- A-)19.Meryem Sûresi [50/98.Ayetleri]
- B-)20. Tâ-Hâ Sûresi [1/84.Ayetleri]
–A–
وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا۟ (٥٠)
50. Onlara rahmetimizden daha pek çok ihsanlarda bulunduk ve dillerde onlar için hayırlı, güzel ve yüce bir nam bıraktık. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân, bu sûrede Hz. İbrahim’i (a.s.) bilhassa Habeşistan hicreti münasebetiyle Müslümanları teselli etmek, kalblerini daha önemli bir hicrete hazırlamak ve böylece hicretin önemini de nazarlara sunmak için anmaktadır. Göç, yaratıldığı günden bu yana hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî manâda, insanlar arasında seçkinlerden seçkin aydınlık ordusu kudsîler için de hususî manâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir mefhumdur.
Evet, bir tarafta anne karnından çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme uğrayarak upuzun bir sefere çıkmış gariplerden garip insan fertleri, diğer yanda elindeki meşaleyle çağlara ışık saçan, çeşitli devirlere mührünü basan, açtığı nurlu yolda arkasına düşenleri hep medeniyetin şahikalarında dolaştıran, sinesinde tutuşturduğu kıvılcımlarla kendine gönül verenlerin ruhlarını aydınlatıp onları iman ve ümit kuşağında ölümsüzlüğe hazırlayan, aydınlık düşünceleriyle karadeliklerin çehrelerinde cennetlere ait ışık ve renk cümbüşü çıkararak karanlıkların ve karamsarlığın hükmettiği aynı noktalarda ümit fidanlıkları meydana getiren yüce rehber ve yüksek kametler, hep birer yolcudurlar ve bütün bir hayat boyu göç edip dururlar.
Bir hakikatın değişik esas ve yönlerinden ibaret olan iman, göç (hicret) ve cihad üçlüsünün Kutlu Beyan’da ekseriya peşpeşe zikredilmesi, bu meselenin ne denli ehemmiyet arzettiğinin en parlak delilidir. İnanma, hicret etme ve inancı uğrunda vereceği mücadeleyi bu yeni iklimde yeni muhatap ve yeni şartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme.. işte kudsîlerin sabah-akşam başvurageldikleri üç musluklu Hızır çeşmesi! Bu çeşmeden kana kana içenler, inançla gerilecek ve karanlık bucaklara durmadan kıvılcımlar salacaklardır; yollar sarpa sarıp çevreyi terslikler, yanlışlıklar, cahiliye duygu ve tutkuları alınca da mal-menal, yurt-yuva, evlâd ü ıyale bakmadan “bir başka diyar” deyip yeniden yolculuğa çıkacaklardır.
Öteden beri her yeni düşünce doğduğu muhitte hor karşılanıp aleyhinde kampanyalar oluşturulmasına karşılık, o düşünce ve onu temsil eden şahısları çocukluk ve gençlikleriyle bilmeyen bir başka muhit, çok defa onlara kucak açmış ve destek olmuştur. Bu itibarla, her kudsînin kaderinde değişmez şu çizgiler âdeta bir ortak noktadır: Önce iman ve aşk, sonra yığınları saran yanlışlık ve inhiraflara karşı mücadele, sonra da gerekirse insanlığın mutluluk ve saadeti uğrunda yurt–yuva her şeyi feda ederek, başka aşina gönüller aramak üzere yeniden yollara dökülmek…
Hemen her yeni dirilişte bu iki esas ve iki merhale çok önemlidir. Birinci merhale, ferdin şahsiyet kazanması, inançla şahlanıp aşkla gerilmesi, nefis ve benliğini aşarak Hak’kın âzât kabul etmez kölesi olma merhalesidir. Bu merhaledeki cihad, bütün buutlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği yenmeye yönelik ve insanın kendisini yeniden inşa etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla da cihadların en büyüğü “Cihad-ı Ekber”dir. İkinci merhalede ise, her gönülde bir kor, bir alev haline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeşitli dalga boylarında şualar yaymaya başlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber hicret de gelip kapıya dayanır.
- Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi ruh planında bir hicretten bahsetmek her zaman mümkündür:
İnsan, içinde bulunduğu durumdan olması gerekli olan duruma, hareketsizlik ve dağınıklıktan aksiyon ve sisteme, donmuşluk ve bozulmuşluktan kendini yenilemeye, binbir günahın boğucu atmosferinden ruh ve kalbin hayat derecesine yükselme gibi hususların hemen hepsinde bir hicret manâsı vardır ve bu manâlarda o, hep hicret edip durmaktadır. Kanaatimizce, ikinci hicretin fonksiyonunu tam eda edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişama, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler.
Bu manâda hicret, ilk defa, insanlık semasının ayları, güneşleri sayılan Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Musa, Hz. İsa gibi yüce kametler tarafından başlatıldı; sonra da bu aydınlık yolun eşsiz rehberi, İnsanlığın İftihar Tablosu, zaman ve mekânın Efendisi bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da Kıyamet’e kadar arkadan gelenlere/geleceklere açık bıraktı…
Hak yolunda ve Hak’kın hatırı için yapılan hicret o kadar kutsaldır ki, mal ve canlarını inandıkları dava ve o davanın eşsiz temsilcisi uğrunda feda eden kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok sevilip takdir edildiği noktada, daha değişik sıfat ve unvanlarla değil de “muhacir” unvanıyla yad edilmesi ne kadar manidardır! Hattâ bu kudsîler dönemine bir tarih başlangıcı aranırken, Nebî’nin doğumu, peygamberlikle şereflendirilmesi, Medine halkının bu yüce davaya omuz vermesi, Bedir harbi, Mekke fethi gibi her biri ayrı bir pırlanta olan bunca hadise içinde tarih başlangıcı olarak hicretin seçilmesi, üzerinde hassasiyetle durulmaya değer önemli bir mevzuudur.
Bir kere, yüksek bir mefkûre uğrunda göç eden her fert, hayatının her lahzasında, göçe sebep teşkil eden yüksek gayenin baskısını vicdanında hissedecek ve hayatını bu yüksek duyguya göre düzenleme mecburiyetini duyacaktır. Ayrıca, çocukluk ve gençlik dönemleriyle alâkalı horlayıcı nazarlardan kurtulması, rahat ve endişesiz hareket etmesi de ancak bu mukaddes göçle tahakkuk edebilecektir. Zira kim olursa olsun, çocukluk ve gençlik dönemini geçirmiş olduğu çevrede o devreye has, hasımları tarafından bazı yanlarının tenkit edilmesi ihtimaline karşılık, hicretle gerçekleştirilen yeni muhitte, pırıl pırıl hali, tertemiz düşünceleri, başdöndürücü fedakârlıklarıyla devamlı takdir edilen biri olacaktır. İster bunlar isterse başka faktörler olsun, öteden beri tarihte devir açıp–devir kapayanlar ve büyük bir ölçüde tarihin akışını değiştirenler hep muhacir kavimler olmuştur.
Sosyologların tesbitine göre, yeryüzündeki medeniyetlerin hemen hepsi göç eden fert ve cemaatler tarafından kurulmuştur. Toynbee, göçebelerin kurduğu yirmiyedi medeniyetten bahseder ki, bu da hemen hemen çağlar boyu yeryüzünde göçebe hakimiyeti demektir. Kendini rahata, rehavete kaptırmamış, her an her şeyden ayrılmaya hazır, vereceği mücadelenin doğuracağı sıkıntıları önceden yaşamaya alışmış ve bir asker gibi her an sefer emrini bekleyen bu dinamik ruhlarla mücadele etmeye ve onları silip geçmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. (Fethullah Gülen, Sızıntı, Ekim 1985)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰىۘ اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا (٥١)
51. Kitap’ta şimdi de Musa’dan söz et. Gerçekten O, bizzat Allah tarafından seçilip ihlâsa erdirilmiş bir kuldu; büyük bir rasûl ve nebî idi. (*)
~Açıklama~
(*) Rasûl ve nebînin manâsı ve aralarındaki fark için bkn: Âl-i İmran Sûresi/3: 81, not 16.
وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْاَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا (٥٢)
52. Biz O’na Tur Dağı’nın sağ tarafından seslenmiş (*) ve kendisiyle hususi konuşmak üzere O’nu huzurumuza almıştık.
~Açıklama~
(*) Hz. Musa (a.s.), ailesiyle birlikte Medyen’den Mısır’a giderken Tur Dağı’nın güneyine geldiğinde bir ateş görmüş, ona yaklaşınca, “Ben, senin Rabbinim!” sesini işitmişti (Tâ-Hâ Sûresi/20: 11–12). Güneyinde durduğu dağa yönünü döndüğünde, Hz. Musa’ya göre sesi işittiği dağın doğu tarafı O’nun sağına düşüyordu. Bu bakımdan âyette “dağın sağ tarafı” ifadesi kullanılmıştır. Bununla birlikte, bu ifadede üzerinde durulması gereken başka manâlar da olabilir.
وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَٓا اَخَاهُ هٰرُونَ نَبِيًّا (٥٣)
53. Kardeşi Harun’u da nebî ve yardımcı olarak lütf u keremimizden O’na ihsan etmiştik.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِسْمٰعِيلَۘ اِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّاۚ (٥٤)
54. Kitap’ta İsmail’i de an. O, sözüne sadık bir insandı; rasûldü, nebî idi.
وَكَانَ يَأْمُرُ اَهْلَهُ بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِۖ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا (٥٥)
55. Ailesi başta olmak üzere halkına namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbi katında rıza mertebesine ulaşmış bir zattı.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِدْرِيسَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّاۗ (٥٦)
56. Kitap’ta İdris’i de zikret. Doğrusu O da, özü-sözü dosdoğru bir insandı, bir nebî idi.
وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا (٥٧)
57. Biz O’na yüce bir makam verdik ve O’nu yüce bir mekâna yükselttik. (*)
~Açıklama~
(*) Müfessirlerden bazısı Hz. İdris’in İsrail peygamberlerinden olduğunu söylese de, çoğunluk, O’nun Eski Ahid’de Hanok olarak anılan ve Hz. Nuh’tan önce yaşamış bir peygamber olduğu görüşündedir. Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin bölümünde onun 65 yaşından itibaren 300 yıl Allah’ın yolunda yürüdüğü ve 365 yaşında iken Allah’ın onu aldığı yazılıdır (5: 21–24). Talmut’ta ise, Hz. Nuh’tan önce insanlar bozulunca, inziva hayatı süren Hanok’a meleğin gelip, insanlara gitmeleri gereken yolu öğretmesi emrini getirdiği kaydedilir. Ayrıca, O’nun insanları 353 yıl yönettiği ve yönetiminin hakka, adalete dayandığı, bunun neticesinde Allah’ın insanlara bol bol nimet verdiği ilâveleri de yer alır (H. Plano, The Talmut Selections – Talmut’tan Seçmeler, s. 18–21’den Mevdûdî, 5: 163, not 33).
Âyette Hz. İdris’in yüce bir mekâna yükseltilmesinden kastın O’nun makamının yüksekliği olduğu genellikle kabûl gören bir görüş ise de, Bediüzzaman hazretleri, O’nun da Hz. İsa gibi üçüncü hayat tabakasında olduğunu, yani beşeriyetin gerekliliklerinden sıyrılarak melek gibi bir hayata girip, âdeta misalî bir beden şeffafiyeti kazanmış dünyevî vücuduyla gökte bulunduğunu belirtir (Mektubat, 6). O da, dünyadan Hz. İsa gibi ruh-beden birlikte alınmıştır. Seyyid Hüseyin Nasr gibi bazı yazarlar ise, Hz. İdris’in semaya çekilmesiyle, O’nun Irak’ta yaşadığı ve zamanında astronominin çok geliştiği, Hz. Nuh’un gemisindekilerle taşınan bu bilginin daha sonra ve Hz. İbrahim’den önce bu bölgede gök cisimlerine tapınma şeklinde yozlaştırıldığı gibi bir görüş arasında paralellik kurarlar. Onlar, Batı’da Rönesansla birlikte geliştirilen insan ve insan–Tanrı münasebeti görüşüne temel olan Promete efsanesinde gökten ateşi çalıp insanlara getiren tanrı–soylu Promete tanrılar tarafından cezalandırılırken, İslâm’da göğün mesajını, yani ‘kutsal ateş’i getiren Hz. İdris’in ise mükâfat olarak Allah tarafından göğe yükseltildiğini belirterek, İslâm ile modern Batı düşüncesi arasındaki dünya, insan ve insan–Tanrı münasebeti farkına dikkat çekerler.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰهِيمَ وَاِسْرَٓاءِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا ۩ (٥٨)
58. Bütün bu zatlar, Allah’ın kendilerine hususi nimet (Kitap, nübüvvet, ilim, doğru düşünüp doğru karar verebilme kabiliyeti ve hikmet) bahşettiği peygamberlerden, Âdem neslinden, Nuh ile birlikte Gemi’de taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail’in (Yakup) evlâtlarından ve hidayete erdirip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlar, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. (*)
~Açıklama~
(*) Peygamberlerle ilgili benzer âyetler için bkn. En’âm Sûresi/6: 87–89.
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ اَضَاعُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّاۙ (٥٩)
59. Ama onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazı önemsemeyip zayi ettiler ve (kadın, evlât, altın-gümüş, para, mal, makam, kazanç gibi) şehvetlere (dünya hayatının şehvet haline getirdikleri geçimliğine) tâbi olup, (Allah yolunda çalışmayı terk ettiler). Bunlar, (gittikleri yolun sonunda kendilerini bekleyen) helâk çukuruna düşerek cezalarını göreceklerdir. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, peygamberlerden sonra onların ümmetlerinin bozulmasının başlıca sebebi olarak, namazı önemsememe ve neticede terk etmeyi, bir de bunun yol açtığı veya bununla birlikte giden kadın, evlât, altın–gümüş, mal, kazanç gibi tutkulara uymayı (Âl-i İmran Sûresi/3: 14) nazara vermektedir. Bu âyeti, Şüphesiz namaz, insana bütün çirkin, ahlâk dışı söz ve davranışlarla, Allah nazarında meşruluğu tanınmamış işlerden kaçınması gerektiği şuurunu verir ve onu bunlardan alıkoyar (Ankebut Sûresi/29: 45) âyeti çerçevesinde ele aldığımızda mesele daha iyi anlaşılacaktır. Unutulmamalıdır ki, insanları her türlü hayasızlığa ve kötülüğe çağıran da şeytandır (Nûr Sûresi/24: 21). Dolayısıyla namazı zayi etme, şeytana teslim olmanın en önemli basamağı ve alâmetidir.
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْـًٔاۙ (٦٠)
60. Ancak, bu nesiller içinde de tevbe edip (gittikleri yoldan vazgeçen ve) iman ederek, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, evet bunlar Cennet’e girecek ve hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaklardır.
جَنَّاتِ عَدْنٍۨ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمٰنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا (٦١)
61. Sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetlerine ki, Rahmân, o cennetleri kullarına o kullar onları görmeden ve onların idraklerinin ötesinde olarak va’detmiş, (o kulları da bu va’de inanmışlardır). O’nun va’di, mutlaka yerine gelir.
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا اِلَّا سَلَامًاۜ وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (٦٢)
62. Onlar, orada boş ve anlamsız sözler işitmez, sadece selâmet, emniyet ve huzur sözleri duyarlar. Sabah ve akşam kendilerine sunulacak ziyafetler de hazırdır.
تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِيًّا (٦٣)
63. O Cennet ki, Biz ona kullarımız içinde kalbleri Bize karşı saygıyla dopdolu olan, günahlardan, dolayısıyla azabımızdan kaçınan ve tertemiz kalabilenleri vâris kılarız.
وَمَا نَتَنَزَّلُ اِلَّا بِاَمْرِ رَبِّكَۚ لَهُ مَا بَيْنَ اَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذٰلِكَۚ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّاۚ (٦٤)
64. (Cebrail dedi ki: “Ey, sıkıntıları içinde teselli ve kendisine sorulan sorulara cevap bekleyen ve vahiy gecikti diye gönlü daralan Rasûl!) Biz (melekler), ancak Rabbinin emri olursa ineriz. Önümüzde bulunan, arkamızda kalan ve bu ikisi arasında yer alan (bütün zaman ve mekân, bu zaman ve mekân içinde dün, yarın, bugün yaptığımız her şey) O’na aittir. Sonra, senin Rabbin asla unutkan değildir (ve seni de unutmamıştır).
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ۪ۜ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا۟ (٦٥)
65. “Göklerin, yerin ve bunların arasında ne varsa hepsinin Rabbidir O. Şu halde O’na kulluk et ve O’na olan kulluğunda sabırlı ve ısrarlı ol. Hiç O’nun gibi olan başka birisini biliyor musun?”
وَيَقُولُ الْاِنْسَانُ ءَاِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ اُخْرَجُ حَيًّا (٦٦)
66. Böyle iken, o nankör ve inançsız insan, “Gerçekten ben öldükten sonra diriltilip kabrimden çıkarılacak mıyım?” der.
اَوَلَا يَذْكُرُ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْـًٔا (٦٧)
67. O insan hiç düşünmez, hiç aklına getirmez mi ki, o hiçbir şey değilken Biz kendisini yaratıp var ettik?
فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاط۪ينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّاۚ (٦٨)
68. Rabbine andolsun ki, onları da, peşlerinden gittikleri insan ve cin şeytanlarını da diriltip huzurumuza toplayacak, sonra da hepsini Cehennem’in etrafında topluluklar halinde dizleri üstü çökertip yığacağız.
ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ شِيعَةٍ اَيُّهُمْ اَشَدُّ عَلَى الرَّحْمٰنِ عِتِيًّاۚ (٦٩)
69. Ardından, dünyada iken aynı inancı paylaşıp aynı yolda yürümüş her topluluk içinden, (kendilerini yaratıp, dünya hayatında hep rahmetle bürümüş ve rızıklandırmış olan) Rahmân’a karşı isyanda en fazla direten ve en ileri gidenleri çekip ayıracağız.
ثُمَّ لَنَحْنُ اَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ اَوْلٰى بِهَا صِلِيًّا (٧٠)
70. İçlerinde Cehennem’i hangilerinin daha önce ve hangi azap şiddetine göre boylamaya müstahak olduklarını Biz elbette çok iyi biliriz.
وَاِنْ مِنْكُمْ اِلَّا وَارِدُهَاۚ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّاۚ (٧١)
71. (Ey insanlar!) Sizden hiç kimse yoktur ki, Cehennem’e uğramayacak olsun. Bu, Rabbinin katında üzerine ‘mühür basılmış’ bir hükümdür.
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا (٧٢)
72. Şu kadar ki, kalbleri Rabbilerine karşı saygıyla dopdolu olan, O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından kaçınanları kurtarır, (onları Cehennem’in yakmasına müsaade etmez, hattâ bazılarına onun hışırtısını bile duyurmaz), buna karşılık, (Allah’a şirk koşmak veya O’nu inkârla en büyük zulmü işleyen) zalimleri Cehennem’in içinde diz üstü bırakırız. (*)
~Açıklama~
(*) Bu iki âyet etrafında farklı mütalâalar olmuş, Allah Rasûlü’nden bazı rivayetler de nakledilmiştir. Bazıları, istisnasız herkesin, onu hak edenlerin kalmak üzere, onda kalmayacak mü’minlerin ise Cehennem’i tanımak, Cennet’i ve nimetlerini daha iyi duyup takdir etmek için Cehennem’e mutlaka gireceği, fakat nasıl içine atıldığı ateş Hz. İbrahim’i yakmamışsa, Cehennem’in de onda kalmayacak mü’minlere azap etmeyeceği görüşündedir. Daha başkaları ise, 71’inci âyetteki “vürûd” kelimesinin burada sadece uğramak manâsına geldiğini, dolayısıyla herkesin Cehennem’e uğrayacağı, ama ona girmeyecek mü’minlerin yine girmeyeceği, fakat onu ve dehşetini mutlaka hissedeceğini belirtmiştir. Her halükârda kesin olan, istisnasız herkesin Cehennem’i bütün ürperti ve dehşetiyle göreceği, fakat ona girmeyecek olan mü’minlerin, içlerinde en seçkin olanları onun hışırtısını bile duymayacak derecede (Enbiyâ Sûresi/21: 102) ondan herhangi bir azaba maruz kalmayacaklarıdır.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ اٰمَنُٓواۙ اَيُّ الْفَرِيقَيْنِ خَيْرٌ مَقَامًا وَاَحْسَنُ نَدِيًّا (٧٣)
73. Gerçeği apaçık gösteren ve her bakımdan anlaşılır âyetlerimiz insanlara okunduğunda o küfredenler, iman edenlere “Şöyle bir bakın,” diyorlar, “siz ve biz, evet hangimiz makam ve mevkî bakımından, sahip bulunduğumuz evler, meskenler açısından daha üstün, topluluk olarak daha muteberiz; hangimizin meclisleri, toplantıları daha şaşaalı?”
وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثًا وَرِءْيًا (٧٤)
74. Oysa Biz, onlardan önce eşyası ve malları daha çok, topluluk olarak daha gösterişli nice nesilleri helâk ettik.
قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمٰنُ مَدًّاۚ حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ اِمَّا الْعَذَابَ وَاِمَّا السَّاعَةَۜ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضْعَفُ جُنْدًا (٧٥)
75. (Rasûlüm,) de ki: “Kim sapkınlık içinde boğulup gitmişse, Rahmân öylelerinin dünyalığını arttırıp, kendilerine ömür de verse ne değişir! Nasıl olsa sonunda kendisiyle tehdit edildikleri cezayı veya Kıyamet’i karşılarında bulacaklar ve işte o zaman kimin makamının daha düşük, meskenlerinin daha kötü, kim asker ve maiyetçe daha zayıfmış anlayacaklardır.”
وَيَزِيدُ اللّٰهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًىۜ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ مَرَدًّا (٧٦)
76. Beri taraftan Allah, hidayeti kabul edip doğru yola gelenleri bu yolda daha da sağlamlaştırır ve ona olan bağlılıklarını arttırır. (Diğerlerinin boşa giden ve kendilerine hiçbir fayda getirmeyen işlerine karşılık,) Allah katında muhafaza edilen doğru, sağlam, ıslaha dönük ve iman temelli kalıcı işler, Rabbinin nazarında hem göreceği karşılık bakımından hayırlı ve üstün, hem de sonuç itibariyle hayırlı ve üstündür. (*)
~Açıklama~
(*) İnsan, çok defa acelecilik eder ve mevcut şartlara bakarak karar verir. Mekkeli müşrikler, kendilerinin zengin, evlerinin büyük ve güzel, eşyalarının bol, meclislerinin şaşaalı, buna karşılık Müslümanların zayıf, fakir, evlerinin küçük ve toplantılarının da sönük olduğunu ileri sürüyor ve bunu da kendi din, düşünce ve dünya görüşlerinin güya daha doğru olduğuna delil gibi takdim ediyorlardı. Aynı iddia dünyada ve İslâm dünyasında birkaç asırdır yapıldığı gibi, Müslümanlar olarak da, ne yazık ki benzer hatalara düşebiliyoruz. Oysa İslâm ile küfür arasındaki asıl mukayese öncelikle Âhiret açısından yapılır ki, Kur’ân-ı Kerim de bunu nazara vermekte, eğer Müslümanlar gerçekten Allah yolunda iseler, inkârcıların sayı ve servet bakımından üstünlüğünün neticede onları ancak helâke götürücü bir unsur olduğuna dikkat çekmektedir.
Müslümanlar, Efendimiz’den itibaren en az 11 asır dünyanın tartışmasız en büyük gücü ve hakimiydiler. Bir–iki asırlık duraklama ve bir asırlık mahkûmiyet, bir değerlendirme adına nihaî ölçü olamaz. Geleceğin dünya adına ne getireceğini yaşayanlar göreceği gibi, Âhiret’te ise gerçek, bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır.
اَفَرَاَيْتَ الَّذِي كَفَرَ بِاٰيَاتِنَا وَقَالَ لَاُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًاۜ (٧٧)
77. Bakmaz mısın şu âyetlerimizi inkâr eden ve “Siz ne derseniz deyin, (işte ben yolumda gidecek ve ceza, azap hiçbir şey görmeyeceğim; üstelik) bana mal da verilecek, evlât da verilecek!” diyen kişiye?
اَطَّلَعَ الْغَيْبَ اَمِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْدًاۙ (٧٨)
78. Yoksa o, gaybı öğrenmenin yolunu buldu veya Rahmân’la yapılmış bir sözleşmesi mi var da (böyle diyor)?
كَلَّاۜ سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُ مِنَ الْعَذَابِ مَدًّاۙ (٧٩)
79. Asla! Onun bu söylediklerini yazıp başına dolayacak ve karşılığında ona çektirdikçe çektireceğiz.
وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ وَيَأْتِينَا فَرْدًا (٨٠)
80. Kendisi ölüp gidecek, sözü katımızda kalacak ve o, malı da, evlâdı da kendisine hiç fayda vermez bir halde Bize tek başına gelecektir. (*)
~Açıklama~
(*) Kişinin dünyada mal ve evlât sahibi olması, Cenab-ı Allah’ın iman-küfür ayırımı yapmadan takdir buyurduğu kanunlara bağlıdır. Kur’ân-ı Kerim, 79’uncu âyette “Asla!” demekle, inanmayanların mal ve evlât sahibi olacaklarını değil, küfürde ısrarın mal, evlât ve refah getirmeye sebep olacağı iddiasını reddetmektedir. Mal, evlât ve refaha bakarak küfürde ısrar son derece yanlış olduğu gibi, böyle bir inançla küfürde diretmek, dünyada da insanın başına o mal ve evlât sebebiyle büyük gaileler açabilir. İmansızlık, insan ne kadar maddî refah içinde de olsa, aslında ruhta bir cehennem demektir ve ehl-i küfür, dünyada da bu cehennemi yaşar. Onların eğlenceye düşkünlükleri, zahirî sevinç ve gülmeleri, aslında içlerindeki cehennemi, korkunç huzursuzluğu hissetmeme, unutma, uyutma çabası ve kendilerini aldatmaktan başka bir şey değildir. Buna karşılık, ibadetle beslenen gerçek iman ve tatmin ise, insan fakir de olsa, zindanda da olsa kalbde bir cennet meydana getirir. “İman bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşır, küfür ise bir Cehennem zakkumu. Mü’min, zindanda da olsa kalben bahtiyar, kâfir, saraylarda da olsa mutsuzdur, bedbahttır.”
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّاۙ (٨١)
81. Kendileri için izzet ve kuvvet sebebi olsun diye Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiler.
كَلَّاۜ سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا۟ (٨٢)
82. Hayır, hayır! İlâh edindikleri o varlıklar (melekler, cinler, peygamberler, azizler, diktatörler), kendilerine yapılan tapınmayı reddedecek ve onlara düşman olacaklardır.
اَلَمْ تَرَ اَنَّٓا اَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ تَؤُزُّهُمْ اَزًّاۙ (٨٣)
83. Görmez misin ki, kâfirlere (inkârları sebebiyle) şeytanları musallat ediyoruz da, onları her türlü kötülüğe mümkün olan her yolla teşvik ve tahrik edip duruyorlar?
فَلَا تَعْجَلْ عَلَيْهِمْۜ اِنَّمَا نَعُدُّ لَهُمْ عَدًّاۚ (٨٤)
84. Fakat (Rasûlüm), onlar hakkında acele etme, yaptıkları karşısında sabret. Biz, onların günlerini saymaktayız: (kendilerine tanıdığımız süreyi tamamlayacak, imtihan günleri bitecek ve başlarına gelecek gelecektir).
يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ اِلَى الرَّحْمٰنِ وَفْداًۙ (٨٥)
85. Gün gelecek ve kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından kaçınanları, ağırlanacak konuklar sıfatıyla Cennet’te Rahmân’ın ziyafeti etrafında toplayacağız.
وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ اِلٰى جَهَنَّمَ وِرْدًاۢ (٨٦)
86. İşleri–güçleri günah hasadından ibaret inkârcı suçluları ise susamış olarak o yakıcı Cehennem’e süreceğiz.
لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْدًاۢ (٨٧)
87. (Kendilerine şefaatçi, işlerinin görülmesi için aracı olsunlar diye Allah’tan başka ilâhlar edinenler bilmelidirler ki,) Rahmân’ın katında (O’na iman, ibadet ve yakınlıkları sebebiyle) kendilerine şefaat hakkı tanınmış olanların dışında kimsenin şefaat etme hakkı ve yetkisi olmayacaktır.
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَدًاۜ (٨٨)
88. Bir de, “Rahmân çocuk edindi!” dediler.
لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْـًٔا اِدًّاۙ (٨٩)
89. Böyle diyen sizler, gerçekten ne çirkin bir şey ortaya attınız!
تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْاَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدًّاۙ (٩٠)
90. Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacak,
اَنْ دَعَوْا لِلرَّحْمٰنِ وَلَدًاۚ (٩١)
91. Rahmân’a çocuk isnat ettiler diye.
وَمَا يَنْبَغ۪ي لِلرَّحْمٰنِ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًاۜ (٩٢)
92. Halbuki çocuk edinmek, asla Rahmân’a yaraşır ve O’nun yapacağı bir şey değildir.
اِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اِلَّٓا اٰتِي الرَّحْمٰنِ عَبْدًاۜ (٩٣)
93. Göklerde ve yerde kim varsa, (yaratılışları, hayatları, vücutları ve kendilerini kuşatan cebrî şartlar itibariyle) ancak Rahmân’ın Kudret ve İradesi altında ve (kendi adlarına hayır, şer, fayda, zarar, hayat, ölüm hiçbir şeye malik olmayıp,) her bakımdan O’na muhtaç birer kuldur.
لَقَدْ اَحْصٰيهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّاۜ (٩٤)
94. O, onların her biri için kendine has kulluk şekli, ömür, vazife ve rızık takdir buyurmuş ve onları tek tek birer kul olarak tescil etmiştir.
وَكُلُّهُمْ اٰتِيهِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَرْدًا (٩٥)
95. Ve onların hepsi, Kıyamet Günü O’nun huzuruna (mal, evlât, güç, makam gibi bütün dünyalıklardan, dünyadaki sebep, vasıta ve yardımcılardan soyunmuş) tek tek birer fert olarak gelecektir.
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُدًّا (٩٦)
96. Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecek (ve onlar, şu anda az ve güçsüz de olsalar, her tarafta kabul görecekler)dir.
فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنْذِرَ بِهِ قَوْمًا لُدًّا (٩٧)
97. Kur’ân’ı senin dilinle indirip anlaşılmasını kolaylaştırıyoruz ki, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na isyandan ve böylece O’nun azabından kaçınanları onunla müjdeleyesin ve yine onunla, inat ve düşmanlıkta direten bir topluluğu ise uyarasın.
وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍۜ هَلْ تُحِسُّ مِنْهُمْ مِنْ اَحَدٍ اَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزًا (٩٨)
98. Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Şimdi o nesillerden varlığını hissettiğin veya sesini duyduğun tek bir kişi olsun var mıdır?
***
B-) 20. Tâ-Hâ Sûresi [1/84.Ayetleri]
20. Tâ-Hâ Sûresi :
- Âyet sayısı 135 olan bu sûre Mekke’de inmiştir.
- Allah Rasûlü’nü teselli ile başlar, Tevhid’i vurgulamakla devam eder ve kendisine ilk vahyin geldiği andan itibaren, başka sûrelerde geçtiğinden çok daha uzun bir şekilde Hz. Musa’yı, mesajını, Firavun’la olan mücadelesini, İsrail Oğulları’nı Mısır’dan çıkarışı ve Tur’da Tevrat’ı almaya gidişini, bu arada kavminin buzağıya tapmaya durmasını ve Hz. Musa’nın buna olan tepkisini anlatmaya geçer.
- Bir taraftan Hz. Musa’nın Firavun ve sihirbazları karşısındaki zaferlerini ve nihayet Firavun’un ordusuyla birlikte suda boğulmasını anmakla Mekke’de çok zor şartlar altında bulunan Müslümanları teselli eder ve onlara gelecek adına müjde verir, müşriklerin kalblerine de uyarı yüklü korku salarken, bir yandan da, İsrail Oğulları’nın onca olup bitenden sonra Tevrat’ı alma ve Din’i hayata hayat yapma noktasına geldikleri bir anda buzağıya tapmalarını naklederek, muvaffakiyet günlerinde meydana gelebilecek Tevhid’den muhtemel sapmalar karşısında ikazda bulunur.
- Daha sonra, yine iman esasları etrafında döner ve Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın getirdiği esasların diğer peygamberlerin getirdiklerinden farklı olmadığına dikkat çeker.
- Tâ-Hâ, her ne kadar mukattaat harflerinden ise de, bazı tefsirciler, Yâ-Sîn’in insanı, Tâ-Hâ’nın ise insan-ı kâmili simgelediği ve her ikisinin de Peygamber Efendimiz’in isimlerinden olduğu görüşündedirler. Ta harfi taharati, h harfi hidayeti, dolayısıyla Efendimiz’in iki önemli sıfatını remzeder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
طٰهٰۜ (١)
1. Tâ-Hâ.
مَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰىۙ (٢)
2. Bu Kur’ân’ı sana (onu insanlara tebliğ görevinde bir) meşakkate düşesin diye indirmiyoruz.
اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۙ (٣)
3. Onu ancak, iman adına harekete geçirilebilecek kalb taşıyanlar için bir öğüt, bir hatırlatma olarak,
تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْاَرْضَ وَالسَّمٰوَاتِ الْعُلٰىۜ (٤)
4. Yeri ve yüce gökleri Yaratan’dan tedricî buyruklar halinde indiriyoruz.
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى (٥)
5. O Rahman, Arş’a istivâ buyurmuştur. (*)
~Açıklama~
(*) Arş ve ona Cenab-ı Allah’ın Arş’a istivâsı için bkn: A’râf Sûresi/7: 54, not 11, Hûd Sûresi/11: 7, not 2. Bu âyet, aşağıda gelecek üç âyetle birlikte, Cenab-ı Allah’ın kâinatın Rabbi olarak onun üzerindeki mutlak ve ortaksız hakimiyetini vurgulamaktadır.
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى (٦)
6. O’nundur göklerde ne var, yerde ne varsa, bu ikisinin arasında ve toprağın altında, yerkürenin içinde ne varsa.
وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى (٧)
7. Sözü açıktan söylemiş olsan da, olmasan da fark etmez; şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى (٨)
8. Allah’tır O, yoktur O’ndan başka hiçbir ilâh. En Güzel İsimler O’na aittir. (*)
~Açıklama~
(*) Allah’ın Güzel İsimleri için bkn: A’râf Sûresi/7: 180, not 39; İsrâ Sûresi/17: 110, not 41.
وَهَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ مُوسٰىۢ (٩)
9. (Rasûlüm,) sana Musa’nın haberi (O’-nunla ilgili bazı bilgiler) gel(miş)ti (değil) mi? (*)
~Açıklama~
(*) Bu sûreden önce inen Necm (53: 36) ve A’lâ (87: 19) Sûresi gibi sûrelerde Hz. Musa’ya sadece temas edilip geçilmişti. Sûrelerin iniş sırasına göre ilk defa bu sûrede ayrıntılara girilmektedir.
اِذْ رَاٰ نَارًا فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنِّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَارًا لَعَلِّ۪ٓي اٰتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى (١٠)
10. Bir vakit O, (ailesiyle birlikte gece çölde yol alırken) uzaktan bir ateş gördü ve “Durun, siz burada bekleyin!” dedi ailesine, “bir ateş gördüm. Gidip bir bakayım, bakarsınız bir parça kor alır getiririm (ve ısınırsınız) veya orada (yolumuzu tarif edecek) birini (ya da bir işaret) bulabilirim.” (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’deki ilgili başka âyetlerden de anlaşıldığına göre (Neml Sûresi/27: 7; Kasas Sûresi/28: 29) bu hadise, Hz. Musa ailesiyle birlikte Medyen’den Mısır’a dönerken meydana gelmiştir. Anlaşılan o ki, Sina çölünde yol alırken gece vakti yollarını kaybetmişlerdi ve hem ısınmaya, hem de ışığa veya onlara yollarını gösterecek birine ihtiyaçları vardı.
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ يَا مُوسٰى (١١)
11. Ateşin yanına varınca kendisine seslenildiğini işitti: “Ey Musa,” (diyordu ses):
اِنِّ۪ٓي اَنَا۬ رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۜ (١٢)
12. “Bil ki, hiç şüphesiz Ben, senin Rabbinim; şimdi pabuçlarını çıkar; çünkü mukaddes Tuva Vadisi’nde bulunuyorsun. (*)
~Açıklama~
(*) Ayakkabıyı çıkarma, niteliğini bilemeyeceğimiz şekilde Cenab-ı Allah’ın huzurunda bulunmaktan ve vadinin kudsiyeti de, bu huzura mekân teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, nasıl bazı zaman dilimlerinin kudsiyeti varsa –eğer bu kudsiyet, yine onlardaki ibadet veya birtakım hususî İlâhî tecellilerden kaynaklanmıyorsa– bunun gibi, yeryüzünün bazı yerlerinin de, bilemeyeceğimiz sebeplerle kudsiyeti bulunabilir ve hususî bir İlâhî tecelliye mekân olan Tuva Vadisi de bu yerlerden biridir. Kasas Sûresi’nde ifade edildiği üzere, Cenab-ı Allah’ın Hz. Musa’ya seslenmesi bir ağacın, yani bir perdenin arkasından olmuştur (28: 30). Bu, vahyin veya Allah’ın peygamberlere konuşmasının üç şeklinden biridir. Kur’ân-ı Kerim’de, Cenab-ı Allah’ın bir beşerle ya böyle perde gerisinden konuşma, ya manâyı kalbe bırakma (özel manâda vahiy) veya melek gönderme dışında başka bir şekilde konuşmadığı ifade buyurulur (Şura Sûresi/42: 51). Peygamber, kendisine perde gerisinden seslenenin veya kalbe manâyı koyanın Allah olduğunu bilir ve bu konuda şüpheye düşmez. Nitekim bu seslenme karşısında Hz. Musa’nın herhangi bir tepki verdiğini Kur’ân nakletmiyor. Vahye muhatap olacak peygamber, artık onu almaya hazırdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, Hz. Musa’ya bu ilk vahiy hadisesinden yıllarca önce O’na bir nevî ilim ve hüküm verildiğini ve O’nun muhsinlerden, yani Allah’ı görürcesine davranan biri olduğunu beyan buyurmaktadır (Kasas Sûresi/28: 14).
وَاَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحٰى (١٣)
13. “Seni (rasûl olarak) seçtim; öyleyse şimdi sana vahyolunacak şeylere kulak kesil.
اِنَّنِ۪ٓي اَنَا اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدْنِيۙ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْرِي (١٤)
14. “Şüphesiz Ben, Allah’ım; yoktur Ben’den başka ilâh. O halde Bana ibadet et ve Ben’i zikretmek için hakkıyla namaz kıl; (unutur da kılamazsan, hatırladığında kaza et). (*)
~Açıklama~
(*) Burada ibadetten sonra ayrıca namazın anılması, namazın önemi ve ibadetlerin başı olması sebebiyledir.
اِنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ اَكَادُ اُخْف۪يهَا لِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعٰى (١٥)
15. “Kıyamet hiç kuşkusuz, (hem de ansızın) kopacaktır; (bu öyle büyük bir hakikattır ki,) herkes (ne için çabalayacaksa onun için çabalasın ve) ne için çabalamışsa onun karşılığını görsün diye Kıyamet’in vaktini öylesine gizli tutuyorum.
فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ فَتَرْدٰى (١٦)
16. “Kıyamet’e inanmayan ve arzularının, ihtiraslarının peşinden gidenler, ona inanmak ve onunla ilgili gerçekleri anlatmaktan sakın seni alıkoymasın; yoksa helâk olursun. (*)
~Açıklama~
(*) İslâm, dört temel esasa oturur ve Kur’ân-ı Kerim, bu dört temel esas etrafında döner. Bunların birincisi ve bütün esasların, bütün hakikatların başı, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Nitekim Hz. Musa’ya ilk mesaj da bu olmuştur. Allah’a iman ve O’nun Allah oluşu, O’na ibadeti gerektirir; dolayısıyla ibadet, esaslardan bir diğeridir. Her ne kadar Âhiret, imanın şartlarından biri olarak İKİNCİ esas ise de, Ulûhiyet veya Yaratan-yaratılan, Rab-kul münasebeti ibadeti gerektirdiğinden, burada ikinci olarak anılmıştır. Kıyamet ve Âhiret, dünyanın ve insanın yaratılışının ve insanın dünyadaki hayatının bir finalitesi, bir bakıma ille-i gaiyesi, varlık sebebi olarak, İslâm’ın dört temel esasından ikincisidir.
ÜÇÜNCÜ esas, Peygamberliktir ki, o da Cenab-ı Allah’ın Rab oluşunun (Rubûbiyet) ve hem kâinatı, hem insanı yaratmasının gereğidir. Cenab-ı Allah (c.c.), Kendisini tanıtmayacak, kâinatı ve insanı yaratmaktaki gayesini ve insandan neler beklediğini bildirmeyecek, ayrıca insana ondan beklediklerini yerine getirebilmesi için bir rehber tayin etmeyecek olsaydı, yaratmanın manâsı olmazdı. İslâm’ın bu dört temel esası içinde ibadetle birlikte anılan adalet vardır ki, 16’ıncı âyet, fert ve toplum planında insan hayatı adına buna da işarette bulunmaktadır. Kısaca, Hz. Musa’ya gelen daha ilk vahiyde Kur’ân’ın da, daha önceki bütün İlâhî kitapların da etrafında döndüğü ve bütün peygamberlerin tebliğ ettiği el-İslâm’ın temel esasları ortaya konmuştur.
وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسٰى (١٧)
17. “Şu sağ elinde tuttuğun nedir ey Musa?”
قَالَ هِيَ عَصَايَۚ اَتَوَكَّؤُ۬ا عَلَيْهَا وَاَهُشُّ بِهَا عَلٰى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَاٰرِبُ اُخْرٰى (١٨)
18. “O, benim asâmdır (değneğimdir);” dedi, “ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak çırparım; ayrıca daha pek çok ihtiyaçlarımı karşılarım onunla.”
قَالَ اَلْقِهَا يَا مُوسٰى (١٩)
19. Allah, “Bırak onu yere Musa!” buyurdu.
فَاَلْقٰيهَا فَاِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعٰى (٢٠)
20. Musa da bıraktı. Bir de ne görsün: asâ, hızla kıvrılıp sürünen bir yılan oluvermiş!
قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ۠ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْاُولٰى (٢١)
21. “Tut onu!” buyurdu Allah, “Korkma, onu eski haline iade edeceğiz.
وَاضْمُمْ يَدَكَ اِلٰى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ اٰيَةً اُخْرٰىۙ (٢٢)
22. “Şimdi de elini koynuna sok; bir başka âyet (mucize) olarak hiç pürüzsüz ve kusursuz, parlak mı parlak çıkacaktır o.
لِنُرِيَكَ مِنْ اٰيَاتِنَا الْكُبْرٰىۚ (٢٣)
23. “Bunları, (Bize ve kudretimize işaret eden) en büyük delillerimizden bir kısmını sana gösterelim diye yaptık.
اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىِ (٢٤)
24. “Firavun’a git, çünkü o gerçekten çok azgınlaştı.”
قَالَ رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْرِيۙ (٢٥)
25. Musa, “Rabbim,” diye yalvardı, “göksümü genişlet.
وَيَسِّرْ لِ۪ٓي اَمْرِيۙ (٢٦)
26. “İşimi kolaylaştır.
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِيۙ (٢٧)
27. “Dilimde bir bağ var, onu çöz.
يَفْقَهُوا قَوْل۪يۖ (٢٨)
28. “Ta ki, sözümü iyi anlasınlar.
وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ اَهْلِيۙ (٢٩)
29. “Ailemden birini bana yardımcı kıl.
هٰرُونَ اَخِيۚ (٣٠)
30. “Kardeşim Harun’u.
اُشْدُدْ بِهِ۪ٓ اَزْرِيۙ (٣١)
31. “O’nunla beni güçlendir.
وَاَشْرِكْهُ فِ۪ٓي اَمْرِيۙ (٣٢)
32. “O’nu bu işime ortak et.
كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًاۙ (٣٣)
33. “Ki, Sen’i gerçekten çok tesbih ve tenzih edelim.
وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًاۜ (٣٤)
34. “Sen’i gerçekten çok zikredelim.
اِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا (٣٥)
35. “Sen, zaten bizi her halimizle çok iyi görmekte ve bilmektesin.” (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Musa, denebilir ki doğumundan itibaren Firavun’un sarayında yetişmişti. Firavun, bir isim olmayıp, Hiksoslardan sonra Mısır’a hakim olan sülâleden gelen krallara verilen unvandır. Kitab-ı Mukaddes’te kayıtlı olduğuna ve merhum Mevdûdî gibi müfessirlerin de kabûl ettiğine göre, Hz. Musa’nın gönderildiği Firavun, sarayında yetiştiği Firavun’un oğluydu ve birlikte büyümüşlerdi. Bu Firavun, İsrail Oğulları’na çok büyük işkenceler yapıyordu. Hz. Musa da, kavminden birini korumak isterken tek bir darbede kazaen bir Mısırlının ölmesine sebep olmuş ve kendisinin arandığını duyunca Medyen’e gelmişti. Burada 10 yıl kadar kaldıktan sonra, şimdi risalet vazifesiyle tekrar Firavun’un sarayına dönüyordu. Kendisini bekleyen tehlikeler çok, şartlar çok ağırdı. Karakter olarak da celâl yanı ağır basan Hz. Musa (a.s.), sabır ve tahammül adına Cenab-ı Allah’tan (c.c.) göksünün genişletilmesini, yani gerek Firavun’dan gerekse kavminden göreceği hakaretler, yanlış davranışlar karşısında kendisine katlanma, ayrıca Din’i ve murad-ı İlâhî’yi hakkıyla anlama gücü ve kapasitesi vermesini, bilgi ve hitabetinin güçlendirilmesini ve kardeşi Hz. Harun’un, bilhassa çok iyi bir hatip olduğu için risalet görevinde yardımcı bir rasûl, hattâ bu görevinde ortak olarak kendisine verilmesini dilenmiştir. Bir kul ve peygamber olarak gayesi de, Cenab-ı Allah’ı hakkıyla ve elden geldiğince çok zikredebilmek, O’na daha çok tesbihte bulunabilmekti.
Hz. Musa (a.s.), duasını bağladığı “Sen, zaten bizi her halimizle çok iyi görmekte ve bilmektesin.” sözüyle de, bir insan olarak acz ve fakrını Dergâh-ı İlâhî’ye bir şefaatçi olarak göndermiştir. Burada şu noktayı da eklemek gerekiyor: Hz. Musa’nın dilindeki bağ, bazılarının iddia ettiği gibi kekemelik değildi. Peygamberlerin bedenen de kusursuz olmaları peygamberliğe ait temel sıfatlardandır. Hz. Musa (a.s.) celâl yanı ağır basan bir peygamber olması hasebiyle hitabeti Hz. Harun’un hitabeti seviyesinde değildi. Bu bakımdan, Cenab-ı Allah’tan bir yandan yardımcı olarak Hz. Harun’u isterken, bir yandan da konuşmasına selâset lutfetmesi duasında bulundu.
قَالَ قَدْ اُو۫تِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسٰى (٣٦)
36. Allah buyurdu: “Şüphen olmasın ki Musa, istediklerin sana verilmiştir.
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً اُخْرٰىۙ (٣٧)
37. “Nitekim sana daha önce de bir lütufta bulunmuştuk.
اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ (٣٨)
38. “İlham edilmesi gerekeni annene ilham etmiş, (kalbini şöyle yönlendirmiş)tik:
اَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّيۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْنِيۢ (٣٩)
39. “Oğlun Musa’yı bir sandığa koyup, sonra da sandığı suya bırak.” Su O’nu alıp sahile götürecek ve orada O’nu Benim de, (İsrail Oğulları içinde doğan erkek çocukları öldürmeye karar vermiş bulunan, dolayısıyla) O’nun da düşmanı (Firavun) alacaktı. “Ey Musa, seni görüp tanıyanların kalbine senin için bir sevgi bıraktım; sana her ne yapılıyorsa nezaretim ve inayetim altında yapılıyordu.
اِذْ تَمْشِ۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَۜ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا۠ فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِ۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى (٤٠)
40. “(Annenin talimatı üzerine) kız kardeşin, durumunu araştırmak üzere saraya ulaşabilmişti ve seni emzirecek birisini arayan saray halkına, ‘Ona gerçekten iyi bakacak birini size buluvereyim mi?’ diyordu. Böylece seni annene kavuşturduk ki, gözü aydın olsun ve üzülmesin. Derken sen büyüdün ve (kazaen) bir adam öldürmüştün de, seni onun getireceği belâ ve sıkıntıdan kurtarmıştık. Ardından seni, her bakımdan tam kemale ermen için çeşitli iptilâlardan geçirdik. Bu sebeple Medyen halkı arasında yıllarca kaldın ve nihayet ey Musa, gerekli kıvama ve senin için takdir buyrulan konuma geldin.
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِيۚ (٤١)
41. “Seni Kendim için, Bana ait bir vazife için seçip lütuflarımla yetiştirdim.
اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِيۚ (٤٢)
42. “Şimdi, sen ve kardeşin, size ihsan ettiğim, daha da ihsan edeceğim mucizelerimle gidin ve Beni anmakta ve imana davet vazifenizde katiyen gevşeklik göstermeyin.
اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ (٤٣)
43. “Firavun’a gidin, çünkü o gerçekten çok azgınlaştı.
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى (٤٤)
44. “Ama ona tatlı, yumuşak bir şekilde hitap edin. Olur ki öğüt dinler ve aklını başına alır veya hiç olmazsa kalbinde bir hareketlenme olur da biraz kendine gelir.” (*)
~Açıklama~
(*) Âyet-i kerimede olur ki kelimesiyle belirsizlik ifade eden ihtimal, tabiî ki Cenab-ı Allah’a ait değildir. Cenab-ı Allah (c.c.), elbette Firavun’un nasıl tepki vereceğini ve iman edip etmeyeceğini biliyordu. Buradaki ihtimal, tebliğe muhatap herkes için aynı derecede geçerlidir ve tebliğde bulunan adına bir ümidi ifade etmektedir. Yoksa bir insan, karşıdakinin hiç inanmayacağını baştan bilse, o takdirde tebliğindeki kararlılığı sarsılabilir.
قَالَا رَبَّنَٓا اِنَّنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى (٤٥)
45. Musa ve Harun, “Rabbimiz,” dediler, “birden üzerimize gelip, tebliğimizi tamamlamaya imkân vermemesinden veya daha da azgınlaşıp, zulüm ve inkârında ileri gitmesinden endişe ediyoruz.”
قَالَ لَا تَخَافَٓا اِنَّنِي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى (٤٦)
46. Allah, “Endişelenmeyin,” buyurdu, “çünkü Ben, daima sizinle beraberim; söylenen her şeyi işitir ve olan her şeyi görürüm.
فَأْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى (٤٧)
47. “Ona varın ve şöyle deyin: ‘Biz, (seni yaratan, yaşatan ve rızıklandıran) Rabbinin iki elçisiyiz. İsrail Oğulları’nı bizimle gönder ve onlara daha fazla işkence etme. Şurası kesin ki, sana Rabbinden apaçık bir delille geldik. Saadet ve nihaî kurtuluş, ancak Allah’ın yolunda gidenleredir.
اِنَّا قَدْ اُوحِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى (٤٨)
48. ‘Buna karşılık, inan ki bize (Allah’ın Mesajı’nı) yalanlayıp, ondan yüz çevirenin göreceği de azaptır diye vahyolundu’.”
قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى (٤٩)
49. (Musa ve Harun, Firavun’a varıp, Allah kendilerine ne emretmişse onu yerine getirdiler. Firavun, cevap olarak,) “Sizin Rabbiniz de kimmiş ey Musa?” dedi.
قَالَ رَبُّنَا الَّذِ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى (٥٠)
50. “Rabbimiz,” diye cevap verdi Musa, “her şeyi yaratan, sonra da onu yaratılış gayesine uygun yola koyan, (Kendi yoluna da hidayet eden)dir.”
قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُولٰى (٥١)
51. Firavun, “Madem öyle,” dedi, “ya daha önce yaşamış gitmiş ve artık kendilerinden haber alınamadığı gibi, izleri de kalmamış nesiller ne olacak; (kurtuluş veya azap olarak) yaptıklarının karşılığını nasıl görecekler?”
قَالَ عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي فِي كِتَابٍۚ لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنْسٰىۘ (٥٢)
52. Musa, cevap verdi: “Rabbim onları bilmektedir ve hepsini bütün yaptıklarıyla birlikte bir deftere kaydetmiştir. Rabbim şaşırmaz, yanlış yapmaz ve unutmaz.”
اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۜ فَاَخْرَجْنَا بِهِ۪ٓ اَزْوَاجًا مِنْ نَبَاتٍ شَتّٰى (٥٣)
53. O’dur ki, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı ve orada sizin için yollar, geçitler açtı; gökten de bir tür su indiriyor. O su ile türlü türlü bitkilerden çift çift bitiriyoruz.
كُلُوا وَارْعَوْا اَنْعَامَكُمْۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟ (٥٤)
54. Hem kendiniz yiyin, hem hayvanlarınıza yedirin. Hiç şüphesiz bunda heva ve heveslerinin yönlendirmediği gerçek akıl sahipleri için nice dersler, (iman hakikatları adına nice deliller) vardır.
مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُع۪يدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً اُخْرٰى (٥٥)
55. Sizi de (ey insanlar, bitkilerin bittiği) aynı topraktan yarattık ve yeniden sizi oraya iade ediyoruz. Bir başka defa sizi yine oradan çıkaracağız.
وَلَقَدْ اَرَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَاَبٰى (٥٦)
56. İşte, Firavun’a (kâinattaki bütün bu âyetlerimizi takdim ettik ve daveti boyunca Musa’ya verdiğimiz) bütün mucizelerimizi gösterdik, fakat o, (hiçbirine itibar etmeden Mesajımız’ı) yalanladı ve gerçeği kabul etmemekte diretti.
قَالَ اَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ اَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَا مُوسٰى (٥٧)
57. “Musa!” dedi: “Sen, sihirbazlığınla bizi şu ülkemizden çıkarmak için mi geldin?
فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِدًا لَا نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَٓا اَنْتَ مَكَانًا سُوًى (٥٨)
58. “Şunu bil ki, sihrine mukabil aynı sihirle sana karşı koyacağız. Şimdi, aramızda sonradan üzerinde caymayacağımız bir buluşma vakti tayin et de, düz, geniş bir alanda karşılaşalım.”
قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزِّينَةِ وَاَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى (٥٩)
59. Musa, “Buluşma vaktimiz bayram günü olsun ve halk, kuşluk vakti toplansın!” dedi. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Musa’nın bu teklifi çok önemlidir. Hz. Allah’ın bu yüce rasûlü (a.s.), insanların normal zamandakinden daha farklı bir halet-i ruhiyede bulunacağı bir günde ve o günün bütün insanların toplanabileceği bir vaktinde randevu vermekle, hem mesaj ve misyonuna olan mutlak güvenini ortaya koymuş oluyordu, hem de Firavun’a ve inancına en büyük darbeyi vuracak, mesajını da en reddedilmez pozitif delillerle herkesin önünde ilan etmiş olacaktı.
فَتَوَلّٰى فِرْعَوْنُ فَجَمَعَ كَيْدَهُ ثُمَّ اَتٰى (٦٠)
60. Firavun, düşündüklerini yapmaya girişti; bütün tuzak imkânlarını seferber etti ve en üstün sihirbazlarını topladı; sonra da buluşma yerine geldi.
قَالَ لَهُمْ مُوسٰى وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍۚ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرٰى (٦١)
61. Musa, (önce herkese tebliğde bulunarak) dedi ki: “Yazık size! (O’nun apaçık delillerine sihir diyerek, size olan Mesajı’nı sizi ülkenizden çıkarmak içinmiş gibi çarpıtarak ve O varken başka rabler, ilâhlar edinerek) Allah hakkında yalanlar uydurmak suretiyle O’na iftirada bulunmayın. Yoksa O, üzerinize öyle bir musibet gönderir ki, kökünüzü keser. Şurası bir gerçek ki, her kim Allah’a iftirada bulunursa muhakkak hüsrana uğrar.”
فَتَنَازَعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰى (٦٢)
62. (Bu tebliğ ve ikaz üzerine sihirbazlar,) birbirleriyle ihtilâfa düşüp tartışmaya giriştiler. (Durumu gören Firavun ve adamları olaya müdahale ederek, sihirbazlarla) gizlice konuştular:
قَالُٓوا اِنْ هٰذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ اَنْ يُخْرِجَاكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ الْمُثْلٰى (٦٣)
63. “Bakın,” dediler, “bu ikisi var ya, birer sihirbazdır; sihirleriyle sizi ülkenizden çıkarmak ve tuttuğunuz örnek yolu ve hayat tarzınızı yok etmek istiyorlar.
فَاَجْمِعُوا كَيْدَكُمْ ثُمَّ ائْتُوا صَفًّاۚ وَقَدْ اَفْلَحَ الْيَوْمَ مَنِ اسْتَعْلٰى (٦٤)
64. “Şimdi bütün imkânlarınızı bir araya getirin ve bütün hünerinizi ortaya koymanın yoluna bakın. Meydana da birlikte ve omuz omuza çıkın. Bugün hangi taraf üstün gelirse, sonunda kazanacak ve gülecek olan da o taraftır.” (*)
~Açıklama~
(*) Tarih, sürekli çevrimler, aynıyla değilse de misliyle tekrarlar kuşağıdır. Hz. Musa ile Firavun’un, hakkın, doğrunun ve adaletin temsilcisi ile bâtılın, yanlışın ve zulmün temsilcisinin karşılaşmaları, tarih boyu birbirinin aynısı olmuştur. Kur’ân da hadiseleri öyle sunar ki, bu sunuşta bütünüyle tarihi, bütün sebep ve sonuçları, aktörleri ve figüranlarıyla hadiseleri bulmak ve tanımak mümkündür. İslâm, hiçbir zaman insanları yok etmek, mağlûp ve rezil etmek gibi bir gaye taşımaz; o, insanı yüceltmek için gelmiştir. Bu bakımdan Hz. Musa (a.s.), mücadele başlamadan önce karşısındakilere tesirli bir va’z ve ikazda bulunmuştur. Hz. Yusuf (a.s.) ile başlayan süreçte Mısır’da gerek yönetimde gerekse halk arasında İslâm belli bir hakimiyet kazanmıştı. Dolayısıyla onun izleri, elbette insanların zihinlerinde ve kalblerinde de kısmen yaşamaktaydı. Firavunlar döneminde ülkede, öyle anlaşılıyor ki, hem maddî yanıyla kimya, hem de manevî diyebileceğimiz yanıyla simya hayli gelişmişti ve sihirbazlar, Mısır’ın en önde bilginleri ve aydınlarıydı. Şüphesiz ülkeyi iyi tanıyan Hz. Musa (a.s.), 61’inci âyette ana hatlarıyla verilen nasihat ve ikazıyla, hem asıl vazifesi olan tebliğini yapıyor, hem de muhtemel bir İlâhî cezaya karşı onları uyarıyordu. Nitekim va’zı gerekli tesiri yapmış ve sihirbazlar arasında anlaşmazlık baş göstermişti. Ama, her zaman olduğu gibi zulmün asıl gücü, o dönemde Firavun ve adamları hemen devreye girerek onlardaki anlaşmazlığı gidermeye çalıştılar; bir yandan onları, “Musa ve Harun, sizin gibi birer sihirbazdır;” iftirasıyla yüreklendirir, bir yandan, “ama onlar, sizi ülkenizden çıkarmak istiyor; tuttuğunuz örnek yolu, dininizi, hayat tarzınızı yok etmek istiyor.” diyerek korkutur ve tahrik ederken, bir yandan da va’dlerde bulunuyorlardı. Bu va’di de, Firavun’un ağzından, A’râf Sûresi/7: 114 ve Şuarâ Sûresi/26: 42’de okuyoruz: “Eğer galip gelirseniz, gözdelerim olacaksınız.”
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَلْقٰى (٦٥)
65. Nihayet meydana çıkılınca sihirbazlar, “Ey Musa,” diye meydan okudular, “ister sen elindekini bırak, istersen ilk bırakan biz olalım!”
قَالَ بَلْ اَلْقُواۚ فَاِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ اِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ اَنَّهَا تَسْعٰى (٦٦)
66. Musa, “İyisi mi siz bırakın!” dedi. Ortaya ne çıkmayagörsün: sihirbazların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihir sebebiyle Musa’ya sanki kıvrılarak hareket ediyorlarmış gibi göründü.
فَاَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً مُوسٰى (٦٧)
67. Musa, birden içinde bir endişe duydu. (*)
~Açıklama~
(*) Büyücüler, iplerini ve değneklerini atınca, büyü sebebiyle Musa yüzlerce yılanın kıvrıla kıvrıla hareket ettiğini hissetti ve içinde hafif bir korku, bir endişe belirdi. Bir anlık içte beliriveren bu endişe, tamamen beşerîdir ve peygamberde de olabilir. Ayrıca, büyünün peygambere tesiri de caizdir. Büyücüler orada bulunan herkesin bakışlarını büyülemiş, onları dehşete düşürmüş ve çok büyük bir büyü ortaya koymuşlardı (A’râf Sûresi/7: 116).
قُلْنَا لَا تَخَفْ اِنَّكَ اَنْتَ الْاَعْلٰى (٦٨)
68. “Musa, endişe etme!” dedik, “Hiç şüphesiz her bakımdan üstün olan sensin ve muhakkak galip geleceksin.
وَاَلْقِ مَا فِي يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُواۜ اِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ اَتٰى (٦٩)
69. “Sağ elinde tuttuğun asâyı ortaya bırak, onların yaptıkları bütün o sunî şeyleri derhal yutacaktır. Onların bütün yaptıkları sihirbaz oyunundan ibarettir. Sihirbaz her ne türlü sihir yaparsa yapsın, neticede katiyen muvaffak olamaz.”
فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى (٧٠)
70. (Her şey, Musa’ya söylediğimiz şekilde cereyan etti ve) neticede sihirbazlar, “Biz, Harun ve Musa’nın Rabbi’ne iman ettik!” diyerek secdeye kapandılar.
قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۜ اِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِۘ وَلَتَعْلَمُنَّ اَيُّنَٓا اَشَدُّ عَذَابًا وَاَبْقٰى (٧١)
71. Firavun, “Benden izinsiz O’na iman ettiniz ha?” dedi. “Görüyorum ki, size büyüyü öğreten asıl ustanız şu Musa imiş. Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesecek ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Hangimizin, (şu Musa ile Harun’un Rabbinin mi, yoksa benim mi) azabım daha şiddetli ve devamlıymış, işte o zaman anlayacaksınız.” (*)
~Açıklama~
(*) Firavun’un tavrı, her zamanki diktatörlerin tavrıdır. Nemrut ve adamları da Hz. İbrahim karşısında aynı şekilde davranmıştı; fikrî münazarada kesin mağlubiyete uğrayınca, Hz. İbrahim’i ateşe atmışlardı. “Firavun’un gücü ve izzeti hakkına, galip gelen biz olacağız!” (Şuarâ Sûresi/26: 44) diye oyunlarına başlayan, fakat Firavun’un ve izzetinin hiçbir işe yaramadığını gören sihirbazlar, elbette sihir ile gerçeği ayırt edebiliyorlardı. Hz. Musa’nın yaptığının sihir olmadığını görünce hemen iman ettiler.
Fakat Firavun, bu açık gerçek karşısında da diretti. Hadise, bütün halkın önünde cereyan ediyordu. Dolayısıyla halkın da o anda iman etmesi, en azından iman adına içlerine bir ışığın düşmesi normaldi. Firavun’un korktuğu da şüphesiz bu idi; bir yandan yenilgiyi hazmedememe, diğer yandan halkın iman etmesi karşısında makam ve mevkiinden olma tehlikesi birleşince, işi tehdit, işkence ve katliam noktasına götürdü. Âyet, bütün diktatörlerle ilgili bir gerçeği daha nazara vermektedir. Onlar ne derse halk onu yapmalı, o kadar ki, halkın nasıl düşüneceğini, neye inanacağını da onlar belirlemelidir. Yani onlar, zihinlere de, kalblere de hükmetmeye çalışırlar.
Hak Din’in temsilcisi ve bilhassa tebliğcilerine peygamberlerin mucizelerinden ve galibiyetlerinden çıkan önemli bir ders vardır. Her peygambere mucize, o peygamberin döneminde hangi ilim revaçta ve gelişmiş ise onun cinsinden verilmiş ve peygamber, o mucize ile o ilmi aşmıştır. Dolayısıyla Müslümanlar, aşkın ve kamu vicdanında kabul görecek hususiyetlerin, faziletlerin yanısıra, kendi dönemlerindeki ilmi veya ilimleri aşan bir ilmî ve teknik üstünlüğe de sahip olmalıdırlar.
قَالُوا لَنْ نُؤْثِرَكَ عَلٰى مَا جَٓاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذِي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَٓا اَنْتَ قَاضٍۜ اِنَّمَا تَقْضِي هٰذِهِ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ (٧٢)
72. “Mümkün değil;” dedi sihirbazlar, “önümüzde cereyan eden bunca açık delile ve bizi belli hususiyetlerle Yaratan’a seni asla tercih edemeyiz. Hakkımızda hangi hükmü verirsen ver. Senin hükmün ancak bu dünyada geçer.
اِنَّٓا اٰمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَٓا اَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِۜ وَاللّٰهُ خَيْرٌ وَاَبْقٰى (٧٣)
73. “Biz, Rabbimize iman ettik. O’nun günahlarımızı ve bu arada bizi yapmaya zorladığın sihir günahını bağışlayacağını umuyoruz. Mükâfatlandırmada en hayırlı olan da, azabı en kalıcı olan da Allah’tır.”
اِنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَاِنَّ لَهُ جَهَنَّمَۜ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيٰى (٧٤)
74. Doğrusu, kim Rabbine dünyada sürekli hasat ettiği günah yükünü yüklenmiş inançsız bir suçlu olarak gelirse, onun hakkı Cehennem’dir. Orada öyle bir azap çeker ki, ne ölür kurtulur, ne de yaşama denebilecek bir hayatı olur.
وَمَنْ يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلٰىۙ (٧٥)
75. Buna karşılık kim de meşrû, yerinde, sağlam ve ıslaha dönük işler yapmış bir mü’min olarak gelirse, bu kutlu zatlar için ise pek yüksek mevkîler vardır.
جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُ۬ا مَنْ تَزَكّٰى (٧٦)
76. (Ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmakların aktığı sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri; orada sonsuzca kalacaktır onlar. İşte, (her türlü yanlış inançtan ve kötülüklerden) arınanların mükâfatı budur.
وَلَقَدْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًاۚ لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشٰى (٧٧)
77. (Hadiseler bir noktaya geldi ve) Musaya, “Kullarımı gece yola çıkar!” diye; (Firavun ordusuyla onları takip ederken denize ulaştıklarında) “Asanla denize vur ve kullarım için bir yol aç!” diye; (suyun içinde açılmış yolda giderlerken) “Artık ne Firavun’un yetişmesinden korkun, ne de boğulmaktan endişen edin!” diye vahyettik.
فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِه۪ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْۜ (٧٨)
78. Ordusuyla onları takip eden Firavun, peşlerinden suda açılan yola girdi; ama deniz üzerlerine kapanıp, onları öyle bir yutuverdi ki!
وَاَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدٰى (٧٩)
79. Firavun, halkını saptırmış, yanlış yola sürüklemişti; o, onları asla doğruya yöneltmedi. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Musa ve büyücüler arasındaki bu hadise ile İsrail Oğulları’nın Mısır’dan çıkışı arasında olup bitenler için bkn: A’râf Sûresi/7: 127–135.
يَا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ قَدْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوِّكُمْ وَوٰعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْاَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى (٨٠)
80. Ey İsrail Oğulları! Gerçek şu ki, sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr’un sağ yanında Musa vasıtasıyla sizinle sözleşme yaptık (ve size Tevrat’ı verdik. Çölde aç kalmayasınız diye) size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik.
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِيۚ وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوٰى (٨١)
81. Size verdiğimiz rızıkların temiz, sağlıklı ve helâl olanlarından yiyin, ama bu hususta (nankörlük, harama sapma, israf ve konulan sınırları çiğneme gibi yollarla) taşkınlık yapmayın. Aksi halde gazabım üzerinize hak olur ve tepenize iniverir. Kimin üzerine gazabım hak olur da tepesine iniverirse, artık o, bir uçuruma yuvarlanmış ve helâk olup gitmiştir. (*)
~Açıklama~
(*) 80 ve 81’inci âyetlerde hatırlatılan hadiseler, ikazlar ve arkasından olup bitenlerin tafsilatı için bkn. Bakara Sûresi/2: 51, 57 (not 67); 61 (not 73); A’râf Sûresi/7: 142 (not 26).
وَاِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدٰى (٨٢)
82. Şurası da muhakkak ki, tuttuğu yanlış yol ve işlediği günahlardan tevbe ile vazgeçen ve iman edip, imanı istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha dönük işler yapan, sonra da bir daha yanlış yola sapmayıp, doğruda sebat eden her kim olursa olsun, onun için ise çok bağışlayıcıyımdır.
وَمَٓا اَعْجَلَكَ عَنْ قَوْمِكَ يَا مُوسٰى (٨٣)
83. (Musa, sözleşmemiz gereği Tevrat’ı almak için dağa geldiğinde), “Ey Musa,” dedik, “seni böyle aceleyle kavminden ayrılıp, buraya gelmeye sevkeden nedir?”
قَالَ هُمْ اُو۬لَٓاءِ عَلٰٓى اَثَرِي وَعَجِلْتُ اِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضٰى (٨٤)
84. “Onlar,” diye cevap verdi Musa, “onlar, benim izimdedirler. Ben ise Rabbim, sırf Sen’in rızan için bir an önce Sana kavuşmak maksadıyla acele ettim.”
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal