32. Secde Sûresi [1/30.Ayetleri]
32. Secde Sûresi Mekke’de inmiş olup, 30 âyettir. İsmini, Allah’ın âyetlerini duyduklarında mü’-minlerin secdeye kapandıklarını belirten 15’inci âyetindeki “secde edenler” kelimesinden alır. Kur’ân’ın İlâhî menşei ve inkârcıların âkıbetleri üzerinde durur. İsrail Oğulları’nın Hz. Musa’ya verilen benzer bir Kitap’la nasıl hidayete ulaştırıldıklarını kaydeder. Mü’minleri kendilerini Âhiret’te bekleyen mükâfatla müjdeler.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
الٓمٓ۠ (١)
1. Elif-Lâm-Mîm.
تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَۜ (٢)
2. Bu Kitap –ki, kendisinde (baştan sonra hakikatler mecmuası olduğunda) hiçbir şüphe yoktur– bölüm bölüm Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmektedir.
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۚ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اَتٰيهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣)
3. Böyleyken, (ey Rasûlüm, o müşrikler, senin için) “O’nu kendisi uyduruyor mu?” diyorlar?! Bilakis o, gerçeğin ta kendisidir. Senden önce kendilerine herhangi bir uyarıcı gelmemiş bulunan bir halkı doğru yolu bulsunlar diye uyarman için sana Rabbin tarafından (gönderilmektedir). (*)
~Açıklama~
(*) Biz, önceden (uyarıcı olarak) bir rasûl göndermeden (günahları sebebiyle hiçbir kimseye ve hiçbir topluma) azap etmeyiz (İsrâ Sûresi/17: 15) İlâhî beyanının Âhiret’le ilgili olduğunu da düşünen bazı âlimler, Allah adını işitmemiş ve kendilerine tebliğ gitmemiş kişilerin, başkalarına zulmetmemiş ve günahlarda boğulmamış olmak kaydıyla mazur oldukları ve dolayısıyla azap görmeyecekleri görüşündedirler. Allah, dilerse böylelerini birtakım güzel işleri sebebiyle Cennet’e koyabilir. Bununla birlikte, daha başka âlimler, insanın aklı ve bilhassa vicdanıyla Allah’ı bulabilecek bir kapasitede yaratıldığı, dolayısıyla O’nu isim ve sıfatlarıyla tanıyamasa bile, Âhiret’te kurtulmak için O’na inanması gerektiği fikrini benimserler.
- Bir defasında bir bedevî Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’a gelerek, Allah’a nasıl iman ettiğini şöyle anlatır:
“Bir yerdeki deve tersleri, oradan devenin geçtiğini gösterir. Toprak üzerindeki ayak izleri, yolcudan haber verir. Yıldızlarıyla şu sema, dağları ve vadileriyle şu yeryüzü ve dalgalarıyla şu deniz Kadîr, Alîm, Hakîm ve Kerîm bir Yaratıcı’yı göstermez mi?” Dolayısıyla, imanda aklın, düşünce ve muhakemenin rolünü inkâr da edemeyiz, küçümseyemeyiz de. Bu sebeple, böyle düşünen âlimler, yukarıda verilen İsrâ Sûresi/17: 15’inci âyetinde ifade olunan azaptan kurtulmayı, kendilerine bir rasûl gelmedikçe insanların diğer iman esaslarından ve İslâm’a göre yaşamaktan sorumlu tutulmayacakları şeklinde tefsir ederler. Bu âlimler içinde bazıları aklın iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini seçebileceğini savunsalar da, aklın kendi başına bu hususların tamamında kesin sonuçlara varabileceğini düşünmek mümkün değildir. Bundandır ki Cenab-ı Allah (c.c.), iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini tanımak ve ayırt etmek için peygamberler göndermiş ve hiçbir şeyi insanın eksik akıl, yargı ve tecrübesine bırakmamıştır. (Ayrıca bkn. Câsiye Sûresi/45, 3–5, not 1.)
اَللّٰهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍۜ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ (٤)
4. Allah O’dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi altı günde yaratmış, sonra da Arş’a istiva buyurmuştur. (*) Sizin O’ndan başka, ne işlerinizi kendisine bırakabileceğiniz, kendisine güvenip dayanabileceğiniz bir velîniz, sahibiniz, ne de O izin vermedikçe size herhangi bir hayır ulaştırabilecek aracı bir merciiniz vardır. (**) Halâ düşünüp, gereğince hareket etmeyecek misiniz?
~Açıklama~
(*) Göklerin ve yerin altı günde yaratılışı ve Cenab-ı Allah’ın Arş’a istivasıyla ilgili olarak bkn: Bakara Sûresi/2: 28, not 28; A’râf Sûresi/7: 54, not: 11; Fussılet Sûresi/41, 9–12, not 3.
(**) Âyette “aracı bir mercî” olarak tercüme ettiğimiz şefî’ (şefaatçi), daha çok Âhiret’le ilgili olarak ve Allah katında bazıları için af dileyecek kişiler için kullanılan bir kelimedir. Şu kadar ki, buradaki âyet dünyaya bakmaktadır ve putperestler Âhiret’e inanmadıkları için, Âhiret’te bir şefaatçi düşünmeyecekleri açıktır. Onlar, bazı sözde tanrılarını, dünyevî işlerinde başarılı olmak için Allah ile aralarında aracı olarak düşünüyorlardı. Dolayısıyla âyet, sebeple müsebbep (netice) arasında varlığı düşünülen bütün aracı güç ve prensipleri reddetmekte, hiçbir sebebin veya düşünülen bir başka gücün neticeler üzerinde “yaratıcı, meydana getirici” tesiri olmadığını beyan buyurmaktadır. Modern materyalist bilimin kabuûl ettiği sebep–sonuç kanunu (kozalite), “tabiat güçleri ve kanunları” da bunlara dahildir.
يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مِنَ السَّمَٓاءِ اِلَى الْاَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ (٥)
5. O, bütün işleri gökten yere doğru düzenler, yönlendirir ve icra buyurur; sonra her iş, sizin günleriniz hesabıyla bin yıl tutan bir günde O’na yükselir. (*)
~Açıklama~
(*) Güneş, bize bizden daha yakındır ve araya bir engel girmezse dünyadaki her şeyin kalbine nüfuz edebilir. Madde, zaman, mekân gibi bütün sınırlamalardan münezzeh olan Cenab–ı Allah’tan biz sonsuzca uzak da olsak, O bize sonsuzca ve bizzat kendimizden daha yakındır. Bu âyet, bu gerçeği ifade buyurduğu gibi, O’na yaklaşmamızın da öncelikle O’nun bizi Kendisine yaklaştırmasıyla mümkün olabileceğini ima etmektedir.
İkinci olarak, dünyadaki her şeyin, her hadisenin kaynağı, pak olan semavî âlemlerdir. Dolayısıyla, âyette geçen “gök”ten kasıt, bildiğimiz gök değil, Cenab–ı Allah’ın Kudret tecellilerinin sebep perdeleri olmadan tecelli ettiği gayr–ı maddî âlemlerdir. Dünya ile ilgili bütün hükümler bu âlemlerden çıkar veya ilk bu âlemlerde tecelli ederek şahadet âlemine iner.
Üçüncü olarak, A’râf Sûresi not: 11’de ifade edildiği gibi, Kur’ân gün kelimesini sadece bildiğimiz gün, yani dünyanın 24 saati karşılığında kullanmaz. Bu âyette gün dünyanın günlerinden 1000 yıl olarak anılırken, bir başka âyette 50.000 yıl olarak geçer (Meâric Sûresi/70: 4). Bu da göstermektedir ki, Kur’ân’ın terminolojisinde gün izafî bir kavramdır. O, meselâ rüyalar âleminde farklı bir ölçüde olduğu gibi, hayâl âleminde, ruhlar âleminde ve maddî olmayan (manevî) âlemlerin her birinde yine farklı ölçülerdedir.
Dördüncü olarak, âyet, 1000 yıllık sürelerin insanlık tarihinde genellikle dönüm noktaları olduğuna da imada bulunmaktadır. (Ayrıca bkn: Rahmân Sûresi/55: 29, not 11).
ذٰلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُۙ (٦)
6. İşte O’dur gaybı ve şahadeti (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına gireni de) bilen; Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) ve Rahîm (bütün yarattıklarına karşı hususî rahmet sahibi) olan.
اَلَّذِ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ طِينٍۚ (٧)
7. O, her şeyi en güzel şekilde yaratır; insanı ilk başta çamurdan yarattı (her insanı ana maddesi itibariyle yine çamurdan yaratmaktadır).
ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَٓاءٍ مَهِينٍۚ (٨)
8. Sonra onun üremesini, önemsiz bir sıvıdaki özlerin atılmasına bağladı.
ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (٩)
9. Sonra da ona, (döllendiği ana rahminde) en uygun, en dengeli şekli verdi ve Kendi Ruhu’ndan (*) üfledi; ve sizin için işitme duyusu, gözler ve (kalbin merkezinde) iç idrak lâtifeleri var etti. Ne de az şükrediyorsunuz!
~Açıklama~
(*) Allah’ın insana Kendi Ruhu’ndan üflemesiyle ilgili bkn: Bakara Sûresi/2: 31–34, not 32–34; Hıcr Sûresi/15: 29, not 7.
وَقَالُٓوا ءَاِذَا ضَلَلْنَا فِي الْاَرْضِ ءَاِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍۜ بَلْ هُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ (١٠)
10. Bir de, “Şimdi biz toprakta yok olup gittikten sonra, yani biz o zaman yeniden mi yaratılacağız?” diyorlar. Gerçek şu ki onlar, Rabbileriyle buluşmayı inkâr etmektedirler. (*)
~Açıklama~
(*) Hayatlarını nefsanî arzularının hakimiyetinde günah hasadıyla tüketenler, hayatlarının hesabını verme düşüncesinden elbette hoşlanmayacak ve böyle bir şeye inanmaya da yanaşmayacaklardır. Böylelerin Âhiret’i inkârlarının altında yatan ana faktör de budur.
قُلْ يَتَوَفّٰيكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ۟ (١١)
11. De ki: “Sizi canınızı almakla vazifeli Ölüm Meleği vefat ettirecek, sonra da Rabbinizin huzuruna götürüleceksiniz.” (*)
~Açıklama~
(*) Zümer Sûresi/39: 42’nci âyet canları Allah’ın aldığını, En’am Sûresi/6: 61’inci âyet Allah’ın (melek) elçilerinin ve Nahl Sûresi/16: 28’inci âyet meleklerin aldığını beyan buyurur. Bu âyette ise, bu vazifeyi Ölüm Meleği’nin yerine getirdiğini okuyoruz. Bu âyetler, birbirleriyle çelişiyor değildir. Her halükârda insanlara ölümü veren ve onların canını alan Allah’tır, hakikî Fâil O’dur. Fakat, hikmeti gereği O, Ölüm Meleği Hz. Azrail’i bu işle vazifelendirmiştir. Hz. Azrail’in de yardımcısı melekler vardır.
Konuyla ilgili ikinci bir nokta da şudur: Bazı kullarının ruhlarını bizzat Cenab-ı Allah, Hz. Azrail’i de kullanmadan alır; bazen de bu işi Hz. Azrail, bazen de yardımcıları yapar. Bu, kişinin mü’min mi, kâfir mi münafık mı olduğuna, iman, küfür veya nifaktaki derecesine göre değişir.
وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ رَبَّنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا اِنَّا مُوقِنُونَ (١٢)
12. (Âhiret’i inkâr eden ve) hayatları günah hasadından ibaret olan o suçluları, başlarını Rabbilerinin huzurunda utançtan eğerken bir görsen! Şöyle yalvarırlar: “Rabbimiz! Gözümüz açıldı, artık duyabiliyoruz da. Ne olur, bizi dünyaya tekrar gönder de, hep doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapalım. Çünkü artık gerçeğe kesinlikle inanmış bulunuyoruz.”
وَلَوْ شِئْنَا لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰيهَا وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعِينَ (١٣)
13. Eğer dilemiş olsaydık, her bir insanı ona has bir usûlle doğru yola yöneltirdik. Fakat (pek çokları küfrü tercih ettiklerinden,) Ben’den sâdır olan “Cehennem’i bütün cinlerden ve insanlardan (onu hak edenlerle) mutlaka dolduracağım.” hükmü kesinleşmiştir. (*)
~Açıklama~
(*) Hür irade ve buna göre özel bir mekanizma ile donatılmış olan cinler ve insanlar, iradeleriyle yaptıkları tercihten sorumludurlar. Bundan dolayı Cenab-ı Allah (c.c.), onları hayatlarında herhangi bir yolda gitmeye zorlamaz. Bu bakımdan, hidayeti, doğru yolu onlara mecbur etmemiş, fakat hidayet ve dalâletin sebeplerini onlara açıklamıştır. Meselâ, zulümde (Âl-i İmran Sûresi/3: 86, Mâide Sûresi/5: 51, En’âm Sûresi/6: 144, Tevbe Sûresi/9: 19, vs.), fıskta (Mâide Sûresi/5: 108, Tevbe Sûresi/9: 24, vs.) direnenleri ve bile bile küfür yolunu tercih edenleri (Mâide Sûresi/5: 67, Tevbe Sûresi/9: 37, vs.) doğru yola iletmeyeceğine hükmetmiş ve bunu ilân buyurmuştur. Bile bile ve ön yargıyla küfürde diretme, zulüm, günahta kaybolma, şartlanmışlık, yanlış bakış açısı ve kibir, imana manidir. Ayrıca O, Cehennem’i şeytan, onun nesli ve ona uyanların dolduracağını da beyan buyurmuştur (Sâd Sûresi/38: 85). O, insanı iman edebilecek bir donanımla yarattığı gibi, her topluluğa da onlara doğru yolu gösterecek peygamberler göndermiş, irşad ehli âlimler, mürşidler (sıddîkîn, şüheda, salihîn) var etmiştir.
فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۚ اِنَّا نَسِينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٤)
14.(*) “Siz nasıl şu içinde bulunduğunuz günkü buluşmayı hiç hatırlamak istemediniz ve ona karşı hep kayıtsız kaldıysanız, şimdi de tadın bakalım azabı. Bugün de (mükâfat noktasında) Biz sizi hatırlamıyor ve isteklerinize karşı kayıtsız kalıyoruz. Dünyada iken işlediklerinizden dolayı hiç eksilmeyecek ve sonu gelmeyecek azabı tadın şimdi!”
~Açıklama~
(*) Kur’an’ın önemli üslup özelliklerinden birini burada görüyoruz. 12. âyet Cehennem ehlinin Cehennem’deki pişmanlığını nazara verir, onların Cehennem’de Cenab-ı Allah’a yalvarışını aktarırken, 13. âyet Cehennem’le ilgili genel bir gerçeğe işaret etmekte, bu âyet ise yeniden Cehennem’deki konuşmaya geçmekte ve Cenab-ı Allah’ın cevabını ifade etmektedir.
اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذِينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ۩ (١٥)
15. Bizim âyetlerimize ancak, (öğüt verme ve gerçeği anlatma münasebetiyle) o âyetler kendilerine okunduğunda, hatırlatıldığında hiçbir büyüklük duygusuna kapılmadan secdeye kapanan ve Rabbilerini hamd ile tesbih edenler inanır.
تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًاۘ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (١٦)
16. Geceleyin yanları yataklardan uzaklaşır; bir yandan (celâlinden) endişe, öte yandan (rızasını) ümit ederek Rabbilerine yalvarırlar ve rızk olarak kendilerine her ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٧)
17. Yaptıkları bütün bu makbul işler karşılığında onlar için göz ve gönül aydınlığı olarak hangi sürpriz nimetlerin saklı tutulduğunu kimse bilemez.
اَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًاۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ (١٨)
18. Hâl böyle iken, mü’min olan kişi hiç fasık gibi olur mu? Bu ikisi, asla bir olamaz.
اَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰىۘ نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٩)
19. İman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlara, yaptıklarına karşılık Allah tarafından bir konukluk olarak barınma ve yerleşme cennetleri vardır.
وَاَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا اُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٠)
20. (İnanç ve davranışta) yoldan çıkmış olanlara (fasıklara) gelince, onların barınağı ise Ateş’tir. Her ne zaman oradan çıkmak isteseler geri içine itilirler ve kendilerine, “Tadın bakalım dünyada iken yalanladığınız Ateş’in azabını!” denir.
وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢١)
21. Gittikleri yoldan dönerler mi diye, onlara bu büyük azaptan önce (dünyada) ondan daha hafif azap türlerinden mutlaka tattıracağız.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ ثُمَّ اَعْرَضَ عَنْهَاۜ اِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ۟ (٢٢)
22. Kendisine âyetlerimiz hatırlatılan ve onlarla öğüt verilen, fakat hemen arkasından onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Hayatları günah hasadından ibaret o inkârcı suçlulara yaptıklarının karşılığını mutlaka ödeteceğiz.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِهِ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَۚ (٢٣)
23. Şurası bir gerçek ki, (nasıl sana Kur’ân’ı indiriyorsak,) nitekim Musa’ya da o Kitabı (Tevrat) vermiştik. Bu bakımdan, (Kur’ân’ın) sana (Rabbi’nden) ulaşmakta olduğu (ve Âhiret’te Rabbinle buluşacağın) konusunda nasıl senin hiçbir şüphen yoksa, (kimsenin de olmamalıdır). Musa’ya verdiğimiz o Kitabı İsrail Oğulları için dupduru bir hidayet kaynağı kılmıştık.
وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُواۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يُوقِنُونَ (٢٤)
24. Onlar şüphe götürmez bir kesinlikle âyetlerimize inandıktan sonra Kitaba uymakta sebat gösterdikleri ve (bu uğurda başlarına gelenlere) sabrettikleri sürece, içlerinde Bizim emrimizle insanlara doğru yolu gösteren imamlar/önderler var ettik.
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (٢٥)
25. (Ne var ki, bilâhare ihtilaflara düştüler.) İhtilâf edegeldikleri hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü elbette Rabbin verecektir. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân’ı Kerim’in insanları doğruya çağırma metodu, her bakımdan son derece dikkat çekicidir. Meselâ, bir önceki (24.) âyet, Mekke’de işkencelere maruz kaldıkları bir zamanda Müslümanlara zafer imasında bulunurken, bu âyet ise, bu zaferden sonra nasıl davranmaları gerektiği ve düşebilecekleri ihtilâflar konusunda onları yine ima yollu uyarmaktadır. Bu müjde ve uyarı, şüphesiz her zaman için geçerlidir. Gerçekten Kur’ân’da nasıl müjdeleme ile korkutma, bağışlama ve rahmet va’di ile azap tehdidi bir arada gidiyorsa, aynı şekilde, işkenceler altındaki ve az sayıdaki mü’minler topluluğuna zafer müjdesi verildiği yerlerde, zaferle birlikte özellikle dünyayı paylaşımın sebep olabileceği tefrikalar konusunda da uyarılar yapılır.
اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍۜ اَفَلَا يَسْمَعُونَ (٢٦)
26. Kendilerinden önce, (harap olmuş) meskenleri arasında dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, o (müşriklerin) hidayete ermeleri için yeterli değil midir? Onca helâkte hiç şüphesiz ibretler, mesajlar vardır. Halâ (o mesajlara ve kendilerine okunan Kitabın âyetlerine) kulak vermeyecekler mi?
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ اَفَلَا يُبْصِرُونَ (٢٧)
27. Hiç görüp dikkat etmezler mi ki, Biz otsuz, kır araziye suyu sevkediyor ve onunla hayvanlarına ve kendilerine yiyecek olarak ekinler bitiriyoruz. Artık gözleri açılmalı, gerçeği görüp idrak etmeli değiller mi?
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٨)
28. Ama onlar, “İddialarınızda, tehditlerinizde doğru ve samimi iseniz, sözünü edip durduğunuz şu her şeyin ayan–beyan ortaya çıkacağı gün ne zaman?” diyorlar.
قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اِيمَانُهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ (٢٩)
29. De ki: “Her şeyin ortaya çıkacağı o gün, (*) küfredenlere mecbur kalacakları iman ikrarı hiçbir fayda vermeyecek, kendilerine artık daha fazla mühlet de tanınmayacaktır.”
~Açıklama~
(*) Öyle anlaşılıyor ki o gün, bütün gerçeğin ortaya çıkıp, artık imanın fayda vermeyeceği ve küfredenlere iman edip salih işlerde bulunmaları için artık süre tanınmayacağı ölüm veya kendinden kaçılması mümkün olmayan bir felâketin, ya da ölümleriyle sonuçlanacak bir savaşın gelip çatacağı gündür.
فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ اِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ (٣٠)
30. Dolayısıyla (ey Rasûlüm,) sen onlara aldırma ve bırak onları kendi hallerine. Nasıl onlar (öyle bir günü fakat senin helâkin için) bekliyorlarsa, sen de bekle (ve gör bak Rabbin ne yapacak)!
***
33.Ahzâb Sûresi [1-35]
33. Ahzâb Sûresi Medine’de Hicret’in 5’inci yılında Hendek (Ahzâb) Savaşı’nın ardından inen bu sûre 73 âyet olup, ismini 20’nci âyette geçen ahzâb (birleşik düşman grupları) kelimesinden alır. Sûre, daha çok Ahzâb Savaşı’yla, hemen onun ardından gerçekleşen Kureyza Oğulları seferini konu edinir. Sûre’de ayrıca evlenme, boşanma, aile ve miras gibi İslâm Medenî Hukuku’nun bazı düstur ve kaidelerine yer verilir ve Peygamber Efendimiz’le hanımları arasındaki bazı münasebet halkalarından söz edilir. Sûre, Cahiliye döneminin yerleşmiş âdetlerinden olan evlât edinmenin hukuki bir geçerliliği olmadığını vurgular ve bu âdeti Cahiliye’deki hukukî yanlarıyla ilga eder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللّٰهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًاۙ (١)
1. Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi olan) Peygamber; Sana yaraşır bir takva ile Allah’a karşı vazifelerini yerine getirmeye devam et ve O’nun korumasına sığın; (Din’e aykırı tekliflerinde) kâfirlere ve münafıklara asla itibar etme. Hiç şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır. (*)
~Açıklama~
(*) Uhud Savaşı’ndan sonra Müslümanlar, pek çok güçlüğe göğüs germek zorunda kaldılar. Mekke yakınında oturan ve Kureyş’le aynı soydan olduklarını iddia eden Adel ve Kare kabilelerinden bir heyet Rasûlüllah’a gelerek İslâm’ı kabul ettiklerini belirttiler ve kendilerine Kur’ân öğretecek muallimler istediler. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, altı sahabîsini seçip onlarla birlikte gönderdi. Kafile, Hudayl kabilesinin topraklarından geçerken dinlenme molası verdi. Birden bu kabileye mensup bazıları dinlenmekte olan sahabîlerin üzerine saldırıp, dördünü şehit ve Hz. Hubeyb ibn Adiyy ile Zeyd ibn Desine’yi Kureyş’e öldürmeleri için teslim ettiler. Bu iki sahabî de Kureyş elinde şehit oldu. Aynı yıl, bu defa Âmir Oğulları tarafından kendilerine Kur’ân öğretmek için istenen bir rivayete göre yetmiş Kur’ân okuyucusu ve öğretmeni sahabî de Maûne Kuyusu yanında hunharca şehit edildi.
Ertesi sene, Esed Oğulları kabilesinin Medine’ye saldırı hazırlıkları yaptıklarını haberi alan Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Ebû Seleme komutasında 150 kişilik bir seriye birliğini bu kabile üzerine göndermek zorunda kaldı. Yahudi Nadir Oğulları kabilesi, Allah Rasûlü Medine’yi teşriflerinde orada bulunan üç yahudi kabilesinden biriydi ve Allah Rasûlü, bunlarla da anlaşma yapmıştı. Fakat, diğerleri gibi bu kabile üyeleri de anlaşmalarına sadık kalmayıp, Müslümanlar aleyhine gizlice Kureyşlilerle ve Medine’de münafıklarla ittifak edip tuzaklar kurmaya çalışıyorlardı. Hattâ bir defasında Rasûlüllah’ın hayatına da kastetmişler, Allah Rasûlü ölümden kıl payı kurtulmuştu. Sadakatsizlikleri ve Müslümanlar aleyhindeki faaliyetleri had safhaya varınca Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, kendilerinden Medine’nin üç mil güneyinde bulunan yurtlarını terk etmelerini istedi. Münafıkların başı Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl, Nadir Oğulları yahudilerine yardım vadinde bulununca, onlar da Rasûlüllah’ın çağrısını reddedip kalelerine kapandılar. İslâm ordusu, onları kalelerinde kuşattı. Münafıklardan yardım da gelmeyince durumun kritikliğini gören Nadir Oğulları yahudileri Medine’den ayrılmayı kabul ettiler. On gün içinde aileleri ve taşıyabildikleri mallarıyla birlikte Medine’yi terk edip, bir kısmı Hayber’e, bir kısmı Suriye taraflarına gitti. (İbn Hişam, 3: 47–49, 190–192. Ayrıca bkn. Haşir Sûresi/59: 2-5, not: 1/2.)
Uhud’dan dönerken Ebû Süfyan, Müslümanları ertesi yıl Bedir’de Bedir Savaşı’nın rövanşı için buluşmaya çağırmıştı (a.g.e., 3: 94). Peygamberimiz (s.a.s.), denilen vakitte 1.500 kişilik bir orduyla Bedir’e vardı, fakat ortalıkta düşmandan eser yoktu. Bedir’de sekiz gün kalan Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, düşman gelmeyince geri döndü. Bu sefere, tarihlerde Küçük Bedir Seferi denir. Hicret’in 5’inci yılı olan 627’de Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Anmar ve Sa’lebe kavimlerinin Medine’ye saldırmaya karar verdikleri haberini aldı. Bunun üzerine 400 savaşçıyla Zatü’r-Rika’ya ulaştı. Düşmanın kaçtığı anlaşılınca Medine’ye geri döndü (a.g.e., 3: 213). Aynı yıl Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Arabistan–Suriye sınırında oturan Dumetü’l-Cendel halkının üzerine yürüdü. Bunlar, Müslüman tüccarlara hücum ediyor ve mallarını yağmalıyorlardı. Müslüman ordusunun yaklaştığını haber alan Dumetü’l-Cendel halkı ülkelerini terk etti ve toprakları Müslümanların hakimiyetine geçti. İşte bu çok zor ve çetin günlerdeydi ki, Kureyş’ten Ebû Süfyan başkanlığında bir heyet Medine’ye geldi ve yanlarına münafıkların başı İbn Übeyy ibn Selûl’ü de alarak Allah Rasûlü’ne vardılar ve putlarıyla onlara tapmaları aleyhinde söz söylememesi ve o putların dünya işlerinin yürümesi için Allah katında aracı/şefaatçi olduklarını kabullenmesi teklifinde bulundular. Allah Rasûlü (s.a.s.), bu teklifi tabiatıyla reddetti. Âyet, bu hadise üzerine nazil olmuştur.
وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًاۙ (٢)
2. Sen, yalnızca Rabbinden sana vahyedilene uy. Muhakkak ki Allah, her yaptığınızdan hakkıyla haberdardır.
وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَكِيلًا (٣)
3. Ve Allah’a güvenip dayan. Allah, güvenip dayanılacak ve işlerin Kendisine havale edileceği merci olarak yeter.
مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ۪ۚ وَمَا جَعَلَ اَزْوَاجَكُمُ الّٰٓـ۪ٔي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ اُمَّهَاتِكُمْۚ وَمَا جَعَلَ اَدْعِيَٓاءَكُمْ اَبْنَٓاءَكُمْۜ ذٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِاَفْوَاهِكُمْۜ وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ (٤)
4.Allah, bir adam için onun göğüs boşluğunda (biri iman, ibadet, itaat ve gerçek muhabbet ve bağlılıkta İlâh, Rab ve Ma’bud olarak Kendisine, diğeri başkalarına yönelsin diye) iki kalb var etmedi. (Etmedi de, O’na itaatin dışına çıkarak,) kendilerine “Annemin sırtı gibi ol!” demekle anneniz yerine koyup nefsinize haram ettiğiniz eşlerinizi de sizin gerçek anneleriniz kılmadı. (*) Bunun gibi, evlâtlık edinip “evlâdım” diye çağırdığınız kişileri de sizin çocuklarınız yapmadı. (**) Bütün bunlar, ağızlarınızla söylediğiniz, ama hiçbir gerçekliği olmayan sözlerden ibarettir. Allah ise gerçeği söyler ve takip edilmesi gereken yola iletir.
~Açıklama~
(*) Cahiliye döneminde Araplar, kızdıkları zaman bazen hanımlarına, “Bundan böyle bana annemin sırtı gibi ol; seninle zevcelik münasebetimde sanki onun sırtına binmiş gibi olayım.” der ve böylece onunla zevciyet münasebetini kendilerine haram ederlerdi. Bu, geri dönülemez bir boşanma ifade ediyor idiyse de, bu şekilde boşanan bir kadının başkasıyla evlenmesine de müsaade etmiyorlardı. Kur’ân, bu âyetiyle bu cahiliye âdetini yasaklama yolunda ilk adımı attı ve Mücâdile Sûresi’nin inmesiyle birlikte onu tamamen yasakladı.
(**) Yine Cahiliye döneminde, evlâtlık edinilen çocuklar asıl evlâtlarla aynı hukukî statüye sahiptiler. Kendilerini evlâtlığa alan kişiye mirasçı olurlar ve onlarla evlenemezlerdi. İslâm, gerçeğe ve hukuka ters bu tür anlayış, kabul ve uygulamaları da kaldırdı ve evlâtlık edinmenin hukukî bir tarafının olamayacağı prensibini getirdi.
اُدْعُوهُمْ لِاٰبَٓائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِۚ فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْۜ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَٓا اَخْطَأْتُمْ بِهِ۪ۙ وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا (٥)
5. Evlâtlıklarınızı babalarına nisbet ederek çağırın; Allah katında doğru olan budur. Eğer onların babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu durumda onlar, Din’de kardeşleriniz ve aranızda karşılıklı haklar ve vazifeler bulunan yakın dostlarınızdır. Onları çağırma konusunda farkına varmadan düşebileceğiniz hatalardan dolayı size bir vebal yoktur; ancak kalblerinizdeki niyetten ve bilerek yaptıklarınızdan dolayı vebal vardır. Allah, kullarının günahlarını çok bağışlayandır; (kullarına karşı) hususî rahmeti pek bol olandır.
اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُٓ اُمَّهَاتُهُمْۜ وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللّٰهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ اِلَّٓا اَنْ تَفْعَلُٓوا اِلٰٓى اَوْلِيَٓائِكُمْ مَعْرُوفًاۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا (٦)
6. O Peygamber, mü’minler üzerinde bizzat onların kendileri üzerindeki haklarından daha öte hak sahibidir; ve (onların gerçekte babası olmamakla birlikte, onlara karşı baba konumunda olduğundan,) O’nun eşleri de mü’minlerin anneleridir. (*) Şu kadar ki, aralarında kan bağı bulunan mü’minler, Allah’ın Kitabı’na göre birbirlerine (miras ve yardımlaşma hususunda) kan bağıyla bağlı olmadıkları diğer mü’minlerden, bu arada (Medine’de Ensar, kan bağıyla bağlı bulundukları mü’minlere daha önce aralarında kendileriyle kardeşlik akdi yapılmış bulunan) Muhacirler’den daha yakın ve karşılıklı daha çok hak sahibidirler. Bununla birlikte, her zaman dostlarınıza iyilikte bulunabilir ve onlara vasiyetle mirasınızdan bir miktar mal bırakabilirsiniz. (**) Allah’ın Kitabı’nda kayıtlı olan budur.
~Açıklama~
(*) Âyette anılan bu münasebet, tabiî ki hukukî sonucu da olan manevî münasebettir. Allah Rasûlü’nün hanımları, diğer mü’minlere ebediyen haramdır. Rasûlüllah’tan sonra kimse onlara talip olamazdı. Bununla birlikte, başka erkeklere karşı mahremiyetleri de devam ediyordu. Sahih-i Buharî (İman, 8) ve Sahîh-i Müslim’de (İman, 70) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, şöyle buyururlar:
“Ben, kendisine babası, çocukları ve bütün insanlardan daha sevgili (tercih edilir) olmadıkça, içinizden kimse iman etmiş sayılmaz.”
Bir mü’min Rasûlüllah’ı, sevme, koruma gibi bütün hususlarda kendisi dahil herkese ve O’nun kararlarını kendisinin ve başkalarının kararlarına tercih etmelidir.
(**) Hicret’i müteakip Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, mü’minler arasında kardeşlik kurmuş, bir Muhacirler’den bir Ensar’dan olmak üzere mü’minleri birbirlerine kardeş yapmıştı. Öyle ki kardeşler, birbirlerine mirasçı da olabiliyorlardı. Bu âyet, bu kardeşliğin hukukî yanını iptal etti ve ancak aralarında kan bağı bulunanların birbirlerine mirasçı olabilecekleri hükmünü getirdi. Bununla birlikte, bir Müslüman’ın mirasa konu malından bir miktarını meşrû harcanma yerlerine, bu arada diğer Müslümanlara da verilmek üzere vasiyet edebileceğini de bildirdi. Bu miktarın üçte biri aşamayacağı Peygamber Efendimiz tarafından hükme bağlanmıştır.
وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّنَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَاِبْرٰهِيمَ وَمُوسٰى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَۖ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًاۙ (٧)
7. Hatırla ki, peygamberlerden vazifeleriyle ilgili olarak çok kuvvetli söz aldık; ve senden, ayrıca Nuh’tan, İbrahim, Musa ve Meryem oğlu İsa’dan da. Gerçekten çok ağır bir söz aldık onlardan.
لِيَسْـَٔلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْۚ وَاَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا اَلِيمًا۟ (٨)
8. Elbette Allah, sözünde sadık olanlara sadakatlerine tevdi edilen emanetten soracaktır; (*) O, kâfirler için ise pek acı bir azap hazırlamıştır.
~Açıklama~
(*) Cenab-ı Allah’ın rasûller dışında kalan peygamberlerden aldığı söz, şu âyetteki sözdür: Allah, vaktiyle bütün peygamberlerden: “Ne zaman size (rasûl olanlarınıza doğrudan, nebî olanlarınıza bir Rasûl’ün mirasçısı olarak) Kitap ve hikmet versem ve ardından, size verilmiş bulunan (Kitabı) tasdik edici bir Rasûl gelse, O’na mutlak surette inanacak ve mutlaka O’na yardım edeceksiniz.” diye söz almıştır. (Âl-i İmran Sûresi/3: 81)
Âyet, bilhassa beş büyük (ülü’l-azm) rasûlden, yani başta, zaman itibariyle en son gelmiş olmakla birlikte onların en büyüğü olduğu için âyette önce anılan Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm olmak üzere Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’dan (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun!) alınan bir başka sözden daha bahsetmektedir. Bu rasûllerin kendilerine Kitap ve Şeriat verilmiş rasûller olduğu hatırlanırsa, bu sözün Allah’ın Mesajı’nı bütünüyle tebliğ etmek ve böylece tarih boyu bütün mü’minlerin birliğini tesis etmek olduğu anlaşılır. Nitekim, şu âyet bu konuda açıktır: İşte, (bütün bu peygamberler ve onların arkasından giden ümmetler de dahil olmak üzere mü’minler olarak) hepiniz, aynı inanç üzerinde tek bir ümmetsiniz; Ben de, (sizi yaratan, yaşatan, koruyan ve sizi de kâinatı da idaresinde tutan) Rabbinizim; dolayısıyla yalnızca Bana ibadet edin. (Enbiyâ Sûresi/21: 92)
- Âyette sözü edilen sadıklar ve onların sadakatlerine tevdi edilen emanete gelince, o da şu iki âyette ifade edilmektedir:
Yine, (rasûllerini toplayıp, onlara “Size nasıl mukabelede bulunuldu?” sorusunu yönelteceği) o gün Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi Allah’tan başka iki ilâh daha edinin!’ dedin?” diye soracak, İsa da şöyle cevap verecektir: “Haşa! Sen, ortağı bulunmaktan ve her türlü noksandan münezzehsin Allah’ım! Bana ne oluyor ki, hakkım olmayan bir şeyi söylemiş olayım! Hem söylemişsem, malûmundur elbet. Bende ne var ne yoksa Sen hepsini bilirsin; fakat ben Sen’de olanı, Sen’in gizleyip de bana öğretmediğini, (böyle bir sorudaki hikmetini de) bilemem. Hiç şüphesiz Sen’sin, ancak Sen’sin bütün gizlileri hakkıyla bilen.” (Mâide Sûresi/5: 116)
Kendilerine rasûl gönderdiğimiz insanları, (rasûllerin davetine uyarak gereğini yerine getirip getirmedikleri konusunda) elbette sorguya çekeceğiz ve yine elbette, (tebliğ vazifeleri ve gönderildikleri toplumların tavırları hakkında da) o rasûllere soracak ve şahitliklerini isteyeceğiz. (A’râf Sûresi/7: 6). Kısaca, âyette sözü edilen sadıklar, peygamberlerle onlara iman ve biat edip biatlarında sebat eden mü’minlerdir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًاۚ (٩)
9. Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Ordular üzerinize gelmişti ve Biz de, onların üzerine her şeyi kavuran, savuran bir kasırga ve sizin görmediğiniz (semavî) ordular göndermiştik. Allah, ne yapıyorsanız hepsini çok iyi görmekteydi. (*)
~Açıklama~
(*) Hicret’in 5’inci yılında (627) Nadir Oğulları yahudilerinin önde gelenlerinden bir grup Mekke’ye vardı ve Kureyş’le bir araya gelip, yardım vadiyle onları Müslümanlarla savaşmaları için kışkırttılar. Daha sonra Gatafan ve Kays Aylan kabilelerine gidip, onları da aynı şekilde Müslümanlara karşı harekete geçmeye çağırdılar. (İbn Hişam, 3: 225–226) Bu entrikalar, Müslümanlara karşı Kureyş’ten, civardaki Arap kabilelerinden, hem Medine’den çıkarılmış bulunan hem de halâ orada oturan Yahudi gruplarından ve Medine’deki münafıklardan müteşekkil büyük bir birleşik düşman kuvvetlerinin oluşmasına sebep oldu. Medine’deki yahudilerle münafıklar, Medine içinde beşinci kol fonksiyonu görüyordu.
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bütün bu hazırlıklardan haberdar olmuştu. Ashabı’yla istişarede bulundu. Neticede, Medine’de kalıp şehri savunma üzerinde karar kılındı. Selman-ı Farisî (r.a.), şehrin etrafına bir hendek kazılmasını teklif etti. Allah Rasûlü (sa.s.), Müslümanları onar kişilik gruplara böldü ve onları tatlı bir yarışa itti. İş zordu; Müslümanlar fakirdi, kışın başlaması yakındı ve açlık vardı. Açlığı hissetmemek için mü’minler karınlarına taş bağlıyorlardı; bizzat bir amele gibi çalışan Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, iki taş bağlamıştı. Allah Rasûlü, savunma hazırlıklarının düşmana ulaşmaması için de tedbirlerini almıştı. Düşman orduları, Müslümanları açık bir meydan savaşında yok edecekleri ümidiyle Medine’ye doğru hareket ettiler. Fakat hendekle karşılaşınca ilk şoku yaşadılar. Yaklaşık 20.000 kişilik düşman kuvvetleri hendek boyu kamp kurdu. Medine’yi savunan Müslümanların sayısı 3.000 kadardı. Şehir içinden münafıklar ve Kureyza Oğulları yahudileri düşmanla işbirliği halinde idi. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, ordusunu öyle yerleştirmişti ki, hem şehri düşmana karşı savunacaklar, hem de Kureyza Oğulları’ndan gelmesi muhtemel saldırılara karşı evlerini koruyabileceklerdi.
Arkasını Sel Dağı’na veren Allah Rasûlü (s.a.s.), hendekte bir noktayı kasten aşılabilecek halde bırakmıştı. Bununla, önde gelen Kureyş süvarilerinin hendeği aşmaya çalışacaklarını umuyordu. Gerçekten beklediği gibi oldu ve hendeği bu noktadan geçmeye çalışan bazı meşhur Kureyş süvarileri birebir çarpışmada Müslüman cenkçiler tarafından öldürüldü. Hz. Ali (r.a.), üç tanesini öldürmüştü. Artık düşman, bu noktadan da hücum edemeyeceğini anladı. Kuşatma 27 gün sürdü. Soğuk, açlık, arkası gelmez ok ve taş yağmurları, hendek üzerinden yapılmaya çalışılan saldırılar, şehir içinde endişe edilen ihanet ve entrikalar, Müslümanları bir hayli yordu. Kur’ân, bu durumu gelecek âyetlerde dile getirir.
Dört haftalık kuşatmanın sonunda düşmanın da cesareti kırıldı. Müslümanlar, Allah’a, Rasûlü’ne ve İslâm’a bağlılıklarını ispat etmiş ve fevkalâde sebat göstermişlerdi. Allah da, onları doğu tarafından gönderdiği soğuk kasırgalarla destekledi. Ayrıca, melek orduları da gönderdi (Allah’ın melek orduları göndermesi ve bundaki maksat için bkn: Âl-i İmran Sûresi/3: 124–127; Enfâl Sûresi/8: 9–10, 12.) Düşmanın çadırları alt üst oluyor, yaktıkları ateşler sönüyor, toz ve yağmur yüzlerine vuruyordu. Sonunda kuşatmayı kaldırıp, dönmek zorunda kaldılar. Hendek Savaşı, Kureyş’in Müslümanlar üzerine son saldırısı oldu.
اِذْ جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ اَسْفَلَ مِنْكُمْ وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا (١٠)
10. O zaman üstünüzden (doğu tarafından) ve altınızdan (batı tarafından) gelmişlerdi. Artık öyle bir durumdu ki, gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmiş, can boğaza dayanmıştı. Ve (ey mü’minlerin arasındaki zayıf imanlılar,) Allah hakkında yakışıksız zanlar besliyordunuz. (*)
~Açıklama~
(*) Bir kısmı kâfirlerin savaşı kazanıp Medine’yi işgal edeceklerini, bir kısmı İslâm’ın artık sonunun geldiğini, daha başka bir kısmı da İslâm öncesi dönemin avdet edeceğini vb. düşünüyordu.
هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا (١١)
11. İşte böyle, mü’minler (bu çetin şartlarla) denendiler ve sarsıldıkça sarsılıp, şiddetle silkelendiler.
وَاِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اِلَّا غُرُورًا (١٢)
12. O vakit münafıklar ve kalblerinin ta merkezinde hastalık bulunanlar, “Meğer Allah ve Rasûlü bize ancak bir aldanış va’detmiş!” diye söyleniyorlardı. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân, pek çok âyetinde İslâm’ın zafere ulaşıp, bütün diğer dinler üstünde bir mevki alacağını müjdeliyordu. Allah Rasûlü de, misyonuna başladığı ilk günden itibaren aynı müjdeyi tekrarlıyordu. Hattâ hendek kazılırken bile, “Bana İran’ın anahtarları verildi. Allahü ekber; bana Bizans’ın anahtarları verildi.” diyordu. (İbn Hişam, 3: 235–236; El-Bidaye ve’n-Nihaye, 4: 123.)
وَاِذْ قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُواۚ وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ اِنْ يُرِيدُونَ اِلَّا فِرَارًا (١٣)
13. İçlerinde bulunan (ve korkudan tir tir titreyen) bir bölük de, “Ey Yesrib (*) halkı,” diyordu, “düşmana karşı dayanabilecek durumda değilsiniz, dolayısıyla evlerinize dönün!” Onlardan bir başka grup da, “Evlerimiz korunmasız!” diyerek Peygamber’den izin istiyorlardı. Oysa, evleri hiç de korunmasız değildi. Maksatları sadece savaştan kaçmaktı.
~Açıklama~
(*) Yesrib, Medine’nin Allah Rasûlü’nün hicretinden önceki ismiydi. Allah Rasûlü (s.a.s.), onu Medine olarak değiştirmişti. Münafıklar buna rağmen Yesrib demekle, içlerindeki nifakı ortaya koyuyorlardı.
وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ اَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَاٰتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَٓا اِلَّا يَسِيرًا (١٤)
14. Demek oluyor ki, evlerine gerçekten şehrin her tarafından saldırılsaydı ve kendilerinden İslâm’dan dönmeleri istenseydi, azıcık bir tereddütten sonra bunu da yapacaklardı.
وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَۜ وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لًا (١٥)
15. Oysa, daha önce (Rasûlü’ne biat ederlerken) ne olursa olsun düşman karşısında geriye dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a kesin söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz, sorumluluk gerektirir ve (o sözü verenler,) mutlaka ondan sorguya çekilirler.
قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرَارُ اِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ اَوِ الْقَتْلِ وَاِذًا لَا تُمَتَّعُونَ اِلَّا قَلِيلًا (١٦)
16. De ki: “Eğer ölmekten veya öldürülmekten kaçıyorsanız, böyle bir kaçmanın size asla faydası olmayacaktır. (Ne kadar yaşarsanız yaşayın,) pek az bir süre, (yani ancak ecelinize kadar) hayatta kalmanıza müsaade edilecektir.”
قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَ بِكُمْ سُٓوءًا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةًۜ وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا (١٧)
17. De ki: “Eğer Allah hakkınızda bir felâket dilemişse ya da bir rahmet dilemişse, kimin haddine ki, hakkınızda dilediğini yapması hususunda Allah’a mani olabilsin?” Eğer Allah onları terketmişse, onlar artık ne işlerini havale edebilecekleri ve kendilerini sahiplenecek bir veli bulabilirler, ne de bir yardımcı.
قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ وَالْقَٓائِلِينَ لِاِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ اِلَيْنَاۚ وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ اِلَّا قَلِيلًاۙ (١٨)
18. Allah, içinizden başkalarını savaştan alıkoymaya çalışanları ve kardeşlerine, “Hayatınızı tehlikeye atmayı bırakın da, hadi bize katılın!” deyip duranları elbette biliyor. Onlar, zaten savaşa pek az iştirak etmekteydiler.
اَشِحَّةً عَلَيْكُمْۚ فَاِذَا جَٓاءَ الْخَوْفُ رَاَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ كَالَّذِي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ فَاِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِاَلْسِنَةٍ حِدَادٍ اَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاَحْبَطَ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرًا (١٩)
19.(Allah davası için) size katılmakta pek cimri ve pek isteksizdirler. Savaşta tehlike ile yüzyüze geldiklerinde, ölüm sekeratına düşmüş kimsenin bakışı gibi gözleri korku ile yuvalarından fırlamış bir halde yardım için sana baktıklarını görürsün. Savaş bitip de tehlike ortadan kalkınca da, ganimete konmak ve zafer şerefinde en büyük payı almak için keskin dilleriyle size yüklenip dururlar. Onlar, gerçekten iman etmiş değillerdir, Allah da, bütün yaptıklarını boşa çıkarmıştır; (kendilerine dünyada başarı vermediği gibi, Âhiret’te de herhangi bir mükâfat verecek değildir). Bu, Allah için pek kolaydır.
يَحْسَبُونَ الْاَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُواۚ وَاِنْ يَأْتِ الْاَحْزَابُ يَوَدُّوا لَوْ اَنَّهُمْ بَادُونَ فِي الْاَعْرَابِ يَسْـَٔلُونَ عَنْ اَنْبَٓائِكُمْۜ وَلَوْ كَانُوا فِيكُمْ مَا قَاتَلُٓوا اِلَّا قَلِيلًا۟ (٢٠)
20. (Öylesine korku içindeydiler ki,) birleşik düşman kuvvetlerinin halâ çekip gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer o kuvvetler bir daha gelecek olsa, gönülden isterler ki, çöldeki bedevîler arasında bulunsunlar ve savaştaki durumunuzla ilgili haberleri uzaktan sorup öğrensinler. Aranızda bulunacak bile olsalar, bu takdirde de savaşa pek az iştirak ederler.
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثِيرًاۜ (٢١)
21. Allah’ın Rasûlü’nde sizin için, Allah’ı ve Âhiret Günü’nü hayatlarının gayesi yapan ve Allah’ı çok anan, O’na çok ibadet edenler için her bakımdan en mükemmel bir örnek vardır. (*)
~Açıklama~
(*) İslâm, bütün insan hayatını kapsayan evrensel bir din olmakla, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, hayatın bütün yanları için takip edilecek en mükemmel örneği ortaya koymuştur. O, manevî sahada bir mürşid, bir âlim ve muallim, en mükemmel bir ahlâk modeli, bir eğitici, bir devlet başkanı, bir kumandan, bir diplomat, bir eş, bir baba, bir arkadaş, bir komşu ve insanlar içinde onlardan bir fert olarak, her sahada örnek olmuştur. O, bütün insanlar için takip edilmesi gereken bir örnek olmakla beraber, bu örnekten istifade iman etmeye bağlıdır. Özellikle Allah’ı ve Âhiret Günü’nü hayatlarının gayesi yapanlar ve bu hayatlarını Allah’a ibadetle geçirenler, bu örnekliği çok daha iyi idrak ve ondan çok daha iyi istifade ederler.
- Fransız tarihçi Lamartine şöyle yazar:
Dünyada başka hiç kimse, önüne O’nunkinden daha büyük bir hedef koymamıştır: Allah’la insan arasına sokulmuş bâtıl inançları ortadan kaldırmak, maddî ve çarpıtılmış ilâhlar kaosu arasında kutsal ilâh kavramını yeniden yerleştirmek. Dünyada başka hiç kimse, bu kadar zayıf vasıtalarla insan gücünün bu kadar ötesinde bir işe girişmemiştir ve başka hiç kimse, böylesine büyük ve kalıcı bir ikinci inkılâbı gerçekleştirmiş değildir. Eğer gayenin büyüklüğü, vasıtaların azlığı ve neticenin şaşırtıcılığı insan büyüklüğünün üç ölçüsüyse, Muhammed’le kim karşılaştırılabilir? O, (elindeki) Kitaba dayanarak, her dil ve her ırktan insanlardan bir manâ toplumu çıkarmış, bize sahte ilâhlardan nefreti ve gayr–ı maddî Bir Allah tutkusunu bırakmıştır. Arzın üçte birinin bu inanca teslim olması, O’nun bir mucizesidir. Fikirlerin filozofu, hatibi, elçisi, ortaya koyucusu, cenkçisi ve fatihi; tasvir, timsal ve heykelleri olmayan bir dinin ve yirmi dünyevî ve bir manevî devletin kurucusu Muhammed. İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O’ndan daha büyüğü var mıdır?” (Historie de la Turquie, 2: 276–277.)
وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَۙ قَالُوا هٰذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُۘ وَمَا زَادَهُمْ اِلَّٓا اِيمَانًا وَتَسْلِيمًاۜ (٢٢)
22. Mü’minler, o birleşik düşman kuvvetlerini karşılarında görünce, “İşte bu,” dediler, “Allah ve Rasûlü’nün bize haber verdiği ve va’dettiği şeydir. Allah ve Rasûlü, verdikleri her haber ve yaptıkları her va’dde elbette doğruyu söylerler.” Bu, onların ancak iman ve teslimiyetlerini arttırdı. (*)
~Açıklama~
(*) Münafıklar sadece dünyevî kazanç peşinde oldukları ve her şeyi o andaki zahirî şartlara göre değerlendirdikleri için, Hendek Savaşı’nda kendilerini İslâm’ın merkezinde kuşatılmış bulunca, Allah ve Rasûlü’nün İslâm’ın geleceğiyle ilgili va’dlerinin bir aldanıştan ibaret olduğu düşüncesine kapıldılar. Oysa Allahü Tealâ’nın icraatını, icraatının kanunlarını ve hikmetlerini çok iyi bilen mü’minler ise, Allah’ın ve Rasûlü’nün va’dinin gerçekleşmesinde kendilerine düşen pek çok vazifeler olduğunun şuurunda idiler. Allah’ın kendilerini “inandık” demekle bırakmayacağını ve nasıl daha önceki ümmetleri imtihanlardan geçirmişse, kendilerini de imtihandan geçireceğini çok iyi biliyorlardı. Bu, gerçek mü’minler ve münafıklar ortaya çıksın, kim daha güzel işlerde bulunuyor belli olsun, Allah mü’minleri her bakımdan arındırsın, kâfirleri perişan etsin ve mü’minlerden şehitler, şahitler edinsin diye idi (Ankebût Sûresi/29: 2–3; Mülk Sûresi/67: 2; Âl-i İmran Sûresi/3: 140–141, 166–167). Bu maksatla O, mü’minleri korkuyla, açlıkla ve servet, can ve kazançlardan eksiltme ile imtihan edecekti (Bakara Sûresi/2: 155–157). İmtihanda kazananlara ise elbette O, mükâfatını verecek ve onlara olan va’dini yerine getirecekti. Hendek Savaşı ve zaferi bunu bir daha ispatladı.
مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِۚ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضٰى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُۘ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًاۙ (٢٣)
23. Mü’minler içinde öyle yiğitler var ki, Allah’a verdikleri söze daima bağlı kalmışlardır. Onlardan kimi, sözünün gereğini yerine getirdi (ve şehit oldu); kimisi de sırasını beklemektedir. Asla verdikleri sözden dönmedi onlar ve asla duruşlarını değiştirmediler.
لِيَجْزِيَ اللّٰهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ اِنْ شَٓاءَ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًاۚ (٢٤)
24. Ebette Allah, sözlerinde duranları sadakatlerinden dolayı mükâfatlandıracak, münafıkları ise dilerse cezalandıracak veya kendilerine tevbe nasip edip, tevbelerini kabul buyuracaktır. Allah, gerçekten günahları çok bağışlayandır, (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, Allah’ın azabının veya cezalandırmasının Meşiet’ine bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. O, azabı, cezayı hak etmiş olanları cezalandırabileceği gibi, dilerse af da edebilir. Eğer kulları içten tevbe ile Kendisi’ne iltica ederlerse, tevbeleri de reddetmez.
Âyetin, Cenab-ı Allah’ın Ğafûr ve Rahîm isimleriyle son bulması, O’nun bağışlama ve hususî rahmetini ön plana çıkarmakta ve dolayısıyla günahkâr kullarını, münafıkları, tevbe ve bağışlanma ümidiyle Kendisine yönelmeye teşvik etmektedir.
وَرَدَّ اللّٰهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْرًاۜ وَكَفَى اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَۜ وَكَانَ اللّٰهُ قَوِيًّا عَزِيزًاۚ (٢٥)
25. Allah, küfür içindeki o orduları elleri boş olarak kin ve gayzlarıyla geri çevirdi. (Karşı karşıya) vuruşmaya gerek kalmadan mü’minlerin zaferi için Allah yetti. Allah, gerçekten pek kuvvetlidir, her işte üstün ve mutlak galiptir.
وَاَنْزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًاۚ (٢٦)
26. Ehl-i Kitap’tan olup da, savaşta o kâfir ordularına destek veren (Kureyza Oğulları’nı da) kalelerinden indirdi ve kalblerine korku saldı. Onların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz.
وَاَوْرَثَكُمْ اَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ وَاَرْضًا لَمْ تَطَؤُ۫هَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا۟ (٢٧)
27. (Allah), onların arazilerine, yurtlarına ve mallarına, ayrıca daha henüz ayak basmadığınız bir memlekete (Hayber) sizi vâris kıldı. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. (*)
~Açıklama~
(*) Medine’ye saldıran birleşik düşman kuvvetleri mağlûbiyet içinde şehri terk etmek zorunda kalınca Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Kureyza Oğulları üzerine yöneldi. Medine’de son kalan Kureyza Oğulları yahudileri, Medine’yi teşriflerinde Rasûlüllah ile yaptıkları anlaşmaya ihanet etmiş ve bu anlaşmaya göre Medine’ye saldıran düşman kuvvetlerine karşı Müslümanlarla ittifak edip şehri savunacaklarına, birleşik düşman kuvvetlerine içeriden yardım etmişlerdi.
Ayrıca, Huyeyy ibn Ahtab gibi, Medine’den çıkarılan Nadir Oğulları yahudilerinin liderlerine sığınma hakkı tanıyıp, onlarla birlikte Müslümanlar aleyhinde sürekli komplo kurmakla meşguldüler. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Hendek Savaşı biter bitmez, Allah’ın emri üzerine Kureyza Oğulları üzerine yürüme emri verdi (Buharî, “Magazi”, 30).
Eğer pişmanlık gösterse ve af dileselerdi, onları affedecekti. Fakat yahudiler kalelerine sığınıp, direnme yolunu seçtiler. Kuşatma 25 gün sürdü. Sonunda Yahudiler mağlûbiyeti kabulle teslim şartlarını görüşmeyi kabul ettiler. Böylece bu gaile de sona erdi.
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ اِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ اُمَتِّعْكُنَّ وَاُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا (٢٨)
28. Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi olan) Peygamber, eşlerine şöyle de: “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle serbest bırakayım. (*)
~Açıklama~
(*) Bir erkek hanımını boşayacak olursa, evlenirken ona verdiği mehirden alamaz (Nisâ Sûresi/4: 20) ve ayrıca boşanma sonrası kadının bekleme süresince –ki üç temizlik müddetidir (Bakara Sûresi/2: 228)– onun nafakası için kapasitesine göre bir miktar tayin eder ve ona verir (Bakara Sûresi/2: 241).
وَاِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْاٰخِرَةَ فَاِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ اَجْرًا عَظِيمًا (٢٩)
29. “Yok, eğer Allah’ı, Rasûlü’nü ve Âhiret yurdunu istiyorsanız, o takdirde bilin ki Allah, içinizden O’nu görüyormuşçasına dikkatli davranan ve davranacaklar için çok büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (*)
~Açıklama~
(*) Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, her bakımdan mükemmel bir eş ve bir baba idi de. Hanımlarına karşı öylesine ince ve hassastı ki, onlar O’nsuz yaşamaktansa ölümü tercih ederlerdi. Onlarla arkadaşlık, yârenlik eder, hattâ bazen devlet işlerinde istişarede bulunur, gece teheccüd namazına kalkacağı zaman bile müsaadelerini alır ve gönüllerini daima hoş tutardı. Hanımları farklı boylardan ve kabilelerden olduğu için, bilhassa bu kabilelerin kadınları, hattâ genellikle bütün Müslüman kadınlar, özellikle kendileriyle alâkalı dinî meseleleri Rasûlüllah’ın pak zevcelerinden öğrenirlerdi (Buharî, “Şurût”, 15).
Medine’de Müslümanlar yavaş yavaş da olsa fakirlikten sıyrılmaya başlayınca, Rasûlüllah’ın hanımları içinde, “Biz de biraz daha hallice yaşayamaz mıyız?” diye kendisine müracaatta bulunanlar oldu. “Ben, bunların tekliflerine güç yetiremem.” diyen Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Mescidin bir köşesinde inzivaya çekildi (Müslim, “Talâk”, 34, 35).
Rasûlüllah’a hem dünyada hem Âhiret’te eş olmak herkesin ulaşabileceği bir paye değildi. Böyle bir payenin elbette birtakım zorlukları ve başka kadınlardan beklenmeyen talepleri olacaktı. Vahiy evinde bulunan bu validelerimiz, kendilerini sadece Allah’a, Rasûlü’ne ve Âhiret’e adayıp, başka bir şey düşünemezlerdi. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, onları Kıyamet’e kadar da gelecek bütün Müslüman kadınlar için birer örnek olarak hazırlıyordu. Allah Rasûlü’nün hanımlarından uzaklaşıp inzivaya çekilmesi, validelerimiz için ağır bir imtihan teşkil etti. Allah Rasûlü, “Ya Allah, ben, Âhiret yurdu ve evimde yemek pişirmek için gerektiğinde iki ay ateş yanmayacak ölçüde bir hayata katlanma, veya süsüyle birlikte dünya hayatı.” diyordu. Onlar, tereddüt etmeden Allah’ı, Rasûlü’nü ve Âhiret yurdunu tercih ettiler. Allah Rasûlü, önce Hz. Aişe validemize teklifini yaptı ve “İstersen karar vermeden babana danış!” dedi. Hz. Aişe, “Ey Allah’ın Rasûlü, babama niye danışayım ki? Ben, Allah ve Rasûlü’nü seçtim.” cevabını verdi (Müslim, “Talâk”, 35). Validemizin nakline göre diğer validelerimiz de aynı tercihi yaptılar. Tek bir farklı ses çıkmadı. (Ayrıntı için bkn. Sonsuz Nur, 2: 17–22.)
يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرًا (٣٠)
30. Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim (Rasûlüllah’a eza etme, gıybette bulunma, birine iftira atma vb.) çirkinliği aşikâr bir günah işlerse, onun cezası iki kat verilir. Bu, Allah için pek kolaydır.
وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِهِ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقًا كَرِيمًا (٣١)
31. İçinizden kim de Allah’a ve Rasûlü’ne içten itaat eder ve doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, ona da karşılığını iki misli verir ve O’nun için (Cennet’te) pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız, baştan sona hayır bir rızık hazırlarız.
يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلًا مَعْرُوفًاۚ (٣٢)
32. Ey Peygamber hanımları! Siz, başka herhangi bir kadın gibi değilsiniz; Allah’a gönülden saygı beslemeli, O’na karşı gelmekten sakınmalı ve daima konumuzun gerektirdiği şekilde davranmalısınız. Bu sebeple, (nâmahrem erkeklerle konuşmak zorunda kaldığınızda bir başka mü’min kadından daha fazla dikkatli olun ve) cilveli bir eda ile konuşmayın ki, kalbinde hastalık bulunan herhangi bir kişi (şeytanî bir) ümide kapılmasın. Size yaraşır şekilde ciddî ve ölçülü konuşun.
وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰتِينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اِنَّمَا يُرِيدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًاۚ (٣٣)
33. (Dışarı çıkmanızı gerektiren mecbur bir sebep olmadıkça) evlerinizde vakarla oturun (ve mecburî bir ihtiyaç için dışarı çıkmanız gerektiğinde de) İslâm öncesi Cahiliye döneminde olduğu gibi, süslerinizi ve cazibenizi dışarı vurarak çıkmayın. Namazınızı bütün şartlarına riayet ederek, aksatmadan ve vaktinde kılın; zekâtınızı tam verin; (bütün emir ve yasaklarında) Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi) Peygamberin şerefli hane halkı, (ey Ehl-i Beyt)! (*) Allah, sizden her türlü kiri giderip, sizi tertemiz yapmak diliyor.
~Açıklama~
(*) Ehl-i Beyt diye meşhur olan Peygamber Efendimiz’in hane halkına, sahih hadislerde geldiği üzere kızı Hz. Fatıma, O’nun eşi (Peygamberimizin damadı) Hz. Ali ve oğullarından Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (Allah kendilerinden razı olsun!) dahildirler.
وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى فِي بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَطِيفًا خَبِيرًا۟ (٣٤)
34. Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın âyetleri ve (bilhassa Rasûlüllah’ın Sünneti olarak tecelli eden) hikmet düsturları üzerinde çalışın ve onları hatırdan çıkarmayın. Muhakkak ki Allah, (ilmiyle insanların kalbleri ve zihinleri dahil) en gizli şeylere bile nüfuz eder ve her şeyden hakkıyla haberdardır.
اِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِمِينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللّٰهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظِيمًا (٣٥)
35. Allah’a tam teslim olmuş erkekler ve tam teslim olmuş kadınlar, hakkıyla ve gerçekten iman etmiş erkekler ve hakkıyla ve gerçekten iman etmiş kadınlar, (İslâm’ın her hükmüne baş eğmiş) tam itaatkâr erkekler ve tam itaatkâr kadınlar, (bütün söz ve davranışlarında) dürüst ve yalandan uzak erkekler ve dürüst ve yalandan uzak kadınlar, (İslâm’ı yaşamada) sebatkâr ve başlarına gelenlere sabreden erkekler, sebatkâr ve sabırlı kadınlar, (Allah karşısında) tam manâsıyla saygılı ve boyunları önde erkekler ve tam manâsıyla saygılı, boyunları önde kadınlar, (Allah yolunda ve muhtaçlar için) infakta bulunan erkekler ve infakta bulunan kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını, iffetlerini ve mahrem yerlerini (açılmaktan ve namahreme karşı) koruyan erkekler ve ırzlarını, iffetlerini ve mahrem yerlerini koruyan kadınlar, (ibadet içinde ve dışında) Allah’ı çok zikreden erkekler ve Allah’ı çok zikreden kadınlar: Allah, bu kutlu insanlar için (sürprizlerle dolu) bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal