34.Sebe Sûresi [40-54]
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ (٤٠)
40. O, (âyetlerimize karşı mücadele verenleri ve melekler dahil ilâhlaştırdıkları) her şeyi, herkesi günü gelince bir araya toplayacak, sonra da meleklere, “Şunlar, (bilginiz ve rızanız dahilinde mi) size tapıyorlardı?” diye soracaktır.
قَالُوا سُبْحَانَكَ اَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْۚ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّۚ اَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ (٤١)
41. Melekler, “Tesbih ederiz Seni, Sen Kendisi’ne ibadet edilmede ortakları olmaktan mutlak münezzehsin. Bizim sahibimiz, koruyucumuz, ma’budumuz ancak Sen’sin; bizim onlarla bu manâda hiçbir münasebetimiz olamaz ve olmamıştır.” diyeceklerdir. Hayır, onlar (meleklere de değil,) aslında cinlere tapıyorlardı; çoğu, gerçekten onların mü’miniydi. (*)
~Açıklama~
(*) Putperestlerin çoğu, kendilerinden yardım umulan iyi ruhlar olarak gördükleri meleklere ve kendilerinden korunmak için kötü ruhlar olarak gördükleri cinlere taparlardı. Fakat zamanla cinlerin etkisine giriyor ve meleklere tapıyoruz derken de aslında, cinlerin tesirinde hareket ettiklerinden cinlere tapıyorlardı. Pek çoğu cinlere ilâhlık da atfediyorlardı, çünkü onları kendiliklerinden zarar verebilen, dolayısıyla kendilerinden korunulması gereken güçte varlıklar olarak telâkki ediyorlardı.
فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَفْعًا وَلَا ضَرًّاۜ وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ (٤٢)
42. Bugün (artık her şey ortada); birbiriniz üzerinde, karşılıklı olarak birbirinize yardım edebilecek veya zarar verebilecek ne gücünüz var, ne de yetkiniz.” (Allah’a ortaklar tanımakla en büyük zulmü işlemiş bulunan) o zalimlere, “Tadın (dünyada iken) sürekli yalanladığınız Ateş azabını!” deriz.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ يُرِيدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ وَقَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ مُفْتَرًىۜ وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (٤٣)
43. Kendilerine âyetlerimiz apaçık deliller halinde okunup tebliğ edildiğinde (müşrikler), (Allah Rasûlü’nü işaret edip,) “Bu var ya,” diyorlar, “bu, sizi atalarınızın ibadet ettiği ilâhlarınızdan alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değil!” Bununla da kalmıyor, “O okuduğu da ancak bir yalan, (Allah’a karşı) bir iftira!” diyorlar. O küfürde saplanıp kalmış olanlar, gerçek (bütün açıklığıyla) kendilerine gelince “Bu,” diyorlar, “başka değil, apaçık bir sihir.”
وَمَٓا اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَٓا اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِنْ نَذِيرٍۜ (٤٤)
44. Biz onlara daha önce, okuyup mütalâa ettikleri bir kitap vermedik (ki, Kitabın ne olduğunu bilip de Kur’ân hakkında “Bu bir yalan, bir sihir!” diyebilsinler). Onlara senden önce bir uyarıcı da göndermedik (ki, seni bir yalancı, bir sihirbaz olmakla suçlayabilsinler).
وَكَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۙ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَٓا اٰتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُلِي۠ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ۟ (٤٥)
45. Kendilerinden önceki inkârcı topluluklar da gerçeği yalanlamışlardı. Bunlar, onlara verdiğimiz güç ve kuvvetin onda birine bile ulaşmış değiller. Onlar, kendilerine gönderilen rasûllerimizi yalanladıklarında (kendilerini öyle cezalandırdık ki,) görsünler Benim reddedişim, tanımayışım nasıl olurmuş!
قُلْ اِنَّمَٓا اَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍۚ اَنْ تَقُومُوا لِلّٰهِ مَثْنٰى وَفُرَادٰى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا۠ مَا بِصَاحِبِكُمْ مِنْ جِنَّةٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ (٤٦)
46. De ki: “Size tek bir şey tavsiye ediyorum: Kendinizi toparlayın, ister ikişer kişi halinde, isterse tek tek Allah için şöyle bir kenara çekilin (ve bütün önyargılarınızı bir tarafa bırakıp,) samimi ve ciddi olarak düşünün. Sizin arkadaşınızda delilikten eser yoktur. O, çok çetin bir azaptan önce sizi uyarmak için gelmiş bir peygamberden başkası değildir.”
قُلْ مَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٤٧)
47. De ki: “Bu yaptığımın karşılığında sizden bir ücret de talep etmiyorum. (Talep edeceğimi düşündüğünüz ne varsa,) hepsi sizindir. Benim ücretimi verecek olan ancak Allah’tır. Ve O, her şeye tam olarak şahittir.”
قُلْ اِنَّ رَبِّي يَقْذِفُ بِالْحَقِّۚ عَلَّامُ الْغُيُوبِ (٤٨)
48. De ki: “Benim Rabbim gerçeği gönderir, yerli yerine koyar (ve onu bâtılın başında patlatır). O, bütün gizlilikleri, insan duyularının ve zaman, mekân, madde sınırlarının ötesinde kalan her şeyi hakkıyla bilendir.”
قُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُعِيدُ (٤٩)
49. De ki: “Hak geldi ve bütün açıklığıyla kendisini ortaya koydu. Artık, (takipçileri canlı tutmaya çalışsa da) bâtılın yapacağı yeni bir şey olmadığı gibi, geçmişi geri getirebilecek de değildir.”
قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْسِيۚ وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوحِ۪ٓي اِلَيَّ رَبِّيۜ اِنَّهُ سَمِيعٌ قَرِيبٌ (٥٠)
50. De ki: “Eğer ben yanlış bir yola sapmışsam, ancak nefsimin itmesiyle ve kendi aleyhime olarak sapmışımdır. Ama hidayeti tabiatım haline getirmişsem, bu ise, Rabbimin bana vahyetmekte olduğu gerçekler sayesindedir. O, her şeyi hakkıyla işitendir, kullarına pek yakındır.”
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍۙ (٥١)
51. Onları ölüm korkusuyla çırpınırken bir görsen; ama artık kurtuluş ve geri dönüş yoktur; çok yakın bir mevkiden yakalanmışlardır. (*)
~Açıklama~
(*) Âyetin son bölümü, önceki âyette ifade buyrulan, Cenab–ı Allah’ın kullarına hem de sonsuzca ve kendilerinden daha yakın olmasıyla münasebettardır. Bir canlının ölüm ânında Allah tarafından bizzat kendi içinden yakalandığını ifade buyurmaktadır.
وَقَالُٓوا اٰمَنَّا بِهِ۪ۚ وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍۚ (٥٢)
52. İş işten geçtikten sonra, “Ona (Kur’ân’a) inandık!” derler. Ama, bu kadar uzak bir mevkiden imana ve kurtuluşa ulaşmayı artık nasıl ümit edebilirler ki?! (*)
~Açıklama~
(*) Ölüm ânında insanın dünya ile münasebeti neredeyse kesilmiş olup, o artık dünyaya çok uzak, Âhiret’e ise çok yakındır. Gayrı geriye dönüş de yoktur ve iş işten geçmiş bulunmaktadır. Âyet, bu gerçekten başka, bir kâfirin imandan uzaklığını da ima etmektedir.
وَقَدْ كَفَرُوا بِهِ مِنْ قَبْلُۚ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ (٥٣)
53. Gerçek şu ki, onu önceden, (inanmaları gereken zamanda) inkâr etmişlerdi; ve çok uzak bir mevkiden, tamamen gayb olan (Âhiret’e) atıp tutuyorlardı. (*)
~Açıklama~
(*) Bu ifade de, insanın ölüm ve Âhiret’e intikali esnasında artık dünyadan çok uzak olduğuna ve inkârcıların dünyada iken de Âhiret’ten çok uzak bulunduklarına işaret etmektedir. Aradaki bu mesafe küfür ile Âhiret arasındaki mesafedir ve bizzat küfürden kaynaklanmaktadır.
وَحِيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُرِيبٍ (٥٤)
54. Artık, tıpkı daha önce ölen ve kendileriyle aynı inancı paylaşan herkese yapıldığı gibi, onlarla (dünyada iken) arzu ve iştah duyup peşlerinden koştukları şeyler arasına bir set çekilmiştir. Ümitsiz bir şüphenin içinde bocalayıp duruyorlardı onlar.
***
35.Fâtır Sûresi [1/45]
İslâmî tebliğin Mekke döneminin ortalarında inmiş olan ve 45 âyetten oluşan bu sûre, ismini ilk âyetinde geçen ve Cenab–ı Allah’ın bir ismi olan Fâtır (Yokken ortaya çıkarıp, bir sistem veren) kelimesinden alır. Bir ismi de Melâike Sûresi’dir. Cenab-ı Allah’ın mutlak birliği, Âhiret ve Peygamber Efendimiz’in risaleti üzerinde durur. İmanın bu üç önemli esasıyla ilgili deliller serdeder ve ayrıca Cenab-ı Hakk’ın nimetlerine dikkat çeker.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلًا اُولِ۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)
1. Bütün hamd, (içlerindeki ve aralarındaki bütün varlıklarla beraber) gökleri ve yeri yoktan ortaya çıkarıp, onlara değişmez bir sistem veren ve iki, üç, dört (ve daha fazla) kanatlara sahip bulunan melekleri (emirlerini yerlerine ileten) elçiler yapan Allah içindir. (*) O, yaratmada dilediği ölçüde artırmaya gider ve yaratıklarına dilediği kadar fazla özellikler de verir. (**) Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
~Açıklama~
(*) Meleklerin varlığı ve Allah’ın emirleriyle ilgili elçilikleri için bkn: Bakara Sûresi/2, not: 30, 35-36, 40; 39; Hûd Sûresi/11: 83, not: 20; Hıcr Sûresi/15: 27, not: 6.
Meleklerin kanatlarından kasıt, onların hızı, güç ve kabiliyetleri, yaptıkları işler, gördükleri vazifeler olsa gerektir. Sonra, onlar dört kanatla sınırlı da değillerdir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Mirac esnasında Hz. Cebrail’i (a.s.) 600 kanadıyla gördüğünü ve Cebrail’in kendisine Hz. İsrafil’in 12.000 kanadı olup, bunlardan sadece bir tanesinin göklerle yer arasındaki boşluğu doldurduğunu söylediğini beyan buyurur. (Kurtubî, El-Camiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, ilgili âyetin tefsiri.)
(**) Yani, yaratma işi sürekli devam etmekte olup, çerçeve, kapsam, çeşitlilik ve sayı olarak da devamlı artmaktadır. Ayrıca Allah (c.c.), sadece bir gayenin yerine gelmesi için yaratmaz, kemâl için de yaratır. Bu sebeple de O, yarattığını en güzel, mükemmel ve yaratılma gayesini en iyi yerine getirecek şekilde ve özelliklerde yaratır.
مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢)
2. Eğer Allah insanlar için bir rahmet kapısı açmışsa, o rahmetin insanlara ulaşmasını engelleyecek hiçbir güç yoktur. Aynı şekilde, eğer rahmetinin kapısını kaparsa, bu defa artık o rahmeti gönderecek hiçbir güç de yoktur. O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۜ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ (٣)
3. Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın ve onların üzerinde düşünün. Allah’tan başka, sizi gökten ve yerden rızıklandıran, rızıklandırabilecek bir başka yaratıcı var mıdır? O’ndan başka bir ilâh yoktur. Gerçek bu iken, nasıl oluyor da yanlış yollara çekiliyor ve bâtıl iddialar peşinde koşuyorsunuz?
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ (٤)
4. (Ey Rasûlüm,) eğer (Mesajın itibariyle) seni yalanlıyorlarsa (üzülme, bu ilk değil), senden önceki rasûller de yalanlanmıştı. Bütün işler neticede varır Allah’a dayanır ve O, neye hükmederse o olur.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ (٥)
5. Ey insanlar! Allah’ın (Kıyamet ve Âhiret’le ilgili) va’di elbette haktır. Bu bakımdan, dünya hayatı sizi sakın ola ki aldatmasın! Yine sakın ola ki, (o çok hilekâr şeytan dahil), aldatanlar da sizi Allah hakkında (yanlış bilgi, yanlış inanç ve yanlış yaklaşımlarla) aldatmasın.
اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّاۜ اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّعِيرِۜ (٦)
6. Şüphe yok ki şeytan, sizin için (sinsi ve hileleri çok) bir düşmandır, öyleyse siz de onu düşman edinin. Onun taraftarlarına olan daveti, neticede Alevli Ateş’in yoldaşları olsunlar diyedir.
اَلَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌۜ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَبِيرٌ۟ (٧)
7. O küfürde saplanıp kalmışlar için çok çetin bir azap vardır. İman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlara gelince, onları bekleyen, (sürpriz karşılıklarla dolu) bir bağışlanma ve büyük bir mükâfattır.
اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِهِ فَرَاٰهُ حَسَنًاۜ فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَٓاءُۘ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ (٨)
8. Yaptığı kötü işler kendisine süslenip püslenen ve onları da gerçekten güzel gören bir kişi, hiç (Allah’ın yolunda giden kimse gibi olur mu)? Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi dilerse onu da doğru yola iletir. (*) Bu bakımdan, o inkârcılar için inanmıyorlar diye bu kadar kederlenip kendini perişan etme! Onlar ne yapıyorlarsa, Allah hepsini hakkıyla bilmektedir.
~Açıklama~
(*) Cenab-ı Allah’ın dileme manâsında bir Meşieti bir de İradesi vardır. Meşieti, bir bakıma O’nun İlminin unvanı gibidir. Yani her şey Allah’ın ezelî İlminde bir nokta gibi olduğu için, O insanların hangi sebeple neyi nasıl yapacaklarını da bilir ve onu (ezelde) o şekilde diler. İşte bu, O’nun Meşietidir. İradesi ise, kullarından yapılması ve yapılmaması gereken işler konusundaki dilemesidir. Bu sebeple, daha önce zaman zaman açıklandığı gibi, âyetteki Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi dilerse onu da doğru yola iletir cümlesinin bir manâsı, kendi iradesiyle şeytanın, nefsinin, arzularının, menfaatlerinin, kibrinin, zulmünün tesirinde sapmayı dileyen ve ona göre davranan kişiyi Allah sapmaya bırakır; buna karşılık, yine iradesiyle şeytana ve nefsine karşı mücadele verip, Allah’ın çağrısına uyan kişiyi ise doğru yola iletir demektir. Yani Allah (c.c.), kullarının tercihlerini (önceden) bilir ve (sonra da) onların davranışlarını yaratır.
وَاللّٰهُ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ اِلٰى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَحْيَيْنَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ كَذٰلِكَ النُّشُورُ (٩)
9. Allah O’dur ki, rüzgârları salar, onlar da bulutları harekete geçirir ve Biz o bulutları ölü bir beldeye sevk ederiz de, neticede ölmüş olan yeri (bulutlardan inen yağmurla) diriltiriz. Öldükten sonra dirilme de işte böyledir.
مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًاۜ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُۜ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌۜ وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ (١٠)
10. Kim izzet istiyorsa, izzet bütünüyle Allah’ındır (ve dolayısıyla onu Allah’tan istemelidir). (İzzet sebebi) pak söz O’na yükselir ve meşrû, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik aksiyon o sözü yükseltir. (*) Buna karşılık, sürekli kötülük düşünüp kötülük tuzakları kuranlar için ise çetin bir azap vardır. Onların kurdukları bütün tuzaklar boşa gitmeye mahkûmdur.
~Açıklama~
(*) Pak söz, her şeyden önce Tevhid Kelimesi, yani Lâ ilâhe illallah ilanıdır.
Diğer iman esaslarını da bu şekilde ilan etme ve bütün diğer pak sözler, bu kelime üzerine oturur. Bu kelime ve benzer pak sözleri sadece söyleme, onların gerektirdiği aksiyon (amel) olmazsa, söze sözün gerektirdiği davranış eşlik etmezse, sadece ağızdan çıkan ve iddia niteliğindeki sözün Allah katında fazla bir değeri olmaz. Ancak böyle sözle birlikte yerinde aksiyondur ki, Allah katında kabul görür ve yemişini her dem veren birer pak ağaç halini alır (İbrahim Sûresi/14: 25). Dille ifade edilen iman da, bu şekilde onun gerektirdiği aksiyonla, davranışlarla kalbde kökleşip, meyvesini veren gerçek iman olur.
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ اَزْوَاجًاۜ وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِهِ۪ۜ وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ۪ٓ اِلَّا فِي كِتَابٍۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرٌ (١١)
11. Allah, sizi(n ilk babanızı) topraktan yarattı (ve her birinizi yine temel malzeme olarak) topraktan, sonra (anneye ve babaya ait) bir(kaç) damla sıvıdan yaratmakta, sonra da sizi erkek veya dişi kılıp, birbirinize eşler yapmaktadır. Bir dişi, O’nun bilgisi dışında ne hamile kalır, ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilip onun uzun bir hayat sürmesi de veya kısa bir ömür takdir edilip kısa bir hayat sürmesi de mutlaka bir Kitap’ta kayıtlıdır. Bütün bunlar, Allah için pek kolaydır.
وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِۗ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِغٌ شَرَابُهُ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۜ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢)
12. (Her ikisi su ile dolu da olsa,) iki deniz (veya büyük su kütlesi) birbirinin aynısı olmuyor: berikinin suyu tatlıdır ve içilebilir, boğazdan afiyetle geçiverir; diğerininki ise tuzludur ve acı tat verir. Bununla birlikte her birinden taptaze et yiyebilir ve takınacak (inci, mercan gibi) süs eşyası çıkarabilirsiniz. Allah’ın lütfu u ihsanından nasibinizi aramak için gemilerin suları yarıp gittiğini görürsün. Umulur ki, bütün bu nimetlere şükredersiniz. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân, daha başka bazı âyetlerinde iki deniz veya büyük su kütlelerine dikkat çeker (ör., Furkan Sûresi/25: 53). Kâinatın temel maddesi de esir denilen su gibi akıcı bir madde olup (bkn: Hûd Sûresi/11, not 2; Fussılet Sûresi/41, not 3), kâinattaki her şey de dört temel elementten oluşur: hidrojen, oksijen, karbon ve nitrojen.
Kaynaktaki bu basitliğe rağmen, neredeyse sonsuz çeşitlilikte varlık vardır kâinatta. Ayrıca, insan temelde topraktan yaratılmaktadır. Her bir insanın biyolojik menşei olan erkek spermi ile kadın sıvısı ve yumurtasının kendilerinden oluştuğu temel maddeler de aynıdır. Yani, erkek de kadın da aynı yiyeceklerle beslenmektedir. Ama her bir insan, diğerlerinden dünya kadar farklı ve her bir insan başlı başına bir âlemdir. Temel birliğe rağmen bu sonsuzca farklılaşma açıkça Cenab–ı Allah’ı, O’nun mutlak iradesini göstermektedir ve şüphesiz büyük hikmetler ihtiva etmektedir.
يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۙ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْرِي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِيرٍۜ (١٣)
13. O, geceyi gündüze katmakta, gündüzü de geceye katmakta (ve onları uzatıp kısaltmaktadır); güneşi ve ayı da (sizin hizmetinizde) emrine boyun eğdirmiş olup, (onlar ve onlar gibi) her bir gezegen, kendileri için takdir edilmiş son âna kadar (sema okyanusunda) akıp gitmektedir. İşte bütün bunları yapan, Rabbiniz olan Allah’tır; her şeyin mutlak mülkiyeti ve mutlak hakimiyeti O’nundur. O’ndan başka ilâh diye edinip kendilerine yalvardıklarınız ise, bir çekirdek zarına bile mâlik ve hakim değildirler.
اِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَٓاءَكُمْۚ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْۜ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْۜ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ۟ (١٤)
14. Siz onlara dua edip yalvarsanız da, onlar duanızı işitmezler. Diyelim ki işittiler, ama duanıza karşılık veremezler. Kıyamet Günü’nde de, sizin onları Allah’a ortak tanımış olmanızı reddederler. Başka kimse, size her şeyden hakkıyla haberdar olan (Rabbiniz) gibi gerçeği iletemez ve anlatamaz.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (١٥)
15. Ey insanlar! Allah karşısında siz hepiniz yoksulsunuz ve O’na muhtaçsınız. Allah ise mutlak, sonsuz ve hiç eksilmez servet sahibidir, hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç değildir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır. (*)
~Açıklama~
(*) Kuvvet O’nun biz güçlüyüz;
O’nun nâmıyla ünlüyüz,
Zirveler aşar yürürüz,
Zorluklar âsandır bize…
Malımız yok pek ganîyiz,
O’nun ile olduk aziz;
Tefekkürdür mesleğimiz,
Yaş kuru irfandır bize.
(Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1: 227)
Fakrın (yoksulluğun ve bunu kabulün, itirafın) seni Allah’ın Rahmân ismine ulaştırır, O’nunla tükenmez bir hazine bulursun. Aczin ise Kadîr ismine ulaştırır, bununla kuvvetin gerçek kaynağını bulursun. Varlığının temelde yokluğunu ve onun kendinden olmadığını kabul ve itirafta yattığını idrakle nefsini arıtırsın; buna karşılık, kendini var ve varlığını da kendinden bilmekle en karanlık yokluk çukuruna düşersin. Hakikî Yaratıcı’yı görmeyerek kendi şahsî varlığına güvenecek olursan, geçici ve ateş böceği mesabesindeki şahsî varlığın sonsuz yokluk karanlığında boğulur gider. Ama gururu ve enaniyeti bırakır ve kendinin sadece Yaratıcı için bir ayna olduğunu kabullenirsen, bu defa sonsuz varlığa erersin. İsimlerinin tecellileri her şeyin var olmasına sebep olan Vâcibü’l-Vücûd’u (varlığı mutlak gerekli ve kendinden Zât’ı) bulan, her şeyi bulmuş demektir. (Sözler, “26. Söz”, 637–638)
اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍۚ (١٦)
16. Eğer O dilerse, (yaratmaktaki maksadının yerine gelmesi için) sizi ortadan kaldırır ve yerinize (yoksulluğunun şuuruna varıp Allah’a yönelecek, varlık ve zenginliğinin ancak O’nunla mümkün bulunduğunu kavrayacak) yeni bir nesil getirir.
وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزِيزٍ (١٧)
17. Bunu yapmak, Allah için hiç de zor değildir.
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِهِ۪ۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصِيرُ (١٨)
18. Kimse, bir başkasının suç (ve günah) yükünü çekmez ve onunla yargılanmaz. Eğer kendi (günah) yükünün altında ezilen biri onu taşımak için bir başkasını yardıma çağıracak olsa, bu bir başkası, isterse diğerinin yakını olsun, o yükten en küçük bir ağırlığı bile taşımaz. (*) Sen ancak, O’nu görmedikleri halde Rabbilerine karşı saygıyla ürperen ve bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namaz kılanları uyarabilirsin, (uyarıların ancak onlar üzerinde istenen tesiri gösterebilir). Kim (yanlış kabul, yanlış inanç ve günahlardan) arınırsa, ancak kendi iyiliğine olarak arınır. Zaten sonunda herkesin dönüşü de Allah’adır.
~Açıklama~
(*) Kimse başkasının suçundan sorumlu tutulamayacağı gibi, yine kimse istese de başkasının günahını üzerine alamaz. Bu, hem Din (ve hukuk) açısından böyledir, hem de Âhiret’te herkes kendi başının derdine düşeceği için böyledir. Dolayısıyla, herkesin dünyaya Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yasak meyveden yemiş olmalarının günahıyla geldiği şeklindeki ilk günah inancı, Din (ve suçun şahsîliğini temel bir prensip olarak kabul eden hukuk) açısından yersizdir, temelsizdir. Bu sebeple, Hz. İsa’nın –haşa– Allah’ın oğlu olarak, bütün insanların bu ilk–aslî günahtan temizlenmesi için çarmıhta can verdiği şeklindeki kefaret inancı da Din (ve hukukun) temel düsturlarına bütünüyle aykırıdır. Kaldı ki, Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı yasak meyveden yemeğe Allah zorlamamıştır ki, bütün insanlara geçen bu günahın temizlenmesi için beşerî bir oğul olarak ortaya çıksın veya Kendinden böyle bir oğul üretip, Kendisi’ni veya oğlunu işkencelere ve geçici de olsa ölüme mahkûm etsin. Böyle bir inanç ayrıca, bizzat Cenab–ı Allah’ın, İlâhî Din’in öğrettiği İlâh kavramıyla da asla bağdaşmamaktadır.
وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَصِيرُۙ (١٩)
19. Bir değildir görmeyenle gören,
وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُۙ (٢٠)
20. Karanlıklarla aydınlık,
وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُۚ (٢١)
21. Gölgelikle yakıcı sıcak;
وَمَا يَسْتَوِي الْاَحْيَٓاءُ وَلَا الْاَمْوَاتُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٢٢)
22. Ve dirilerle ölüler de bir değildir. Allah, (Mesajını) kimi dilerse ona işittirir; sen, kabirdekilere işittirebilecek değilsin. (*)
~Açıklama~
(*) 19–22’nci âyetlerdeki karşılaştırmalar, temelde iman ile küfür ve mü’minlerle kâfirler arasındadır. İman görme, basiret, ışık veya aydınlık, ilim, hayat veya canlılık ve iç huzuru, küfür ise körlük, kat kat karanlık, cehalet, ölü olma ve hem fert hem toplum için yangın demektir.
اِنْ اَنْتَ اِلَّا نَذِيرٌ (٢٣)
23. Sen, ancak bir uyarıcısın (ve insanların hidayetinden sorumlu da değilsin).
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًاۜ وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ (٢٤)
24. Biz seni, gerçeğin ta kendisiyle ve (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarıyla, bu yolların sonuçlarına karşı ise) uyarıcı olarak gönderdik. Zaten içlerinde bir uyarıcı bulunmamış hiçbir toplum yoktur.
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ (٢٥)
25. Eğer (Mesajın itibariyle) seni yalanlıyorlarsa, gerçek şu ki, onlardan önceki toplumlar da (kendilerine gönderilen rasûlleri) yalanlamıştı. Rasûller, onlara (risaletlerinin ve tebliğ edecekleri hakikatin) apaçık delilleri, (hikmet ve tavsiye yüklü) Sayfalar ve ahkâm ihtiva edip (zihinleri, kalbleri ve insanların yolunu) aydınlatan Kitap’la gelmişlerdi. (*)
~Açıklama~
(*) Yani, bazı rasûller Sayfalar’la (Suhuf), bazıları, (Hz. Davud’un Zeburu gibi) hikmet ve tavsiye yüklü bir Kitap’la gelirken, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Peygamber Efendimiz’e ise marifet, hikmet ve tavsiyelerin yanısıra şeriat da ihtiva eden Kitap verilmiştir.
ثُمَّ اَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ۟ (٢٦)
26. Sonunda, küfürde diretenleri kıskıvrak yakaladım. Görsünler bakalım Benim reddedişim, tanımayışım nasıl olurmuş!
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهَاۜ وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ (٢٧)
27. Görmez misin ki, Allah gök tarafından bir su indirir de, onunla renk renk (ve farklı türde, tatları farklı) ürünler çıkarır, meyveler bitiririz. Ve dağlarda da (toprağın rengine ve bitki örtüsüne göre) beyaz, kırmızı ve daha farklı renklerde, bu arada simsiyah yollar vardır.
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ (٢٨)
28. İnsanlar, dağlardaki hayvanlar ve evde beslenen büyük–küçük baş hayvanlar da aynı şekilde farklı renklerdedir. Gerçek şu ki, kulları içinde Allah karşısında ancak âlimler saygıyla ürperir. (*) Allah, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir, Ğafûr (bağışlaması pek bol olan)dır.
~Açıklama~
(*) Âyet, çok önemli bir gerçeğe parmak basmaktadır. Ancak hiçbir ön yargı, ideolojik veya daha başka saplantısı olmayan insanlar gerçekten ilim sahibi ve gerçeğin ilmine sahip, yani âlim olabilirler. Bunun göstergesi ise, Allah’a samimi ve derinden iman ve O’na karşı derin saygı beslemek, eserleri karşısında ürpertiyle kendinden geçmektir. Ancak böyle olanlardır ki, yaratılış kitabını doğru okuyabilir, âyetlerde anlatılan yaratılış vakıalarının gerçek anlamını derinden kavrayabilir ve Allah karşısında hep saygı duydukları gibi, içten O’na ibadet arzu ve ihtiyacı da hissederler.
اِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ (٢٩)
29. Allah’ın Kitabı’nı gerektiği gibi okuyan (ve dolayısıyla O’na tesbih, tahmid, tekbir ve tehlilde bulunan), (*) namazı bütün şartlarına riayet ederek, aksatmadan ve vaktinde kılan ve kendilerine rızk olarak ne lütfetmişsek, onun bir miktarını gizli ve açık (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verenler, asla zarar etmeyecek bir ticaret umabilirler.
~Açıklama~
(*) Tesbih, Allah’ın her türlü noksanlıktan, eksiklikten, yaratılmışlara ait doğma, üreme, ölme, ihtiyaç hissetme gibi özelliklerden ve ortakları bulunmaktan mutlak münezzeh olduğunu kabul ve ikrar etmektir. Kısaca, Allah ne değildir, ne olamaz, bunu bilmek ve ilân etmektir.
Tahmid, Allah’ın bütün kemal sıfatlarına sahip Allah olduğu için hamde, senâya, ibadete lâyık olduğunu ve O’na hamd, senâ ve ibadet edilmesi gerektiğini kabul ve ikrardır. Bir başka ifadeyle, Allah’ı müsbet (sübutî) sıfatlarıyla tanımak, O’nu bu sıfatlarla anmak, yani O’nun nasıl bir İlâh ve Rab olduğunu bilip, O’nu öyle tanıyıp öyle anmaktır. Tekbir, Allah’ın bizim idrakimizin ötesinde ve sonsuz büyüklüğünü, O’nun karşısında başka hiçbir büyüğün olamayacağını, bizim hayal ve tasavvurumuzda O’nun hakkında ne canlanırsa, O’nun bütün bu tasavvur ve tahayyüllerin sonsuzca ötesinde olduğunu kabul ve ilan etmektir.
Tehlil ise, O’nun mutlak birliğini, O’ndan başka hiçbir ilâh ve ma’bud olamayacağını kabul ve ilandır. Namazdan sonra tesbihatta Subhânellah, Elhamdü lillâh, Allahü ekber, Lâ ilâhe illallah derken, işte bunları ilan ederiz.
لِيُوَفِّيَهُمْ اُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ (٣٠)
30. Çünkü Allah onlara mükâfatlarını eksiksiz vereceği gibi, lütf u ihsanından daha fazlasını da bahşedecektir. Allah, Ğafûr (bağışlaması pek bol olan)dır, Şekûr (her güzel iş ve davranışın karşılığını bol bol veren)dir.
وَالَّذِ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ (٣١)
31. Sana vahyettiğimiz bu Kitap gerçeğin ta kendisidir ve ondan önce gönderilen Kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik etmektedir. Allah, hiç şüphesiz kullarının her halinden hakkıyla haberdardır ve onları görmektedir.
ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَاۚ فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ۪ۚ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۚ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُۜ (٣٢)
32. (Resul’den sonra) Kitabı, kullarımız içinden seçtiğimiz bazılarına miras olarak bıraktık (ki, onu korusun, öğretsin ve günlük hayatta hem uygulayıp, hem de uygulatsınlar). Ama bu kullarımız içinde (bu veraset misyonunu hakkıyla yerine getiremeyerek ve günahlara girerek) kendi öz canlarına zulmedenler vardır; onların içinde ancak orta bir yol izleyebilenler vardır; onların içinde Allah’ın izniyle muvaffak oldukları hayırlı işler sebebiyle en önde koşanlar vardır. İşte büyük lütuf, (Kitaba olan) bu (veraset)tir.
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬اۚ وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ (٣٣)
33. (Onların mükâfatları,) sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleridir; o cennetlere girerler; orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler ve elbiseleri de ipektendir. (*)
~Açıklama~
(*) Bu Cennet giyim ve süslerinin izahı için bkn: Kehf Sûresi/18: 31, not 17.
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِ۪ٓي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَۜ اِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌۙ (٣٤)
34. Şöyle derler: “Bütün hamd, bizden artık her türlü üzüntüyü ve endişeyi gideren Allah içindir. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcıdır, her güzel iş ve davranışın karşılığını bol bol verendir.
اَلَّذِ۪ٓي اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ۚ لَا يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ (٣٥)
35. “O ki, bizi fazl u kereminden bu ebedî ikamet yurduna yerleştirdi. Burada artık bize ne yorgunluk dokunur, ne de usanç gelir.” (*)
~Açıklama~
(*) 32’nci âyetteki üç grup hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Kur’ân, genellikle insanları üç gruba ayırır: (Kalben kâfir olan) münafıklar dahil kâfirler, mü’minler ve mü’minler içinde sürekli hayır işleyip, en ön safta yer alanlar (Meselâ: Vâkıa Sûresi/56: 7–11). Bazı müfessirler, söz konusu 32’nci âyetteki gruplandırmanın aynı olduğunu, öz canlarına zulmedenlerle kâfir ve münafıkların, orta yol izleyenlerle iyilikleri günahlarına karışmış mü’minlerin, en önde koşanlarla ise Allah’a yakınlıkta en ön safta yer alan mü’minlerin kastedildiği görüşündedirler. Dolayısıyla, kendilerine sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri va’dedilenler, en önde koşanlardır.
Fakat, âyet Kitaba, Kur’ân’a veraset hakkındadır ve onu koruma, öğretme, uygulama ve uygulatma şeklinde Kur’ân hizmetinden (Maide Sûresi/5: 44) ve bu hizmet için hususî seçilmiş zatlardan söz etmektedir. Şu kadar ki, bu seçilmiş kullar da şüphesiz aynı kıratta, aynı derecede olamamaktadırlar ve değildirler. İçlerinden bazıları günahlarla ve veraset misyonunda ihmallerle kendilerine zulmetmekte, bazıları ancak orta bir yol izleyebilmekte ve fazla öne çıkamamakta, diğer bazıları ise, Allah’ın izniyle işledikleri hayırlar sebebiyle, yaptıkları hizmetlerle diğerlerini geride bırakmaktadır. Bununla birlikte, üç gruba da ayrılsalar, kendilerini Kur’ân hizmetine adayanlar, bu hizmette sadakatle devam ettikleri ve bu sadakat içinde Âhiret’e göçtükleri takdirde Allah hepsini bağışlayacak ve ebedîlik cennetlerine koyacaktır. Fakat her biri, Cennet’e ulaşıncaya kadar bütünüyle temizlenme ve ayrıca gelecekleri adına birtakım kederler, endişeler yaşayacak ve ceza niteliğinde bazı şeylere maruz kalacaklardır.
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, ümmetine Kur’ân’ı ve Ehl-i Beyt’ini bırakmıştır. (Müslim, “Fezâil-i Sahabe”, 37) Bu demektir ki, herkesten önce Ehl-i Beyt, Kur’ân’a hizmet edecektir ve hizmetle mükelleftir. Burada bir de müjde vardır ki, sadakat ve samimiyetle Kur’ân hizmetinde olanlar, Ehl-i Beyt’e kan bağıyla bağlı olmasalar da, manevî Ehl-i Beyt’ten sayılabilirler. Nitekim Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Selman-ı Farisî için bu manâda, “Selman bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” buyurmuşlardır (Canan, 12: 370).
وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَۚ لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَاۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي كُلَّ كَفُورٍۚ (٣٦)
36. Küfredenlere gelince, onlar için Cehennem ateşi vardır. Orada haklarında ölüm hükmü verilmez ki, ölüp (de azaptan kurtulsunlar). Çektikleri azaptan en küçük bir eksiltme ve hafifletme de olmaz. Biz, her inatçı nankör kâfiri işte böyle cezalandırırız.
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَاۚ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُۜ اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَٓاءَكُمُ النَّذِيرُۜ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ۟ (٣٧)
37. Orada yardım isteğiyle çığlık koparırlar: “Rabbimiz (derler)! Ne olur bizi çıkar ve dünyaya geri gönder de, daha önce işlediklerimizin tersine meşrû, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapalım!” “Size, düşünüp ders alacak kimsenin düşünüp ders alacağı (ve gereğini yapacağı) kadar bir ömür vermedik mi? Hem size, uyarıcı olarak peygamber de gelmişti. Şu halde, tadın azabı! Zalimlerin asla yardımcısı olmaz.”
اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٣٨)
38. Allah, göklerin ve yerin bütün gizliliklerini bilendir. Kuşkusuz O, göğüslerde yatan (bütün gizli düşünce, niyet ve inançlar)ı da hakkıyla bilir.
هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِۜ فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۜ وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلَّا مَقْتًاۚ وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ اِلَّا خَسَارًا (٣٩)
39. O ki, sizi yeryüzünde halifeler yaptı. (*) Artık kim nankörlükte bulunur ve inkâra saparsa, onun küfrü ancak kendi aleyhinedir. Kâfirlerin inkârı, Rabbileri nezdinde kendilerine rahmetten bütünüyle tardedilmekten başka bir şey arttırmaz. Kâfirlerin inkârı, onların sadece kayıp ve hüsranını arttırır.
~Açıklama~
(*) Halifelik konusunda bkn: Bakara Sûresi/2: 31, not 31.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ شُرَكَٓاءَكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۚ اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُۚ بَلْ اِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا اِلَّا غُرُورًا (٤٠)
40. De ki: “Bir baksanıza Allah’a ortak tutup, O’ndan başka ilâh diye yalvardığınız şu varlıklara! Yeryüzünde yarattıkları ne var, gösterin bana onun hangi parçasını yaratmışlar! Yoksa göklerin yaratılmasında ve idaresinde mi Allah’a ortaklıkları var?” Veya (Allah’a ortaklar koşan) şu insanlara Biz bir kitap vermişiz ve ondan aldıkları açık bir delile dayanıyorlar da mı, Allah’a ortaklar koşuyorlar? Hayır, hayır! Gerçek şu ki o zalimler, birbirlerini yalanlarla aldatmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar.
اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَاۚ وَلَئِنْ زَالَتَٓا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِه۪ۜ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا (٤١)
41.Gökleri ve yeri (hiç bir arızaya meydan vermeden) tutan ve yok olup gitmekten koruyan Allah’tır. Eğer yıkılıp gidecek olsalar (Allah onları bir defa yıkılmaya bırakmışsa), O’ndan başka onları koruyacak hiç kimse yoktur. (Eğer O, kullarının bunca zulmüne rağmen halâ onları ayakta tutuyorsa, bu şundandır ki) O, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır, bağışlaması pek boldur. (*)
~Açıklama~
(*) Eğer Allah, kullarının günahlarından dolayı onları hemen cezalandıracak olsaydı, şimdiye kadar yeryüzünde hayat çoktan bitmiş olurdu. Fakat O, onlara, kendilerini düzeltmeleri için süre tanır (Nahl Sûresi/16: 61). Burada belirtilmelidir ki, Allah’ın peygamberler gibi masum kulları için daha fazla terakki dilemesi dışında, insanların başına gelen her belâ, musibet, hastalık, genellikle onların günahları ve önemli hataları sebebiyledir. Şu kadar ki, kişi, Allah’a yakınlığı nisbetinde de musibetlere maruz kalır. Allah’a yakınlık, yakıcı ateştir. Bu sebeple, kişi ne kadar Allah’a yakınsa, O’nunla nasıl bir münasebet halkası hedeflemişse, kalbinin temayüllerine, aklına gelenlere ve hayallerine varıncaya kadar davranışlarına dikkat etmelidir. Ayrıca, kendilerini bütün Müslümanlar, insanlar için adamış ve kurban olmaya hazır öyle kimseler de vardır ki, Müslümanların, insanlığın başına gelecek musibetleri birer paratoner gibi üzerlerine çekerler. Normal şartlarda ve genelde, insanın başına gelenler bir ikaz niteliği de taşır. Eğer bir mü’min başına gelenlere itirazsız katlanır, sabreder ve halini de düzeltirse, başa her gelen belâ, musibet, hem günahlarının affına, hem de ona yeni sevap kapılarının açılmasına sebep olur. Mü’min, maruz kaldığı musibetleri günahlarına vermeli, başka mü’minlerin başlarına gelen musibetleri ise onların Allah katındaki yerleri ve dereceleriyle irtibatlandırmalıdır.
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَهُمْ نَذِيرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ نَذِيرٌ مَا زَادَهُمْ اِلَّا نُفُورًاۙ (٤٢)
42. Kendilerine uyarıcı olarak bir peygamber gelirse, Hak Din’e tâbi olmada daha önce (kendilerine aynı şekilde uyarıcı gelmiş olan) ümmetlerden daha ileride olacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ne var ki, bekledikleri uyarıcı gelince, bu, onların (Hak Din’e karşı) sadece nefretlerini arttırdı.
اِسْتِكْبَارًا فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِهِ۪ۜ فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّلِينَۚ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْدِيلًاۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْوِيلًا (٤٣)
43. Yeryüzünde büyüklük taslamakta, (uyarılara kulak asmayı) kibirlerine yedirememekte ve kötülük planları kurmaktadırlar. Ama kötülük planları, ancak onu kuranların ayağına dolanır. Yoksa, (benzeri planlar içinde olan ve neticede Allah’ın helâk ettiği) önceki topluluklar neyle karşılaşmışlarsa, onlar da aynı sonucu mu bekliyorlar? Allah’ın sünnetinde (toplumların hayatı için koyduğu kaideler, kanunlar bütününde ve onların davranışlarına mukabele tarzında) hiçbir değişiklik bulamazsın. Allah’ın sünnetinde hiçbir başkalık bulamazsın. (*)
~Açıklama~
(*) Yani, Allah’ın insanlara hangi inanç, tutum ve davranışları karşısında nasıl muamele edeceği bellidir ve değişmez. O, insanlar gibi değildir; yaptığında hata yoktur ve olamaz, dolayısıyla da hiçbir zaman –tabir caizse– fikir ve karar değiştirmez. O, daima doğru ve hikmetlerle dolu olanı yapar. Eğer O hükmünü icraya koymuşsa, buna kimse mani olamaz; hakkında hüküm icra edilen kimse de ondan kurtulamaz.
اَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ عَلِيمًا قَدِيرًا (٤٤)
44. Hiç yeryüzünde dolaşıp da, kendilerinden önce yaşamış (ve kendileri gibi davranmış) toplumların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar, bunlardan daha güçlü idiler. Ama ne göklerde ve ne de yerde Allah’ı engelleyebilecek hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla bilendir, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلٰى ظَهْرِهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا (٤٥)
45. Eğer Allah, insanları kazandıkları (işledikleri ve hesaplarına kaydolan) günahları sebebiyle hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, insanlara belli bir süre tanır. Bu süre sona erip de vadeleri gelince de, (herkese nasıl gerekiyorsa öyle muamelede bulunur). Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.
***
36.Yasin Sûresi [1-36]
83 âyetten oluşan bu sûre, İslâmî tebliğin Mekke döneminin ortalarında inmiştir. İsmini ilk âyetinden alır. Bazılarına göre, Yâ-Sîn’in manâsı “Ey insan!” demektir. Başlıca üzerinde durduğu konular Tevhid, Âhiret ve Nübüvvet’tir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu sûrenin Kur’ân’ın kalbi olduğunu buyurmuşlardır. O, ölü kalblere hayat verir; ölmek üzere olan insanın başında okunması da tavsiye edilmiştir.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
يٰسٓۜ (١)
1. Yâ-Sîn.
وَالْقُرْاٰنِ الْحَكِيمِۙ (٢)
2. Baştan sona hikmet yüklü Kur’ân’a andolsun ki,
اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٍينَۙ (٣)
3. Sen elbette (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) gönderilmiş (peygamber)lerdensin ;
عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍۜ (٤)
4. Dosdoğru bir yol üzerinde.
تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِۙ (٥)
5. O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususî rahmeti bol) olan Zât’ın kısım kısım indirdiği Kitap’tır.
لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اُنْذِرَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ (٦)
6. (Yakın) ataları uyarılmamış, dolayısıyla bütün bütün gaflet içinde kalmış bir topluluğu uyarman için.
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰٓى اَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٧)
7. İnsanların çoğu hakkında Allah’ın (“Cehennem’i cinlerle ve insanlarla dolduracağım”) sözünün doğruluğu ve haklılığı ortadadır. (*) Bu çoğunluk, iman etmiyor ve etmeyecek.
~Açıklama~
(*) Açıklama için bkn: Secde Sûresi/32: 13, not 8.
اِنَّا جَعَلْنَا فِ۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالًا فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ (٨)
8. Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik; çenelerine dayanan o halkalar sebebiyle başları yukarı doğru çivilenmiş gibidir. (*)
~Açıklama~
(*) Bu ifade, küfürde diretenlerin inat, ön yargı ve şartlanmışlıklarını, bunlardan da öte kibirlerini simgelemektedir. Ayrıca onların, kendi varlıkları, iç dünyaları ve fizikî yapıları üzerinde de hiç düşünmediklerine, dolayısıyla Allah’ın âyetlerini göremediklerine imada bulunmaktadır.
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (٩)
9. Ayrıca, önlerine bir set ve arkalarına bir set koyduk, böylece onları her taraftan kuşattık; dolayısıyla hiçbir şey görememektedirler. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, yine şartlanmış inatçı kâfirlerin durumlarını anlatmaktadır. Onlar, çok mağrur olduklarından, başlarını eğip kendi yapıları ve varlıkları üzerinde düşünmedikleri gibi, etraflarını saran “tabiat” üzerinde de hiç düşünmezler. Sanki kat kat karanlıklar içinde kalmış gibidirler. Dolayısıyla, Allah’ın etraflarını dolduran ve O’nun varlığının, birliğinin âyetleri olan eserlerine karşı kördürler. Bu körlükleri de kibirlerinden ve bir de kalblerinin ölü olmasından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan, inanma kabiliyetini de yitirmişlerdir. Kâinat üzerinde incelemelerde bulunsa ve pek çok bilimde uzman bile olsalar, malûmatları kâinatın üzerine oturduğu gerçeğe karşı körlüklerini ve cehaletlerini arttırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır.
وَسَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (١٠)
10. Böylelerini uyarsan da, uyarmasan da onlar için farketmez; onlar, iman etmeyeceklerdir. (*)
~Açıklama~
(*) İnsanlar iman etsin etmesin, rasûller tebliğ görevine devam edeceklerdir. Çünkü bu görevin gaye ve hikmetlerinden biri de, insanlar dünyada âhiretleri adına imtihan edildikleri için haklarındaki hükmün ve delilin tamamlanması, dolayısıyla Allah karşısında itiraz kapısını kapamak, ayrıca dünyada da helâk olanın delil üzere helâk olup, yaşayanın delil üzere yaşamasıdır (Enfal Sûresi/8: 42). Cenab-ı Allah’ın bazı insanların inanmayacağını önceden bildirmesi, Rasûlü’nü teselli için olduğu gibi, O’na gayretlerini daha çok ortada mütehayyir olan insanlar üzerinde yoğunlaştırması gerektiğini hatırlatmak içindir de.
اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِۚ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَرِيمٍ (١١)
11. Sen, (etkili ve yararlı bir biçimde) ancak öyle insanı uyarabilirsin ki, (ön yargısızdır ve dolayısıyla irşada açıktır,) Zikr’i (Kur’ân) tasdikle ona tâbi olur ve görmediği halde Rahmân karşısında saygıyla ürperir. İşte böyle olanı (sürpriz karşılıklarla dolu bir) bağışlanma ve pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir mükâfatla müjdele.
اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْۜ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِ۪ٓي اِمَامٍ مُبِينٍ۟ (١٢)
12. Ölüleri diriltecek olan Biziz ve insanların ölünceye kadar işleyip Âhiret hayatları için gönderdikleri (sevap ve günahları) da, (öldükten sonra) arkalarında kalan (ama Kıyamet’e kadar hesaplarına işlenmeye devam edecek) iyilik ve kötülüklerini de yazıyoruz. Biz, esasen her şeyi Apaçık bir Öncü Kitap’ta tek tek kaydetmiş bulunuyoruz. (*)
~Açıklama~
(*) Âyette geçen Apaçık Öncü Kitap (İmam-ı Mübîn)’in manâsı ve her şeyin, bu arada insanların davranışlarının onda kaydedilmiş olmasıyla, hayatlarında iken ayrıca yazılmış olması arasındaki fark için bkn: En’âm Sûresi/6: 59, not 13; Ra’d Sûresi/13: 39, not 13; İsrâ Sûresi/17: 14, not 10.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا اَصْحَابَ الْقَرْيَةِۢ اِذْ جَٓاءَهَا الْمُرْسَلُونَۚ (١٣)
13. Onlara o memleket halkının halini bir misal olarak anlat: O halka da (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) elçiler gelmişti. (*)
~Açıklama~
(*) Bu memleketin neresi olduğu hakkında farklı mütalâalar serdedilmişse de, Kur’ân’da ve sahih Sünnet’te bu konuda kesin bir bilgi bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla önemli olan, bu misalle Kur’ân’ın vermek istediği derstir. Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî, bu memleketin Antakya ve gönderilen kişilerin Hz. İsa’nın havarileri olduğu görüşünü kesin bir dille reddeder. 29’uncu âyet, o memleketin neticede helâk edildiğini bildirmektedir. Antakya’nın Hz. İsa’dan sonra böyle bir yıkım yaşadığı tarihen sabit değildir. Bazı müfessirler bu helâke mecazî manâ vermek istemişse de, kullanılan dil ve kelimeler, helâk edilen kavimlerin helâkini anlatan dil ve kelimelerle aynıdır.
اِذْ اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُٓوا اِنَّٓا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ (١٤)
14. Önce onlara iki elçi gönderdik, fakat onlar ikisini de yalanlayınca, kendilerini bir üçüncüsüyle takviye ettik. “Biz,” dediler, “size gönderilmiş elçileriz.”
قَالُوا مَٓا اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۙ وَمَٓا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍۙ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ (١٥)
15. “Siz de,” diye (tepki verdi o topluluk), “tıpkı bizim gibi birer beşersiniz (yiyip-içen ölümlü birer insansınız). Sonra Rahmân, herhangi bir şey indirmiş de değildir. Siz, başka değil, sadece yalan söylüyorsunuz.”
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ (١٦)
16. Elçiler, “Rabbimiz biliyor ki,” diye (karşılık verdiler), “biz, hiç kuşkusuz size gönderilmiş elçileriz.
وَمَا عَلَيْنَٓا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (١٧)
17. “Bize düşen de ancak Allah’ın Mesajı’nı tam olarak ve apaçık, anlaşılır bir şekilde size ulaştırmaktır.”
قَالُٓوا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَلِيمٌ (١٨)
18. Diğerleri tehdit etti: “Biz, sizde bir uğursuzluk görüyoruz; sizin yüzünüzden başımıza gelecekler var. Eğer (bu tebliğ işinize) bir son vermezseniz, bilin ki sizi taşa tutarız ve bizim elimizden size acı mı acı bir azap dokunur.”
قَالُوا طَٓائِرُكُمْ مَعَكُمْۜ اَئِنْ ذُكِّرْتُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ (١٩)
19. Elçiler, “Uğursuzluk dediğiniz şey, size ancak sizden gelir. Gerçek size hatırlatıldı ve uyarıldınız diye mi böyle tepki gösteriyorsunuz? Siz, sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarfeden bir topluluksunuz.”
وَجَٓاءَ مِنْ اَقْصَا الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَۙ (٢٠)
20. Derken, şehrin en uzak öte noktasından bir adam koşarak geldi (*) ve “Ey halkım,” dedi, “gelin bu elçilere tâbi olun!
~Açıklama~
(*) Şehrin en uzak noktası ifadesi, Hz. Musa’ya, sarayda kendisini öldürmek için görüşmeler yapıldığını bildirmek için gelen kişinin geldiği yerle ilgili olarak da kullanılmaktadır (Kasas Sûresi/28: 20). Bu âyetin işaret ettiği üzere, o zat saraya aitti. Dolayısıyla, burada sözü edilen elçilere yardım için gelen kişinin de, yine saraya, en azından idareci kesime mensup, elçilere inanmış ve o ana kadar imanını gizli tutan bir zat olması ihtimali büyüktür. Bazı rivayetlerde bu zâtın isminin Habibü’n-Neccâr olduğu belirtilmektedir.
اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْـَٔلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ (٢١)
21. “Tâbi olun, yaptıkları karşısında sizden hiçbir ücret talep etmeyen ve bizzat kendileri doğru yolda yürümeyi tabiatları haline getirmiş bu insanlara.
وَمَا لِيَ لَٓا اَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢٢)
22. “Beni bana has keyfiyette ve yapıda yoktan var eden ve sizin de bir gün huzuruna çıkacağınız Zât’a ben niye ibadet etmeyeyim ki?!
ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ۪ٓ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنْقِذُونِۚ (٢٣)
23. “O’ndan başka ilâhlar mı edinecekmişim ben? Eğer Rahmân hakkımda bir zarar dileyecek olsa, o sözde ilâhların şefaati (aracılığı) bana hiç fayda vermeyeceği gibi, onlar beni hiçbir şekilde o zarardan kurtaramazlar da.
اِنّ۪ٓي اِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٤)
24. “Kaldı ki, (eğer başka ilâhlar edinecek olsam), o takdirde apaçık bir sapıklığın içine yuvarlanmış olurum.
اِنِّ۪ٓي اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِۜ (٢٥)
25. “Dolayısıyla ben, (sizi de yaratan ve hayatta tutan) Rabbinize iman ettim, öyleyse sözlerimi iyi belleyin!”
قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَۜ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَۙ (٢٦)
26. Nihayet ona, “Buyur Cennet’e!” denildi. (*) O ise, “Keşke,” dedi, “keşke halkım bilseydi;
~Açıklama~
(*) Müfessirler, buradaki Cennet’ten kasdın Âhiret’te mü’minlerin gireceği Cennet olduğu ve dolayısıyla Allah’ın elçilerine hayatı pahasına tam destek veren o zâtın Âhiret’te Cennet’e gireceğini ifade etmektedirler. Şu kadar ki, buradaki Cennet’ten kasıt, kabir âlemindeki cennet veya Cennet benzeri hâl de olabilir. Çünkü Ahiret’te herkes, birbirinin halini bilecektir. Burada, 26’ncı ve 27’nci ayetlerde ise, şehid edilen kişinin, halini bilmesini arzu ettiği kişilerin henüz ölmedikleri anlaşılmaktadır. Dolayısıyla âyet, kabirde mükâfata ve kabir azabına bir delildir.
بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ (٢٧)
27. “Bilseydi Rabbimin beni bağışladığını ve beni hususî ikramına mazhar kullarından kıldığını.”
وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِلِينَ (٢٨)
28. O’nun (şehadetinin) ardından halkının üzerine (onları helâk etmek için) gökten bir ordu göndermedik, zaten böyle yapmak yolumuz da değildir.
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ (٢٩)
29. Ancak tek bir patlama oldu, tek bir çığlık koptu. Derhal cansız yere düşüp, silinip gittiler. (*)
~Açıklama~
(*) Bazı âyetlerde (Âl-i İmran Sûresi/3: 124–125, Enfâl Sûresi/8: 9, Ahzâb Sûresi/33: 9) Cenab-ı Allah’ın gökten görünmeyen ordular, melek orduları gönderdiği ifade buyrulmaktadır. Fakat bu ordular, Müslümanların inkârcı zalimlerle olan savaşlarında onları teşvik, takviye, savaşlarını alkışlama için gönderilen ordulardır. Yani, müsbet hadiseler üzerine gönderilmektedirler. Zalimleri helâk için ise Cenab-ı Allah bu şekilde ordular göndermemekte, onları bir felâketle helâk etmektedir. Hz. Lût’un kavmini helâk için üç melek göndermişse de, bunlar ordu olmadığı gibi, gerek Hz. İbrahim’e oğul müjdeleme, gerekse Hz. Lût’un kavminin helâkinde bir başka önemli rol oynama gibi vazifeleri de vardı. Lût kavmi de, her bir “tabiat” hadisesinde olduğu gibi, yine elbette meleklerin istihdam buyurulduğu patlama ve taş yağmurları şeklinde gelen bir felâketle helâk edildi. Dolayısıyla meleklerin bu hadisede de istihdam edilmiş olmaları, onların bizzat melekler tarafından öldürüldüğü manâsına gelmez. (Bkn. Bakara Sûresi/2: 30, not 30)
يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِۚ مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ (٣٠)
30. Vah o kullara! Ne zaman kendilerine bir rasûl gelse, onunla mutlaka alay ederlerdi.
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ (٣١)
31. Görmezler miydi ki, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik ve onlar, (berikilerin yanına, dünya hayatına) bir daha geri dönmüyorlar.
وَاِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ۟ (٣٢)
32. Bilâkis hiç kimse hariç kalmamak üzere hepsi, (hesapları görülmek üzere) huzurumuzda toplanacaklar. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, ölen insanlar içindeki günahkârların ruhlarının, günahlarından arınıncaya kadar başka bedenlerde dünyaya geri döndüğü şeklindeki inancı (tenasüh) kesinlikle reddetmektedir. Âyet, açıkça günahkârların ve günahlarından dolayı helâk edilmiş olanların bir daha dünyaya, sonraki nesillerin arasına dönmeyeceklerini açıkça beyan etmektedir. Âyetler, tarihteki bazı zalimlerin, bilhassa Ehl-i Beyt’e zulmeden bazılarının ve onların kurbanlarının Kıyamet’ten önce dünyaya geri gönderilip, kurbanların zalimlerden intikamlarını alacakları şeklindeki Şiilere ait ricat inancını da reddetmektedir.
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُۚ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ (٣٣)
33. (Allah’ın mutlak birliği, Rubûbiyeti ve ölüleri diriltmesi adına) onlar için bir delil de şudur ki, ölmüş olan yeryüzünü diriltiyor ve oradan ekinler çıkarıyoruz; onlar da, o ekinlerden yiyecek elde etmektedirler.
وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ الْعُيُونِۙ (٣٤)
34. Yine o yerde hurmalıklar ve üzüm bağları var ediyor ve su kaynakları fışkırtıyoruz;
لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ۪ۙ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْدِيهِمْۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ (٣٥)
35. Bütün bu var ettiğimiz ürünlerin meyvelerinden yiyeceklerini temin etsinler diye; –bunları onlar kendi elleriyle yapmadılar. Böyleyken halâ şükretmeyecekler mi?
سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ (٣٦)
36. (Her türlü eksiklikten, kusurdan, dolayısıyla eşi, benzeri, ortağı olmaktan) münezzehtir o Allah ki, yerin bitirdiği her şeyi, bizzat kendilerini ve karakter özelliklerini, ayrıca bilmedikleri daha nice şeyleri çift yaratmıştır. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, yaratılıştaki çift olma hususiyetine ek olarak Allah’ın bitkileri, hayvanları, insanları ve bilmediğimiz daha pek çok şeyleri karşıtlık içinde birlik prensibine bağlı var kıldığını ifade buyurmaktadır. Allah’ı tenzihle, yani eşi, benzeri, ortağı olmadığını ilanla başlayan âyet, başka her şeyin yaratılmış olduğunu ve yaratılıştaki çift olma özelliğini nazara vermektedir. Yaratılıştaki bu temel hususiyet, aynı anda benzerlik ve zıtlığı gösterir. Bunun ilmî adı, ‘benzer zıtlar’dır.
Âyet, yaratılıştaki bu hususiyete üç misal vermektedir: Yerin bitirdiklerindeki veya yerden çıkan maddelerdeki positron–elektron, proton–antiproton, nötron–antinötron, metal–ametal gibi farklı fizikî ve kimyevî özellikler, erkek–dişi gibi biyolojik çiftler vs. Bizzat insan mahiyetindeki çift olma özelliği: erkeklik–dişilik, zıt kişilik özellikleri (merhametli–merhametsiz, cömert–cimri vb.) ve benzer fakat zıt değer yargıları taşıyan özellikler (inançlı–inançsız zıtlığı yanında iki yüzlülük gibi). Bilmediğimiz daha başka şeylerdeki çift olma özelliği: Pozitronun ve yaratılıştaki bu çift olma özelliğinin Kur’ân’ın onu ilanından 14 asır sonra keşfedilmesi, çağdaş fizikte dönüm noktası sayılabilecek hadiselerden biridir. Bunun dışında, varlıkta bizim bilmediğimiz daha pek çok çiftler ve çiftli olma hususiyetleri vardır.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal