52-] Ahzâb Sûresi [36-73] Sebe Sûresi [1-39]

Ahzâb Sûresi [36-73]

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا (٣٦)

36. Allah ve Rasûlü bir meselede hükmünü verdiği zaman mü’min bir erkek veya mü’min bir kadının kendileriyle alâkalı o meselede başka bir tercihte bulunma hakkı yoktur. (*) Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse besbelli bir sapıklığa düşmüş demektir.

~Açıklama~

(*) Mü’min, İslâm’ın hükmüne itirazsız ve gönül hoşnutluğuyla boyun eğen insandır. İslâm hukuku, ana kaynak olarak Kur’ân’a ve Rasûlüllah’ın Sünnetine dayandığı için, onun önünde herkes eşittir ve hiç kimse, ne kendisi hakkında ne de başkaları hakkında başka bir hüküm koyma hakkına sahip değildir. Dolayısıyla İslâm, sadece Allah’a teslimiyetle insana tam hürriyet ve insanlar arasında tam eşitlik getirmiştir. İslâm’da kimse, başka bir kimse üzerinde hakimiyet iddia edemez. İnsanları yaratan ve dolayısıyla onların yegâne sahibi, mâliki Allah’tır. Bizzat insanın kendisi de kendi üzerinde sahiplik ve hakimiyet iddia edemez, çünkü kendisini yaratan, yaşatan ve rızıklandıran kendisi değildir. Allah’a kulluk ve teslimiyet, insanın daima kötülüğü emreden ve onu bizzat aleyhinde olmak üzere kötülüğe çağıran nefsi de dahil olmak üzere başka bütün varlıklara kulluk ve kölelikten kurtulup, tam hürriyeti elde etmesi demektir.

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّذِ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًاۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولًا (٣٧)

37. Hani sen, Allah’ın (hidayet ve Rasûlüllah’a sahabî olma) nimetine mazhar kıldığı, senin de (güzel muamele, hususî ilgi ve âzat etmekle kendisine) iyilikte bulunduğun zâta, “Hanımını yanında tut ve O’nun hakkında Allah’tan kork!” diyordun; fakat bunu derken de Allah’ın mutlaka açığa çıkaracağı bir hakikati içinde gizliyor ve bunu açıklama konusunda (imanlarını zedeleyecek bir tepki içine girerler diye) insanlardan çekiniyordun. Oysa (emirlerimizi aynen uygulaman lâzımdı ve bu sebeple de) asıl çekinmen gereken Allah’tı. Derken Zeyd, hanımıyla olan evlilik münasebetini sona erdirdi ve (o hanım boşandıktan sonra bekleme müddetini tamamlayınca) Biz O’nu sana nikâhladık, artık bundan böyle, “evlâdım” diye çağırdıkları kişiler eşleriyle evlilik münasebetlerini sona erdirdiklerinde o hanımlarla evlenme hususunda mü’minler için bir güçlük, kınama ve hukukî engel olmasın. Allah’ın emri ne ise o yerine gelmelidir. (*)

~Açıklama~

(*) Sözleri gibi, Allah Rasûlü’nün davranışları da, kısaca hayatı, mü’minler için uyulması gereken bir model ve İslâm fıkhının Kur’ân’dan sonraki temel kaynağıdır. Bu bakımdan, O’nun sahabîleri O’nun hayatını çok dikkatle gözlemiş ve onu gelecek nesillere aktarmışlardır. Allah Rasûlü’nün özel ve ailevî hayatını aktaran ise daha çok hanımları olmuştur ve O’nun çok kadınla evlenmesinin sebeplerinden biri de budur.

Zeyd ibn Harise (r.a.), Allah Rasûlü’nün âzatlısıydı ve bir dönem evlâtlığı olup, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm O’na devrin âdetleri gereği “oğlum” diye hitap ederdi. Allah Rasûlü, İslâm’da ırk, renk, kabile ayırımı olmadığını, bunların insanlar arasında bir üstünlük sebebi olamayacağını, ayrıca Allah katında sosyal statülerin de bir manâ ifade etmediğini, asıl değer ve üstünlüğün takvada yattığını bilfiil göstermek için, bir zaman kölesi iken azât ettiği Hz. Zeyd’i, güzelliği ve cömertliğiyle meşhur, ayrıca Mekke’nin en soylu ailesi Haşimîlerden Zeynep bint Cahş’la (r.an.) evlendirdi. Ne var ki, bu evlilik uzun sürmedi. Hz. Zeyd (r.a.), Hz. Zeynebin seçkin karakterini, manevî ve fikrî olarak da kendinden üstün olduğunu görüyordu. Dolayısıyla aralarında evlilikte gerekli imtizaç mümkün olmadı. Hanımıyla geçinmesi için Rasûlüllah’ın ısrarlı tavsiyelerine rağmen O’nu boşama mecburiyeti hissetti ve boşadı.

Âyette de açıkça ifade edildiği gibi, Cenab-ı Allah Peygamber Efendimiz’e Hz. Zeynep’le evlenmesini emretti. Bunu uygulamak Rasûlüllah için gerçekten zordu. Çünkü, Hz. Zeynep O’nun bir zaman için evlâtlığı olan bir kişiden boşanmış olduğu için, mevcut âdetlere göre Hz. Zeyneple evlenemezdi. Ayrıca böyle bir evlilik insanlar arasında farklı yorumlara yol açabilir, insanların kalbine Allah Rasûlü ile ilgili imanlarını zedeleyecek duygular gelebilirdi. Bundan başka, münafıklar da sürekli fırsat kolluyorlardı. Ama, biyolojik ve evlât edinip, onlara gerçek evlât muamelesi yapma gibi hukukî hiçbir geçerliliği olmayan bir âdet de yerinde kalamazdı. Cenab-ı Allah (c.c.), oldukça yerleşmiş bulunan bu Cahiliye âdetini ilk defa Allah Rasûlü üzerinde bir uygulama ile kaldırmak diliyordu, çünkü ancak o zaman yeni uygulama tam tesirini gösterebilirdi. Rasûlüllah için ise, her zaman olduğu gibi Allah’ın emrine itaat etmekten başka bir yol olamazdı.

Allah Rasûlü’nün hayatında çok önemli bir nokta olarak, İslam’ı tebliğ ve yerleştirme vazifesinde O (s.a.s.), bütün zorlukları önce kendisi üstlenmiş, kendisine ve en yakınlarına – çocuklarına, amcalarına, Hz. Ali (r.a.) gibi amca oğullarına – yüklemiştir. Buna karşılık, İslâm’ın yerleşmesinin getirdiği dünyevî avantajlardan ise kendisi faydalanmadığı gibi, onları da neredeyse hiç faydalandırmamıştır. Bu nokta, Müslüman idareciler, liderler ve rehberler için önemli bir düstur olmak mevkiindedir.

مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَرًا مَقْدُورًاۙ (٣٨)

38. Allah’ın kendisi için takdir buyurup helâl kıldığı bir işi yerine getirmede Peygamber için bir güçlük, bir engel bulunmamalıdır. Daha önce geçen peygamberler hakkında da Allah’ın takdir ve icraatı böyle olmuştur. Allah ne emrederse o, tam yerinde ve mutlaka uygulanması gereken bir takdirdir.

اَلَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَدًا اِلَّا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَسِيبًا (٣٩)

39. Rasûller öyle seçkin kimselerdir ki, Allah’ın mesajlarını aynen tebliğ ederler ve (vazifelerini yaparlarken) en derin bir saygıyla sadece O’ndan çekinirler; onlar, Allah’tan başka hiç kimseden çekinmezler. Kullarını sorgulayıcı ve yaptıklarını değerlendiren olarak Allah kâfidir.

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا۟ (٤٠)

40. Muhammed, sizden hiçbir erkeğin babası değildir; O, Allah’ın Rasûlü’dür ve peygamberlerin sonuncusudur. (*) Allah, her şeyi hakkıyla bilir.

~Açıklama~

(*) Âyet, bir üst makamda ve sorumluluk mevkiinde bulunanların kendi altlarındaki kişiler için baba şefkati taşıdıklarını, taşımaları gerektiğini ima etmektedir. Eğer bu üst mevkidekiler peygamber, manevî mürşid veya velî iseler, onların ümmetleri, talebe veya müridleri için besledikleri şefkat, bir babanın evlâdına olan şefkatini kat kat aşar. Halk, onları bir bakıma baba gibi gördüğü için, onların kendilerinden bir kadınla evlenmesini bazen yadırgayabilir.

  • İşte böyle bir duyguyu silmek maksadıyla Kur’ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“İlâhî Rahmet, Peygamber’i size karşı çok şefkatli kılmıştır. O’nun sizin aranızdaki makamı açısından siz bir bakıma O’nun evlâdı gibisiniz. Fakat O, sizin gerçekte babanız değildir; dolayısıyla sizden herhangi bir kadınla evlenmesinde mahzur yoktur. Onun size ‘evlâdım’ diye hitap etmesi, sizin O’nun gerçekten çocukları olmanızı gerektirmez.”

Âyet, Muhammed, sizden hiçbir erkeğin babası değildir cümlesiyle gelecekle alâkalı olarak zamanın doğruluğunu ortaya koyduğu bir bilgiyi de vermekte, yani bir mucize de ihtiva etmektedir. O, bu ifadeyle, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın hayatta erkek çocuğunun kalmayacağını, O’nun pak neslinin kızından devam edeceğini bildirmektedir. Gerçekten de Efendimiz’in pak nesli, çok sevgili kızı Hz. Fatıma (r.an.) validemizden devam etmiştir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَثِيرًاۙ (٤١)

41. Ey iman edenler! Allah’ı çok hatırlayın ve çok anın.

وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصِيلًا (٤٢)

42. Sabah–akşam (gece–güdüz) O’nu hep tesbih edin, (O’nun her türlü noksanlıktan, yanlış ve abes iş işlemekten, ortakları bulunmaktan, yaratılmışa ait eksik özelliklere sahip olmaktan mutlak münezzeh olduğunu hiç unutmayın ve bunu ilan edin). (*)

~Açıklama~

(*) Zikir, Allah’ı bizzat İsm-i Celâliyle, diğer isimleriyle ve O’na ait sıfatlarla anmak, O’na hamdetmek, O’nun birliğini dile getirmek, O’nun her türlü noksanlıktan, yanlış ve abes iş işlemekten, ortakları bulunmaktan, yaratılmışa ait eksik özelliklere sahip olmaktan mutlak münezzeh olduğunu hiç unutmamak ve ilan etmek, O’nunla ilgili eserleri okumak, O’nu tanıma adına sohbetlere katılmak, O’nu başkalarına anlatmak gibi pek çok fiili içine alan bir kavramdır.

  • Bir hadis-i kudsîde, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm şunu nakletmektedir: “Allah şöyle buyuruyor:

‘Kulum Beni nasıl biliyorsa Ben öyleyim (dolayısıyla hakkımda iyi zan sahibi olsun). O beni hatırlayıp andığında Ben onunla beraberimdir. Eğer o Ben’i kalbinde anarsa, Ben de onu nezd-i Ulûhiyetimde anarım; eğer Ben’i bir topluluğun içinde anarsa, Ben onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluğun içinde anarım. O Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. Eğer o Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Eğer o Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak gelirim.’” (Buharî, “Tevhid”, 50; Müslim, “Zikr”, 2)

  • Cenab-ı Allah (c.c.), Kendisi’ni zikredenleri seçkinler arasına koyar.

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, “Allah’ın has âbidleri herkesi geçti.” buyurdu. “Yâ Rasûlellah, kimlerdir bu seçkin kullar?” diye sorulunca da, “Onlar, durmadan Allah’ı zikreden erkek ve kadınlardır.” cevabını verdi. (Müslim, “Zikir”, 2) Bunlar, gerçekten diri olan insanlardır.

  • Ebû Musa el-Eş’arî, Allah Rasûlü’nden şunu rivayet etmektedir:

“İçinde Allah’ın zikredildiği ve O’nun zikredilmediği iki ayrı evin misali, hayatta olan insanla ölmüş insanın misali gibidir.” (Buharî, “Deavât”, 66)

İlk müfessirlerden Mücahid, “Bir kimse, Allah’ı her zaman, ayakta iken, otururken ve yatarken hatırlayıp anmadıkça Allah’ı çok zikredenlerden olamaz.” der. Zikir meclislerine katılmak övülmüştür.

Abdullah ibn Ömer, Allah Rasûlü’nden şu rivayette bulunur: “Cennet bahçelerine yolunuz düşerse onlardan istifadeye bakın.” “Yâ Rasûlellah, Cennet bahçeleri de nedir?” diye sorduklarında Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “Zikir meclisleridir. Allah’ın bazı melekleri vardır ki, böyle meclisleri ararlar ve onları bulunca da, o meclisleri çevrelerler.” (Müslim, “Zikir”, 39)

هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا (٤٣)

43. O Allah ki, sizi (zihnî, kalbî, içtimaî, siyasî her türlü) karanlıklardan nûra çıkarmak ve nurda sabit kılmak için size feyiz ve rahmet indirir; melekleri de (aynı maksatla) sizin için dua ve istiğfarda bulunurlar. Gerçekten Allah, mü’minlere karşı pek merhametlidir; (onlara daima hususî rahmetiyle muamele eder).

تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌۚ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَرِيمًا (٤٤)

44. Onlar, Allah’a kavuşacakları gün her türlü sıkıntı ve azaptan ebedî selâmet müjdesi ve iltifatıyla karşılanırlar. Allah, onlar için pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir mükâfat hazırlamıştır.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًاۙ (٤٥)

45. Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi olan) Peygamber! Biz, seni (hayatıyla gerçeğe, aynı zamanda Kıyamet Günü ümmetin hakkında) şahit, (iman ve salih amel karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici ve (her türlü dalâlet yollarıyla, bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı olarak gönderdik.

وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُنِيرًا (٤٦)

46. Ayrıca, O’nun izniyle (bütün insanları ve cinleri) Allah’a çağıran bir davetçi ve (kalbleri, zihinleri ve insanların yollarını) aydınlatan güneş-misal bir lamba olarak da (gönderdik). (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân, güneşi lamba, ayı ise semada parlayan, ışık saçan bir cisim olarak niteler (İlgili âyet ve açıklaması için bkn: Furkan Sûresi/25: 61, not 15). Bu âyet ise, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ı ışık saçan, parlayan bir lamba olarak takdim buyurmaktadır. Yani O, insanlığın ve cinlerin semasında, onların dünyalarını aydınlatan bir güneştir. Kur’ân’ın O’nun hakkında hem güneş, hem de ay için kullandığı kelimeleri kullanması, onun parlak bir ışık sahibi olduğunu, fakat O’nun bu ışığı, bütün ışıkların kaynağı Cenab-ı Allah’tan aldığını ortaya koyar.

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلًا كَبِيرًا (٤٧)

47. (Senin saçtığın ışıkla aydınlanıp, onun la yollarını bulan) mü’minlere şu müjdeyi ver ki, onlar, Allah tarafından büyük bir lütf u ihsana nail olacaklardır.

وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِقِينَ وَدَعْ اَذٰيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَكِيلًا (٤٨)

48. Kâfirler ve münafıklara ise (sana yaptıkları, yapacakları İslâm’a ters tekliflerinde) asla itibar etme. Bununla birlikte, sana verdikleri eza ve cefaya katlan ve Allah’a güvenip dayan. Allah, (güvenilip dayanılacak ve işlerin Kendisine havale edileceği) vekil olarak kâfidir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَهَاۚ فَمَتِّعُوهُنَّ وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا (٤٩)

49. Ey iman edenler! Mü’min (veya Kitap Ehli’nden) kadınlarla nikâh akdi yapıp, onlara evlilik münasebeti noktasında dokunmadan kendilerini boşayacak olursanız, bu durumda (bir başkasıyla evlenebilmeleri için) onlardan süre beklemelerini istemeye hakkınız yoktur. Kendilerine (böyle bir boşama için gerekli) ödemede bulunun ve güzellikle salın onları. (*)

~Açıklama~

(*) Eğer âyette ifade buyrulan boşama evlilik için herhangi bir mehir belirlemeden meydana gelirse erkek, hanıma malî kapasitesi ölçüsünde bir ödemede bulunur. Eğer herhangi bir mehir belirlenmişse, bu takdirde o mehrin yarısı kadına verilmelidir. Bununla birlikte, kadın bunu bağışlayabilir veya erkek belirlenmiş mehrin tamamını verebilir. (Bkn. Bakara Sûresi/2: 236–237)

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَحْلَلْنَا لَكَ اَزْوَاجَكَ الّٰتِ۪ٓي اٰتَيْتَ اُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ مِمَّٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ الّٰتِي هَاجَرْنَ مَعَكَۘ وَامْرَاَةً مُؤْمِنَةً اِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ اِنْ اَرَادَ النَّبِيُّ اَنْ يَسْتَنْكِحَهَاۗ خَالِصَةً لَكَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَۜ قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ فِ۪ٓي اَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا (٥٠)

50. Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi olan) Peygamber! Şu gruplara dahil kadınlarla evlenmeyi sana helâl kıldık: Mehirlerini ödediğin eşlerin ve Allah’ın sana harp esiri olarak lütfettiği cariyelerin; hepsi de Allah yolunda senin hicret ettiğin gibi (Medine’ye) hicret etmiş olan amca kızların, hala kızların, dayı kızların ve teyze kızların; (*) mehir istemeksizin kendisini Peygamber’e hibe eden ve Peygamber’in kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü’min kadın –bu hüküm, diğer mü’min erkekler hariç olmak üzere yalnızca sana hastır. Mü’minlere eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında neleri emrettiğimizi ise daha önce bildirmiştik. (**) Bu hüküm, (***) (evlenmenin külfetleri sebebiyle vazifeni yerine getirmede) herhangi bir sıkıntıya düşmemen içindir. (****) Allah, gerçekten çok bağışlayıcıdır, hususî merhameti pek bol olandır.

~Açıklama~

(*) Akraba ile evlilik konusunda Yahudilik’te ve Hristiyanlık’ta kısmen farklı uygulamalar söz konusudur. İslâm, bu hususta da orta yolu tutmuş, kardeş çocuklarıyla evlenmeyi yasaklarken, yakınlıkta onlardan sonra gelen akrabalarla evlenmeye ise izin vermiştir.

(**) Bu hükümler için bkn: Bakara Sûresi/2: 221, Nisâ Sûresi/4: 3–4, not 2–3.

(***) Bazıları, İslâm’da Allah Rasûlü için istisna teşkil eden bir hükmün olmadığını iddia etmektedirler. Oysa, hususî misyonu sebebiyle O’nun için bir değil, birden fazla istisnaî hüküm vardır. Bu âyette onların bazılarından söz edilmektedir. Başka mü’minlere mehirsiz evlenmeye müsaade yokken, Allah Rasûlü için bu müsaade vardır. Amca, hala, dayı veya teyze çocuklarıyla evlenmek isteyen diğer mü’min erkekler için, evlenmek istedikleri kişilerde hicret etme şartı aranmazken, Allah Rasûlü için bu şart aranmaktadır. Bunlardan ayrı olarak, Teheccüd Namazı, diğer mü’minler için nafile olmasına mukabil, Allah Rasûlü için ölünceye kadar kılması hükmü getirilmiştir. Başka mü’minlerin malları mirasçılarına kalırken, Allah Rasûlü’nün mirası sadakadır. Zekât ve sadakayı diğer fakir mü’minler alabilirken, bunları almak Allah Rasûlü’ne ve Ehl-i Beyt’ine yasaktır. Diğer mü’minler aynı anda nikâhlarında dörtten fazla kadın bulunduramazken, Allah Rasûlü’ne dokuza kadar bulundurma izni verilmiştir. Diğer mü’minler ölünceye kadar evlenebilirken, aşağıda gelecek 52’nci âyette ifade buyrulacağı üzere, Allah Rasûlü’ne artık bir dönemden sonra evlenme yasaklanmıştır.

(****) Söz konusu güçlük, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) misyonu, yani kadınların O’nun misyonunu yerine getirmede yapabilecekleri yardım açısındandır. Gerçekten de İslâm’ın bazı hükümleri vardır ki, en iyi ve doğru şekilde ancak kadınlar tarafından anlatılabilir ve onlardan öğrenilebilir. Allah Rasûlü’nün (s.a.s.), yaklaşık 25 yıl kendisinden az sayılamayacak yaşta büyük bir hanımla yaşadıktan, ardından 6 sene kadar bekâr kaldıktan ve 53 yaşını aştıktan sonra birkaç yıl içinde birden fazla kadınla evlenmesinin en önemli sebeplerinden birisi, işte budur. O’nun birden fazla kadınla evlenmesinin diğer bazı hikmetleri ve sebepleri için bkn. (Asrın Getirdiği Tereddütler, 1: 84–98.)

تُرْجِي مَنْ تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ وَتُـْٔو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُۜ وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَٓا اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا فِي قُلُوبِكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلِيمًا حَلِيمًا (٥١)

51.Sana kendilerini mehir istemeden hibe edecek o kadınlardan dilediğini reddeder veya onunla evlenmeyi erteler, dilediğini kabul edersin; hanımlarından da dilediğini ziyaret etmeyi erteleyebilir, dilediğini yanına alırsın. (*) Ziyaretini ertelediğin hanımlarından arzu ettiğine bilâhare öncelik vermende de üzerine bir vebal yoktur. Böyle yapman, onların daha çok sevinip mutluluk duymaları, (ziyaretleri ertelendiğinde) tasalanıp üzülmemeleri ve kendilerine olan muamelenden dolayı hepsinin hoşnut olması açısından daha münasiptir. Allah, kalblerinizde olan her şeyi bilir. Allah, gerçekten her şeyi hakkıyla bilendir; (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.

~Açıklama~

(*) Bu âyet, Allah Rasûlü’nün hem kendilerini ona mehirsiz hibe edecek kadınlara, hem de nikâhı altındaki hanımlarına karşı nasıl davranabileceği konusuyla ilgili olabilecek bir yapıdadır. İslâm, birden fazla kadınla evli erkeklere hanımlarına karşı adaletli olmalarını, karı–koca münasebetlerinde de aralarında ayırım gözetmemelerini emreder. Bu zor olduğu için de tek hanımla yetinmeyi tavsiye buyurur (Nisâ Sûresi/4: 3). Allah Rasûlü’nün evliliklerinde misyonuyla alâkalı pek çok maksatlar olduğu için, hanımlarını ziyarette mutlak eşitlik gözetme sorumluluğu O’na yüklenmemiştir. Fakat O, Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim ve Sünen-i Ebû Davud gibi hadis kaynaklarının Hz. Aişe validemizden naklettiğine göre, bu eşitliği gözetmede hiçbir ihmalde bulunmamıştır. Âyet de, O’na her ne kadar hanımlarını ziyarette belli bir genişlik tanımışsa da, yine de ziyaretini tehir ettiği bir hanımını daha sonra öne alarak sevindirmek gibi, hiç birini üzmeyecek ve hepsini mutlu edecek bir yol teklif etmektedir.

لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَٓاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَٓا اَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ اَزْوَاجٍ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَقِيبًا۟ (٥٢)

52. Ve bundan böyle başka kadınlarla nikâhlanman, (Allah’ı ve Rasûlü’nü dünyaya ve dünyanın çekiciliklerine tercih etmiş bulunan) nikâhın altındaki hanımları boşayıp, yerlerine güzellikleri hoşuna bile gitmiş olsa başka kadın alman da artık helâl değildir. (*) Ancak, elinin altında bulunan cariyeler bu yasağın dışındadır. Allah, her şey üzerinde hakkıyla gözetleyicidir.

~Açıklama~

(*) Bu âyetle, Rasûlüllah Efendimiz’in 50’nci âyette anılan kadınların dışında kadınlarla nikâhlanamayacağı vurgulandığı gibi, artık nikâhında bulunan kadınlardan başka bir kadınla evlenemeyeceğini veya halihazır hanımlarından birini boşayıp yerine başkasını alamayacağını da beyan buyurmaktadır. Demek oluyor ki, O’nun evliliklerindeki ana maksatlar artık yerine gelmiş bulunmaktadır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ اِنٰيهُۙ وَلٰكِنْ اِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِ مِنْكُمْۘ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْيِ مِنَ الْحَقِّۜ وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍۜ ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّۜ وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ وَلَٓا اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِهِ۪ٓ اَبَدًاۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظِيمًا (٥٣)

53. Ey iman edenler! Peygamber’in odalarından herhangi birine size girme izni verilmeden girmeyin ve yemeğe çağrıldığınızda da yemeğin hazırlanmasını bekleyecek kadar erken gelmeyin. Ancak çağrıldığınız zaman girin ve yemek bittiği zaman da dağılın; aranızda sohbete dalmayın. Bu söylenenlerin aksine davranmanız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat O utandığından, size karşı bir şey söyleyememektedir. Ama Allah, gerçeği açıklamaktan çekinmez. Eğer O’nun hanımlarına bir şey soracak veya onlardan bir şey isteyecek olursanız, onu perde gerisinden sorun veya isteyin. Böyle yapmanız, hem sizin kalbleriniz hem de onların kalbleri için çok daha nezih bir iştir. Allah’ın Rasûlü’nü rahatsız etmeniz ve O’nun vefatından sonra da hanımlarını nikâhlamanız asla helâl değildir. Bunları işlemeniz, Allah katında çok ağır bir vebaldir.

اِنْ تُبْدُوا شَيْـًٔا اَوْ تُخْفُوهُ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا (٥٤)

54. Herhangi bir şeyi, (bu şey ne olursa olsun) açığa da vursanız, içinizde de tutsanız, (şunu unutmayın ki) Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

لَا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ فِ۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓائِهِنَّ وَلَٓا اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَٓائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّۚ وَاتَّقِينَ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدًا (٥٥)

55. Eğer Peygamber’in hanımları, babaları (ve dedeleri, amcaları ve dayıları), oğulları (ve torunları), erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, diğer Müslüman hanımlar ve (Ehl-i Kitap’tan olup da) kendileriyle yakın münasebet içinde bulundukları güzel ahlâklı kadınlar ve ellerinin altındaki cariyeleriyle bir perde gerisinden olmaksızın konuşacak olurlarsa, bunda üzerlerine bir vebal yoktur. Bununla beraber, (ey Peygamber hanımları,) Allah’a gönülden saygı besleyin, O’na karşı gelmekten sakının ve daima takva dairesi içinde bulunun. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla şahittir.

اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا (٥٦)

56. Allah, (Peygamberliğin en büyük temsilcisi O) Peygamber’e her zaman hususî rahmetiyle muamele eder ve O’nu yüceltir; melekleri ise, (O’nun kendisi için takdir edilmiş bulunan Allah tarafından övülme makamına yükselmesi ve dininin zaferi için) O’na daima dua ederler. Ey iman edenler! Siz de O’nu sevin, tam bir sadakat ve samimiyetle O’na tâbi olun ve Allah’ın rahmet ve selâmı O’na olsun diye dua edin ve tam bir teslimiyetle O’nun yolunu izlemeye bakın. (*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü’ne ömürde en az bir defa salât ü selâm getirmek, her mü’mine farzdır. Bunu O’nun adı her anıldığında yapmak ise kuvvetli bir sünnettir. İmam-ı Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel’e göre, namazlarda ikinci oturuşta Tahiyyat’tan sonra O’na ve Ehl-i Beyt’ine salât ü selâm okumak, namazın onsuz tamam olmayacağı şartlarındandır. Bu, Hanefî ve Malikî mezheblerinde ise sünnettir.
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’a salât ü selâm getirmek, mü’minlerle O’nun arasında bir bağdır. O’nun vazifesi oldukça ağırdı ve O, vefatından sonra bile tek tek her mü’minle ve bütün mü’minler topluluğuyla sürekli alâkadardır. Dolayısıyla, O’na salât ü selâm getirmek, O’nun sağlığında olduğu gibi, vefatından sonra da müminlere aynı derecede borçtur. Aslında O’na salât ü selâm getirmek, bir bakıma kendimize dua etmek demektir. Çünkü hem O’nunla aramızda irtibat kurar, hem de O’nun vesileliğiyle dinî vazifelerimizi yapabilmemiz için Allah’a dua etmiş oluruz. Allah Rasûlü’ne salât ü selâm getirirken, Ehl-i Beyt’ini, hattâ ıtretini (Ehl-i Beyt’inden Kıyamet’e kadar gelecek mü’minleri) de salât ü selâma dahil etmemiz gerekmektedir. Allah Rasûlü’ne vefatından sonra da salât ü selâm getirmenin sağlığındaki gibi geçerli bir vazife olması, ölmüş mü’minler için dua etmenin geçerliliğini ve bu duanın onlara faydası olacağını da gösterir.

اِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُهِينًا (٥٧)

57.(Allah, Rasûlüllah ve İslâmî değerler hakkında yakışıksız söz ve davranışlarla) Allah’ı ve Rasûlü’nü incitenleri Allah dünyada da Âhiret’te de rahmetinden tardetmiş ve böyleleri için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette incitme anlamında kullanılan kelime ezâdır ve ezâ, genellikle yakışıksız sözlerle incitme demektir. Dolayısıyla Allah, Rasûlü ve İslâmî değerler hakkında konuşurken dikkatli olmak, dikkatli bir dil kullanmak gerekir.

وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُبِينًا۟ (٥٨)

58. Mü’min erkek ve mü’min kadınları hak etmedikleri halde (uygunsuz söz ve davranışlarla) incitenler ise, büyük bir vebal ve çirkinliği ortada bir günah yüklenmişlerdir. (*)

~Açıklama~

(*) Mü’min bir erkek veya kadının arkasından onun hoşlanmayacağı sözleri söylemek gıybet olup, haramdır. Yapmadığı ve sorumlu olmadığı kötülükleri ona nisbet etmek ise iftiradır. Âyet, hem gıybeti hem iftirayı açıkça takbih ettiği gibi, mü’minler hakkında incitici söz ve davranışlardan da kesinlikle sakındırmaktadır.

Kur’ân, zina eden bekârlar hakkında onlara yüz celde vurma cezasını getirmeden önce (Nur Sûresi/24: 2), onları sözle azarlama ve dövme hükmünü koymuştu (Nisâ Sûresi/4: 16). Bu hüküm, yüz celde vurma hükmüyle neshedildi (ortadan kaldırıldı). Dolayısıyla, mü’minlere herhangi bir şekilde sözle ve davranışla ezada bulunulamaz. Âyetin ifade ettiği böyle bir ezâyı hak etme ise, karşılığında incitme cezası verilebilecek suçlar hakkında geçerlidir ve bu cezayı da yetkili makamlar verir ve uygular. Kur’ân, mü’minleri incitmeme, onlara ezâ vermeme konusunda, onların ancak hak etmeleri, yani öyle bir cezayı gerektirecek bir suç işlemeleri durumunda onların incitilebileceği istisnasını getirirken, Allah Rasûlü’nü incitme konusunda ise hiçbir istisna getirmemektedir. Bu da, O’nun her bakımdan mutlak masumiyetine işaret eder.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابِيبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا (٥٩)

59.Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi olan) Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve bütün mü’minlerin hanımlarına ve kızlarına da söyle: (Evlerinin dışında ve nâmahremleri karşısında) dış örtülerini üzerlerine salsınlar. (*) Böyle yapmaları, (imanları, iffetleri ve mahremiyet sebebiyle korunma altında olduklarının) bilinmesi ve kendilerine saygı duyulup, (sarkıntılık gibi yollarla) incitilmemeleri bakımından en uygun davranıştır. (**) Allah, (mü’minler için) çok bağışlayıcıdır, hususi rahmeti pek bol olandır. (***)

~Açıklama~

(*) Âlimlerin çoğunluğu, Asr-ı Saadet uygulamalarını da nazara alarak âyetten, el ve –hakkında farklı görüşler olmakla birlikte– ayaklar hariç bütün vücut örtülürken, bilhassa başın, boynun ve vücudun göğüs kısmının, sadece bir veya iki gözü açık bırakabilecek ölçüde örtülmesi gerektiği hükmünü çıkarmışlardır.

(**) Mü’min kadınların muhsana, yani iman, iffet ve mahremiyet sebebiyle koruma altında olduklarını ortaya koymaları, dolayısıyla sarkıntılık gibi yollarla herhangi incitici bir harekete maruz kalmamaları, âyetin örtünme ile ifade buyurduğu iki hikmettir. Mü’min kadınlar, her bakımdan hürmete lâyık kadınlar olarak, bu hürmeti ihlâl edecek davranışlardan kaçınmalıdırlar. Örtü, kadının hem mü’min, hem iffetli, hem (cariye değil) hür kadın olduğunu gösterir. Her ne kadar örtünmeyen bütün kadınların güzelliklerini sergilemek ve dikkatleri üzerlerine çekmek istedikleri gibi bir iddia ileri sürülemese de, örtünen, güzelliklerini dışarıda sergilemeyen ve örtünün anlamının şuuruyla hareket eden kadınların toplumda saygı görüp, sarkıntılık gibi eziyetlere maruz kalmadıkları da bir gerçektir.

(***) Modern dünyada başka iddialara rağmen, Allah’ın mü’min kadınlara olan örtünme emri, bütünüyle O’nun bağışlayıcılığından ve bilhassa mü’minler için hususî rahmetinden kaynaklanmaktadır ve mü’min kadınlar için bütünüyle rahmettir.

لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ فِيهَٓا اِلَّا قَلِيلًاۚۛ (٦٠)

60. Eğer münafıklar, kalblerinin merkezinde (manevî hayatlarını kurutan) bir hastalık bulunanlar ve Medine’de (İslâm’ın merkezi gerçek medeniyet şehrinde fitneye, kargaşaya sebep olmak, umumî huzuru bozmak için) uygunsuz haberler, söylentiler yayanlar eğer bu yaptıklarından kesinlikle vazgeçmezlerse, andolsun seni onların üzerine musallat ederiz de, bundan sonra orada senin çevrende pek az bir süre kalabilirler.

مَلْعُونِينَۚۛ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْتِيلًا (٦١)

61. Öyleleri, Allah’ın rahmetinden kovulmuşlardır. Nerede kendilerine rastlanırsa derdest edilir ve hak ettikleri şekilde öldürülürler. (*)

~Açıklama~

(*) Bu, hemen sonraki âyette de ifade buyrulacağı üzere, onların toplumda sebep oldukları bozgunculuklarının başlarına getireceği “tabiî” bir sonuçtur.

سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْدِيلًا (٦٢)

62. Allah’ın daha önce yaşamış bütün toplumlarda geçerli olan sünneti (toplumların hayatı için koymuş olduğu kanunu ve yolu) budur. Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.

يَسْـَٔلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِۜ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيبًا (٦٣)

63. İnsanlar, senden Kıyamet’in vaktini soruyorlar. De ki: “Onunla ilgili kesin bilgi ancak Allah’ın nezdindedir.” Nereden bileceksin, belki onun vakti yaklaşmıştır bile!

اِنَّ اللّٰهَ لَعَنَ الْكَافِرِينَ وَاَعَدَّ لَهُمْ سَعِيرًاۙ (٦٤)

64. Allah, kâfirleri rahmetinden ebediyen uzaklaştırmış ve onlar için Alevli Ateş hazırlamıştır.

خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۚ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًاۚ (٦٥)

65. Orada ebediyen kalacaklar; ve ne kendilerini sahiplenip koruyacak bir velî, ne de bir yardımcı bulabileceklerdir.

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا (٦٦)

66. Yüzlerinin Ateş’te o yana bu yana çevrilip duracağı o gün, “Ah, keşke,” diye inleyeceklerdir, “keşke Allah’a itaat etmiş olsaydık, keşke Rasûl’e itaat etmiş olsaydık!”

وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّبِيلَا (٦٧)

67. Ve itiraf edeceklerdir: “Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, (inkârcı) önderlerimize ve büyük (bildik)lerimize uyduk, itaati onlara yaptık, onlar da bizi yanlış yollara sürüklediler.

رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا۟ (٦٨)

68. “Rabbimiz! Onlara azabı iki kat ver ve onlara öyle bir lânet et (ki, rahmetin nedir hiç bilmesinler)!”

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ اٰذَوْا مُوسٰى فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواۜ وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَجِيهًا (٦٩)

69. Ey iman edenler! (Rasûlüllah’a karşı söz ve davranışlarınızda gereken dikkat ve titizliği gösterin. Gösterin de,) Musa’ya eza–cefa edenler gibi olmayın ve unutmayın ki Allah, (halkının) kendisiyle ilgili söylediği bütün yakışıksız sözlerle onun hiçbir alâkasının olmadığını ortaya koymuştur. O, Allah nezdinde büyük itibar sahibiydi. (*)

~Açıklama~

(*) Bu ikaz, Peygamber Efendimiz’in Hz. Zeynep’le evlenmesi münasebetiyle gelmiştir. Münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunan bazıları, bu konuda Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm aleyhinde yakışıksız sözlerde bulunmuşlardı. Hz. Musa (a.s.) hakkında da pek çok yakışıksız ve incitici sözler söylenmişti. Nasıl Hz. Musa bu sözlerden berî idi, onlarla hiçbir alâkası yoktu; Allah Rasûlü de (s.a.s.), kendisi hakkında söylenen uygunsuz sözlerden berî ve her bakımdan pak idi. Yukarıda 57’nci ve 58’inci âyetlerde ve onlar münasebetiyle düşülen 31’inci ve 32’nci notlarda ifade edildiği gibi, O’nun hakkında söylenecek her türlü uygunsuz söz, Allah’ın rahmetinden tardedilmeye sebeptir; çünkü O, her bakımdan masumdur ve lekesizdir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًاۙ (٧٠)

70. Ey iman edenler! Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakının ve her zaman doğru, yerinde söz söyleyin.

يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا (٧١)

71. Ki Allah, sizi meşrû, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik davranışlara yöneltsin, işlerinizi düzgün kılsın ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, hiç şüphesiz çok büyük bir feyiz, bereket ve başarıya nail olur.

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًاۙ (٧٢)

72.Biz Emanet’i göklere, yere ve dağlara teklif ettik, ama onlar onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğu altında ezilmekten korktular; ne var ki insan onu yüklendi. İnsan, gerçekten çok zalimdir, (ölçme ve değerlendirmelerinde hataya, ayrıca haksızlığa çok meyyal, sorumluluğunun hakkını yerine getirmede pek zayıftır); çok cahildir (gerçek bilgiden mahrum ve hareketlerinde nefsine mağlûptur). (*)

~Açıklama~

(*) Emanet’in manâsı için bkn. Ek 15.

لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا (٧٣)

73.Neticede (herkesin iradî tercihine bağlı olarak) Allah, münafık erkekler ve münafık kadınlarla müşrik erkekler ve müşrik kadınları cezalandıracak, mü’min erkek ve mü’min kadınların tevbelerini ise kabul buyurup, onlara hususî rahmetiyle muamele edecektir. Allah, gerçekten çok bağışlayıcıdır, (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

***

34.Sebe Sûresi [1-39]

34. Sebe’ Sûresi Mekke’de İslâm’ın tebliğinin ilk yıllarında inmiş olan bu sûre 54 âyet olup, ismini 15’inci âyette geçen Sebe’ kelimesinden almaktadır. Yemen’de kurulan eski bir medeniyet adı olan Sebe’, yemyeşil şehirleri, barajları ve ticaretteki başarılarıyla ünlüydü. Neml Sûresi’nde sözü edilen kraliçe, Sebe’ ülkesinde hükmediyordu (Bkn: Neml Sûresi/27: 22–24, not 8–17). Bu sûre, daha çok Tevhid, Âhiret ve Nübüvvet gibi iman esasları üzerinde durur. İhtişamı ve arkadan yıkılıp gitmesiyle Sebe’ medeniyetini zikrederken ve Hz. Davud ile Hz. Süleyman’a Cenab-ı Allah’ın bazı hususî nimetlerini hatırlatırken, Allah’ın nimetlerinin O’nun emirleri istikametinde bir hayat sürme neticesinde geldiği ve onların ancak şükürle korunup, ziyadeleştirilebileceği hatırlatmasında bulunur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ (١)

1. Bütün hamd, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Kendisi’ne ait bulunan Allah içindir ve Âhiret’te de hamdin tamamı yine O’na mahsustur. O, Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَاۜ وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ (٢)

2. Yerde ne olup bitiyor, oraya her an ne girip oradan ne çıkıyor ve gökten ne inip, oraya ne yükseliyorsa, O hepsini bilir. O, Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususî rahmeti pek bol olan)dır, Ğafûr (günahları pek çok bağışlayan)dır.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَأْتِينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍۙ (٣)

3. Küfürde ısrar edenler, “Başımızda öyle Kıyamet falan kopacak değil!” iddiasında bulunuyorlar. De ki: “Evet (kopacak), yemin olsun Rabbime –ki O, gaybı (duyu ötesini) bilendir– Kıyamet mutlaka başınızda patlayacaktır. Göklerde olsun yerde olsun, zerre ağırlığında tek bir şey bile O’ndan gizlenemez; o kadar ki, ister bundan daha küçük isterse daha büyük olsun, her şey apaçık bir Kitap’ta kayıtlıdır. (*)

~Açıklama~

(*) Apaçık Kitap için bkn: En’am Sûresi/6: 59, not 13; Ra’d Sûresi/13: 39, not 13; Neml Sûresi/27: 1, not: 1; İsrâ Sûresi/17, not 10.

لِيَجْزِيَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٤)

4. Evet, (Allah her şeyi bilir, kaydettirir ve muhafaza eder,) çünkü O, iman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları mükâfatlandıracaktır. O kutlu kişiler için, (sürprizlerle dolu) bir bağışlanma ve pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir rızık vardır.

وَالَّذِينَ سَعَوْ فِ۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَلِيمٌۗ (٥)

5. (İnsanlar tarafından kabul görmesin ve) neticesiz kalsın diye âyetlerimiz aleyhinde koşturup duranlar ise, onlardır (bu kötü ve murdar işlerinin karşılığı olarak) kendilerini pek acı ve murdar bir azabın beklediği kimseler.

وَيَرَى الَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ الَّذِ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّۙ وَيَهْدِ۪ٓي اِلٰى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (٦)

6. Kendilerine gerçeğin ilmi verilmiş olanlar açıkça görmektedirler ki, sana Rabbinden indirilen Kitap (ve onun Âhiretle ilgili söyledikleri), gerçeğin ta kendisidir ve o, Azîz (mutlak onur ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) ve Hamîd (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyık olanın yolunu tarif etmektedir.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ اِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۙ اِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍۚ (٧)

7. Böyle iken, küfürde saplanıp kalmış olanlar, birbirlerine alaylı alaylı şöyle diyorlar: “Size, lime lime olduktan sonra, evet bu halde iken yeniden yaratılacağınızı söyleyen bir adamı gösterelim mi?

اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَمْ بِهِ جِنَّةٌۜ بَلِ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَعِيدِ (٨)

8. “(Bu adam,) bir yalan uydurup onu Allah’a mı isnat ediyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var, (anlayamadık)!” Hayır, hiç de öyle değil. Gerçek şu ki, Âhiret’e inanmayanlar, (zihnen, kalben ve İslâm’ın gelişmesi karşısında hep bir) azap ve doğru yolun çok uzağında tam bir sapkınlık içindedirler.

اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ۟ (٩)

9. Hiç görmüyorlar mı ki, önlerinde de gök ve yer var, arkalarında da (–tam bir kuşatılmışlık içindeler). Eğer dilersek, onları yerin dibine geçirir veya üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Hiç kuşkusuz bunda, bütün samimiyetiyle gerçeğin peşinde olan ve Allah’a yönelen her kul için bir ders, bir mesaj vardır.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلًاۜ يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَۙ (١٠)

10. Biz Davud’a tarafımızdan büyük lütf u ihsanda bulunduk. “Ey dağlar! Onunla birlikte Allah’ı tesbih edin, ve ey kuşlar siz de!” (*) Ve demiri onun için yumuşattık (ve kendisine onu şekillendirme imkânı bahşettik).

~Açıklama~

(*) Açıklama için bkn: Enbiyâ Sûresi/21: 79, not 10.

اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًاۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (١١)

11. (Ve şöyle emrettik:) “Vücudun gerekli yerlerini örtecek ve koruyacak büyüklükte zırhlar yap ve onların yeterli ölçü ve sağlamlıkta olmasına dikkat et; ve (siz ey Davud ailesi ve O’nun ashabı)! Daima yerinde, meşrû, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapın. Muhakkak ki Ben, yaptığınız her şeyi çok iyi görmekteyim. (*)

~Açıklama~

(*) Son ifade, Allah’ın nimetleri karşısında hem bir şükür emri ihtiva etmektedir, hem de Allah’ın verdiği nimetlerin ve kabiliyetlerin O’nun koyduğu ölçüler ve tayin buyurduğu maksatlar dahilinde kullanılması için bir ikazdır.

وَلِسُلَيْمٰنَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّهِ۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ (١٢)

12. Şiddetli esen bir rüzgârı da Süleyman’ın hizmetine verdik; o, sabah (herkesin normalde) bir ayda ulaştığı bir mesafeye kadar gider, aynı şekilde akşam da yine bir aylık mesafeyi kat ederek dönerdi. (*) Süleyman’ın istifadesi için erimiş bakırı da sel gibi akıttık.(**) Rabbisinin izniyle önünde, emri altında birtakım cinler de çalışırdı. İçlerinden kim (O’na itaatsizlik ederek) emrimizden sapacak olsa, onu kendisine alev alev yanan ateşten tattırarak cezalandırırdık.(***)

~Açıklama~

(*) Ayrıca bkn: Enbiyâ Sûresi/21: 81, not 11. Rüzgâr, değişen şartlardan etkilenmeden, her gün sabah da akşam da aynı hızla eser ve Hz. Süleyman’ı taşırdı.

(**) Hz. Davud’a demiri şekillendirip, ondan eşya ve aletler yapabilme imkânı tanınması, Hz. Süleyman’ın da Cenab–ı Allah’ın verdiği bilgi ve imkânla bakırı sel gibi akıtıp, onu istediği şekilde kullanabilmesi, demiri de bakırı da kullanmanın Cenab–ı Allah’ın insanlara iki rasûlü aracılığıyla iki büyük nimeti olduğunu göstermekte, ayrıca bu iki rasûlün faziletlerine de işaret etmektedir. Demirin yumuşatılması, bakırın eritilmesi ve madencilik, bütün ağır sanayiin kaynağıdır. Hz. Davud ve Hz. Süleyman’a bahşedilen bu iki büyük nimetin diliyle Cenab-ı Allah insanlığa şöyle seslenmektedir: Benim dinî hükümlerime itaat eden iki kuluma öyle kabiliyet ve hünerler verdim ki, biri demiri yumuşatıp onu idaresini güçlendirmek için kullanabilirken, diğeri bakırı eritip pek çok eşya yapımında ondan istifade ediyordu. Bütün bunlar mümkündür ve içtimaî hayatınız için büyük öneme sahiptir. Eğer siz de Benim kâinattaki kanunlarımı keşfetseniz ve onlara uygun hareket etseniz, siz de demiri ve bakırı pek çok işlerinizde kullanabilirsiniz. Neticede bunu yapacaksınız da. (Sözler, “20. Söz”, 335–336)

Demiri yumuşatmak ve bakırı eritmekle insanlık sanayi yolunda büyük merhale kat etmiştir. Bu âyetler, bir bakıma geçmişte bu konuda gerekeni yapmakta ihmal gösterenleri tevbih ederken, günümüzde aynı konuda tembellik gösterenlere de ikazda bulunmaktadır denebilir.

(***) Cinler ateşten yaratılmış oldukları için, itaatsizlik durumunda ateşle cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır.

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْرًاۜ وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ (١٣)

13. O cinler, O’na kaleler, mabetler, (cansız varlıklara ait) büyük oyma figürler, şekiller ve nakışlar, havuz büyüklüğünde çanaklar, leğenler ve yere sabitlenmiş kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi! Çalışın ve Bana şükredin!” Kullarım içinde gerçekten şükredenler ne kadar azdır!

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِهِ۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ (١٤)

14.Nihayet Süleyman’ın eceli gelip de hakkındaki ölüm hükmümüzü icra ettiğimizde, (kendilerine verilen ağır işlerde çalışmakta olan) cinlerin hiç biri O’nun öldüğünün farkına varmadı. Ne zaman ki, (tahtında otururken dayandığı) asâsını bir yer hayvancığının (ağaç kurdu) içeriden yemesi neticesinde Süleyman yere yıkıldı, ancak o zaman O’nun öldüğünün farkına vardılar. Bu da gösterdi ve cinler de anladılar ki, eğer onlar gaybı (duyularının ötesinde olup bitenleri) bilmiş olsalardı, kendilerini zelil ve perişan eden bu ağır işleri yapmaya devam etmezler, (Süleyman’ın ölmekte olduğunu bilir ve o işleri bırakırlardı). (*)

~Açıklama~

(*) Öyle anlaşılıyor ki, bir ağaç kurdu içeriden Hz. Süleyman’ın asâsını kemiriyordu. Asâ kırılıncaya kadar onun bu şekilde bir termit tarafından kemirilmesi uzun zaman alsa gerektir. Eğer cinler gaybı, yani duyularının dışında kalan varlık sahasını bilmiş olsalardı, ağaç kurdunun asâyı kemirdiğini, Hz. Süleyman’ın öldüğünü veya ölmek üzere olduğunu anlarlardı. Bu iş bizzat gerçekleşmiş bile olsa, âyet mecazen, Hz. Süleyman’ın idaresinin birtakım gizli örgütlerce uzun süre içeriden çökertilmeye çalışıldığına ve cinlerin bunun bile farkına varmadıklarına atıfta bulunuyor (da) olabilir.

لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ ف۪ي مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌۚ جَنَّتَانِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍۜ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُۜ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ (١٥)

15. Sebe’ (*) halkı için yaşadıkları diyarda çok önemli bir ders, bir mesaj vardı. Oturdukları meskenlerin (iki yanından) sağında ve solunda bahçeler uzanıyordu. “Rabbinizin size bahşettiği nimetlerden faydalanın ve (karşılığında) O’na şükredin! İşte, sizin için ne hoş bir memleket ve ne kadar da bağışlayıcı bir Rabb!”

~Açıklama~

(*) Sebe’ için bkn: Neml Sûresi/27, not 10 ve altta not 10

فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ (١٦)

16. Fakat onlar bu davetten hoşlanmadılar ve yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine (yıkılan) barajlardan boşanmış bir sel gönderdik ve onların sağdan–soldan uzanıp giden o güzelim bahçelerini içinde sadece acı–buruk yemişli bitkiler, ılgınlık ve meyvesi az, dikeni çok ağaçlar biten bahçelere çevirdik.

ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُواۜ وَهَلْ نُجَازِ۪ٓي اِلَّا الْكَفُورَ (١٧)

17. Nankörlükleri ve onun sebep olduğu Allah’a itaatsizliklerinden dolayı onları işte böyle cezalandırdık. Hiç nankör asilerden başkasını cezalandırdığımız olmuş mudur?

وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَۜ سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَاَيَّامًا اٰمِنِينَ (١٨)

18. Onların memleketleriyle bereketlerle donattığımız (Filistin ve Şam) diyarı arasında âdeta sırt sırta vermiş ve biri diğerinden görülebilen beldeler var etmiş ve bunlar arasında düzenli ve sistemli ulaşım imkânları sağlamıştık. “Gece–gündüz tam bir rahat ve emniyet içinde yolculuklarınızı yapın!”

فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادِيثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (١٩)

19. Ne var ki, (bu refah, rahatlık ve güvenlik onları şımarttı ve Allah’a,) “Rabbimiz, seyahatlerimizde konaklama yerlerimiz arasındaki mesafeyi artır!” dediler (üzerlerindeki nimetlerimizin alınmasına ve medeniyetlerinin çökmesine sebep olacak işler yaptılar) (*) ve (işledikleri günahlarla) kendilerine zulmettiler. Neticede Biz onları (geçmişin ibret sahneleri olarak) nesilden nesile anlatılacak bir hikâye haline getirdik ve ülkelerini parça parça edip, kendilerini bölük bölük her tarafa dağıttık. (**) Elbette bunda (Allah’a itaat ve günahlardan kaçınma konusunda ve bu yolda başlarına gelenlere karşı) çok sabırlı, (Allah’ın nimetlerine) çok şükreden kimseler için mesajlar, ibretler vardır.

~Açıklama~

(*) Bu, çölde kudret helvası ve bıldırcın etiyle beslenen İsrail Oğulları’nın (Bakara Sûresi/2: 57), Hz. Musa’ya (a.s.), “Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” demeleri gibiydi. (Açıklama için bkn: Bakara Sûresi/2, 61, not 72–73.)

Ayrıca, konaklama yerlerinde herhalde zabıta bulunuyordu ki, zenginliğin şımarıklığı ve yoldan çıkarmışlığı içinde görünmeden, yakalanmadan günah işlemek ve belki yollarda rahat eşkiyalık yapabilmek, tecavüzlerde bulunmak için de böyle diyorlardı.
Kısaca, o muhteşem medeniyetlerinin yıkılmasına, ma’mur beldelerinin harap olmasına sebep olacak işler yaptılar. Rahat ve rehavete daldılar; zamanla o medeniyeti ve refahı korumanın gerektirdiği işleri yapmadılar.

Bundan başka, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) verdiği nimetlere şükredeceklerine, nankörlük içinde daha fazlasını istiyor, şımarıkça bir hayat sürüyorlar ve çekinmeden günahlara giriyorlardı. Kur’an-ı Kerim’in Sebe’ medeniyetiyle ilgili ifadalerinden hareketle yapılacak bir araştırma, Sebe’ devlet, şevket, tarih ve medeniyetiyle Osmanlı devlet, şevket, tarih ve medeniyeti arasında çok yakın benzerliklerin olduğunu ortaya çıkarabilir.

(**) Sebe’ medeniyeti Güney Arabistan’da yaklaşık M.Ö. 1100–115 arasında 1000 yıla yakın bir süre devam etti. Başşehirleri Maarib idi. Doğu Afrika, Hindistan ve Uzak Doğu ile Arabistan, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Roma arasındaki ticaret, kontrolleri altında bulunuyordu. Buna ek olarak, fevkalâde bir sulama sistemi kurmuşlar ve ülkeyi barajlarla donatmışlardı. Toprakları son derece verimli ve yemyeşildi. Kendi ülkeleriyle Suriye arasında kalan bölgeler, birbirine yakın ve birbirinden görülen şehirler, kasabalar, köylerle doluydu. Ve bu arada rahat ve emniyet içinde seyahat ediyorlardı. Hz. Süleyman (a.s.) ile Sebe’ kraliçesi arasında geçen hadiselere bakarak (Neml Sûresi/27: 22–44), daha önceden güneşe tapıyor idiyseler de, İlâhî Din’in bir ara Sebe’de hakim olduğu sonucuna varabiliriz. Ne var ki, bilâhare yoldan çıktılar ve zenginlikleri, rahat hayatları, onları tevbesiz günahlara sürükledi. Kendilerine yapılan ısrarlı ikazlara aldırmadılar. Ve neticede çetin bir cezayı hak ettiler. Sulama sistemleri çöktü, barajlar yıkıldı ve ülke sular altında kaldı. Dolayısıyla o güzelim bahçeler ve verimli topraklar, ancak dikenler, ılgınlar bitiren kumluklara, çorak yerlere döndü. Ülkeleri parça parça oldu; halk, küçük gruplar halinde Arabistan’ın her tarafına dağıldı ve Sebe’ medeniyeti dillerde dolaşan bir masal haline geldi.

وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢٠)

20. İblis, (Sebe’lilerin) yaptıklarıyla insanlar hakkındaki zan ve temennisinde haklı çıktı. İçlerinde bulunan mü’min bir grup hariç, hepsi ona tâbi oldular. (*)

~Açıklama~

(*) İblis’in insanlarla ilgili zan ve temennisi için bkn: Hıcr Sûresi/15: 39–40: (İblis, “Rabbim,” diye ekledi: “Madem beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, yeryüzünde (dünya hayatını ve günahları) onlara çok güzel gösterecek ve andolsun, onların hepsini azdırıp saptıracağım. Şu kadar ki, ancak içlerinde ihlâsa erdirilmiş olan kulların müstesna.”); Nisâ Sûresi/4: 119: (“Andolsun, saptıracağım onları ve dipsiz emeller, boş ümitler, yalan sevdalar ve bâtıl ideallerle oyalayacağım …”); A’râf Sûresi/7: 16–17: (“Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!”)

وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فِي شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ۟ (٢١)

21. Aslında şeytanın onlar üzerinde bir sultası, onları bir şey yapmaya zorlayacak bir gücü yoktu. (*) Ancak Biz, kim gerçekten Âhiret’e iman ediyor, kim o konuda şüpheler içinde boğuluyor birbirinden ayıralım diye (insanı şeytanla imtihan eder ve şeytana insana musallat olma izni veririz). Rabbin her şeyi gözetlemekte ve (her söylenen sözü, her yapılan işi) kayda aldırmaktadır.

~Açıklama~

(*) Benzer ifadeler ve açıklama için bkn: İbrahim Sûresi/14: 22; Hıcr Sûresi/15: 40–42, not 10.

قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ (٢٢)

22. De ki: “Allah’tan başka ilâh zannettiklerinize istediğiniz kadar yalvarın!” Onların gökte de, yerde de zerre ağırlığınca bir şey üzerinde bile hakimiyetleri yoktur (ki, size faydaları olsun veya sizden bir zararı defedebilsinler). Ayrıca, göklerin ve yerin hakimiyet ve idaresinde onların (Allah’a) hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi, Allah onlardan bir destekçi edinmiş ve edinecek de değildir.

وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ (٢٣)

23. Sonra, O’nun katında O’nun izin verdiği kişi hakkında ve yine O’nun izin verdiği kişi tarafından yapılmadıkça şefaat da hiçbir fayda vermez. (Şefaati umulan meleklerin) kalbi, (Allah’ın emrini almaktan gelen) şok edici ürpertiden sıyrılınca, diğer melekler onlara, “Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorar. Onlar da, “Her zamanki gibi gerçeği.” diye cevap verirler. O, Aliyy (mutlak yüce ve aşkın)dır, Kebîr (mutlak büyük)tür. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet hakkında farklı yorumlar yapılmış ve âyetin daha çok Âhiret’le ilgili olduğu görüşü ileri sürülmüştür. Fakat hem bundan önceki hem bundan sonraki âyetlerin, hem de Mekkeli müşrikler Âhiret’e inanmadıkları için Âhiret’te şefaat beklentisi içinde olamayacakları gerçeğiyle, aşağıda gelecek 40’ıncı âyetin de ortaya koyduğu üzere bu âyet, müşriklerin meleklere tapınmalarıyla ilgili olarak dünyalık işleri açısından şefaat düşüncelerini reddetmektedir. Onlar, bazen kendilerine taptıkları putlar ve melekler gibi varlıklara Allah ile aralarında dünyevî işleri açısından aracı ve şefaatçi olsun diye taptıklarını ileri sürüyorlardı. Âyet, bunu reddetmektedir. Reddederken, meleklerin nasıl Allah’ın kulları olduklarını, ancak O’ndan emir aldıklarını ve emir alırken de nasıl bir ürperti ve saygı içinde bulunduklarını anlatmaktadır. (Melekler ve vazifelere için bkn: Bakara Sûresi/2: not 30; ayrıca Enbiyâ Sûresi/21: 27; Mü’min Sûresi/40: 7–9).

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۙ وَاِنَّٓا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٤)

24. Onlara, “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor?” diye sor. Sen “Allah!” de (ve ekle): “O halde, ya (O’nun mutlak birliğine inanan ve yalnızca O’na ibadet eden) biz, ya da (O’na ortaklar koşan) siz, evet hangimiz doğru yönde yol alıyoruz veya apaçık bir sapıklığın içine saplanıp kalmışız?”

قُلْ لَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّٓا اَجْرَمْنَا وَلَا نُسْـَٔلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ (٢٥)

25.De ki: “(Eğer bizi sadece Bir Allah’a iman ve iman ettiğimiz için suç işlemekle itham ediyorsanız,) bizim işlediğimiz herhangi bir suçtan dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz; biz de sizin yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekilmeyeceğiz.”

قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّۜ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ (٢٦)

26. De ki: “(Kıyamet Günü) Rabbimiz, sizi de bizi de bir araya toplayacak ve sonra aramızda hükmünü vererek bizi birbirimizden ayıracaktır. O, Fettâh (insanlar arasında tam bir hakkaniyetle hükmeden ve doğru yolda gidenle yanlış yolda gideni birbirinden ayıran)dır, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir.” (*)

~Açıklama~

(*) 24, 25 ve 26’ncı âyetler, bize gerçeği anlatırken takip edilmesi gereken münazara usûl ve üslûbunu öğretmektedir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm elbette doğru yol üzerindeydi ve O, bundan bütünüyle emindi. Fakat buna rağmen O’na, “Ya biz, ya da siz, evet hangimiz doğru yönde yol alıyoruz veya apaçık bir sapıklığın içine saplanıp kalmışız?” diye nazik bir dille müşriklere sorması emrediliyor, sonra da, “Eğer biz (sizin gözünüzde) bir suç işliyorsak, suçumuz bize!” demesi istenirken, karşısındakilere herhangi bir suç isnadında bulunmadan konuşması buyruluyordu. Sonra da, meseleyi Allah’ın hükmüne havale etmeleri gerektiğini söylemesi emrediliyordu.

قُلْ اَرُونِيَ الَّذِينَ اَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَكَٓاءَ كَلَّاۜ بَلْ هُوَ اللّٰهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٧)

27. De ki: “O’na ortak saydığınız şu varlıkları bana gösterin de, (bakayım içlerinde kendisine ibadet edilmeyi gerçekten hak eden biri var mı?) Hayır hayır, böyle bir şeyin olması asla mümkün değildir! O Allah’tır, Azîz (izzet ve ululuk sahibidir, asla ortak kabul etmez ve buna ihtiyacı yoktur); Hakîm’dir (hikmeti ortak kabul etmeyi reddeder).

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٢٨)

28. (Ey Rasûlüm!) Biz, seni bütün insanlara, onları yanlış yollardan alıkoyman için, (iman edip salih işler yapanları af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici ve (her türlü dalâlet yollarına karşı ve bu dalâlet yollarında gidenleri ise) uyarıcı olarak gönderdik. Ama insanların çoğu bunu bilmemekte (ve risaletinin onlar için ne büyük bir nimet olduğunu idrak edememektedir).

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٩)

29. Ve (mü’minlere), “İddianızda doğru ve samimi iseniz, mutlaka gelecek deyip durduğunuz şu Kıyamet ne zaman?” demektedirler.

قُلْ لَكُمْ مِيعَادُ يَوْمٍ لَا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ۟ (٣٠)

30. De: “Sizin için tayin edilmiş öyle bir gün var ki, ne o günden bir an öte geçebilir (bir an daha fazla dünyada kalabilirsiniz), ne de o günü bir an öne alabilirsiniz.”

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۨ الْقَوْلَۚ يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ (٣١)

31. Küfürde ısrar edenler, “Bu Kur’ân’a asla inanmayız, ondan önce indirilen (kitaplara da) inanmayız.” diyorlar. Sen o zalimleri bir de Rabbilerinin huzuruna getirildiklerinde görsen: birbirlerine laf yetiştirirler. Dünyada iken ezilip sömürülmelerine ses çıkarmayan ve zillet içinde diğerlerine itaat edenler, üzerlerinde haksız yere hakimiyet kurup onları ezenlere, “Eğer siz olmasaydınız, biz hiç kuşkusuz iman ederdik.” derler.

قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُٓوا اَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدٰى بَعْدَ اِذْ جَٓاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ (٣٢)

32. Diğerleri üzerinde haksız yere hakimiyet kurup onları ezenler ise, zillet içinde onlara itaat eden ezilmişlere, “Hidayet size geldikten sonra biz mi sizi ondan geri çevirdik? Hayır, asıl siz kendiniz günahkâr suçlulardınız.” diye cevap verirler.

وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اِذْ تَأْمُرُونَنَٓا اَنْ نَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَنَجْعَلَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۜ وَجَعَلْنَا الْاَغْلَالَ فِ۪ٓي اَعْنَاقِ الَّذِينَ كَفَرُواۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٣٣)

33. Bu defa, ezilmişler ezenlere, “Hiç de öyle değil. İşiniz gücünüz, (gerçeğin yayılmasını ve bizim onu kabul etmemizi engellemek için) gece gündüz dolap çevirmekti: Allah gerçeğini örtmemiz ve O’na ortaklar, denkler tanımamız için bize baskı üstüne baskı yapıyordunuz.” derler. Derken azapla karşı karşıya gelince (şok içinde) pişmanlıklarını bile dile getiremezler. Küfür içinde ölmüş olanların boyunlarına bukağılar geçirir (ve onları sürekli Ateş’te tutarız). Yoksa, (dünyada) yapıp durduklarından başka bir şeyle mi cezalandırılacaklardı?

وَمَٓا اَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ (٣٤)

34. Ne zaman Biz bir memlekete bir uyarıcı göndermişsek, oranın hiçbir ölçü ve kural tanımadan ve hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşan önde gelenleri, mutlaka uyarıcılara, “Bakın, sizle gönderilen o Mesaj’ı biz kesinlikle ret ve inkâr ediyoruz!” diye karşı çıkmışlardır.

وَقَالُوا نَحْنُ اَكْثَرُ اَمْوَالًا وَاَوْلَادًاۙ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ (٣٥)

35. Üstelik, “Bizim malımız da, evlâdımız da sizinkinden daha fazla (sizden daha güçlüyüz). Biz, öyle azap falan da görecek değiliz!” demişlerdir.

قُلْ اِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟ (٣٦)

36. De ki: “Rabbim rızkı kime dilerse ona bol verir, kimi dilerse ona da kısar ve ölçülü verir. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.”

وَمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًاۘ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَزَٓاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ (٣٧)

37.Kaldı ki, sizi Bize yaklaştıracak olan ne mallarınızdır, ne de evlâdınızdır; ancak iman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlardır (ki, nezdimizde yakınlık bulurlar). O kutlu insanlar için yaptıkları bu güzel işlerden dolayı kat kat mükâfat vardır ve onlar, Cennet’in yüksek köşklerinde güven ve huzur içinde olacaklardır.

وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِ۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ (٣٨)

38. Âyetlerimiz aleyhinde, onlar insanlar tarafından kabul görmesin ve neticesiz kalsın diye koşturup duranlar ise, öyleleri derdest edilip getirilecek ve azabın orta yerine bırakılacaklardır.

قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُۜ وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (٣٩)

39. De ki: “Rabbim rızkı kimi dilerse ona bol verir, kimi de dilerse ona kısar ve ölçülü verir. Siz hayır yolunda ne harcarsanız, Allah, (dünyada veya Âhiret’te veya her ikisinde) onun yerini doldurur. O, her zaman en hayırlı rızk veren ve rızk vermede nihaî mertebede hayır sahibi olandır.”

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 65 kez okundu