikleri bir anda kendilerine yardımımız ulaşıverdi. İşte Biz böyle dilediğimizi kurtarırız; hayatları günah hasadından ibaret suçlulardan ise zorlu baskınımız asla geri çevrilmez.
لَقَدْ كَانَ ف۪ي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۜ مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْدِيقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (١١١)
111. Bütün o rasûllerin kıssalarında gerçek akıl ve idrak sahipleri için üzerinde durulup düşünülmesi gereken bir ibret vardır. Bilin ki Kur’ân, uydurulmuş bir söz değildir. O, kendinden önce gönderilmiş bulunan (İlâhî) kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik eder (ve esasen onlar da Kur’ân’a delildir). Ayrıca o, açıklanması gereken her şeyi açıklar ve imana, imanda derinleşmeye açık kimseler için de baştan sona bir hidayet kaynağı ve çok büyük bir rahmettir.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal