•Kaba Kuvvetin Çılgınlığı
•Şiddetli Fırtınalar ve Devrilmeyen Çınarlar
•Beklenti Esarettir
•Dengesizler Karşısında Dengeyi Muhafaza
•İlm-i Siyaset
KABA KUVVETİN ÇILGINLIĞI
°°°Önsöz°°°
- Elbette kuvvetin de bir hakikatı, bir kullanım alanı vardır. En başta bir şahsın veya bir milletin, kendisini savunabilmesi kuvvet sayesinde mümkün olur.
- Fakat kuvvet, hakkı ve hakikatı savunmak için değil de, kendine çıkar sağlamak veya kendi değerlerini başkalarına dayatmak için kullanılırsa, o zaman kaba kuvvet olmuş olur. Hakka ve hakikata değil kötülüğe hizmet etmiş olur.
- Maalesef tarihte çoğu zaman bu şekilde kullanılmış bulunan bu gücün, günümüzde de en kötü örneklerinden birini yaşıyoruz.
- Bu kaba ve kör kuvvetin, değişik argümanlar kullanarak kendisini hedef aldığı hizmet üzerinden günümüzdeki bir uygulaması şöyle anlatıyor Pırlantada:
°°°°°°°°°°°
Hâdiselere yol açan temel düşünceyi arka plânıyla birlikte iyi kavramak gerekir. Kaba kuvvete dayanan bir kesim, “Madem ben güçlüyüm, öyleyse ne yaparsam yapayım, millet bunu haksızlık ve adaletsizlik olarak görmemelidir. Hatta ben icabında kelleler bile alabilirim. Aldığım bu kelleler de kendi düşünce dünyama göre kurmak istediğim sisteme feda olsun” şeklinde düşünebilir. Nitekim bazıları tarafından bu tür düşünceler telaffuz da edildi. Darvinizm’in dile getirdiği natürel seleksiyona karşı, bunlarınkine de, “idarî veya iradî seleksiyon” diyebilirsiniz.
Aslında bütün bunların temelinde, kadimden bu yana devam edip giden iman-küfür/iman-nifak mücadelesi yatmaktadır. Şeytanî vesveseyle peygamberâne ilham; Allah yoluyla şeytan yolu her zaman birbiriyle rekabet içinde olmuştur.
Şeytan yardakçıları, her zaman peygamber yolunda yürüyenlere karşı farklı şekil ve kalıplar altında düşmanlıklarını izhar etmişlerdir. Ne var ki birileri, bu Faust-Mefisto mücadelesini doğrudan doğruya dini ve dindarları hedef alarak yürütürken, bazıları da dindar görünmek suretiyle aynı şeyi yapmışlardır. Evet, bu iki kesimin yol ve yöntemleri farklı olsa da mücadeleleri, mücadeleleriyle ulaşmak istedikleri hedef aynıdır.
Cennet’e Merdiven Dayasanız Dahi…
Günümüzde Allah’ın izni ve inayetiyle dünyanın dört bir yanına açılan adanmış ruhların eliyle çok önemli hizmetler yapılıyor. Anadolu insanının ektiği tohumlar inşâallah on sene, yirmi sene sonra toprağa ekilen tohumların filizlenmesi gibi neşv ü nema bulacak. Evet, bugün, Rabbimin inayet ve lütfuyla, birbiriyle anlaşan insanların bulunduğu, sevgi ve barışın hâkim olduğu huzur adacıkları oluşuyor. İşte bütün bu gelişmeler hazım problemi yaşayan, kavga yanlısı olan, haset, kin ve nefrete kilitli insanları rahatsız eder/etmiştir/edecektir. Onlar, bütün imkânlarını, hayır yolunda değil de, yeni bir baharın gelmesi adına seferber olan insanları yürüdükleri yoldan vazgeçirme istikametinde kullanacak, yürüttükleri psikolojik savaşla Anadolu insanının kuvve-i mâneviyesini kırmaya ve onların morallerini bozmaya çalışacaklardır. Çamur at, izi kalsın mülâhazasıyla hareket edecek, akl-ı selimin kabullenmesi mümkün olmayan nice iftiralar ortaya atacak ve “yığın” kategorisinde mütalâa edilebilecek insanların bakışlarını bulandırıp başlarını döndürmeye çalışacaklardır. Onların niyet ve düşünceleri bozuk olduğundan, siz ne yaparsanız yapın, yine de onları memnun edemeyecek ve yürütecekleri karalama kampanyalarının önüne geçemeyeceksiniz. Öyle ki onlar, en masum ve en makul faaliyetleriniz hakkında bile zihinlerde şüphe uyarmaya çalışacaklardır. Hatta siz, -farz-ı muhal- insanları Cennet’in göbeğine çıkartacak bir helezon kursanız, böylece bazılarının Cennet’e girmesine vesile olsanız, onlar yine de demagoji ve diyalektikle sizde bir şekilde tenkit edecek bir yer bulacaklardır.
Mesela diyeceklerdir ki,
-“Neden merdiven kurmak suretiyle, Cennet’e girecek insanlara zahmet veriyorsunuz. Buraya bir rampa yapsaydınız ve insanları da bir rokete bindirseydiniz çok daha rahat bir şekilde onları Cennet’e gönderebilirdiniz.” [Gönüllüler Hareketi ve İthamlar / Yolun Kaderi]
***
ŞİDDETLİ FIRTINALAR VE DEVRİLMEYEN ÇINARLAR
°°°Önsöz°°°
- Kaba kuvvetin söz konusu olduğu yerde bunun muhatapları olacağı muhakkaktır. Bu muhatapların, kaba kuvvet ve baskı karşısında alacakları tavır da çok önemlidir.
- Özellikle bir misyon edâ eden, bir düşünceyi, bir hareketi, bir cemaati ve bir ideali temsil eden insanlar için.
- Davalarının geleceği açısından çok önemli olan ve alınması gereken en doğru tavır, hizmet hareketi mensuplarının maruz kaldıkları haksızlıklar ve zulümler ekseninde k8nu anlatılmaya şöyle devam ediliyor:
°°°°°°°°°°°
Her şeyden önce inanan insanların, temel değerleri itibarıyla şartlara göre tavır değiştirmemeleri, rahat zamanlarda olduğu gibi, en amansız ve insafsız saldırılar karşısında da üsluplarını namusları bilerek müstakim bir çizgide sabit kadem olmaları gerekir. Öyle ki, onları anlamak ve okumak isteyen insanlar hiçbir zaman zihinlerde tereddüt oluşturabilecek bir tenakuzla yüz yüze gelmemelidirler. Aksi takdirde, inandırıcı olamaz, ruhlarının ilhamlarını başkalarına duyurmada mesafe kat edemezler.
Evet, mü’min, maruz kaldığı hâdiseler karşısında, asla, rüzgârın önündeki savrulan yapraklar gibi olmamalıdır. Bilakis o, derinliklere kök salmış ağaçlar gibi her zaman dimdik bir duruş sergilemelidir. Botanikçiler bilir, bazı ülkelerde ağaçların kökleri sağlam olmadığından, sert bir rüzgâr estiğinde veya biraz fazla kar yağdığında ağaçlar hemen devriliveriyor. Hatta bazen haricî bir tesir olmaksızın toprakların yumuşaması bile onların devrilmesi adına yeterli olabiliyor. Bazı ülkelerde ise –su bulabilmek için olsa gerek– ağaçlar yerin derinliklerine doğru birkaç metre kök salıyor ve böylece bulundukları yerde şiddetli fırtınalara rağmen sapasağlam duruyorlar. İşte inanmış bir insan böyle olmalıdır. Yoksa şartların lehinde veya aleyhinde olmasına göre vaziyet değiştiren, her bir hâdise karşısında daima menfaati istikametinde farklı bir tavır sergileyen insanlar bir müddet sonra inandırıcılıklarını kaybederler. Kalıcı bir inandırıcılık için her zaman dimdik ayakta durmasını bilmek ve istikameti muhafazada kararlı bir duruş sergilemek gerekir. Öyle ki, yirmi sene önce sizin nabzınızı tutmuş ve kalb ritimlerinizi dinlemiş olan insanlar nasıl bir ahenkle karşılaşmışlarsa, yirmi sene sonra elli defa feleğin çemberinden geçmiş ve elli defa preslenmiş olmanıza rağmen nabzınızı tutup kalbinizi dinlediklerinde yine aynı ritimle karşılaşmalılar.
Peki, bizim hiç hissî infialimiz, hiç feveranımız yok mudur?
İnsan olmamız hasebiyle elbette ki bu tür duygular zaman zaman bizim içimize de esip gelebilir. Fakat Allah insana irade verdiğine göre, bunları kontrol altına almasını ve her zaman meşru daire içinde kalmasını bilmeliyiz. [İftiralar Karşısında Yapılması Gerekenler / Yolun Kaderi]
***
BEKLENTİ ESARETTİR
°°°Önsöz°°°
- İnsan için tam özgürlüğün yolu, Allah’a tam kul olmaktan geçer. Böylesine inanmış insanların fiyatı yoktur. Ne satılabilirler, ne de alınabilirler.
- Dünyevî beklentiler, imanın özü olan tevhid inancını zayıflatarak, teorik olarak olmasa bile fiilen insanları Allah’tan başkasına kul olmaya götürebilir.
- Hakiki tevhid, yani hem ulûhiyetinde (Ondan başka kulluğa lâyık ilah bulunmadığına inanma), hem de Rubûbiyetinde (her şeyi yapanın O olduğuna inanma) O’na asla ortak koşmamak, her şeyi O’ndan bilmektir.
- Bu konuda çok hassas olan Pırlanta Müellifi , insanlardan beklenti içinde olmayı da bir çeşit şirk olarak görüyor, bunun hizmetimize bakan tarafını, ona vermesi muhtemel zararları şöyle açıklıyor:
°°°°°°°°°°°
Her fırsatta sık sık Allah rızasından başka hiçbir beklentimiz olmadığını hem ifade etmeli hem de tavır ve davranışlarımızla bunu ortaya koymalıyız. Eğer kendilerini iman ve Kur’ân hizmetine adayan insanlar, yapmış oldukları hizmetleri belli dünyevî beklentilere bağlarlarsa, diyet ödeme mecburiyetinde kalır ve kendi hareket alanlarını daraltmış olurlar. Zira her beklenti, insanın hürriyetinden bazı şeyleri koparıp götürür.
Bu açıdan adanmış ruhlar, hürriyete sınır getirebilecek bütün beklentilerden uzak durmasını bilmeli ve aynı zamanda herhangi bir angajmanlığa girmeme konusunda kararlı olmalıdırlar. Onlar, elbette ki ülke ve millet için maslahat gördükleri istikamette siyasî bir tercih ortaya koyabilirler. Bu, bilâ kayd u şart bir partiye bağlanmak demek değildir. Ülke menfaatleri için uygun gördükleri bir tercihte bulunurken hiçbir zaman iradelerini bir siyasi organizasyona teslim etmemeli, asla hür iradelerine ve hürriyetlerine dokundurtmamalıdırlar.
Hürriyeti korumanın en sırlı anahtarı ise Allah’a kulluktur. Allah’a kulluğa kilitlenmiş bir insan, tam hürriyetini elde etmiş, kula kulluktan kurtulmuş demektir.
Başka mülâhazalara girenler ise, hürriyetlerini kırmış, çatlatmış olurlar.
Hatta bırakalım dünyevî beklentileri, mefkûre kahramanları yaptıklarının karşılığında Cennet beklentisi içine bile girmemeli, bilakis onu Allah’ın fazlından istemelidirler. Çünkü ubûdiyet, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “mukaddime-i mükâfat-ı lâhika değil, (…) netice-i nimet-i sabıkadır.” (Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, İkinci Meyve) Bu açıdan insan sadece Allah’ı talep etmeli ve onun dışındaki bütün istekleri sonsuz karşısında sıfırı talep etme gibi görmelidir. Fakat bu kıstaslara göre hareket edilmesine rağmen, yine de, belli imkânları ellerine geçiren ve hastalık ölçüsünde bir paranoya yaşayan insanlar, adanmış ruhların alanlarını daraltmaya çalışabilirler. Onlar, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla meseleye dinî bir kılıf da geçirerek elde ettikleri bütün imkânları kendi havuzlarını doldurma istikametinde kullanmak ve sürekli kendileri adına stok yapmak isteyebilirler. Çok sağlam inanmış gibi görünen ve hatta hayatının büyük bir bölümünü tekke ve zaviyede geçiren insanlar bile bu tür küçük ve basit menfaatlerin arkasına takılabilirler.
Evet, elde ettiklerini kaybetme korkusuyla paranoya yaşayanlar, tamamıyla kendi çıkar ve menfaatlerine odaklandıklarından, güvercinlerin bile bir yerde toplanmasını kendileri adına bir tehdit sayabilir, bundan endişe duyup “Acaba bunların belli yerlerde gözleri mi var?” gibi düşüncelere girebilirler. [İftiralar Karşısında Yapılması Gerekenler / Yolun Kaderi]
***
DENGESİZLER KARŞISINDA DENGEYİ MUHAFAZA
°°°Önsöz°°°
- İslâmiyet her anlamda bir denge dinidir.
- İnançta, ibadetlerimizde ve bütün beşeri davranışlarımızda İfrat ve tefritlerden uzak olmayı gerektirir ki biz buna ‘sırât-ı müstakîm’ diyoruz.
- Sırât-ı müstakîmden sapmalar, inanç ve ibâdet konularında olabileceği gibi hayatın her alanında olabilir.
- Eğer bu dengesiz tepki ya da tepkiler, din veya dine hizmet konularında ortaya çıkıyorsa, bunların büyüklüğü nisbetinde inanılan ve temsil konumunda bulunulan değerlere zarar verilmesi söz konusudur.
- İnsanlar bunu bilerek yapmıyor olsalar bile sonuç itibariyle durum genellikle böyledir.
- Çoğumuzun, dengemizin bozulması söz konusu olduğu kritik zaman, yer ve durumlarda, duruşuyla bize hep örnek olan büyük denge insanı yine bizim anlayacağımız dilden şunları söylüyor:
°°°°°°°°°°°
Asıl hüner, başkalarının dengesizlikleri karşısında dengeyi koruyabilmektir. Mesela birileri haset ve çekememezlik duygusuyla sizin üzerinize gelebilirler. Gelecekte, bir kısım imkânların ellerinden kaçıp gitmesi korkusuyla size karşı kin ve nefret duygularıyla köpürebilirler. İşte burada bile aynıyla mukabelede bulunmama, imkânı varsa kortekste bu tür olumsuzluklara hiç yer vermeme, onların nöronlara bulaşmasına fırsat tanımama ve geldikleri gibi onları kapı dışarı etme çok önemlidir.
- Esasen el âlem sizi sevip alkışladığı zaman onlara karşı saygı duymak mârifet değildir. Mârifet odur ki sizi kabul etmeyen, mevcudiyetinizden rahatsızlık duyan insanlar hakkında bile, “Allahım, bana nâşâd olsun diyenler şâd olsun, nâmurad olsun diyenler bermurad olsun.” diyebilmektir.
Hele bu kadar dengesizliğin bulunduğu günümüz dünyasında dengeli olmak daha bir önem arz eder. Kur’ân-ı Kerim,
وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰۤى أَلَّا تَعْدِلُوا
“Bir kavmin size karşı tecavüz ve saldırıları, sizi adaletsizliğe, haksız yere onlara saldırmaya sevk etmesin.” (Mâide/8) buyurmuştur.
Bu âyet-i kerime, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve mü’minlere akla hayale gelmedik zulümlerin yapıldığı bir dönemde nâzil olmuştur. Böylece mü’minlere, bütün bu olup bitenleri engin vicdanlarıyla sabırla karşılamaları ve aynıyla mukabelede bulunmamaları emredilmiştir. Dolayısıyla birilerinin nâsezâ nâbecâ tavır ve davranışları, mü’minleri hak ve adalet duygusundan ayırmamalıdır. Başkalarının adaletsizlik yapması, sizin adaletsizlik yapmanızı asla meşru kılmaz. Siz, inanan gönüller olarak her zaman âdil olma mecburiyetindesiniz. Eğer bir karalama kampanyası başlatılmış, yapılan zulümler sürekli hâle getirilmiş, hiç durmadan sabah akşam zift gibi yalan ve iftira püskürtülüyorsa, bu durumda yerine göre tavzih, tashih, tekzipte bulunulabilir ve tazminat hakları kullanılabilir. Fakat bu hakları kullanırken bile, kendimize yaraşır ve yakışır şekilde, kendi karakterimizin gereğini sergilememiz gerekir.
Evet, كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ “Herkes kendi seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ sûresi , 17/84.) Bize düşen de her hâlükârda kendi karakterimizin gereğine göre hareket etmektir. [İftiralar Karşısında Yapılması Gerekenler / Yolun Kaderi]
***
İLM-İ SİYASET
°°°Önsöz°°°
- Günümüzde siyaset denilince çoğumuzun aklına, genellikle devlet yönetimi, özellikle de partilerin yönetim anlayışı ve tarzı gelir.
- Hâlbuki siyaset, sadece iki kişinin olduğu yerde bile söz konusu olan, hayatın bütün alanlarında doğru sonuçlar alabilmek için uyulması gereken kuralları, davranış biçimlerini ifade eden çok geniş kapsamlı ve önemli bir kavramdır.
- Daha geniş anlamda siyaset, yapılan iş her ne olursa olsun onu usulünce yapma anlamına gelir.
- Pırlanta Müellifi , ana hatlarıyla ikiye ayırdığı siyaseti ve hayatımızdaki rolünü, özellikle topluma bakan yönüyle şöyle ele alıyor ve açıklıyor:
°°°°°°°°°°°
Aslı itibarıyla Arapça olan “siyaset” kelimesi, idare etme anlamına gelmektedir. Biz, “idare etme” kelimesini iki anlamda kullanırız. Bunlardan birincisi; bir sistemi, bir topluluğu veya bir kurumu kendi kuralları içerisinde makul olarak yönetme demektir. İdare etmenin ikinci anlamı ise müdârâttır. Müdârât ise düşmanlık duygusuyla hareket edenlere bile sabırla, diplomasinin inceliklerini kullanarak, değişik iyilik vesilelerini değerlendirerek muamelede bulunmak ve böylece onların kötülüklerini savmaya çalışmak demektir. Bu konuyla alâkalı Hazreti Üstad, Hafız-ı Şirazî’nin şu sözünü nakleder: (Bediüzzaman, Mektubat s.302 (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas, Dördüncü Vecih).)
اٰسَايِشْ دُوگِيتِي تَفْسِيرْ إِينْ دُو حَرْفَسْتْ
… بَا دُوسْتَانْ مُرُوَّتْ بَا دُشْمَنَانْ مُدَارَا
Yani “İki cihanın rahat ve selâmetini iki kelime tefsir eder; dostlara karşı mürüvvetkârâne hareket etmek, düşmanlara karşı da sulhkârâne muamele etmektir.” (Hâfız Şirazî, Dîvân-ı Hâfız Şirazî s.4 (5. gazel).)
Dostlara karşı mürüvvetkârâne hareket etmekten maksat, onlara değer vermek, iyilik yapmak, bağrını açmak ve ciddi bir insanlık mülâhazasıyla onları kucaklamaktır. İnsan, ahsen-i takvîmin göz kamaştıran bir âbidesi olduğu için, ona karşı saygılı olunması, ona değer verilmesi ve insanca davranılması gerekir. Hiçbir hümanist hareket, İslâmiyet’in insana verdiği bu değeri verememiş, veriyor gözükenler de pratik hayatta bunu temsil edememiştir.
Müdârât ile Takiyye Arasındaki Fark
Düşmanlık yapanlara karşı müdârâtta bulunmak onları idare etmek demektir. Bunun anlamı, gereksiz yere demagoji ve diyalektiklerle düşmanları tahrik etmemek, diplomasiyi çok iyi kullanmak, karşı taraftan gelebilecek hücum ve tahribatı akıllıca stratejilerle bertaraf etmektir. Yani siz düşmanlarla kuracağınız ilişkilerde bir taraftan onlarla karşı karşıya gelmeyecek, diğer taraftan da zarar görmeyecek şekilde bir politika izlemelisiniz. Görüldüğü üzere bu yaklaşım, sırat-ı müstakimden ayrılmış bir mezhebin başvurduğu takiyyeden çok farklıdır. Onlar, kendilerinden olmayanları kandırma, aldatma ve bu uğurda her türlü yalanı mubah görme gibi korkunç bir dalâlet içerisindedir. Müdârât ise sabır ve metanetle, aklı ve diplomasiyi kullanarak düşmanca tavırları engellemeye çalışma demektir. Evet, diplomasiyle çözülmesi mümkün olan problemler kaba kuvvetle çözülmeye çalışılırsa, düşmanlara karşı akıllıca bir strateji takip edilmez ve ittihatçı toy delikanlıların yaptığı gibi hemen maddî mücadeleye kalkışılırsa, ülke bir çıkmaza sokulabilir ve parçalanabilir. İttihatçılar, Rusya ile girdikleri savaş neticesinde sahabeden sonra emsalini göstermenin mümkün olmadığı kocaman Devlet-i liye’yi paramparça etmişlerdi.
İşte biz müdârât derken ülkeyi bu ve benzeri maceralara sürüklememe adına takip edilmesi gereken siyaset ve idare şeklini anlıyoruz. [Kur’ân ve Sünnet Çizgisinde İlm-i Siyaset/ Yolun Kaderi]