50-] Rûm Sûresi [1-60] Lokman Sûresi [1-34]

30. Rûm Sûresi [1-60]

30. Rûm Sûresi Hicret’ten 7 veya 8 yıl önce inmiş olan bu sûre 60 âyet olup, ismini ikinci âyetteki “Bizanslılar” manâsına gelen Rum kelimesinden alır. Bizanslılar Hıristiyan, dolayısıyla Kitap Ehli’ndendiler. Bu yüzden, Mekke’de Müslümanlar onları kendilerine daha yakın hissederken, müşrik olan Kureyşliler ise Mecusî Sasanîleri tutuyordu.Müslümanların Mekke’de işkenceler altında inlediği bir dönemde devrin bu iki süper gücü savaşa tutuşmuştu. Bu ilk savaşta Sasanîler Bizanslıları korkunç bir yenilgiye uğrattılar. Kureyş, bunu İslâm aleyhinde istismar etmek istedi. Fakat inen bu sûre, bu korkunç mağlubiyetin ardından dokuz yıl içinde Bizanslıların Sasanîleri yeneceğini haber verdi. Bununla Müslümanların kısa bir süre sonra Kureyş müşriklerine karşı da büyük bir zafer kazanacağını ima eden Sûre, ayrıca Tevhid ve Âhiret konusunda deliller serdeder; şirkin bâtıllığını ve çirkinliğini ortaya koyar.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

الٓمٓ۠ (١)

1. Elif-Lâm-Mîm.

غُلِبَتِ الرُّومُۙ (٢)

2. Rumlar (Bizanslılar) mağlûp oldular,

فِ۪ٓي اَدْنَى الْاَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَۙ (٣)

3. (Arabistan ülkesine) en yakın bir yerde; fakat bu mağlûbiyetlerinin arkasından onlar galip geleceklerdir,

فِي بِضْعِ سِنِينَۜ لِلّٰهِ الْاَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُۜ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ (٤)

4. Birkaç (en fazla dokuz) yıl içinde. Her işin, her hadisenin öncesinde de sonrasında da mutlak hüküm Allah’a aittir. Ve (Rumların galip geldiği) o yıl mü’minler de sevineceklerdir,

بِنَصْرِ اللّٰهِۜ يَنْصُرُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٥)

5. Allah’ın yardımı ve bahşedeceği zaferle. Allah kimi dilerse ona yardım eder ve onu zafere ulaştırır. O, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir, Rahîm (özellikle iman edip Kendisine yönelen kullarına karşı) hususi rahmeti pek bol olandır.

وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ وَعْدَهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٦)

6. Allah’ın va’didir bu. Allah, asla va’dinden dönmez ve onu yerine getirmede kusur etmez, fakat (Allah hakkında gerçek bilgiye sahip olmadıklarından) insanların çoğu bunu bilmezler. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyetler, indikleri andan sonraki yakın gelecekle alâkalı açıkça, uzak gelecekle alâkalı ise ima yollu haberler vermekte ve mü’minler adına müjdeler ihtiva etmektedir.

  • Uzak gelecekle alâkalı haberlerine şu iki misali verebiliriz:

Endülüslü önemli müfessirlerden Ebû Hayyan Bahrü’l-Muhit adlı tefsirinde kaydettiğine göre, Ebu’l-Hakem ibni’l-Berrecan, 1187 yılında Kudüs’ün Selâhaddin-i Eyyubî tarafından Haçlıların elinden kurtarılacağını bu âyetlere dayanarak yılı ve günüyle haber vermiş ve verdiği bu haber aynen çıkmıştır. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, ilgili âyetlerin tefsirinde.)

Ayrıca, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan önce yaşamış bulunan Muhyiddin ibn Arabî hazretleri, yine bu âyetlerden hareketle, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden itibaren Osmanlı Devleti’nin ve Mısır’ın çok kısa birer tarihini bir sayfa üzerinde yaprakları harflerden oluşan iki ağaç şeklinde tamamen rümuzlu olarak yazmış, Yavuz’dan itibaren İkinci Viyana Kuşatması zamanına kadar gelecek padişahları haber vermiş ve Şeceratü’n-Numaniyye adını verdiği bu esrarlı sayfayı evlâtlığı Sadreddin-i Konevî şerhetmiştir.

  • Âyetlerin açıkça verdiği haberler ise şöyledir:

Mekkelilerin işkencelerinden bunalan pek çok fakir ve koruyucusuz Müslüman’ın Habeşistan’a hicret etmek zorunda kaldığı 615 yılında Sasanîler, iki yıl önce başlamış olan savaşta Bizanslıları kesin bir yenilgiye uğrattılar. Zafer o kadar kesin ve büyüktü ki, Bizans İmparatorluğu’nun ortadan kalkması âdeta an meselesi görülüyordu. Fakat inen bu âyetler, 9–10 yıl içinde Bizanslıların Sasanîleri yeneceğini haber verdi. Savaş devam ediyordu ve Sasanî orduları 617 yılında Bizans’ın başkenti Konstantinopol’a (İstanbul) kadar ilerlediler. Artık hiç kimse Bizans’ın yakın bir gelecekte belini doğrultup da savaşı tersine çevirebileceğini düşünmüyordu. Savaşı ateşperest Sasanîler kazanınca, Mekke’de onların tarafını tutan müşrikler sevinmiş ve Müslümanlarla alay etmeye başlamışlardı.

Ne var ki, savaşın başladığı tarih olan 613’ten tam 9 yıl sonra, yani Peygamber Efendimiz’in Mekke’den Medine’ye hicret buyurdukları 622 tarihinde savaşın seyri tersine dönmeye başladı. Bundan 2 yıl, yani Sasanîlerin savaşı kazandığının kesinleştiğinden yine 9 yıl sonra Bizanslılar Sasanîleri ilk defa yendiler ve Azerbaycan’da Zerdüşt’ün doğduğu beldeyi yakıp yıktılar. Yine aynı yıl Müslümanlar, Bedir’de müşrikleri büyük bir yenilgiye uğrattılar. Böylece âyetlerdeki, hem Bizanslıların galip geleceği, hem de aynı yıl mü’minlerin Allah’ın yardım ve zaferiyle sevineceği haberleri aynen gerçekleşti. Bizanslıların İranlılara nihaî darbeyi vurduğu 627 yılında, yani savaşın ilk safhasında Sasanîlerin Bizans’ın başkentine dayandığı yıldan 9-10 yıl sonra, bu defa Müslümanlar Hendek Savaşı’nda müşrikleri, bir daha Medine’ye saldıramayacakları ölçüde hezimete uğrattılar. Ertesi yıl da Hudeybiye anlaşması imzalandı. Kur’ân, barış ortamında İslâm’ın hızla yayılmasının önünü açan bu anlaşmaya “apaçık fetih” adını verir (Fetih Sûresi/48: 1). Bu aynı yıl içinde Sasanî kralı öldü ve Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, ashabıyla birlikte umre ziyareti için Mekke’ye girdi.

Üçüncü âyette geçen “an yakın yer (arz)” tabiri, Arabistan’a kuzeyden sınır olan Filistir-Ürdün-batı Suriye bölgesine işarette bulunmaktadır. Bu bölge, eskiden Şam kıtası olarak anılırdı ve Kur’ân’da “arz” kelimesi, bu bölge için de kullanılmaktadır.

يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (٧)

7. Dünya hayatının sadece dış yüzü konusunda belli bilgileri vardır (ve bütün himmetlerini dünya hayatı üzerinde yoğunlaştırırlar); fakat (işlerin ve bu hayatın sonu ve nihayet) Âhiret konusunda bütün bütün gafil ve kayıtsızdırlar.

اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ (٨)

8. Bir defa olsun kendi başlarına kalıp düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunların arasındaki bütün varlıkları hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yarattı ve onlar için belli bir vade tayin buyurdu. Ne var ki, (bu açık gerçeğe ve her şeyin fâni olduğunu görüp durmalarına rağmen,) insanlar içinde pek çoğu, (kâinatın yaratılmasındaki maksadın varıp kendisinde noktalandığı ve sözkonusu vadenin dolacağı günün gelip,) Rabbileriyle buluşacaklarını inkâr etmektedirler.

اَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ (٩)

9. Hiç yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki, kendilerinden önce gelen (inkârcıların) âkıbeti nasıl oldu görüp ibret alsınlar? Onlar, bunlardan daha güçlü idi; toprağı işlemiş, (su ve maden kaynaklarını ortaya çıkarıp onlardan yararlanmış ve) bunlardan çok daha fazla olarak yeri imar etmişlerdi. (Bunlara geldiği gibi,) onlara da kendileri için tayin edilen rasûller apaçık delillerle gelmişlerdi. Allah, onlara asla zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.

ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ اَسَٓاؤُا السُّٓوآٰى اَنْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ (١٠)

10. Sonunda kötülüklere batmış o toplulukların âkıbeti çok fena oldu; çünkü Allah’ın âyetlerini yalanlıyor ve onlarla alay ediyorlardı.

اَللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١١)

11. Allah, baştan yaratır ve sonra (dünyada sürekli yeniden yaratır (*) ve Âhiret’te her şeyi) yeni baştan yaratacaktır. Sonra da O’nun huzuruna getirileceksiniz.

~Açıklama~

(*) Baştan yaratma, sonra dünyada sürekli yeniden yaratma için bkn: Enbiyâ Sûresi/21: 104, not 25; Ankebût Sûresi/29: 19–20, not 5; Rahman Sûresi/55: 29, not 11. Burada şunu da ilave edebiliriz ki, dünyada yeniden yaratma, baharda bitkilerde, ayrıca ağaçların yaprak, çiçek ve meyvelerinde olduğu gibi aynıyla değil misliyle iade etme, insanlar ve hayvanlar gibi ölüp giden fertlerin yerine yenilerini getirme şeklinde de cereyan etmektedir.

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ (١٢)

12. Hayatları günah hasadından ibaret bulunan inkârcı suçlular için Kıyamet’in kopup ölülerin diriltileceği ve hesapların görüleceği o gün hiçbir kurtuluş ümidi kalmaz.

وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَٓائِهِمْ شُفَعٰٓؤُ۬ا وَكَانُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ كَافِرِينَ (١٣)

13. Dünyada Allah’a koştukları ortaklardan kendilerine tek bir şefaatçi çıkmamış, bunun da ötesinde, o ortaklarını orada ret ve inkâr etmişlerdir.

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ (١٤)

14. Kıyamet’in kopup, ölülerin diriltileceği ve hesapların görüleceği gün, işte o gün insanlar birbirlerinden ayrılırlar.

فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ (١٥)

15. Ayrılırlar da, iman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapmış olanlar, işte o kutlu insanlar, Cennet’in has bahçelerinde mutluluk içinde ağırlanırlar.

وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓائِ الْاٰخِرَةِ فَاُو۬لٰٓئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ (١٦)

16. İnkâra saplanıp, âyetlerimizi ve Âhiret Günü buluşmasını yalanlayanlara gelince, onlar toplanıp getirilir ve azabın orta yerine bırakılırlar.

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ (١٧)

17. Şu halde, Allah’a tesbihte bulunun akşamladığınızda ve sabaha ulaştığınızda: (O’nun her türlü noksanlıktan ve ortakları bulunmaktan mutlak manâda münezzeh olduğunu ilan edin);

وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ (١٨)

18. –Ve göklerde ve yerde bütün hamd sadece O’na mahsustur– ve ikindi vaktinde ve öğleye girdiğinizde de. (*)

~Açıklama~

(*) Bazı müfessirler son iki âyetten beş vakit namaza işaret çıkarmışlardır. Bununla birlikte, Allah’ı tesbih ve O’na hamd, sadece namazlara mahsus değildir. Günlük farz namazların beş vakitte kılınması ve bu vakitlerin manâsı için bkn. İsrâ Sûresi/17: 78–79, not: 34–35. Tesbih, Cenab-ı Allah’ı (c.c.) bir bakıma selbî sıfatlarıyla anmak, yani O’nun her türlü eksiklikten, kusurdan, çocukları olma, doğma, doğurma, hulûl, ittihad gibi asla O’na ait olmayan özelliklerden mutlak manâda münezzeh olduğunu ikrar ve ilan etmek demektir. Bütün kâinat, ondaki her varlık, her hadise bu gerçeği ilan eder. Tahmid veya O’na hamd etmek ise, O’nu O’na ait sıfatlarla anma, O’nu onlarla senâ etme demektir.

يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ۟ (١٩)

19. O, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır ve (kışta) ölümünün ardından (baharda) yeryüzünü diriltir. İşte siz de öldükten sonra böyle diriltilip, kabirlerinizden çıkarılacaksınız. (*)

~Açıklama~

(*)Tabiat”taki en çok görülür müşahhas vakıaları nazara veren bu âyet, Allah’ın inkârcı bir ailede mü’min bir insan, mü’min bir ailede inkârcı bir insan var edebileceğine, ayrıca bir mü’mini ısrarla işleyip tevbe etmediği bazı günahları sebebiyle dalâlete atarken, inkârcı bir insana ise lütfundan veya o insanın birtakım güzel haslet ve davranışlarından dolayı iman nasip edebileceğine de işarette bulunmaktadır.
Âyet, Allah’ın ölüleri diriltmesini yeri kıştaki ölümünün ardından baharda diriltmesine benzetirken, bir inkârcıyı, dolayısıyla kalben, manen ölü bir insanı da imanla diriltmesine imada bulunmaktadır. Kur’ân’daki bu tür benzetmeler, kâinattaki (kevnî) hadiselerle Din arasındaki eşleşmeler ve vahyedilmiş kitap olan Kur’ân ile yaratılmış kitap olan kâinatın aynı manânın iki farklı malzemeden meydana getirilmiş nüshaları olduğu gerçeği için bkn: A’râf Sûresi/7: 55–58, not 12.

وَمِنْ اٰيَاتِهِ۪ٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ (٢٠)

20. O’nun âyetlerinden (varlık ve Birliği’nin delillerinden)dir ki, sizi topraktan yaratmıştır. Sonra da siz, çoğalan ve her tarafa yayılan insan nesli oldunuz.

وَمِنْ اٰيَاتِهِ۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢١)

21. Yine O’nun âyetlerindendir ki, sizin için kendilerine ısınasınız diye nefislerinizden (öz varlığınızdan, sizinle aynı mahiyeti paylaşan insan ‘kardeş’lerinizden) eşler var etmiş ve aranıza yakınlık, sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz bunda, sistemli düşünebilen kimseler için dersler, (Allah’ı hatırlatan, O’na düşündüren) alâmetler vardır.

وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ (٢٢)

22. Göklerin ve yerin yaratılması, ayrıca dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı olması da O’nun âyetlerindendir. Elbette bunda da, (ön yargısız olarak varlığa yaklaşıp, onu yakından) bilenler için dersler, işaretler bulunur.

وَمِنْ اٰيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاؤُ۬كُمْ مِنْ فَضْلِهِ۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ (٢٣)

23. Gece ve (kısmen) gündüz uyumanız ve O’nun lütf u kereminden geçim vesilelerinizi aramanız da O’nun âyetlerindendir. Muhakkak ki bunda, (Allah’ın yaratma ve hayatı idamedeki mesajına) kulak verip onu duyabilen kimseler için dersler, işaretler söz konusudur.

وَمِنْ اٰيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْيِ بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٤)

24. Elbette şunlar da O’nun âyetlerindendir: O, size şimşeği gösterir; o anda hem korkuya kapılırsınız, hem de yağmur geleceği ümidini taşırsınız. Ve gök tarafından bir tür su indirir de, onunla ölmüş bulunan yeri diriltir. Şüphesiz bunda da, düşünüp akletmesini bilen kimseler için pek çok dersler, işaretler vardır.

وَمِنْ اٰيَاتِهِ۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ۜ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ (٢٥)

25. Yine O’nun âyetlerindendir ki, yer ve gök, ancak O’nun emir (ve kanunlarıyla) (ayakta) kalmaktadır. Sonra O, (ölü olarak yatmakta bulunduğunuz) yerden sizi çağırıverdiğinde, işte o anda hepiniz hemen kabirlerinizden çıkıverirsiniz. (*)

~Açıklama~

(*) Allah, her şeye kadirdir ve O, bir şey dilediği zaman ona sadece “Ol!” der, o da oluverir. Bununla birlikte O (c.c.), şahadet âlemi dediğimiz şu maddî âlemde hikmetinin gereği olarak birtakım kanunlar perdesi arkasında icraatta bulunur.

İşte O’nun bu hikmetli icraatı, kâinatın işleyişine bakan insanların zihinlerinde yanlışlıkla “tabiat kanunları” denilen ama aslında O’nun icraatının unvanları olan, yani varlıkları itibarî ve isimden ibaret birtakım kavramların oluşmasına yol açar.

Dolayısıyla, kâinatın işleyişine araştırma, bilim yapma ve hayatımızı bir çizgide devam ettirebilme açısından baktığımızda bu kanunları nazara alır, ama iman nazarıyla baktığımızda ise sadece Cenab–ı Allah’ın icraatını görürüz.

وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ (٢٦)

26. Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. Hepsi de, (tamamı tekvinî, pek çoğu da hem tekvinî hem teşriî açıdan olmak üzere isteyerek veya istemeyerek) O’na boyun eğmiş durumdadır. (*)

~Açıklama~

(*) Göklerde ve yerdeki her varlığın O’na boyun eğmişliği hakkında bkn. Âl-i İmran Sûresi/3: 83, not 17.

وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ۟ (٢٧)

27. O’dur ki, ilk baştan yaratır, sonra (dünyada yaratılışı sürekli iade eder ve Âhiret’te her şeyi) yeni baştan yaratacaktır. Tekrar ve en son yeniden yaratma, O’nun için ‘çok daha kolay’dır. (*) Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar ve misaller Allah içindir (ve O, bu sıfat ve misallerle anlatılmalıdır.) O, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

~Açıklama~

(*) Allah için her şey aynı derecede kolaydır; dolayısıyla hiçbir şey diğerinden daha kolay veya zor olamaz. Âyette “daha kolay” ifadesinin kullanılması muhataplara, yani insanlara göredir. Âyet, Kıyamet’in kopmasını ve dünyanın Âhiret’te yeniden kurulmasını imkânsız görenlere kesin bir cevaptır. Eğer bir kudret bir şeyi yokken ortaya çıkarabiliyorsa, onu tekrar tekrar yapması ve yıkıp yeniden kurması elbette çok kolay olmalıdır. Dolayısıyla dünyayı, kâinatı yokluktan varlığa çıkaran Allah’ın Kudreti, İlmi, İradesi, elbette onu yıkıp yeniden kurmaya haydi haydi yetecektir.

Gözümüzün önünde sürekli müşahede ettiğimiz yaratma, bilhassa yeryüzünde kışta ölümleri baharda dirilmelerin takip etmesi, hattâ kâinatın sürekli zeval-hudûs (yokluk-varlık arası kesintisiz gidip gelmesi), buna inkârı asla mümkün olmayan birer delildir.

ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ اَنْفُسِكُمْۜ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَٓاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَاَنْتُمْ فِيهِ سَوَٓاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ اَنْفُسَكُمْۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٨)

28. Allah, bizzat kendi hayatınızdan size bir temsil getiriyor: Elinizin altında bulunan (köle veya hizmetçileriniz) içinde, size verdiğimiz rızkı (servet, mesken, güç, iktidar, makam ve mevkii) kendileriyle eşit oranda paylaştığınız ve kendinize itibar ettiğiniz ölçüde itibar ettiğiniz ortaklarınız var mıdır? (*) İşte, (Allah’ın ortaksız mutlak Birliği’ni ve hakimiyetini gösteren) apaçık gerçekleri düşünüp akledecek kimseler için böyle açıklıyoruz.

~Açıklama~

(*) Bu temsil, son derece anlamlıdır. Temelde sahip olduğumuz her şey Allah’a aittir; bizim diye sahiplendiğimiz her şey, Allah’ın ya doğrudan ikramıdır veya bize verdiği güç, bilgi ve kabiliyeti bize kullandırma imkânı tanımasının neticesinde gelen ikramıdır. Yetiştirdiğimiz ve bizim dediğimiz, meselâ bir elmada bile bizim katkımız yok denecek kadar azdır. Çünkü bir elmanın olması için hava, su, toprak, güneş, elma çekirdeği ve o çekirdekteki ağaç olma özelliği gibi, hiç birinde en küçük bir katkımız olmayan unsurların varlığı ve elmanın meydana gelebilmesi için iş birliği gerekir.

Bunun dışında, bizim yaptığımız araçlarda da katkımız çok azdır. Çünkü o araçların da ana malzemesi ve o aracı meydana getirme özelliği, bununla ilgili “kanunlar” da yine tamamen Allah’a ait olduğu gibi, bize öğrenme ve yapabilme kabiliyetini veren de O’dur. Bu gerçeğe rağmen, gerek özel mülkiyetimiz altındaki mallarda, gerekse sahip olduğumuz makam ve mevkilerde mutlak bağımsızlık ister, en azından onları kullanmada kendimize ortak kabul etmeyiz. Fakat kendimiz dahil bütün kâinatın mutlak Sahibi’ne, Yaratanına, Yaşatanına mülkünde, hakimiyetinde ortaklar tanırız; hattâ bizzat O’nun varlığını kabul etmek istemeyiz. Herhalde bundan daha öte bir cehalet ve daha öte bir zulüm olamaz.

بَلِ اتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ فَمَنْ يَهْدِي مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٢٩)

29. Hayır hayır, (Allah’a şirk koşmakla) o en büyük zulmü işleyenler, gerçek bir bilgiye değil, sadece heva ve heveslerine tâbi olmaktadırlar. Bu sebeple de, Allah’ın saptırdığını artık kim doğru yola getirebilir? (Allah karşısında onları kurtaracak) yardımcıları da bulunmaz ki!

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ (٣٠)

30. Ama sen, her türlü şirk ve nifaktan uzak dupduru bir tevhid inancı içinde bütün varlığınla hak din olan İslâm üzerinde sabit ol. Bu Din, Allah’ın (bütün varlık ve) bütün insanlar için ortaya koyduğu aslî bir model (fıtrat), ona yönelme de, Allah’ın insanları yaratmaktaki gayesidir. Allah’ın yaratmasında bir değişiklik olmaz ve yapılmaz. Gerçek ve kusursuz din budur. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmemektedirler. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyetin açıklaması için bkn. Ek 14.

مُنِيبِينَ اِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَۙ (٣١)

31. (Toplum halinde tam teslim olarak) sadece Allah’a yönelin ve O’na gönül verin; O’na gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakının; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın; ve (itikad, ibadet ve günlük hayatı tanzim gibi) her alanda asla O’na şirk koşanlardan olmayın.

مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًاۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ (٣٢)

32. O müşriklerdir ki, onlar (Din’in tamamını kabul ve tatbik etmeleri gerektiği halde) ona başka başka yönlerden farklı farklı maksatlarla yaklaşıp onu bölük bölük etmiş, kendileri de (bâtıla götüren farklı farklı imamların/rehberlerin arkasında) grup grup olmuşlardır. Her hizip, Din’den neyi almışsa onunla sevinmekte, onunla böbürlenip gitmektedir.

وَاِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَٓا اَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً اِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ (٣٣)

33. İnsanlara bir zarar, bir sıkıntı dokunmaya görsün, hemen tam bir yönelişle Rabbilerine yalvarmaya dururlar. Ardından Allah onlara nezdinden bir rahmet tattırınca, bu defa içlerinden bir grup hemen Rabbilerine şirk koşmaya girişir.

لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ فَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (٣٤)

34. Böylece kendilerine verdiğimiz onca nimetlere nankörlük ederler. Salın bakalım kendinizi dünya hayatının geçici zevklerine. Bir gün gelecek ve yaptıklarınızın ne demek olduğunu elbette bileceksiniz.

اَمْ اَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ (٣٥)

35. Yoksa Biz onlara bir ferman indirdik de, o ferman mı onlara şirk koşmalarını söylüyor?!

وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيهِمْ اِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ (٣٦)

36. İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda onunla sevinir, şımarırlar. Bizzat işleyip, elleriyle (gelecek hayatları adına) gönderdikleri günahlar sebebiyle başlarına bir musibet gelince, bu defa da hemen ümitsizliğe düşerler.

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٣٧)

37. Hiç görüp üzerinde düşünmüyorlar mı ki, Allah rızkı kullarından kimi dilerse ona bol, kimi dilerse ona da az ve ölçülü vermektedir? Elbette bunda imana açık ve imanda derinleşecek kimseler için pek çok dersler, mesajlar vardır.

فَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللّٰهِۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٣٨)

38. Madem öyle, o halde yakınlarına (malındaki) haklarını (*) ver, yeterli geçimlikten mahrum düşküne ve yolda kalmış yolcuya da. Böyle yapmak, Allah’ı ve rızasını dileyenler için hayırlı olan davranıştır ve bunu yapanlar gerçek mazhariyet sahipleri ve gerçekten kurtuluşa ermiş olanlardır.

~Açıklama~

(*) Kur’ân, zenginin servetindeki muhtaçlara vermesi gereken miktarı, o muhtaçların hakkı olarak anmaktadır. Bu, oldukça önemlidir. Çünkü malı veren Allah’tır ve bir önceki âyette ve daha başka benzeri âyetlerde açıkça ifade edildiği gibi, O, bazı hikmetlere binaen bazılarına çok, bazılarına az verir. Demek oluyor ki, çok verdiği insanların malından muhtaçlara vermeleri gereken miktar, aslında o muhtaçlarındır; yani Allah, o miktarı onlara o muhtaçlar için vermiştir. Böylece, zenginlere mallarını temizleme ve sevap kazanma imkânı tanırken, toplumda da insanlar arasında köprüler kurmakta, yardımlaşma ve dayanışma vesileleri var etmektedir. Malındaki muhtaçlara vermesi gereken miktarı vermeyen kişi, başkasının malını elinde tutan ve vermeyen bir gasıp olmaktadır.

وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَ۬ا فِ۪ٓي اَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِۚ وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ (٣٩)

39. Başkalarına, onların malları içinde çoğalıp da size geri dönsün mülahazasıyla verdiğiniz (hediye, bağış, borç para ve benzeri) şeyler, (zahiren artsa bile) Allah katında hiçbir zaman artmayacaktır. Buna karşılık, yalnızca Allah’ı ve rızasını dileyerek zekât (sadaka) kapsamında ne verirseniz, işte (o gerçekten artar ve) verdikleriyle gerçek artış ve kazanç sağlayanlar, böyle yapanlardır. (*)

~Açıklama~

(*) İslâm, hiçbir zaman münafıklar yetiştirmek istemez. Dolayısıyla o, bir kanun koymadan önce zihinleri ve kalbleri ona hazırlar; yani İslâm, müeyyide (yaptırım) gerektiren kanunları, onlara uymasını istediği kişileri zihnen ve kalben eğittikten sonra koyar. Dolayısıyla Mekke’de karşılığında dünyevî müeyyide bulunan herhangi bir kanun konmamış, bunun yerine Medine’de kanun haline gelecek prensipler Mekke’de kalbleri hazırlayıcı birer fazilet, birer ahlâkî düstur mahiyetinde gelmiştir. Meselâ, İsra Sûresi’nin 22–39’uncu âyetlerinde pek çok kurallar birer ahlâkî düstur veya değer mahiyetinde takdim buyrulmuş, ama bunların pek çoğu Medine’de, karşılığında müeyyidesi bulunan birer kanun olarak vazedilmiştir. Bunun gibi, bazı emir ve yasaklarda da İslâm tedricî bir yol izlemiştir. İçki ve faiz yasağı buna iki misaldir. Bu âyet, faizin kesin yasaklanmasına giden yolda gelen ilk âyet, zekâtın kesin emredilmesine giden yolda inen âyetlerden de bir tanesidir. Bazıları, bağışta bulunur veya diğerlerine hediye, borç para veya benzeri şeyleri verirler, fakat bunu verirken, verdikleri kimseler bilhassa tüccar veya tefeci, faizci ise, onların verdiklerinin malları içinde artıp kendilerine geri dönmesini beklerler ya da bu gaye ile verirlerdi. İşte İslâm, önce bunun hoş bir davranış olmadığını ilan etmiş, sonra da merhale merhale faizi yasaklamıştır.

اَللّٰهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْۜ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَيْءٍۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟ (٤٠)

40. Sizi yaratan, yarattıktan sonra hayatınızın devamı için sizi rızıklandıran, sonra (tayin buyurduğu vade geldiğinde) size ölümü veren, sonra da diriltecek olan Allah’tır. Allah’a ortak tanıdığınız o varlıklar içinde bunlardan birini bile yapabilen var mıdır? Allah, onların Kendisine şirk koşmalarından mutlak manâda münezzeh ve yücedir, aşkındır.

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٤١)

41. İnsanların bizzat kendi elleriyle işledikleri kötülükler ve dolayısıyla kazandıkları günahlar yüzünden denizde ve karada karışıklık ortaya çıktı, nizam bozuldu. Bununla Allah, yaptıkları bazı kötülüklerin neticelerini doğru yola dönerler mi diye kendilerine tattırmaktadır. (*)

~Açıklama~

(*) Yeryüzündeki bütün içtimaî çalkantılar, ihtilâller, katliamlar, haksız savaşlar, hava kirliliği, “tabiî” denilen felâketler ve artan hastalıklar gibi problemler, insanın İlâhî Din’e karşı inanç, tavır, düşünce ve davranışları sebebiyledir. İnsan hayatının düzeni, böylesi yanlışlar söz konusu fesat ve fitnelere yol açacak tarzda ve niteliktedir. Bunun en önemli hikmeti de, insanların yaptıkları yanlışları kavrayıp onlardan vazgeçmeleri ve Allah’ın dinine dönmeleridir. Ne var ki, bunu idrak eden insan sayısı çok azdır. Özellikle günümüzde materyalist fen ve felsefe, âdeta bunu bütün bütün imkânsız kılmakta ve her şeyi “tabiat”a, kendiliğinden olmaya havale etmektedir.

قُلْ سِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلُۜ كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُشْرِكِينَ (٤٢)

42. De ki: “Yeryüzünde dolaşın ve daha önce geçmiş (ve yanlışta ısrar eden) toplumların âkıbeti nasıl oldu bir bakın. O toplumlarda halkın çoğu müşriktiler.”

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ الْقَيِّمِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللّٰهِ يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ (٤٣)

43. Şu halde sen, Allah’ın takdir buyurduğu ve kimsenin Allah’ı onu getirmekten alıkoyamayacağı bir gün gelmeden önce bütün varlığınla o dosdoğru ve kusursuz Din’e yönel ve onun üzerinde sabit ol. O gün insanlar birbirlerinden seçilip, (iki ana gruba) ayrılacaklardır.

مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۚ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِاَنْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَۙ (٤٤)

44. Kim (iman hakikatlerini) inkârla küfre girerse, küfrü kendi aleyhinedir. Kim de (iman edip,) doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha dönük işler yaparsa, onlar da (ebedî hayat adına) kendi lehlerine olarak hazırlık yapmaktadırlar.

لِيَجْزِيَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْ فَضْلِهِ۪ۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ (٤٥)

45. Çünkü Allah, iman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları lütf u kereminden mükâfatlandıracaktır. O, kâfirleri asla sevmez.

وَمِنْ اٰيَاتِهِ۪ٓ اَنْ يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذِيقَكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِاَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٤٦)

46. O’nun âyetlerindendir ki, rüzgârları müjdeciler olarak gönderir; gönderir ki, size rahmetinden tattırmakla lütufta bulunsun, emriyle (izni ve koyduğu ‘kanun’lara dayalı olarak) gemiler akıp gitsin ve (hem denizde, hem de gemilerle çıktığınız seyahatlerde) O’nun lütf u kereminden nasibinizi arayasınız ve (O’nun bütün bu nimetleri karşısında) daima şükredesiniz.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلًا اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَانْتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ اَجْرَمُواۜ وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ (٤٧)

47. Doğrusu, senden önce de her biri kendi kavmine olmak üzere rasûller gönderdik. Onlar, kavimlerine apaçık gerçekler ve delillerle vardılar; fakat neticede, inanmayıp hayatlarını günah hasadıyla geçiren suçluların cezalarını verdik. Mü’minlere yardım etmek, her zaman yerine getirmeyi üzerimize aldığımız bir va’d, bir borç olmuştur.

اَللّٰهُ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَيَبْسُطُهُ فِي السَّمَٓاءِ كَيْفَ يَشَٓاءُ وَيَجْعَلُهُ كِسَفًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ۪ۚ فَاِذَٓا اَصَابَ بِهِ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ (٤٨)

48. Allah O’dur ki, rüzgârları salar ve o rüzgârlar bulutları harekete geçirir ve sürer. Allah, o bulutları gökte dilediği şekilde yayar ve kümeler halinde yığar. Nihayet aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Allah, o yağmuru kullarından dilediklerine ulaştırınca, işte o zaman onların yüzü gülüverir.

وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ مِنْ قَبْلِهِ لَمُبْلِسِينَ (٤٩)

49. Oysa daha biraz evvel, yağmur üzerlerine inmeye başlamadan önce tam bir ümitsizlik içindeydiler.

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٥٠)

50. İşte, Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, öldükten sonra yeri nasıl diriltiyor! Bunu yapan, ölüleri de aynı şekilde diriltecek olan aynı Zat’tır. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, Kıyamet ve Âhiret’le alâkalı pek çok deliller serdeder. Meselâ, Cenab–ı Allah’ın Âhiret’teki icraatını zihinlere ve kalblere tam olarak kabul ettirmek için O’nun kâinattaki, insanlık âlemindeki ve atomlar veya zerreler dünyasındaki harika icraatını nazara verir.

Ra’d Sûresi 2’nci âyeti buna bir misaldir. Kur’ân, Allah’ın kâinatı yaratmasını birinci yaratma veya ortaya çıkarma (neş’e-i ûlâ) olarak nitelerken (Vâkıa Sûresi/56: 62), ölülerin diriltilmesini ikinci yaratma ve ortaya çıkarma (neş’e-i uhrâ) olarak takdim buyurur. Böylece, birinci yaratmanın bu ikinci yaratmaya kesin bir delil olduğunu ifade eder. Kur’ân, ayrıca Âhiret’le Cenab–ı Allah’ın dünyadaki icraatı arasındaki benzerlikler ve paralelliklere dikkat çeker. Cenab–ı Allah’ın Âhiret’teki icraatını öyle bir tarzda anlatır ki, biz o icraatın dünyadaki benzerlerini hemen hatırlar ve oradan Âhiret’teki icraata intikal ederiz. Kur’ân, bunun tersine olarak, dünyadaki icraat–ı İlâhiyeyi anlatır ve bu anlatım, o icraatın Âhiret’teki benzerlerini çağrıştırır. Yâ-Sîn 78–81’inci âyetler buna misaldir.

Yine Kur’ân, Âhiret’te dirilmeyi kışta ölen yeryüzünün baharda dirilmesine benzetir. Nasıl “tabiat”ta ve bizzat vücudumuzda her an ve sürekli yenilenme, ölme ve yaratılma cereyan ediyor ve nasıl vücudumuzun hemen bütün hücreleri altı ayda bir yenileniyorsa, aynı şekilde yeryüzünde de her yıl âdeta topyekün bir yenilenme, ölüp–dirilme gerçekleşmektedir. Kış, hiçbir zaman sürekli değildir ve her zaman arkasından bahar gelir. Havalar ısınıp da bitkilerin, ağaçların gövdelerine su yürümeye başlayınca, “tabiat” o güzelim elbiseleriyle Yaratıcısı’nın, Şahid-i Ezelî’nin huzurunda resm–i geçit yapar. Toprak kabarır, çimenler ve çiçekler her tarafta çıkmaya başlar. Sonbaharda toprağa düşen ve kışın karların altında korunan tohumlar yeryüzüne çıkar ve büyümeye yüz tutar. Geniş yeryüzü sahasında sayısız denecek derecede otların, çiçeklerin, bitkilerin tohumlarının, ağaçların çekirdeklerinin yeryüzünü süslemesi işinde hiçbir karışıklık görülmez.

Her tohum, kendi bitkisine açılır. Bu diriliş, her yıl tekrarlanır ve her baharda gelenler, bir önceki baharda gelenlerin aynısı değil, mislidir; dolayısıyla “tabiat”, sürekli misliyle dirilme yaşar. İşte, ölümle toprağa giren insanlar da Haşir sabahında veya mevsiminde böyle dirileceklerdir. Her yıl “tabiat”ı dirilten Allah (c.c.), ölmüş insanları da diriltecek ve huzuruna alacaktır.

وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا رِيحًا فَرَاَوْهُ مُصْفَرًّا لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِهِ يَكْفُرُونَ (٥١)

51. Ama Biz (o dirilmiş araziye) kavurucu bir rüzgâr göndersek ve onlar da o yeşil otları, ekinleri sararmış görseler, bunun üzerine, (sanki Allah onlara daima rahmetiyle muamele etmeye mecburmuş, yeri dirilten ve onları sürekli nimetlendiren Allah değilmiş gibi ve O’nun icraatı üzerinde hiç düşünmeden) hemen O’na nankörlükte bulunurlar.

فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ (٥٢)

52. Bu sebeple (ey Rasûlüm,) sen ölülere hiçbir şeyi duyuramazsın; davetini arkasını dönüp uzaklaşan sağırlara da duyuramazsın.

وَمَٓا اَنْتَ بِهَادِ الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ۟ (٥٣)

53. Körleri sapıp gittikleri yoldan geri çevirip doğru yola iletebilecek de değilsin. Sen ancak, (ön yargısız ve şartlanmışlıktan uzak olarak) âyetlerimiz üzerinde düşünen ve dolayısıyla gerçeğe teslimiyet içinde imana açık ve yatkın olanlara duyurabilirsin.

اَللّٰهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةًۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ (٥٤)

54. Allah O’dur ki, (ana maddeniz sanki zaafmış gibi) sizi zayıf bir halde yaratmakta, sonra bu zayıflığın ardından size kuvvet vermekte, sonra da bu güçlü–kuvvetli halinizin ardından sizin için yeniden zayıflık ve ihtiyarlık takdir buyurmaktadır. O, dilediğini yaratır; ve O, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir, Kadîr (her şeye hakkıyla güç yetiren)dir.

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍۜ كَذٰلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ (٥٥)

55. Kıyamet koptuğu gün, dünya hayatları günah hasadıyla geçmiş inkârcı suçlular, yemin ederek dünyada ancak belli belirsiz bir süre kaldıklarını ileri sürerler. (Yanlış algılarına, yanlış akıl yürütme ve eksik bilgilerine güvendiklerinden, dünyada iken de) hep böyle yanlışlara sürüklenip dururlardı.

وَقَالَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْاِيمَانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِي كِتَابِ اللّٰهِ اِلٰى يَوْمِ الْبَعْثِۘ فَهٰذَا يَوْمُ الْبَعْثِ وَلٰكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٥٦)

56. Buna karşılık, kendilerine ilim ve iman bahşedilmiş olanlar ise, “Allah, Kitabı’nda, ezelî hükmünde ne kadar kalmanızı takdir buyurmuşsa, dirilme gününe değin o kadar kaldınız. İşte bugün de dirilme günüdür, fakat siz, bu hususta hiçbir zaman gerçek bilgi sahibi olmak istemediniz ve olamadınız.” derler.

فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ (٥٧)

57. O gün, her ne mazeret ileri sürerlerse sürsünler, bu mazeretleri zalimlere asla fayda vermez; Allah’ı razı etmek için yeniden dünyaya dönme isteklerine de olumlu cevap verilmez.

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۜ وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِاٰيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُبْطِلُونَ (٥٨)

58. Gerçek şu ki Biz, bu Kur’ân’da insanlar için (hakkı–hakikati görebilsinler diye) misal, temsil ve kıssalar yoluyla her türlü delili sunduk, her türden ders verdik. Sen onlara (istedikleri türde) bir mucize de getirsen, (o kadar delile bile bile gözlerini kapayan ve) küfürde ısrar edenler, “Siz, ancak bâtıl bir yol icat etme peşindesiniz.” derler.

كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ (٥٩)

59. İşte Allah, ilimle hiçbir alâkası olmayan kalbleri böyle mühürlüyor.

فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذِينَ لَا يُوقِنُونَ (٦٠)

60. Bu bakımdan, sabret. Allah’ın va’di elbette haktır. Bu gerçeğe cidden inanma niyeti taşımayanlar senin sabır ve metanetini sakın sarsmasın (ve elbette sarsmayacaktır.) (*)

~Açıklama~

(*) Sûre, Cenab-ı Allah’ın mü’minlere yardım edeceği ve onlara zafer bahşedeceği va’diyle başlamıştı. Biterken de, bu va’di tekrarlamakta ve kâfirlerden gördükleri onca işkenceler karşısında Allah Rasûlü’nü ve beraberindeki mü’minleri takviye ve teselli etmektedir.

***

31.Lokman Sûresi

31. Lokman Sûresi 34 âyetten oluşan ve Mekke’de inmiş olan bu sûre, Kur’ân’ın hikmet dolu bir kitap olduğunu ilanla başlar ve Hz. Lokman’dan naklen pek çok hikmet düsturları takdim buyurur. Ayrıca, mü’minlerin bazı faziletlerini nazara verir, Cenab-ı Allah’ın Birliği ve kudreti hakkında deliller serdeder, insanın İlâhî Din’e olan aslî ihtiyacını vurgular ve insanın önceden bilmesi mümkün olmayan bazı gaybî gerçekleri anmakla son bulur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

الٓمٓ۠ (١)

1. Elif-Lâm-Mîm.

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِۙ (٢)

2. (Sûre’ye dahil olarak gelecek bütün) şu sözler, hikmete dayanan ve baştan sona hikmet yüklü Kitabın âyetleridir.

هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَۙ (٣)

3. O Kitap, kendilerini iyiliğe adamış ve Allah’ın kendilerini sürekli olarak gördüğünün şuuru içinde davranan mü’minler için dupduru bir hidayet kaynağı ve pek büyük bir rahmettir.

اَلَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ (٤)

4. Onlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, aksatmadan ve vaktinde kılar ve malî sorumluluklarını tam olarak yerine getirirler; Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle inanırlar.

اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٥)

5. O kutlu zatlar, (bu hikmet yüklü Kitap şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍۙ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ (٦)

6. İnsanlar içinde öylesi de var ki, hiçbir ilmi olmadığı halde, halkı Allah’ın yolundan saptırmak için manâsız, oyalayıcı ve saptırıcı sözler (hikâye ve masal türünden şeyler) satın alıp onları insanlara anlatır ve Kitabın kıssalarını, temsillerini alay konusu yapar. Böyleleri ise, kendilerini alçaltıcı bir azabın beklediği kimselerdir.

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا وَلّٰى مُسْتَكْبِرًا كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَاَنَّ فِ۪ٓي اُذُنَيْهِ وَقْرًاۚ فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ (٧)

7. Kendisine âyetlerimiz okunup tebliğ edildiğinde, sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında işitmesine mani ağırlıklar varmış gibi kibirli kibirli arkasını döner gider. Onu, acı bir azapla müjdele.

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِۙ (٨)

8. İman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlara ise içlerinde nimetlerin kaynadığı cennetler vardır.

خَالِدِينَ فِيهَاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّاۜ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩)

9. Sonsuzca kalacaklardır o cennetlerde. Bu, Allah’ın doğru ve gerçekleşmesi kesin va’didir. O, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۜ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (١٠)

10. O, gökleri gözle görebileceğiniz direkler, destekler olmadan yarattı, (*) hareketiyle sizi sarsmasın diye yere sağlam kazıklar (dağlar) yerleştirdi ve orada her türden canlı üretip yaydı. Gök tarafından da bir su indirip, yerde (renk, koku, tat ve meyve bakımından) türlü türlü o güzelim bitkilerden çift çift bitirdik.

~Açıklama~

(*) Bu ifade için bkn. Ra’d Sûresi/13: 2, not 1.

هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ فَاَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ۪ۜ بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ۟ (١١)

11. Bütün bunlar, Allah’ın yaratmasıdır. Peki, gösterin bakalım O’ndan başka kim ne yaratmış? Buna rağmen (O’na şirk koşan, O’nu inkâr eden) zalimler, apaçık bir sapıklık içindedirler.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا لُقْمٰنَ الْحِكْمَةَ اَنِ اشْكُرْ لِلّٰهِۜ وَمَنْ يَشْكُرْ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ (١٢)

12.Doğrusu Biz Lokman’a, (*) “(Karşılığında) Allah’a şükret!” diye hikmet (**) verdik. Kim şükrederse, ancak kendisi, kendi iyiliği için şükreder. Kim de nankörlük yaparsa, muhakkak ki Allah, Ğaniyy (mutlak servet sahibi, dolayısıyla kullarının şükründen mutlak müstağnî)dir; Hamîd (bütün ihtiyaçlarınızı gideren Rabbiniz olarak hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır).

~Açıklama~

(*) Hz. Lokman, Hz. Zülkarneyn ve Hz. Üzeyr gibi, Kur’ân’da anılan, fakat peygamber olup olmadığı hususunda kesin bir neticeye varılamamış Allah dostu bir insandı. İslâm’dan önce de, hikmetli sözleri ve manevî kemalâtıyla Arabistan’da tanınan biriydi. Bazı rivayetlerde, kendisinin Habeşî olup, Mısır’da yaşadığı ifade edilir (Tefhim, “Lokman Sûresi”, not 17). Daha başka rivayetlere göre ise, (eğer Hz. Eyyûb (a.s.) İsrailî peygamberlerden değilse,) Hz. Eyyûb’un (a.s.) yeğeni olup, çok uzun süre yaşamıştır. Hz. Davud ile Hz. Yunus (aleyhimesselam) zamanlarını bile idrak etmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, 6: 3842)

(**) Hikmetin anlamı ve muhtevası için bkn. Bakara Sûresi/2: 129, 269, not 161.

وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِۜ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ (١٣)

13. Lokman, oğluna tavsiyelerde bulundu ve şöyle dedi: “Oğulcuğum! Allah’a hiçbir şekilde şirk koşma; bil ki şirk, çok büyük bir zulümdür.”

وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِۚ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْنًا عَلٰى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَۜ اِلَيَّ الْمَصِيرُ (١٤)

14. Biz insana, annesine–babasına mümkün olan en iyi şekilde ve Allah’ın kendisini sürekli olarak gördüğünün şuuru içinde davranmasını emrettik. Annesi onu zahmet zahmet üstüne karnında taşımış ve onun sütten ayrılması da iki yıl almıştır. “(Ey insan! Bütün bunlar karşılığında) hem Bana, hem annene–babana şükret. Sonunda Bana dönecek (ve yaptıklarının hesabını verecek)sin.

وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰٓى اَنْ تُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًاۘ وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ اَنَابَ اِلَيَّۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٥)

15. “Eğer annen–baban, Ben’den başkasının ilâh olamayacağı konusundaki kesin bilgine zıt olarak bâtılı taklitle herhangi bir şeyi Bana ortak tanıman için seni zorlayacak olurlarsa, bu hususta onlara itaat etme; fakat dünyada gerektiği ölçüde onlara sahip çık, onlarla iyi geçin. (Her işinde,) bütün gönlüyle Bana yönelmiş, sürekli Benim rızamı arayan insanların yolunu izle. Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben de dünyada yaptığınız her şeyi bir bir önünüze serecek ve sizi onlardan sorguya çekeceğim.

يَا بُنَيَّ اِنَّهَٓا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ اَوْ فِي السَّمٰوَاتِ اَوْ فِي الْاَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (١٦)

16. “Oğulcuğum! Gerçek şu ki, iyi–kötü yapılan herhangi bir iş, bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bir kayanın içinde veya göklerde ya da yerin herhangi bir noktasında saklı da bulunsa, yine de Allah onu ortaya çıkaracak (ve hakkında insanı sorguya çekecek, mükâfat veya cezasını verecektir). Allah Latîf’tir (hiçbir şey O’dan gizli kalmaz); Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar)dır.

يَا بُنَيَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَٓا اَصَابَكَۜ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِۚ (١٧)

17. “Oğulcuğum! Namazı bütün şartlarına riayet ederek, aksatmadan ve vaktinde kıl, iyiliği tavsiye et ve yay, kötülükleri önlemeye çalış ve başına her ne gelirse sabret! Bunların her biri azim ve sebat isteyen, ama kıymeti pek büyük işlerdendir.

وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحًاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ (١٨)

18. “Kibir ve başkalarını küçümseme içinde yüzünü insanlardan çevirme ve yeryüzünde çalım satarak yürüme! Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş ve kendini övüp duran hiç kimseyi sevmez.

وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَۜ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ۟ (١٩)

19. “Yürüyüşünde, davranışlarında ölçülü ve mutedil ol; konuşurken de sesini ayarla. Unutma ki, seslerin en beğenilmeyeni, (avazı çıktığınca bağıran) merkebin sesidir.”

اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةًۜ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ (٢٠)

20. Görmüyor musunuz ki, Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini emrine boyun eğdirerek sizin hizmetinize vermiş olup, görünen görünmeyen (maddî-manevî) onca nimetini başınızdan aşağı yağdırmaktadır? Buna rağmen, insanlar içinde öylesi var ki, Allah hakkında tartışmaya girip, ileri–geri konuşur da, ne dayandığı kesin bir bilgi vardır, ne bir delil ve marifete istinat eder, ne de kalbleri ve zihinleri aydınlatan İlâhî bir Kitaba. (*)

~Açıklama~

(*) Açıklama için bkn: Hac Sûresi/22, not 2.

وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّعِيرِ (٢١)

21. Böylelerine, “Allah’ın indirdiği Kitaba uyun!” dendiğinde, “Hayır,” derler, “biz, babalarımızdan, atalarımızdan ne görmüşsek ona uyarız.” Ya şeytan, (babalarına, atalarına uymayı telkin etmekle) onları o Alevli Ateş azabına çağırıyorsa?!

وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۜ وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ (٢٢)

22. Oysa kim Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün şuuru içinde iyiliğe adanmış olarak bütün varlığıyla Allah’a teslim olursa, hiç şüphesiz o, en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Bütün işler neticede Allah’a varır ve nihaî hükmü daima O verir.

وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٢٣)

23.Her kim de inkârda diretirse, onun küfrü seni üzmesin. Neticede hepsinin dönüşü Bizedir ve Biz, yaptıklarını tek tek önlerine serer ve onları hesaba çekeriz. Allah, (yalnızca yaptıklarını değil,) göğüslerde saklı tutulan (niyet ve düşünceleri) de çok iyi bilir.

نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَلِيظٍ (٢٤)

24. Onlara az bir süre yaşama imkânı tanır, sonra da haşin bir azabı kendilerine mecburî istikamet yaparız.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٢٥)

25. Eğer onlara “Gökleri ve yeri kim yaratmıştır?” diye sorsan, hiç şüphen olmasın ki “Allah!” demekten başka cevap bulamayacaklardır. “Hamd olsun Allah’a (ki, müşrikler bile Yaratıcı olarak O’nu inkâr edememekte, böylece şirklerinin temelini yıkmış olmaktadırlar)” de. (*) Fakat onların çoğu, (bu itiraflarının ne manâya geldiğini ve neyi gerektirdiğini) bilmemektedirler.

~Açıklama~

(*) Yaratıcı olmak demek, yarattığının yegâne sahibi ve onu idarede yegâne otorite, dolayısıyla onun ibadetine hakkı olan yegâne merci demektir. Tek bir Yaratıcı olduğuna göre, O Yaratıcı’nın yarattığını idarede ortaklığa ve onun üzerindeki hakimiyetini paylaşmaya herhangi bir ihtiyacı olmayacaktır. Dolayısıyla bu tek gerçek bile, Allah’a Ulûhiyetinde, yegâne Ma’bud oluşunda, Rubûbiyetinde ve kâinat üzerindeki hakimiyetinde ortaklar tanıyan her türlü sistem ve ideolojiyi temelinden yıkmaktadır. Bilimsel materyalizm veya materyalist bilim gibi bazı modern düşünce sistemleri kâinata başka bir kaynak arama çabası içinde iseler de, bu çabalar tamamen ideolojiktir ve maksatlıdır. Yoksa, o sistemlere saplananların da, aslında vicdanlarında Yaratıcı’yı itiraf etmekten başka bir yol bulabildiklerini, bulabileceklerini düşünmek mümkün değildir. Bazıları Yaratıcı’yı kabul edivermeyi kolaya kaçma gibi takdim etse de, asıl O’nu kabul etmeme gerçeklerden, gerçekleri kabul ve itiraftan onları inkâr kolaycılığına kaçmaktır ve nefsin bir oyunu, bilimsel görünme gibi bir kompleksi tatminden başka bir şey değildir.

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٢٦)

26. Göklerde ve yerde her ne varsa Allah’ındır. Allah, Ğaniyy (mutlak servet sahibi, dolayısıyla her şeyden mutlak müstağnî)dir; Hamîd (bütün varlıkları görüp gözeten, onların bütün ihtiyaçlarını bilip gideren Rabbileri olarak hakkıyla hamde ve övgüye lâyık olan)dır.

وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٢٧)

27. Allah’ın (bütün Sıfat ve İsimleri’nin tecellileri, O’nun buyrukları, icraatı ve yarattığı varlıklar ve hadiseler olarak) kelimelerini yazmak için yerdeki bütün ağaçlar kalem, bütün denizler ve onlara katılacak onlar gibi yedi deniz daha mürekkep olsa, bunlar tükenir ama Allah’ın kelimeleri tükenmez. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍۜ اِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (٢٨)

28. Sizin hepinizi yaratmak da, ölümüzün ardından (Âhiret’te) hepinizi diriltmek de, (O’nun için) ancak bir kişiyi yaratmak ve diriltmek gibidir. (*) Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.

~Açıklama~

(*) İlâhî Kudret, Zâtîdir, sonsuzdur, sınırsızdır; bu bakımdan, İlâhî Kudret’e acizlik ârız olmaz ve O’nda derecelenme söz konusu değildir. Derece, kendine zıddının müdahale edebildiği sıfatlar, kapasiteler, kabiliyetler içindir. Meselâ, sıcaklıkta derece soğukluğun, güzellikte derece çirkinliğin, kuvvette derece aczin karışması veya müdahalesiyledir. Fakat Zâtî olan, ne Zât’ın Kendi ne de O’ndan ayrı diye nitelenebilecek şekilde doğrudan doğruya İlâhî Zât’a has, O’nunla âdeta özdeş olan İlâhî Kudret için acizlik söz konusu olmadığından, O Kudret’te derecelenme yoktur.

Dolayısıyla her şey O’nun için aynı derecede kolaydır; O’nun için bütün kâinatı yaratmakla, tek bir varlığı yaratma, bütün ölüleri diriltmekle tek bir insanı diriltme aynı derecede kolaydır. Sadece bu gerçeği zihinlere yaklaştırabilmek için bir misal verecek olursak, meselâ güneş tek bir varlıktır; fakat o aynı anda yeryüzünün tamamına da, yerdeki her bir zerreye, her bir su damlacığına da aynı şekilde nüfuz eder. Ne ısı ve ışığıyla bütün yeryüzüne nüfuzu onun tek bir nesneye nüfuz ve tesirine mani olur; ne de tek bir nesneye nüfuzu bütün yeryüzüne aynı anda nüfuz ve tesir etmesine engel teşkil eder. Kaldı ki İlâhî Kudret, güneş gibi de değildir. Güneş, her halükârda maddîdir, sınırlıdır. Ama İlâhî Kudret’i sınırlayan hiçbir şey yoktur. O, aynı anda her şeyi birden kuşatır ve hiçbir şey O’nun icraatına, nüfuzuna mani olamaz. Cenab-ı Allah’ın Görme, İşitme, İlim gibi bütün diğer sıfatları ve isimleri de böyledir.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْرِ۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَاَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٢٩)

29. Görmez misin ki Allah, geceyi gündüze katmakta, gündüzü de geceye katmakta (ve onları uzatıp kısaltmakta)dır; güneşi ve ayı da (sizin hizmetinizde) emrine boyun eğdirmiş olup, bunlardan her biri, kendisi için takdir edilmiş nihaî bir sona doğru (sema okyanusunda) akıp gitmektedir? Ve Allah, bütün işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُۙ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ۟ (٣٠)

30. Bütün bu (sarsılmaz sistem ve âhenk) şundandır ki, Allah Hak olandır; (O’nun bütün emirleri ve icraatı da haktır, yerindedir ve birbiriyle tam uyum içindedir; değişme ve bâtıl asla O’na hulûl edemez). Buna karşılık, o müşriklerin O’ndan başka ilâhlaştırıp el açtıkları varlıklar ise bütünüyle bâtıldır, (gerçekle alâkasız birer isimden ibarettir). Ve Allah, Aliyy (mutlak yüce ve aşkın)dır, Kebîr (mutlak manâda büyük olan)dır.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِهِ۪ۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٣١)

31. Görmez misin ki, denizde gemiler, Allah’ın bir nimeti olarak (ve O’nun imkân tanımasıyla) akıp gitmekte, bu şekilde O, (varlığının, Birliği’nin, kudretinin, Rubûbiyeti’nin) işaret ve delillerinden bir kısmını size göstermektedir. Elbette bunda gerçekten sabretmesini ve şükretmesini bilen herkes için deliller, mesajlar vardır.

وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ (٣٢)

32. (Denizde gemilerle seyahat ederlerken) kapkara bulutlar gibi dalgalar üzerlerini örtüverdiğinde, bütün kalbleriyle Allah’a yönelir ve (hiç başka bir ilâh hatırlarına getirmeden) sadece O’na yalvarırlar. Ama ne zaman ki Allah kendilerini kurtarıp karaya çıkarır, o zaman içlerinden bazıları, iman–küfür arası bir yol tutuverir. Bizim âyetlerimiz, delil ve işaretlerimiz karşısında zulüm ve nankörlükte sınır tanımayanlardan başkası ayak diremez.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْمًا لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِهِ۪ۘ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِهِ شَيْـًٔاۜ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ (٣٣)

33. Ey insanlar! Rabbinize gönülden saygı besleyin, O’na karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakının ve babanın evlâdına en küçük bir faydası olmayacağı gibi, evlâdın da babasına hiçbir şekilde fayda sağlayamayacağı bir günden ürperin. Allah’ın (Âhiret’le ilgili) va’di elbette haktır, dolayısıyla dünya hayatı sizi sakın ola ki aldatmasın! Yine sakın ola ki, (o çok hilekâr şeytan dahil) aldatanlar da sizi Allah hakkında (yanlış bilgi, yanlış inanç ve yanlış yaklaşımlarla) aldatmasın.

اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَۚ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِۜ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًاۜ وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ بِاَيِّ اَرْضٍ تَمُوتُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ (٣٤)

34. Kıyamet’in ne zaman kopacağının bilgisi ancak Allah katındadır; yağmuru (dilediği zaman, dilediği yere) O indirir. Rahimlerde olanı (bütün hususiyetleriyle) ancak O bilir. Hiç kimse, yarın ne yapıp lehine ve aleyhine ne kazanacağını kesin olarak bilemez. Yine hiç kimse, nerede öleceğini de kesin olarak bilemez. (*) Ancak Allah’tır ki, her şeyi hakkıyla bilendir; her şeyden hakkıyla haberdar olandır.

~Açıklama~

(*) Bu âyet, “beş gayb” denilen ve kesin bilgisi sadece Allah’a ait olan hususları nazara vermektedir. Bunlar içinde yağmurun ne zaman yağacağı konusunda bugün tahminler yapılmakta ise de, bunlar, çok zaman gerçeğe ne ölçüde isabet ederse etsin yine tahmindir; ayrıca, yağmurun alâmetleri belirdikten, yani onunla ilgili bilgiler gaybî olmaktan çıktıktan sonra yapılan tahminlerdir. Yine bugün, döllenmenin üzerinden bir süre geçince anne rahmindeki yavrunun erkek mi dişi mi olduğu büyük ölçüde bilinebilmektedir. Fakat bu bilme, yine gerekli alâmetler ortaya çıktıktan sonra elde edildiği gibi, âyetteki ifade, sadece cinsiyeti değil, ceninle ilgili –doğup doğmayacağı, ne zaman doğacağı, şeklinin, fizikî yapısının, karakterinin, kabiliyetlerinin nasıl olacağı, nerede nasıl ve ne kadar yaşayıp, nerede öleceği gibi– bütün bilgileri içine almaktadır.

Bakara Sûresi not 3’te ifade edildiği gibi, Kur’ân’ın mü’minleri her şeyden önce gaybe imanları sebebiyle övüp nazara vermesi anlamlıdır. Bir defa varlık, görünen fizikî âleme has, bu âlemle sınırlı değildir. Fizikî âlem, görünmeyen ve bu âlemin ölçüleriyle gözlemlenemeyen, keyfiyeti idrak edilemeyen âlemlerin bir yansıması veya çok sayıda âlemden sadece biridir. Dolayısıyla, bu âlemdeki her vakanın, her vakıanın üzerine oturduğu gerçek, Gayb Âlemi denilen diğer âlemlerdedir. Kur’ân, bu âyette sadece beş gaybı nazara vermekle, esasen insanın çok sınırlı bilgisine karşılık Cenab–ı Allah’ın her şeyi kuşatan sınırsız bilgisine dikkat çekmektedir. İnsan varlığı, pek çok bakımdan sınırlıdır. Onun, bırakın dünya üzerinde bir hakimiyeti olmayı, bizzat kendi bedeni üzerinde bile hakimiyeti yoktur. O, acıkıp–susamasına, uyuyup dinlenme ihtiyacına mani olamadığı gibi, temel ihtiyaçlarının tesbiti ve bunların giderilme yolu ve araçlarında bile söz sahibi kılınmamıştır.

Ayrıca ona ne zaman, nerede ve nasıl bir aile içinde doğacağı, fiziği, rengi, özellikleri, kabiliyetleri, ne kadar yaşayacağı, nerede nasıl öleceği gibi hayatını kuşatan aslî şartların hiç birinde de en küçük bir söz hakkı tanınmamıştır. Bundan başka insan, tam olarak ne geçmişi bilebilir ne hâli; özellikle geleceği hiç bilemez. Ama varlık, birbirleriyle içten bağlantılı bütün parçalarıyla, zamanı ve mekânıyla bir bütündür. Kâinattaki, hattâ insanın ve toplumların hayatındaki her hadise, kendi başına bir hadise olsa da, geçmiş, hâl ve gelecekteki bütün diğer hadiselerle münasebeti vardır. Dolayısıyla, hâldeki hadiseler hakkında bile kesin bilgilere sahip olamayan, geçmiş hakkındaki bilgileri son derece sınırlı ve doğruluğu ve doğruluk derecesi her zaman tartışmalı, gelecek hakkında ise hiçbir şey bilmeyen insan, kendi hayatı ve başkalarının hayatı üzerinde nasıl yetki ve hakimiyet iddia edebilir? Gerçek bu ise, ancak geçmiş, hâl ve geleceği, ayrıca bütün varlığı fert fert ve birbirleriyle olan münasebetleri içinde hakkıyla ve tam olarak bilen bir Zat, insan dahil bütün varlık üzerinde otoriteye sahip olabilir. O Zat da Allah’tır.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 50 kez okundu