03-] Bakara Sûresi (24-34)

وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ فِيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٢٥)

25. (*) İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (salih) işlerde (**) bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün eza-cefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır. (***)

-Açıklama-

(*) Bir belâğat mucizesi olduğu kadar, hem ulûhiyet gerçekleri, hem de mutlak-izafî bütün kâinat gerçekleri arasındaki muvazeneyi korumada bir denge mucizesi olan Kur’ân-ı Kerim, insanın irşadı adına terğib-terhib (rağbet-şevk verme ve sakındırma-korkutma) ve onun mânevî terakkîsinin iki kanadını teşkil eden havf-recâ (korku-ümit) dengesini de en küçük bir sapmaya meydan vermeden muhafaza eder. Her bir ferdin ümit ve beklentisine göre nihaî kurtuluşla müjdelediği mü’minlerden sonra kâfirleri ve münafıkları tanıtıp, küfürde ısrar edenleri Ateş’le korkutmasının hemen ardından, iman ve salih amelin neticesini en ferahlatıcı ifadelerle haber vermekle hem sıkışan ve ürperen ruhları rahatlatmakta, hem de iman ve salih amele teşvik ve terğibde bulunmaktadır.

(**) Kur’ân-ı Kerim, salih (sağlam, yerinde, arızasız ve yapmaya, tamire yönelik) amel veya iş tabirini mutlak bırakır; yani hangi amellerin salih amel kategorisine girdiğini tek tek açıklamaz. Salih amel, her şeyden önce, Kur’ân ve Sünnet temeline dayanan İslâm’ın salih gördüğü amellerdir ve bu arada namaz, oruç, zekât, Hac gibi ve daha başka –uygulamada salihliklerini sağlamak ve salihlik dereceleri kişiden kişiye ve her kişinin onları yerine getirmedeki samimiyet, kabiliyet ve gücüne göre değişiklik gösterse de– zâtında salihliği kesin ve tartışılmaz ameller vardır.

  • Bununla birlikte, Kur’ân’ın salih amel tabirini mutlak bırakmasında önemli bir espri söz konusudur.

Her şeyden önce yer, zaman ve şartların bazı amellerin salih olup olmamasında önemli tesiri vardır. Meselâ, bir idarecinin dairesindeki ciddiyeti vakar, yani salih, mahviyeti ise zillettir, salih değildir; fakat evinde, aile fertleri arasındaki ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazu olur. Zayıfın kuvvetli karşısındaki izzet-i nefsi övülecek bir vasıf olmakla birlikte, güçlünün zayıfa karşı izzet-i nefsi gurur ve büyüklenmedir. Bir insanın fedakârlığı ve müsamahası, kendisi adına ve şahsına yapılan kötülüklere karşı olursa salih bir amel, fakat toplum ve milleti adına olursa hıyanettir. Daha da çoğaltılabilecek bunlar ve benzeri misaller, amellerin salih olup olmamasındaki yer, zaman ve şartların önemini gösterdiğinden, Kur’ân-ı Kerim, bu kavramı mutlak bırakmıştır. Bu âyet, iman ve amel-i salihi bir arada ama ayrı ayrı anmakla, amelin imandan bir cüz, yani imanın şartı olmamakla birlikte, amelsiz imanın nihaî kurtuluş için kâfî sebep teşkil edemeyeceğini, ayrıca, imansız herhangi bir amelin de Âhiret adına hiçbir değerinin olmadığını ortaya koymaktadır.

(***) Âyet, her mü’min fert için Cennet içinde cennetler bulunduğunu ifade ile, bu cennetleri, barındırdıkları nimetlerle birlikte tasvir etmektedir. Cennet’te en büyük nimet, Cenab-ı Hakk’ın ebedî hoşnutluğu ve bazı âyetlerde imaen, bazı hadislerde açıkça ifade buyrulduğu üzere, O’nun Cemâlini kemiyet ve keyfiyet (nitelik ve nicelik) üstü müşahede etmedir. Bunlar gibi ve daha başka türde saf ruhî-manevî lezzetler, Cennet nimetleri içinde en büyük olmakla birlikte, onların anılması belli bir seviyeyi ilgilendirdiğinden, Kur’ân-ı Kerim, çok âyetlerinde Cennet nimetlerini daha çok cismanî nimetler gibi sunar. Mü’minin bedeni ve nefsi, hem dünyada ona hizmet ettiği, hem de birtakım dünya nimetlerinden belli ölçülerde mahrum bırakılma ve belli zorluklara koşulma gibi yollarla terbiyeden geçip Cennet’e ehil hale geldikleri için mü’min, Cennet’te onlara has zevk ve nimetlerle de mükâfatlandırılacaktır. Bununla birlikte bu zevkler, sadece cismanî zevkler gibi ele alınmamalıdır. Bunlardaki cismanîlik, pak ve arınmış bir cismanîlik olduğu gibi, manevî yanı ağır basan bir cismanîliktir de.

Meselâ, kadın olsun erkek olsun, her insan bir eşe, dosta, arkadaşa ihtiyaç duyar. İnsanın ihtiyaçlarını en fazla tatmin eden kalbine karşı bir kalbin bulunmasıdır ki, sevgilerini, aşklarını, şevklerini paylaşsınlar. Kalblerin en lâtifi, en şefkatlisi kadın kalbi olduğu için, Kur’ân-ı Kerim, Cennet’te daha çok erkekler için kadınları bir nimet olarak zikreder. Yoksa, orada kadınlar eşsiz, arkadaşsız kalacak değildir. Yardımlaşma, dertleşme, sohbet, rahmetten kaynaklanan karşılıklı muhabbet, şefkat ve ünsiyetin dünyada verdiği ve Âhiret’te vereceği lezzet, eşlerin birbirlerine verdiği cismanî lezzetin çok üstündedir. Ancak cismaniyetin altında ezilmiş ve onun lezzetlerine mağlûp olanlardır ki, yeme, içme ve ailevî münasebet gibi sadece cismanî zannettikleri lezzet kaynaklarında saklı bulunan çok daha öte manevî lezzetleri bilemediklerinden, Cennet’i de yalnızca bir cismanî lezzetler harası görebilirler.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيِٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ يُضِلُّ بِهِٓ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًاۜ وَمَا يُضِلُّ بِهِٓ اِلَّا الْفَاسِقِينَۙ (٢٦)

26. Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. (*) Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır. (**)

-Açıklama-

(*) Kendinden önceki İlâhî kitaplar gibi Kur’ân-ı Kerim de, pek çok mücerret gerçekleri tasvir ve anlatımda misallere, temsillere başvurur. Çünkü insanların çoğu bilgi ve idrak bakımından yeterli seviyede olmadıklarından mücerret gerçekleri her zaman anlayamayabilirler. Ayrıca Kur’ân, ana maksatları istikametinde insanların irşadını esas aldığı için, onların ürkmeyeceği ve hislerine ters gelmeyecek bir üslûp kullanır. Nasıl biz çocuklarla konuşurken onların dilini kullanırız, Kur’ân-ı Kerim de, indiği günden Kıyamet’e kadar her dönemde hemen her seviyedeki insanı muhatap almak ve herkesi tatmin etmekle beraber, insanların çoğu avam olduğundan, onların seviyelerini de gözetir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim için, “beşerin idrak seviyesine İlâhî tenezzül” tabiri kullanılır. Öte yandan, insanların küçük gördüğü mutlaka küçük, büyük gördüğü de büyük demek değildir. Belki bazen tam tersinedir. Cisim küçüldükçe ondaki sanat ve değerin arttığı pek çok örnek vardır. Sanat bakımından sineğin gözü ve pirenin midesiyle güneş sistemi arasında çok fark olmasa gerek. Hattâ canlı olmaları itibariyle, belki de birinciler daha büyüktür.

(**) Âyet, Kader-insan iradesi konusunda, yukarıda 10. dipnotta izahına çalışılan gerçeği bir defa daha teyit etmektedir. Allah’ın bir insan için dalâleti yaratmasının, o insanı dalâlete atmasının en önemli sebeplerinden biri, fısktır. Fısk, terim manâsıyla, haktan sapma, sınırı aşma, ebedî hayatı terk edip onun kazanılacağı sahadan çıkma demektir. Fıskın da kaynağı, insanın hamurundaki akıl, şehvet ve gazap gibi üç önemli melekeyi veya kuvveyi, yerinde bir ahlâkî–manevî eğitimle, Fâtiha sûresi 15. dipnotta açıklanan hikmet, iffet ve şecaat-adalet orta noktalarından kaydırıp, uç noktalarda kullanmaktır. Esasen, zikredilen üç orta nokta veya fazileti bir merkez olarak düşünecek olursak, en uç noktalara varıncaya kadar merkezden her türlü ve her ölçüde sapma, o ölçüde ve türde fısktır. Burada bilhassa küfür dalâletine sebep olarak anılan fısk tür veya derecelerinin neler olduğu, bundan sonraki âyette gelecektir. 

اَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ، وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهِٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (٢٧)

27. O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtır)lar. Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. (*) Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir. 

-Açıklama-

(*) Kur’ân kelimelerinin karakterini ve manâ zenginliğini görmek bakımından, aslında bu âyetin en kısa meâli şudur: 

O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın (meşîet, hikmet , ilim ve inayet atkılarından örülen ve kâinattaki genel âhenk ve düzeni sağladığı gibi, insan hayatında da sulh, sükûn, huzur ve düzeni sağlayacak ışıktan bir halat olan) ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın, (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği (kan/akrabalık ve din bağlarıyla, fertleri bir binanın taşları, tuğlaları gibi birbirine tutkun bir toplum hayatının gerektirdiği münasebet ve ayrıca ilim, zekâ, kabiliyet, akıl, güç gibi İlâhî nimetleri yerinde kullanma ve bunlardan başkalarını faydalandırma) bağlarını da kesip koparırlar ve (bataklığa düşmüş ve onulmaz bir hastalığa yakalanmış bir insanın başkalarını da o bataklığa veya hastalığa çekmek istemesi gibi, kötülüklerini bütün topluma, hattâ bütün insanlığa yayma teşebbüsü içinde) yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. (İnsanlıktan ve İlâhî rahmetten uzaklaşmış) bu tipler, (dünyada da, Âhiret’te de fert ve toplum olarak) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.

Bu mealde parantez içi verilen manâların birer yorum olduğu düşünülmemelidir. Onlar, âyetlerde geçen kelimelerin karakterinin, dizilişinin, gramer kurallarının ve üslûbun ortaya koyduğu anlamlardır. Meselâ, Söz verip bağlandıktan sonra Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar) ifadesinde “çözüp dağıtma” karşılığı kullanılan fiil NeKaDa olup, örülmüş kalın bir ip veya halatı çözüp dağıtmak demektir. Bundan, Allah’ın ahdinin, insanları birbirine bağlayan, ayrıca Allah ile insanlar arasındaki münasebeti te’sis eden nurânî bir bağ olduğu anlaşılmaktadır. “Bağlama” manâsındaki misak kelimesi de, aynı manâyı kuvvetlendirmektedir. Evet, Cenab-ı Hakk’ın ahdi, meşîet, hikmet, ilim ve inayet ipleriyle örülmüş nurânî bir şerit, bir halattır ki, ezelden ebede kadar uzanmakta olup, kâinatta umumî nizam şeklinde tecelli ederek, silsilelerini kâinatın her yanına ve bütün varlık türleri arasına dağıtmış, en önemli silsilesini ise insan türüne uzatmıştır. Bu halat, insan ruhuna pek çok istidat ve kabiliyetlerin tohumlarını ekmiş, bunların terbiyesini insan iradesine, insan iradesini de Şeriat’ın eline vermiştir. Bu bakımdan, Cenab-ı Hakk’ın ahdini bozmamak, ancak o istidatları İslâm’ın gösterdiği istikamette terbiye edip, lâyık ve münasip oldukları yerlerde kullanmakla olur. Ahdin nakzı, onu çözüp dağıtma, bozup parçalama demektir. Meselâ, peygamberlerin ve İlâhî kitapların bazısını tasdik edip bazısını inkâr etmek, İslâm’ın bazı hükümlerini kabûl edip bazılarını reddetmek, bazı âyetleri güzel bazılarını −haşa − çirkin görmek gibi. Böyle bir bozup parçalama ise, hem kâinattaki ve hem de ve bilhassa toplum hayatındaki düzen ve intizamı zîr ü zeber eder. Çevre kirlenmesi dahil, dünyanın bugünkü hali buna en güzel misaldir. Âyetin devamı da, aynı gerçeğin başka boyutlarını aynı üslûp içinde ortaya koymaktadır.

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢٨)

28. Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu). Derken O, size hayat verdi. (*) (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölümü verir. (**) (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz. (***)

-Açıklama-

(*) Kur’ân-ı Kerim, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) varlık ve birliğini insan zihin ve kalbine yerleştirme adına, her şeyden önce O’nun yaratıcılığını ve bu arada insan hayatını nazara vermektedir. Hayat, Ezelî Kudret’in en büyük, en lâtif, en dikkat çekici bir mucizesi, ayrıca en büyük nimetlerden biridir. Başta Cenab-ı Hakk’ın ezelî-ebedî varlığı ve birliği olmak üzere, bütün iman esaslarına başlı başına bir delildir. Hayat derecelerinin en basiti bitkilerin hayatı olup, bu hayatın da başlangıcı, çekirdekte veya tohumda hayat düğümünün uyanıp açılmasıdır. Hayatın keyfiyeti (niteliği) o kadar ortada ve apaçık gibi görünmesine rağmen, insan akıl ve bilgisi için halâ meçhuldür ve meçhul kalmaya da aday görünmektedir. Hayatı olmayan bir cisim, en büyük bir dağ da olsa tektir, yetimdir; münasebeti, sadece kapladığı mekânladır. Buna karşılık, bal arısı gibi hayata mazhar küçük bir cisim, bütün kâinatla münasebete geçer, her şeyle alış-veriş yapar, hattâ, “Kâinat benim mülküm, benim bağımdır.” diyebilir. İnsan hayatı seviyesine çıkan hayat ise, aklın nûru, kalbin ışığı, hayalin sürati ile bütün zaman ve mekânları, hattâ bütün âlemleri dolaşır ve daha da ötelere uzanır. İnsan hayatı, maddî hayat, manevî hayat, ruhî hayat, nebatî (bitkisel) hayat, hayvanî hayat, beşerî hayat gibi şubeleri olmakla, âdeta bütün hayat derecelerini ve türlerini kapsar. Hayatın iç yüzü gibi dış yüzü de şeffaf olduğu için, onunla İlâhî Kudret arasında sebepler perdesi olmayıp, o, Kudret’in mülk yönü de melekût yönü de nuranî bir eseridir.

(**) Ölüm de, hayat gibi yaratılmıştır ve hayat gibi bir nimet, belki dünya hayatından daha büyük bir nimettir. Çünkü her bir hayat mertebesinin neticesi ölüm, her mertebede ölümün neticesi ise daha üst mertebe bir hayattır. Meselâ bitkiler, hayvan ve insan organizmasında ölüp gıda olmakla hayvanî ve insanî hayat mertebesine, yenilebilen hayvanlar insan organizmasında ölüp gıda olmakla insanî hayat mertebesine yükselir. Toprakta kendini feda eden ve ölen bir tohum, kendisi gibi binlercesini verecek bir bitki veya bir ağaca dönüşür. Aynı şekilde, insan da ölmekle, yani dünya hayatına veda edip toprağa girmekle ebedî varlığa erecektir. Ölüm, sadece bu yönüyle bile güzel ve hayattan öte bir gerçek, bir nimettir.

(***) Âyette ifade edilen hakikati daha iyi anlamak için, onun benzer âyetlerle irtibatlı olarak biraz daha genişçe mealini vermek yerinde olacaktır: 

Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler, hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde idi. Sonra bu zerreler, birden belli bir nizam ve kanun altında elementler dünyasına, oradan kafile kafile belli prensipler ve düzen çerçevesinde bitkiler ve hayvanlar dünyasına gönderildi. Buradan gıda halinde alınıp, babalarınızın ve annelerinizin sulbünde bir sıvı, annelerinizin yumurtalığında yumurtacık haline geldi. Derken, annelerinizin rahminde aşılanmış bir yumurta oldu; et giydi, kemik giydi, kas giydi ve ceninin bu şekilde Kaderî kanunlara bağlı gelişiminin bir noktasında Allah, ruhunuzu üfleyip) size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölümü verir. (Berzah Âlemi denilen ve dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan kabir âleminde O’nun dilediği süre kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine bu çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip,) O’na döndürülürsünüz.

Bu âyet, bazılarınca kendisiyle birlikte güya tenasühe (reenkarnasyon) delilmiş gibi gösterilen, Rabbimiz, bize iki defa ölüm verdin ve bizi iki defa dirilttin (40: 11) âyetiyle birlikte ele alındığında görülecektir ki, her iki âyet de aslında tenasühü reddetmektedir. Çünkü tenasüh iki defaya mahsus olmadığı gibi, Kur’ân, Bakara Sûresi’nin bu 28’inci âyetinde iki defa ölüm vermekten değil, bir defa ölüm vermekten ve insanların hayata getirilmeden önce “tabiat”ta, zerreler dünyasında ölü halde bulunduklarından söz etmektedir. Dolayısıyla buradaki diriltme öldükten sonra diriltme değil, zerreler âleminde toprakta, suda, havada bulunan cesetleri hayata mazhar kılmadır. Rabbimiz, bize iki defa ölüm verdin ve bizi iki defa dirilttin âyetinde kâfirlerin mü’minlerden farklı olarak tadacağı ikinci ölüm ise, söz konusu âyetin mealinde açıklanacağı üzere, Berzah âleminde iken Sûr’a üfürme esnasında tadılacak ruhî bir ölümdür. Kaldı ki, âyetleri birbirini tefsir eden Kur’ân, ölüm kendilerine geldiği zaman gerçeklerle perdesiz karşılaşan kâfirlerin, salih amel işleyip, azaptan kurtulma gayesiyle yeniden dünyaya döndürülme arzularına karşı kendilerine “asla!” denileceğini ifade ile (23: 99–100), ölümden sonra dünyaya ikinci bir dönüşün olamayacağını açıkça beyan buyurmaktadır.

Âyetin, hayattan önce “ölülerdiniz” demesi, burada kullanılan “küntüm (idiniz)” kelimesi, her bir insan ferdinin zerreler âleminde de bir nevi varlığı ve taayyünü olduğunu gösterir. Yani hava, su, toprak unsurları ve elementler, bitkiler ve hayvanlar âlemlerinde hangi zerrelerin hangi insanın cesedini teşkil edeceği İlâhî İlim’de bellidir, kararlaştırılmış ve onun Kader programına tevdî edilmiştir. Bunlarda ve zerrelerin fert fert insanların vücudunu oluşturması hareketinde de asla tesadüfe yer yoktur. İkinci olarak, âyet bu kelime ile, hayatın değerini ve doğrudan Allah’ı (c.c.) göstermesini apaçık ortaya koyma adına, insan cesedini oluşturacak zerrelerin hayatsız olduklarına işaret etmektedir. Ayrıca, ölümün ve hayatın tamamen Allah’ın kudretinde olduğuna dikkat çekerek, sanki, “Zerreler dünyasındaki cansız haliniz, ‘tabiî, kendiliğinden’ bir hâl değil, Allah’ın bir icraatı idi ve bu icraatının neticesinde ölü halde bulunuyordunuz.” demektedir.

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٢٩)

29. O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. (*) O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir. (**)

-Açıklama-

(*) Bu âyet ve Fussılet Sûresi/41: 9–12 ayetleri yerin, Nâziât Sûresi/79: 27–30 âyetleri göğün önce, Enbiyâ Sûresi/21: 30 âyeti ise gök ile yerin birlikte yaratıldıklarına işaret ediyor gibidir. Ne var ki, âyetler dikkatle incelendiğinde Nâziât Sûresi/79: 30’uncu âyette geçen ba’de zâlika (ondan sonra) ifadesinin zaman bakımından sonralığı, bu (Bakara Sûresi/2: 29) ve Fussılet Sûresi/41: 11’nci âyetinde geçen ve bu âyette “bu arada” manâsı verdiğimiz sümme kelimesinin ise zaman bakımından değil de derece, rütbe bakımından sonralığı ifade ettiği görülecektir. Bu durumda, gök ile yerin yaratılması konusunda şu açıklamada bulunulabilir: Başlangıçta gökler ve yer veya güneş sistemi ile yer, Enbiyâ Sûresi/21: 30 âyetinde buyrulduğu üzere, Kudret Eli’nin esir maddesinden yoğurduğu bir hamur şeklinde idi. Arşı suyun üzerinde idi (11: 7) âyetinin işaret ettiği üzere, su gibi yayılıp dağılması ve suyun yerde hayata kaynak olmasına mukabil başlangıçta Allah’ın ilk icat tecellilerine merkez teşkil etmesi bakımından su hükmünde olan esir maddesinden Hz. Allah (c.c.) atom ve molekülleri yaratmış, bunlardan bir kısmını yoğunlaştırıp, yoğunlaştırdığı kısımdan yerküreyi yaratmıştır. Yani, gök ve yer, başlangıçta aynı esir maddesi içinde veya halinde bir arada iken Allah onları veya o maddeden gök ve yeri ayırmış, ardından, o anda bir gaz bulutu halinde bulunan semayı, hadisteki ifadesiyle “gerilmiş bir dalga” şeklinde tanzim edip, güneş, ay ve yıldızlarla donatmıştır. Yerin yoğunlaşıp kabuk bağlaması ve hayata hazır hale gelmesi ise bundan sonradır.

Yedi gök ifadesi, müfessirlerin farklı yorumlarına sebep olmuştur. Bu konuda şimdilik şunlar söylenebilir: Bütün fezayı kaplamış olup, gök cisimlerinin hareketi ve birbirleriyle münasebetlerini tanzim adına konmuş kanunları birbirine bağlayan ve ayrıca ısı, ışık ve emsalini taşıyıp yayan bir madde vardır. Bu madde, bilimin halâ üzerinde çalıştığı ve bir zaman ispatlayamamakla birlikte varlığını kabul ettiği esir maddesidir. Nasıl aynı atomlardan birbirine dönüşebilen buhar, su ve buz meydana gelebiliyorsa, bunun gibi, esir maddesinin yaratılışta kaynak olarak kullanılması esnasında da, yine esir olarak kalmak kaydıyla ondan farklı oluşumların ve türlerin ortaya çıkmış olması pekalâ mümkündür. İşte, temeli esir olan bu farklı oluşumların her birine sema (gök) denmektedir. Bugün gökte Samanyolu gibi daha başka sistemlerin varlığı açık gerçeklerdendir. Bunların sayıları ise meçhuldür. Bir madenden kül, kömür, elmas, ateşten alev ve duman meydana gelmesi gibi, teşkil, tanzim ve tesviyeye tâbi tutulan her bir maddeden farklı tabakalar, farklı katmanlar oluşabilir. Dolayısıyla 7, hattâ Arapça’da 7, 70 gibi sayılar çokluk ifade etmesi bakımından, daha fazla sayıda gök bulunabilir. Bu konuda bir diğer mülâhaza da şudur: Kur’ân, güneş, ay ve yıldızların bulunduğu göğe dünya seması adını verir (67: 5). Kalan 6 sema ise, Âhiret âlemlerinin semaları olabilir.

(**) Kur’ân-ı Kerim’in yaratılış gibi, bilimin konusu olan meseleleri ele alışı hususunda şu noktalar bilhassa kaydedilmelidir:

Kur’ân fizik, kimya, biyoloji, astronomi türünde bir bilim kitabı değildir. Kur’ân’ın ana maksatları, daha önce de arz edildiği üzere, iman esaslarını, ibadet ve adalet gerçeğini zihinlere ve kalblere yerleştirmek ve insanları bu hususta irşad etmektir. Kur’ân-ı Kerim, bilhassa bugün bilimlerin konusu olan meseleleri, yeri geldikçe, “parantez-içi” ve kendi ana maksatlarını zihin ve kalblere yerleştirmede sadece birer delil olarak kullanır. Bunları kullanırken, inmeye başladığı ilk günden Kıyamet’e kadar herkese, her seviyeye hitap ettiği için herkesin anlayabileceği, bununla birlikte herkesi de tatmin edebilecek bir üslûbu tercih eder. Kur’ân-ı Kerim, bu türden tekvinî meseleleri bir delil olarak ele aldığından, delil tezden gizli ve anlaşılmaz olamayacağı için, insanların çoğu da avam olduğundan, avamın anlayışına, hislerine ve gözlemlerine hürmet gösterir ve onları zihin karışıklığına itmez. Her şeye rağmen, Kur’ân-ı Kerim’in bilime ait konularla ilgili bütün ifadeleri mutlak doğrudur. Fakat bu ifadelerdeki manâ ve maksatlar, her zaman olmasa da çok defa yoruma açık bir üslûptadır. Bu sebeple ilme, araştırma ve incelemeye kapı açar, hattâ bunu teşvik eder mahiyettedir.

Bilim, teoriler yumağıdır. Ortaya attığı teori yanlışlanır, bu defa bir başka teori ortaya atar. Bu şekilde araştırmaya kapı açar. Dolayısıyla, insan gibi göz önünde bir varlığı bile bütünüyle çözmesi, idraki mümkün görünmeyen bilimin, sonsuzluğu konuşulan kâinat hakkındaki, hele hele asla doğrudan inceleme ve gözlem sahasına alamayacağı yaratılış ve hangi tür için olursa olsun hayatın başlangıcı konusundaki teorilerinin hiçbiri doğruya tam ulaşamayacaktır. Bu bakımdan, bilimin birtakım bulgu ve verilerine dayanarak Kur’ân âyetlerine asla itiraz edilmemeli ve ortada bir çelişki görüldüğünde zamanın ortaya koyacağı gelişmeler beklenmeli, en azından, Kur’ân’ın o ifade veya ifadeleriyle Cenab-ı Allah’ın ne kastettiğine iman edilmelidir. Çünkü Kur’ân’ın her bir ifadesinde üç hüküm vardır: Bu, Allah kelâmıdır. Bu sözle Allah’ın murad ettiği manâ doğrudur, haktır. Allah’ın bu sözdeki muradı şu olabilir: Bu üç hükümden ilk ikisini tasdik imanın gereğidir, inkârları küfürdür. Yorum ve araştırmalar, üçüncü hükümde cereyan eder.

Bu konuda, (i) “Arapça’nın, daha doğrusu Kur’ân Arapçasının gramer kurallarını çok iyi bilmek ve bunlara bağlı kalmak; (ii) Belâğat kaidelerini çok iyi bilmek ve bunları da her zaman dikkate almak; (iii) Din’in muhkemlerini, yani kesin doğrularını ve prensiplerini çok iyi bilmek; (iv) Konu hakkında yeterli bilgiye ve iyi niyete sahip olmak şartıyla, her müfessirin yorumuna doğru veya doğrunun bir yanı, bir boyutu nazarıyla bakılabilir.

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنِّي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَلِيفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنِّٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٣٠)

30. Düşün ki Rabbin, meleklere (*) “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır.)” buyurdu. (**)

-Açıklama-

(*) Kanada Victoria Üniversitesi Biyoloji bölümünden Profesör Verena Tunniclife, Discover dergisinin Ekim 1993 sayısında şunları yazıyordu: Hayatın her türlüsü enerji gerektirir ve yeryüzündeki hemen hemen bütün hayat, enerji kaynağı olarak güneşe dayanır. Fakat güneş enerjisi, yeryüzünde kendisinden faydalanılabilecek tek enerji türü değildir. Yer kabuğunu harekete geçiren ve bu kabukta patlamalara yol açan enerjiyi düşünün. Aktif bir yanardağa baktığınızda, yerin içindeki radyoaktif çökmenin meydana getirdiği ısının boşta kaldığına şahit olursunuz. Bu ısı, neticede yerin yüzeyine ulaşır. Karaları harekete geçiren ve dağların oluşmasına yol açan aynı nükleer enerjiyle bağlantılı biyolojik topluluklar neden olmasın? Bu topluluklar, güneş enerjisiyle değil de, kimyevi enerjiyle neden beslenmesin? Çoğumuz, yerin içinden ısının kurtulmasını şiddetli olaylarla, patlamalarla ve istikrarsız fizikî şartlarla, ayrıca son derece yüksek sıcaklıklar ve zehirli gazların ortaya çıkışıyla bir arada hatırlarız. Bunlar ise, hayat için hiç de olumlu şartlar değildir. Jeolojik olarak aktif bir çevrede biyolojik toplulukların ortaya çıkabileceği düşüncesi hepimiz için bir fantezi idi. Son zamanlara kadar da, güneş enerjisinden beslenmeden yaşayabilen çok az sayıda organizmanın varlığını biliyorduk. Fakat şimdi biliyoruz ki, güneş enerjisi olmadan yaşayabilen çok sayıda biyolojik topluluklar var. Yaklaşık 300 çeşit mikroorganizmadan oluşan bu toplulukların keşfi, 20’nci yüzyıl biyolojisinin en heyecan verici keşiflerinden birini oluşturuyor. Bu topluluklar, okyanus dibinde, yerin yüzeyine sızan ısının meydana getirdiği ortalama 400 derece sıcaklıktaki termal kaynaklarda, son derece zor ve değişken şartlarda yaşıyorlar.

Verena Tunniclife’ın, 20’inci yüzyıl biyolojisinin en heyecan verici keşiflerinden biri dediği, okyanus dibindeki termal kaynaklarda 400 derecelik bir sıcaklıkta yaşayan bu biyolojik toplulukların keşfi, daha başka pek çok gerçeğe de ışık tutmaktadır. Evet, Verena Tunniclife, bu keşiften hareketle, mevcut bilgilerimiz dahilinde, hayat için hiç de uygun olmayan ve olumlu şartlar ihtiva etmeyen ortamlarda ve güneş enerjisine muhtaç olmadan yaşayan pek çok türde canlının var olabileceğine parmak basmaktadır. İlginçtir ki, aynı mantıktan hareket eden Bediüzzaman Said Nursi, 1930’larda, yani 20’nci yüzyıl biyolojisinin en heyecan verici keşiflerinden birinden 60 yıl önce şunları yazıyordu:

Hakikat katiyen gerektirir ve hikmet yakinen ister ki, yeryüzü gibi, göklerin dahi kendilerine has canlı ve şuurlu sakinleri bulunsun. Bu sakinlere dinî terminolojide melekler ve ruhanîler denir. Evet, hakikat bunu gerektirir. Çünkü göklere nisbetle son derece küçük olduğu halde, yerkürenin şuurlu yaratıklarla doldurulup boşaltılması ve yeniden o şuurlu varlıklarla şenlendirilmesi açıkça işaret eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi süslü köşkleri, sarayları andıran gökler, varlığın nurunun nuru olan canlılar ve canlıların ışığı olan şuurlu ve idrak sahibi varlıklarla elbette doludur. O varlıklar da, insanlar ve cinler gibi, şu kâinat sarayının seyircileri, kâinat kitabının mütalâacıları ve Allah’ın Rab, (yani bütün varlıkların terbiye edeni, besleyip büyüteni) olarak, mutlak hakimiyet ve saltanatının dellâllarıdırlar. En geniş kapsamlı ibadetleriyle, kâinattaki bütün varlıkların ve yaygın türlerin tesbihlerini temsil etmektedirler. Varlığın kemali hayat iledir. Belki varlığın hakiki varlığı hayat iledir. Hayat, varlığın nuru, şuur ise, hayatın ışığıdır. Madem ki hayat ve şuur bu kadar önemlidir ve madem kâinatta eksiksiz bir düzen, intizam ve arızasız bir mükemmellik vardır, ayrıca madem şu küçük yeryüzü âdeta başıboş gibi feza boşluğunda gezip duran küremiz had ve hesaba gelmez canlılarla, hem de ruh ve idrak sahibi canlılarla doludur. Öyle ise, şu semavî köşkler ve yüksek burçlar dahi, kendilerine uygun, canlı ve şuur sahibi varlıklarla dolu olmalıdır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi bu canlılardan bulunur. Ateş, ışığı yakmaz, belki ona yardım eder. En adi maddelerden (toprak gibi) en kesif ve (su gibi yarı kesif unsurlardan hadsiz canlı ve şuurlu varlık yaratan ve kesif maddeyi hayat vasıtasıyla şeffaflaştıran, hayat nurunu her şeye bol bol serpen ve şuur ışığıyla pek çok varlığı yaldızlayan ve daima bir hikmet çerçevesinde icraatta bulunan ezelî İlâhî Kudret, elbette ışık gibi, esir gibi, ruha yakın ve münasip olan daha başka şeffaf maddeleri de ihmal edip hayatsız bırakmaz; cansız ve şuursuz bırakmaz. Dolayısıyla, O’nun ışık maddesinden, hattâ karanlıktan, esir maddesinden hattâ manâlardan, havadan, kelimelerden âdeta sınırsız sayıda yarattığı ve şuurla bezediği pek çok türde ruhanî yaratıkları vardır ki, bunların bir kısmı melâike, bir kısmı ruhanî ve cin türleridir. (29. Söz, Mukaddime ve Birinci Maksat, Birinci Esas’tan)

“20. asır biyolojisinin en heyecan verici keşfi”, başka şartlarda da hayatın var olabileceğine ışık tutar. Oysa bilim, Kur’ân-ı Kerim’e baksa ve hayat denince sadece dünya üzerindeki hayatı araştırmasa idi, kâinatın hemen her yerinde, göklerde, güneşte, yıldızlarda, her yerin şartlarına göre bir hayat türünün varlığını asırlarca önceden kabullenebilir, araştırmalarını ona göre yapardı. İşte melekler, nurdan yaratılmış ve sema burçlarını dolduran varlıklardır. Nefs-i emmareleri ve Allah’a isyan kabiliyetleri bulunmadığından, her bir türünün kendine has ibadeti olup, bilhassa yaratılış ve kâinatın işleyişiyle ilgili (kevnî) hadiseler meleksiz düşünülemez. Allah’ın kâinatı sürekli idaresinde istihdam buyurduğu, O’nun icraatını alkışlayan, her bir varlığa, her bir hadiseye, her bir gök cismine, hattâ yere, sulara, dağlara, bitkilere, hayvanlara müekkel, yani onlar üzerindeki İlâhî icraata nazır, ayrıca onların tesbihlerini temsil ve Allah’a takdim eden melekler olduğu gibi, insan hayatında, peygamberlere Hz. Cebrail gibi vahiy getiren, Hz. Azrail ve yardımcıları gibi, insan ruhunun kabzedilmesinde vesile olan, Hz. Mikâil gibi, yeryüzündeki hayata nezarette bulunan büyük meleklerin yanısıra, Hz. İsrafil gibi her baharda dört bir yana hayat üfleyen ve Kıyamet için Sûr’a üfüreceği günü bekleyen, ayrıca Arş’ın Taşıyıcıları ve Kerrûbiyyûn denilen daha başka büyük melekler de vardır. Bunların dışında, Yazıcı Melekler (Kiramün Kâtibûn) insanların amellerini kaydederken, Koruyucu Melekler de (Hafaza), insanların korunmasına memurdurlar.

Kur’ân-ı Kerim, birtakım güzel neticeler için birbiri peşisıra gönderilenler, gönderilip şiddetli fırtınalar misali hızlı ve güçlü hareket edenler, (vahyin yazılı bulunduğu çok şerefli sayfaların muhtevasını) yaydıkça yayanlar, yayıp (hak ile bâtılın) birbirinden bütünüyle ayrılmasına hizmet edenler (77: 1–4) ve (Allah’ın emirlerini alıp) uçup giden ve (onları yerine getirmeye) dalanlar, (aldıkları emirle) sevinç ve şevk içinde hareket edenler, (İlâhî emirleri yerine getirmek için feza okyanusunda) yüzercesine hareket edenler, böylece birbiriyle âdeta yarışan ve (kâinatın idaresi adına üzerlerine düşen) işleri yerine getirenler (79: 1–5) gibi pek çok melek türlerinden de bahseder. Melekler, savaşlarda mü’minlere yardım eder; Allah deyip bir daha sapmadan istikamet üzere gidenlerin üzerlerine rahmetle inerler; Allah’ın adının anıldığı ve dinî sohbet ve derslerin yapıldığı meclisleri dolaşırlar. Melekler yemezler, içmezler; cinsiyetleri yoktur, evlenip çoğalmazlar. Günaha kabiliyetleri olmadığından, mânen terakkî etmezler ve makamları sabittir.

(**) Kur’ân-ı Kerim, bu âyete kadar, âfâkî deliller olarak göklerin ve yerin yaratılışını ve göğün nizama konuluşunu, en açık enfüsî delil olarak da insanın nasıl cansızlar dünyasından alınıp, yerde ne varsa hepsinin kendisi için yaratılacağı değerde bir varlık haline getirildiğini Allah’ın varlığı, birliği ve Rubûbiyeti adına nazara vermişti. Bu âyetiyle ise, böylesine değerli bir varlığın elbette bir yaratılış gayesi olacağını, emrine verilen yerdeki vazifesini, bu gaye ve vazifeyi nasıl yerine getireceğini ve hepsinden öte, insanın mahiyet ve kıymetini açıklamaya geçmektedir.

İnsanın yeryüzündeki fonksiyonu hilâfettir.

Hilâfet, Allah adına eşyaya müdahale ile yeryüzünü imar etme, oradaki nimetlerden yararlanıp, şükür manâsında ibadet ve taatta bulunma demektir. Bu da, hem ilim sahibi olmayı, yani eşyayı tanımayı, hem de ibadet ve taatın manâsını ve nasıl yerine getirileceğini bilmeyi gerektirmektedir. Allah’ın, yeryüzünde bir halife kılacağını meleklere açmasındaki hikmet, insana ve meleklere müşavere (danışma) yolunu öğretmek, ayrıca meleklere, tekvinî manâda yeryüzünü ve oradaki varlıkları idare sorumlulukları da bulunduğundan, insanın halife kılınmasındaki sırla birlikte insanın üstünlüğünü kavratmaktır. Melekler, irade sahibi oldukları gibi, şehvet ve gazap güçleri de bulunan cinlerin yeryüzünü insandan önce nasıl fesada verdiklerini bildikleri için, insanın da aynı karakterde olacağı düşüncesiyle Cenab-ı Allah’a, “Orada, sürekli bozgunculuk yapacak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın?” diye sormuşlardır. Bu soru bir itiraz değil, hüküm ve icraatın hikmetini öğrenme maksadına yöneliktir.

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫نِي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣١)

31. (Allah, yeryüzünün halifesi kıldığı) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. (*) Sonra, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için, isimleri Âdem’e öğretilen) bütün varlıkları ve nesneleri (Levh-i Mahfuz’daki biçimleri ve isimleriyle birlikte) meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis) sözünüz (ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu varlıkları ve nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti. 

-Açıklama-

(*) Âyette, âdeta meleklerin Allah’a olan tesbih ve takdislerine mukabil, insana onlar üzerinde üstünlük veren bir husus olarak isimlerin öğretilmesinden söz edilmektedir. İnsanın asıl fonksiyonu ve vazifesi, yeryüzünde hilâfettir. Halife, “sonradan gelip yerini alan” manâsına geldiği için, yeryüzünde insandan önce oranın imarıyla vazifeli başka varlıkların bulunduğu anlaşılmaktadır ki, bu varlıklar, en kuvvetli ihtimalle cinlerdi. Onlar, isyanlarıyla bu vazifeyi hakkıyla yerine getiremediklerinden, onların yerine insanoğlu getirildi. İnsanın hilâfet fonksiyon ve vazifesinin en önemli vasıtası ve ona melekler üzerinde mevki kazandıran unsur, âdeta meleklerin tesbih ve takdislerine mukabil, hattâ ondan daha öte değerde bir husus olarak, kendisine “isimler”in öğretilmiş olmasıdır. İsimlerin şuurlu varlıklar için kullanılan hüm zamiriyle izafet (tamlama) yapılması, bu isimlerin sadece eşyanın değil, Hz. Âdem’in zürriyetinin isimlerinin de olabileceğini akla getirmektedir. Nitekim Allah (c.c.), melekler ve insan arasında Gayb Âlemi’nde geçen bu hadise ile, aynı âlemde cereyan eden, Rabb’in Âdem oğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp, onlara Rubûbiyetini tasdik ettirmesi (7: 172) hadisesi arasında bir münasebet olsa gerektir. Herhalde melekler, hem sahip kılındığı eşyanın bilgisi sebebiyle, hem de Hz. Âdem’in neslinden gelip iman, ilim, ibadet ve ahlâklarıyla yeryüzünü cennetlere çevirecek peygamberler, safîler, velîler, mücedditler kafilelerini, hepsinden öte, Hz.Muhammad aleyhissalâtü vesselâm’ı, Ehl-i Beyt, Ashab ve ümmetini görmüş, en azından icmalen tanımış olmaktan dolayı, insanın üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınmasındaki İlâhî hikmeti kavramışlardır.

Hz. Âdem’e eşyanın bilgisi icmalî olarak, yani genel ansiklopedik bir bilgi olarak verilmiş, sonra bu umûmî bilgi her peygamberde o peygamberin misyonuna göre tafsil edilmiş, böylece peygamberler manevî olduğu kadar, maddî-ilmî terakki sahasında da insanlara rehberlik yapmışlardır. Bu bilgi, en son Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’da ve Kur’ân’da en tafsilli şekilde yer almıştır. Peygamberler, bilhassa mucizeleriyle ilmî (bilimsel) gelişmelere ışık tutmuş ve bu gelişmelerin nihaî sınırlarını çizmişlerdir. İsimden kasıt, ayrıca, potansiyel öğrenme kabiliyetidir de. Hayvanlar, yeryüzüne hayat şartları âdeta kendilerine öğretilmiş olarak gelir veya gönderilirler. Pek çoğu itibariyle doğar-doğmaz ayağa kalkar ve çok kısa bir süre içinde, hayat şartlarını önceden biliyormuşçasına hayata uyum sağlarlar. İnsanın ayağa kalkması bile ortalama bir sene aldığı gibi, sadece hayat şartlarını, menfaat ve zararını öğrenmesi yıllar ister. Demek ki insan, eğitim ve öğretimle terakkî etme mevkiinde bir varlıktır. İlim, eğitim ve öğretim, onun manevî tekâmülünün de en önemli şartlarındandır.

Hilâfet, Allah adına ve O’nun tayin ve tesbit buyurduğu sınırlar çerçevesinde yeryüzünde tasarrufta bulunma, yine aynı çerçevede eşyaya müdahale ile, yeryüzünü imar etme vazife ve fonksiyonudur. İnsan, bu vazife ve fonksiyonu yerine getirirken, Allah’ın kendisine verdiği ilim, kabiliyet, güç ve daha başka nimetleri kendinden bilir ve şeytanî bir tekebbürle kendisini yeryüzünün asıl sahibi kabul ederek ona göre tasarrufta bulunmaya kalkarsa, işte bu nokta, yeryüzünde bozgunculuğun ve kan dökülmesinin başladığı noktadır. Bu bakımdan, onun saadeti, şerefi, yeryüzünün gerçekten imarı, neye mâlikse hepsini Allah’tan bilip, Allah karşısındaki acz, za’f, fakr ve cehaletini idrakle, O’nun sonsuz Kudret, Kuvvet, Servet ve İlmi’ni yansıtan bir ayna olabilmede yatmaktadır. İşte, gerçek manâ ve muhtevasıyla hilâfet de bu olsa gerektir.

قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ (٣٢)

32. (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler. 

قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنِّٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ (٣٣)

33. (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu varlıkları ve nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu. (*)

-Açıklama-

(*) İnsan, denebilir ki, yeryüzünde var edildiği günden bu yana orada bozgunculuk çıkarmak ve kan dökmekten geri kalmamıştır. Hemen her zaman insanların çoğunluğunu, Allah’a inanmayan veya O’nu gerektiği gibi takdir etmeyip şirk koşarak inananlar oluşturmuştur. Bununla birlikte, meselâ 100 meyve çekirdeği, çekirdek olarak kaldığında sadece 100 çekirdek değeri taşır. Fakat toprak altına konup çimlenmeğe bırakıldığında, 80’i çürüyüp gitse bile 20’si ağaç olsa, bu 20’nin değeri 100 çekirdekten kat kat fazla olur. Veya, 100 tavus kuşu yumurtası, yumurta olarak kaldığında işte o kadar bir değeri haiz olacaktır. Fakat bir anne tavusun altına konduğunda, diyelim ki 80’i bozulup 20 tavus bile çıktı; işte bu 20 tavus, 100 yumurtadan çok daha değerlidir. Aynen bunun gibi, insanlığın iman, ahlâk, ilim ve faziletle donanmış kesimi %20 de olsa, bu %20, hem sadece tamamı mücerret ‘çekirdek’ insandan, hem de %80 bozulmuş insandan daha değerli olduğu için, insanın yaratılıp yeryüzünde test ve terbiyeye tâbi tutulması hayır yanı çok daha ağır basan bir hadisedir. İhtimal ki melekler başta bunu görememişlerdi; fakat insandaki potansiyel zenginlik kendilerine belli olunca onu tam bir gönül rahatlığıyla kabullendiler.

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلِيسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ (٣٤)

34. (*) Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. (**) Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu. (***)

-Açıklama-

(*) İnsanın melekler karşısındaki potansiyel üstünlüğü ortaya konduktan sonra, artık hem insan hem melekler, hem de meleklerin zıddı varlıklar için âdeta bir imtihan meydanı açılmıştır. Bir diğer açıdan, artık insanın yeryüzü hayatı başlamak üzeredir. Bu hayatın ana motorunu insan iradesi teşkil edecektir. İrade, genel manâda daima iki zıt alternatif arasında tercih yapmayı gerektirir. İnsanın ferdî ve içtimaî hayatı, bir başka açıdan insanlık tarihi, bu alternatifler arasındaki tercih çatışmalarının tarihi olacaktır. Cenab-ı Allah’ın Vücûd, Beka, Kıdem, Vahdaniyyet, Muhalefetün li’l-Havadis (Sonradan Olanlara Benzememe) ve Kıyam bi-Nefsihî (Varlığı da, Bekası da Kendinden Olma) gibi Zâtî sıfatlarının yanısıra Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem’ (İşitme), Basar (Görme), Kelâm, Tekvin gibi sübûtî sıfatları vardır. Bu sıfatlar, Yaratan, Bilen, Dileyen, Gücü Yeten, İşiten, Gören, Konuşan, Var eden… gibi ve daha pek çok isimlerin kaynağıdır. Bu şekilde temel sıfat ve isimlere sahip olmak demek, elbette bunların tecelli etmesi demektir. Yani var ve varlığı kendinden, hem de kusursuz ve kâmil olan bir şey muhakkak kendini gösterecektir. Dolayısıyla kâinat, İlâhî isim ve sıfatların tecelliler haritası veya mecmuası olduğu gibi, bütün bu tecelliler, en yoğun şekilde ve izafiyetin en mükemmel seviyesinde insanı meydana getirmiştir. Âdeta Cenab-ı Allah (c.c.), bütün sıfat ve isimlerinin önüne vehmî bir hat çekmiş ve insanı yaratmış, yani sıfat ve isimlerinin pek çoğunu insanda yansıtmıştır. İnsanın değeri bu kadar büyüktür ve yaratılması tamamıyla hayırdır. Bu bakımdan, “Allah, kâinatı ve insanı neden yarattı?” gibi bir soru, hem Allah’ı tanımama, hem mutlak hayra muhalefet etme manâsına geleceğinden, en abes sorulardan biridir.

(**) Burada emredilen secde, üstünlüğü kabul ve itiraf, hizmetine girme, itaatını ilan etme demektir. Yoksa, terim manâsı ve uygulaması içinde secde sadece Allah’a mahsustur. Melekler, Âdem’e secde emrine itaat etmekle, esasen Allah’a itaat ve secdede bulunmuşlardır. Meleklerle insan arasında, bu secde ile işaret buyrulan çok önemli münasebetlere yukarıda 30. dipnotta bir ölçüde temas edilmişti.

(***) Melekler, nurdan yaratılma, Allah’a sadece itaat ve ibadette, günah nedir bilmeyen varlıklardır. Bu bakımdan, günah faktörlerine karşı mücadele vermedikleri için terakkileri yoktur. Bunların karşı kutbunu şeytan ve o türden varlıklar (nesli) oluşturur. Şeytan’ın insana secde emrine muhalefetten önceki ismi İblis’ti, veya o hadise münasebetiyle İblis olarak anıldı. İblis, cinlerdendi (18: 50). Bu bakımdan, irade sahibi idi, fakat insana secde emrine kadar bir imtihana tâbi tutulmamıştı. İnsanın topraktan, kendisinin ise “dumansız, gözeneklere işleyen ateş”ten yaratılmış olduğu bahanesiyle, yani kendinden olmayan, iradesine taallûk etmeyen maddî temelinin içinde uyandırdığı gurur ve kibre mağlûp olarak Allah’ın emrine isyan etti. Âdem gibi, daha sonra hatasını itiraf cihetine gitmedi, gitmedi de, kibir, haset ve insana duyduğu düşmanlık kalbini iyice kapladı. Bu sebeple de, varlığındaki potansiyel küfür sıfatları bütün benliğini sardı ve kalbinde imana artık yer kalmamacasına kâfir olmasına yol açtı. Şeytan, Âdem karşısındaki bu ilk macerada bütün varlığı küfürden ibaret ümitsiz bir vaka olması hasebiyle İblis, bu maceradan sonra Hz. Âdem ve evlâtlarını saptırmaya çalışma gibi, Allah’tan icrasına müsaade aldığı işinin başlangıcından itibaren, “Allah’ın rahmetinden kovulmuş, haset ve hırsla yanıp tutuşan” manâsında artık bir şeytandır. Çoğalan bir varlık olduğu gibi, tamamen onun karakterine bürünen ve onun çizgisiyle bütünleşen görünüşte insanlar da, bir manâda şeytan cinsine dâhildir. Nitekim 14. âyette münafıkların şeytanları olarak anılanlar, bunlardandır.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ/Ali Ünal

Bu yazı 117 kez okundu