36.Yasin Sûresi [37-83]
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَۙ (٣٧)
37. Onlar için bir diğer delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırıp soyduğumuzda birden karanlığa gömülüverirler.
وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاۜ ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِۜ (٣٨)
38. Güneş de, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma noktasına doğru akıp gitmektedir. (*) Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdiridir.
~Açıklama~
(*) Bu cümlenin aslı 4 kelimeden oluşmaktadır.
“Kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma noktasına doğru” ifadesinin aslı ise li-müstekarrin’dir. Müstekar, istikrar, istikrar bulma, yani durma yer ve zamanı ve istikrar çizgisi (yörünge) manâlarına gelmektedir. Başındaki li harf-i cerri (edat) ise, hem sebep, hem gaye, hem harekette yön ve hedef ifade eder. Dolayısıyla li-müstekarrin ifadesi, güneş ve sistemiyle alâkalı dört gerçeğe parmak basmaktadır:
(1) Güneş, bir yörüngede hareket halindedir;
(2) bu hareket, onun için takdir buyurulan bir süreye kadar devam edecektir;
(3) bu hareket, nihayet bir noktada duracaktır;
(4) güneşin bu hareketi, onun sisteminin istikrarını sağlamada bir sebeptir.
Buradan anlıyoruz ki, güneş hareketsiz değildir ve hareketinin kâinatın düzeninde çok önemli bir yeri vardır.
Son yıllarda, güneşle ilgilenen astronomlar, güneşin modern bilimin daha önce zannettiği gibi hareketsiz olmadığı sorucuna varmışlardır.
M. Bartusiac imzasıyla, American Scientist dergisinin Ocak–Şubat 1994 sayısının 61–68’inci sayfalarında “Sounds of the Sun (Güneşin Sesleri)” başlığı altında çıkan yazıda, güneşin kendisine dokunulmuş bir gong gibi yerinde sarsılarak, silkinerek hareket ettiği ve sürekli sesler çıkardığı ifade edilmektedir. Güneşin bu silkinme veya titremelerinin onun iç yapısı ve katmanları hakkında ve ayrıca kâinatın yaşı konusunda yapılan hesapları etkileyici bilgiler verdiği de belirtilen yazıda, güneşin kendi içinde tam olarak nasıl dönüp durduğunun Einstein’in genel izafiyet teorisini test etmede de çok önemli olduğu kaydedilmektedir. Yazıda şu önemli yorumlara da rastlıyoruz: “Astronominin başka pek çok önemli keşfi gibi, güneşle ilgili bu keşif de hiç mi hiç beklenmiyordu. Güneşin sarsılarak, silkinerek ve ses çıkararak hareket ettiğini keşfeden astronomlar, onun bütün aletleri aynı anda çalan bir senfoni orkestrasını andırdığını belirtmektedirler. Güneşin titremeleri, onun yüzeyinde zaman zaman öyle toplu bir titreme meydana getirmektedir ki, bu diğer titremelerinden binlerce defa daha güçlüdür.”
Bilim, ne yazık ki, materyalist ve ideolojik saplantıları adına kendi kendisini sınırlamakta ve insanları bazen asırlarca yanlışlarla meşgul ettikten sonra tek tek doğrulara varabilmektedir. Oysa bilim, önce iman edip sonra Allah adına ve imanî sorumluluğun çizdiği çerçevede yaratılış gerçeklerine yaklaşsa, ne insanların başına faydadan çok zarar getirecek, ne sürekli yanlışlardan yola çıkmak zorunda kalacak, ne de insanları manâsız bilim–din çatışmalarıyla meşgul edecektir. Fakat bugün bilimi kullananlar, onu maddî menfaatleri ve siyasî hakimiyetleri adına en büyük bir silah olarak telâkkî ettikleri ve bu sebeple de onu materyalist ideolojinin kurbanı haline getirdikleri için bilim, yoluna gözü kapalı ve el yordamıyla devam etmekte ve neticede insanlığın başına saadetten çok felâket getirmektedir.
Bediüzzaman’ın güneşin hareketi konusunda, yukarda sözünü ettiğimiz astronomik keşiften yaklaşık 90 sene önce yazdıklarına kulak verdiğimizde söylemeğe çalıştığımız hususların doğruluğu daha bir belirgin hale gelecektir:
Tecrî (akar gibi gitmekte)” kelimesi bir üslûba işaret eder; müstekarrında ifadesi ise, bir gerçeğe parmak basar. Evet, tecrî lafzında şöyle bir üslûba işaret vardır: Güneş, demiri altından, süslü, altın kaplamalı, zırhlı bir gemi gibi, esirden olan ve gerilmiş dalga tabir edilen sema okyanusunda seyahat edip yüzmektedir. Her ne kadar, istikrar bulduğu yörüngede demir atmış gibi ise de, sema denizinde o erimiş altın kütlesi cereyan etmekte (akıp gitmekte)dir. Fakat bu cereyan, gözün gördüğüne saygılı kalınarak, âyetteki ana meseleyle ilgili ikinci, üçüncü dereceden bir husus olarak zikredilmiştir. İkinci olarak, güneş, yörüngesinde, mihverinde hareket halinde olduğundan, erimiş altın gibi olan parçaları dahi cereyan etmektedir. Bu gerçek hareket, yukarda ifade olunan mecazî hareketin kaynağı, belki zembereğidir.
Üçüncü olarak, güneş, yörüngesi denilen tahterevanıyla ve gezegenler denilen hareketli askerleriyle göçüp, âlem sahrasında seyr ü sefer etmesi, hikmetin gereğidir. Zira İlâhî Kudret, her şeyi hareketli kılmıştır ve hiçbir şeyi mutlak sükûn ile mahkûm etmemiştir. Rahmeti bırakmamış ki, herhangi bir şey, ölümün kardeşi ve yokluğun amca oğlu olan mutlak hareketsizlikle kayıtlı bulunsun. Öyle ise, güneş de hürdür. İlâhî kanuna itaat etmek şartıyla serbesttir. Gezebilir. Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet güneş, İlâhî emre itaat içinde ve her bir hareketi Allah’ın dilemesine uygunluk içinde olan bir çöl paşasıdır. Cereyanı, hakikî ve bizzat olduğu gibi, ona ilâve bir özellik ve hissî bir algılama da olabilir. (Muhakemat, s. 68)
Bediüzzaman, eserlerinin bir başka yerinde, güneşin hareketi konusunda daha nettir ve kullandığı ifadeler, aynen astronominin yukarda ifade ettiğimiz son keşfiyle tıpatıp uygunluk içindedir: Güneş, nûranî bir ağaçtır, gezegenler ise onun hareketli meyveleridir. Ağaçların aksine, güneş silkinir, tâ ki meyveleri düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar. Hem hayalde canlandırılabilir ki güneş, bir zikir halkasının meczup idarecisidir. Bu halkanın merkezinde cezbeli zikr eder ve ettirir. (Sözler, “25. Söz”)
Evet, güneşin meyveleri vardır, silkinir, ta ki hareketli olan meyveleri düşmesin.
Eğer hareket etmeyip dursa, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.
Yukardaki ifadeleriyle Bediüzzaman hazretleri, güneşin hareketi konusundaki gerçeği şairane ve çok yönlü olarak ifade buyurmaktadır. Güneş, son astronomik keşfin de ortaya koyduğu üzere, kendi içindeki müthiş hareketiyle, Bediüzzaman’ın ‘cezbe’ dediği çekim gücü oluşturmakta ve gezegenleri bu gücün tesiriyle onun etrafında dönmektedirler. Eğer güneş dursa, hareketsiz olsa, bu güç ortadan kalkar ve gezegenler bir anda boşlukta kalır ve dağılırlar.
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ (٣٩)
39. Ay için de menziller (safhalar, duraklar) takdir ettik; o, (bu menzillerden geçe geçe) eski kuru, kavisli hurma salkımı çöpünü andırır haline döner.
لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِۜ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (٤٠)
40. Ne güneş için aya yetişmek vardır, ne de gecenin gündüzü geçmesi söz konusudur. (Onlar gibi, gezegenlerin) her biri, kendine has bir yörüngede akar durur.
وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ (٤١)
41. İnsanlar için bir başka delil, nesillerini (insan neslini yükleriyle birlikte) dolu gemilerde (batmadan) taşımamızdır.
وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ (٤٢)
42. Gemiler gibi, üzerlerine binip seyahat ettikleri daha nice binekler yarattık onlar için. (*)
~Açıklama~
(*) Pek çok müfessir, 41’inci âyetteki gemi(ler)den Hz. Nuh’un gemisini anlamış, merhum Elmalılı Hamdi Yazır ise, nesillerin ana rahimlerinde boğulmadan taşınması manâsını çıkarmıştır. Kuşkusuz ilk manânın ve mecazî olarak diğer manânın da âyetin muhtevasına dahil bulunmasına mani bir durum yoksa da, âyeti hemen arkasından gelen 42’nci âyetle ve benzeri Mü’min Sûresi/40: 80, Zuhruf Sûresi/43: 12 âyetleriyle birlikte ele aldığımızda, öncelikle denizlerde ulaşım vasıtası olarak kullanılan gemilerden ve 42’nci âyette canlı–cansız diğer ulaşım vasıtalarından söz edildiği daha açık bir manâ olarak karşımıza çıkmaktadır. 41’inci âyette “insanlar” yerine “zürriyetleri (soyları, nesilleri)” tabirinin kullanılmasıyla, genel anlamda insan nesli kastedildiği gibi, bilhassa İlâhî rahmet ve merhamet temelinde nimetlerden bahsedildiiği için zürriyete atıfta bulunulmaktadır. Bu âyetlerde, beşerin aczi ve ihtiyacı karşısında Cenab-ı Allah’ın izni, rahmeti ve nimetiyle zamanla icat edilecek, özellikle semânın da esirle dolu bir okyanus gibi olduğunu düşündüğümüzde uçak misali seyahat ve ulaşım vasıtalarına işaretler vardır.
وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ (٤٣)
43. Eğer dilesek hepsini boğarız da, ne feryatlarına koşan bir kimse bulunur, ne de bir yolunu bulup boğulmaktan kurtulabilirler.
اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا اِلٰى حِينٍ (٤٤)
44. Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve kendileri için takdir buyurduğumuz süreye kadar (onları boğulmadan taşıyor ve hayatta tutuyoruz). (*)
~Açıklama~
(*) Âyetteki süreden maksat, ya her fert için Cenab–ı Allah’ın takdir buyurmuş olduğu ömür ve onun sonudur (ecel) veya Cenab-ı Allah’ın, kendilerini düzeltirler mi diye veya Allah karşısında Âhiret’te itirazları olmaması için bilhassa inkârcı zalimlere tanıdığı süredir.
وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (٤٥)
45. Onlara, “Sizi önünüzden ve arkanızdan kuşatan (günahlar ve onların hem dünya, hem Âhiret açısından gelecek hayatınızda yol açacağı sonuçlar) karşısında takva ile Allah’ın koruması altına girin ki, (dünyada faziletli bir hayat sürme, Âhiret’te ebedî saadete ulaşma adına) merhamete lâyık olasınız.” dendiğinde, (bundan hiç hoşlanmaz ve yüzlerini dönerler).
وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ (٤٦)
46. Ve ne zaman kendilerine Rabbilerinin âyetlerinden bir âyet gelse, hoşnutsuzluk içinde ondan da yüz çevirirler.
وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٤٧)
47. Onlara, “Allah size her ne rızık lütfetmişse onun bir miktarını (geçimlik olarak Allah rızası için muhtaçlara) verin!” çağrısı yapıldığında, küfürde inat edenler, mü’minlere “Dilediği takdirde Allah’ın rızıklandırıp doyuracağı kişileri şimdi biz mi doyuracağız? Siz başka değil, açık bir sapkınlık içindesiniz doğrusu!” derler.
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤٨)
48. Bir de (alaylı alaylı), “Eğer iddianızda doğru ve samimi iseniz, bizi kendisiyle tehdit edip durduğunuz bu Kıyamet ne zaman?” diye soruyorlar.
مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ (٤٩)
49. Onların beklediği, (dünyevî meseleler ve şahsî menfaatleri üzerinde) çekişip dururlarken kendilerini apansız ve kıskıvrak yakalayıverecek tek bir çığlıktan, bir patlamadan başka bir şey değil. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, bilhassa servet sahibi inkârcıların, Allah’ın uyarılarını hiç dikkate almadan tam bir gaflet içinde dünyevî meseleler ve menfaatleri üzerinde çekişip durduklarına dikkat çekmektedir. Bu çekişme, onların başına dünyada savaşlar, sosyal depremler, ihtilâller getirdiği gibi, Kıyamet de onları böyle çekişmeler üzerinde apansız yakalayıverecektir.
فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟ (٥٠)
50. O zaman bir vasiyette bile bulunmaya imkânları olmayacağı gibi, (çığlığa dışarıda yakalananlar da) ailelerine dönemeyeceklerdir.
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ (٥١)
51. Sûr’a üfürülür ve işte mezarlarından çıkmış, Rabbilerinin huzuruna doğru akın akın koşmaktadırlar.
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَاۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ (٥٢)
52. “Eyvah bize!” derler, “bizi uyuduğumuz bu yerden kim kaldırdı? (*) Meğer bu, Rahmân’ın mutlaka olacak dediği hadiseymiş; meğer rasûller doğruyu söylermiş!”
~Açıklama~
(*) Bu cümle, kabir hayatıyla ilgili olarak iki gerçeğe işarette bulunmaktadır.
Birincisi: Kabir azabı, Mahşer Yeri’nde yaşanacak dehşet ve Cehennem’in azabına göre gece uykuda görülen kabus gibi olacaktır.
İkincisi: Hz. Ali (r.a.), “İnsanlar dünyada iken uykudadır, kabre girince uyanırlar.” der. İman ve yaratılış gerçeklerini kavrama açısından, kabir hayatına göre dünya hayatı bir uyku gibidir; insanlar ölünce, artık gözlerinin önünden madde veya ceset perdesi kalktığı için görüşleri daha keskin olur (Kâf Sûresi/50: 22) ve bu hakikatlere uyanırlar. Âhiret hayatıyla kıyaslandığında ise kabir hayatı bir uyku gibidir. Bütün gerçekler, tüm açıklığıyla Âhiret’te ortaya çıkacaktır.
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (٥٣)
53. Her şey bir çığlıktan ibarettir. Hepsi, (o büyük duruşma için) huzurumuzda toplanmışlardır.
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٥٤)
54. O gün kimseye en küçük bir haksızlıkta bulunulmaz ve (dünyada iken) ne yapmışlarsa, onun karşılığını görürler.
اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَۚ (٥٥)
55. Cennet ehli, o gün tatlı meşguliyetler içinde Cennet’in nimetlerinden yiyip içerler.
هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُ۫نَ (٥٦)
56. Kendileri ve eşleri, gölgelerde koltuklara yaslanırlar.
لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَۚ (٥٧)
57. Orada (dünyada yaptıklarının karşılığı olarak) bütün nimetler hazırdır onlar için ve daha ne isterlerse bulunur. (*)
~Açıklama~
(*) 55’inci âyette geçen “Cennet’in nimetlerinden yiyip içme” ifadesinin aslı fâkihûn’dur. Kelime manâsı itibariyle “meyve yiyenler” demektir. Benzer manâ, bu âyetteki sözcük anlamı itibariyle “meyve” demek olan fâkîhatün kelimesinde de vardır. Burada, Kur’ân’ın mucizevî üslûbunun bir özelliğine daha şahit olmaktayız.
54’üncü âyet, Âhiret’te herkesin dünyada yaptıklarının karşılığını göreceklerini buyurmuştu. Bilindiği gibi meyve, ağacın hayatının neticesidir. Dolayısıyla, 55 ve 57’nci âyetler, mü’minlerin Cennet’te dünyadaki güzel davranışlarının karşılığını Cennet nimetleri olarak bulacaklarına işaret etmektedir. Allah katında kabul görmüş her bir güzel iş, Âhiret tarlasına bir tohum olarak düşer ve işlenmekteki samimiyet ve mükemmeliyete göre herkes için farklı derecelerde Cennet nimeti olarak çıkar. Şu kadar ki Allah (c.c.), Cehennem’i hak edenlere sadece yaptıklarının karşılığını çektirirken, Cennet ehline Kendi fazlından çok büyük ikramlar hazırlar; dolayısıyla onlar için Cennet’te “daha ne isterlerse bulunur.”
سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ (٥٨)
58. (Mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol bir Rabb’den (asla tevbih, takbih değil, sadece) “selâm” sesi duyarlar.
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ (٥٩)
59. Ve siz, hayatları günah hasadıyla geçmiş ey suçlular! Bugün şöyle bir kenara çekilin bakalım!
اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَنِ۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌۙ (٦٠)
60. Ben sizlerle şu sözleşmede bulunmamış mıydım? “Ey Âdem’in çocukları! Şeytan’a tapmayın. (*) O, sizin için apaçık bir düşmandır;
~Açıklama~
(*) Tapmanın en önemli boyutu teslimiyet ve itaattır. Şeytana güya onun kötülüklerinden korunmak için tapanların, ibadet edenlerin yanısıra, davetine uyarak sürekli ona itaat edenler de vardır ve bunlar da ona tapmaktadır denebilir. Kur’ân, şeytanın insana apaçık düşman olduğunu beyan buyurmakla, bir düşman olarak şeytanın insanlar hakkında asla iyilik istemeyeceğine dikkat çekmektedir. “Ey Âdem’in çocukları” diye seslenmekle de, Hz. Adem’in ve eşi Hz. Havva’nın cennetten çıkmasına şeytanın sebep olduğunu hatırlatmaktadır. Şeytan, onlar yaratılıp da karşılarında imtihanı kaybettiği zaman “O’nun soyunu, pek azı dışında kumandam altına alacağım!” diye yemin etmişti (İsrâ Sûresi/17: 62).
Allah (c.c.), Hz. Âdem’in çocuklarını şeytana karşı defalarca uyarmıştır. Şu uyarı, bunlardan sadece biridir: “Ey Âdem’in çocukları! Şeytan nasıl anne–babanızın üzerinden takva elbisesini sıyırıp, onlara edep yerlerini (ve mahiyetlerindeki bütün beşerî hususiyetleri) göstermiş ve onları cennetten çıkarmışsa, aynı şekilde sakın sizi de dünyada tâbi tutulduğunuz imtihanlarda kaybetmenize sebep olarak benzer bir belânın içine atmasın! O sizi görür; o da, kabilesi de, sizin onları göremeyeceğiniz yerlerden sizi görürler. Doğrusu Biz, şeytanları iman etmeyenlere yoldaş ve onların işbirlikçileri yaptık.” (A’râf Sûresi/7: 27)
وَاَنِ اعْبُدُونِيۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ (٦١)
61. “Fakat sadece Bana ibadet edin; doğru olan yol budur.”
وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًاۜ اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ (٦٢)
62. Ne var ki o, içinizden nice nesilleri saptırdı. Düşünüp akletmeli (ve ona göre davranmalı) değil miydiniz?
هٰذِهِ جَهَنَّمُ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ (٦٣)
63. İşte, kendisiyle sürekli ikaz ve tehdit edildiğiniz Cehennem! (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân–ı Kerim, tekrar tekrar insanları Cehhenem’le korkutur, tehdit ve ikaz eder.
- Bu konuda insanlara ilk ikaz, şeytanın Hz. Âdem’e secde etmeyi reddedip, Kıyamet’e kadar O’nu ve çocuklarını yoldan çıkarmak için çalışma müsaadesi aldığında yapılmıştı:
Hiç şüphesiz Cehennem de o azgınların hepsi için kararlaştırılmış ve onlara va’dedilmiş yerdir. Onun yedi kapısı vardır; her bir kapıdan içlerinde hangi grubun gireceği bellidir. (Hıcr Sûresi/15: 43–44) Kur’ân, bu tür ikazları sık sık tekrarladığı gibi, onda daha başka tekrar veya tekrar görünümlü ifadelerde de bulunur. Çünkü Kur’ân, aynı zamanda bir hukuk, dua, zikir, hikmet, kulluk, davet, emir, tefekkür, müjde, ikaz ve irşad kitabıdır. Dua, davet, irşad, emir, ikaz hepsi tesir, te’kit ve teyit için tekrar ister. Bunun yanı sıra Kur’an, bütün insanların manevî ihtiyaçlarını giderecek kitapları ihtiva eden kutsal bir kitap; kendinden bütün velîlerin, sıddîkların, ilim ve kalbî arınmayı birleştirmiş irşad ehli âlimlerin yol ve usûllerini aldığı ve her bir yolu aydınlatıp, o yolda gidenlerin ihtiyaçlarını karşılayan risaleleri, kitapçıkları hâvî kutsal bir kütüphanedir. Bundan dolayı ve ayrıca Kur’ân’ın öğretileri önem derecesine göre insanların zihinlerinde ve kalblerinde yerleşmesi, tabiatlarının bir parçası haline gelmesi için de tekrarlar gereklidir. Bununla birlikte, tekrar gibi görünen ifadeler, çok defa da gerçekleri farklı konumlarda, farklı şartlarda, farklı şahıslara konumun, şartların ve şahısların özellikleri ve ihtiyaçları çerçevesinde farklı yanlarıyla sunmaktadır. Bu, Kur’ân’ın tasrif diye nitelediği üslûptur.
اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ (٦٤)
64. Küfür içinde yaşayıp küfür içinde öldüğünüz için, yanıp kavrulmak üzere girin bugün oraya!
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (٦٥)
65. O gün onların ağızlarına mühür vururuz da, Bize elleri konuşur ve işleyip hesaplarına geçirdikleri günahlara ayakları şahitlik eder. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyete iki açıdan yaklaşılmalıdır. İlki: Âhiret, baştan sona hayat diyarı, yani orada her şey canlı olacağından (Ankebût Sûresi/29: 64, Furkan Sûresi/25: 12, not 4), eller de ayaklar da konuşur. İkinci olarak, insanların imanı, inkârı, yaptıkları işler, söyledikleri sözler yüzlerinden, ellerinden, kısaca vücut organlarından belli olur. Dünyada dahi feraset ehli bunu görebilmekte, okuyabilmektedir.
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ (٦٦)
66. Eğer dileseydik, gözlerini dümdüz silme kör ederdik de, yollarını bulabilmek için yalpalayıp dururlardı. O takdirde nasıl görebilirlerdi ki? (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, mecazî olarak, Allah’ın insanlara gerçeği görebilme kabiliyet ve bunun için gerekli organları verdiğini, fakat inkârcıların bu organları kullanmayıp bu kabiliyeti yitirdiklerini, dolayısıyla gidecekleri yolu bulamayan körler gibi olduklarını ifade etmektedir.
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ۟ (٦٧)
67. Eğer dileseydik, onların mahiyet ve şekillerini değiştirir, kendilerini bulundukları yerde çivileyiverirdik de, ne bir adım ileri gidebilir (ve herhangi bir arzularını gerçekleştirebilir), ne de önceki hallerine (ve ayrıldıkları evlerine geri) dönebilirlerdi.
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِۜ اَفَلَا يَعْقِلُونَ (٦٨)
68. Kime uzun bir ömür verirsek, onun tabiatında da (kuvvetten sonra zaaf, bilgiden sonra cahillik, öğrendikten sonra unutkanlık ve bunama gibi) tersyüz olmalar meydana getirebiliriz. Halâ düşünüp akletmiyecekler mi?
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُبِينٌۙ (٦٩)
69. Biz Rasûl’e şiir öğretmedik; kaldı ki bu, O’na yaraşmaz da. (*) Bir ders, irşad ve öğüt kitabıdır; kendisi (ve Hakk’tan geldiği) apaçık olan ve gerçeği açıklayan bir Kitap (Kur’ân)dır O’na indirdiğimiz:
~Açıklama~
(*) Kur’ân’ın şairler (ve şiirle) ilgili Şuarâ Sûresi/26: 224–227’de buyurdukları ve aynı sûrede not 43, 44’teki ilgili açıklamalara ek olarak, şiirin Allah Rasûlü’ne niye yaraşmadığı konusunda burada şunlar söylenebilir:
Kur’ân, bir hikmet ve hakikat kitabı olarak, şiirin en çok rastlanan bir unsuru olan hayallerden berîdir. Kur’ân, nazım değildir, çünkü mükemmel düzen ve sistemiyle birlikte o, bir açıdan kâinattaki güzelliklerin ve nizamın tercümanıdır; hattâ kâinatın sözle ifadesidir. Onun nazmın sınırlamalarından uzak olması, bütün bir metin içinde her bir âyetin diğerleriyle ve bütünle olan içten münasebetine katkıda bulunur. Öyle ki, her bir âyetin pek çok başka âyete bakan bir gözü, onlara dönük bir yüzü vardır. Bu sebepledir ki, Kur’ân içinde binlerce Kur’ân vardır. İslâm’da her bir meşrep ve mezhep bu Kur’ânlardan birine tutunmuştur. Meselâ, altı âyeti bulunan İhlâs Sûresi’nin her bir âyeti diğerleri için hem bir sebep hem bir neticedir. Dolayısıyla bu sûreden 36 sûre çıkar (Bkn. İhlâs Sûresi/112, not 4.) Bu, şuna benzer ki, gökte her cismin, vücutta her hücre ve organın birbiriyle münasebeti bulunur ve bunlar arasında görünür–görünmez bağlar vardır. Dolayısıyla Kur’ân’ın sistemi buna göredir ve Kur’ân, şiir gibi beşer ürünü bir sistemin altına giremez. Ayrıca Kur’ân, bir fikri veya bir gerçeği daha iyi tasvir, daha iyi takdim adına beşer ürünü şiirde ve daha başka edebî eserlerde görülen cilalama ve yaldızlamalardan da berîdir.
لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ (٧٠)
70. Mânen canlı, (düşünüp akledebilen, gerçeği hem duyup hem görebilen) her kim varsa onu uyarsın, kâfirler hakkında ise deliller tamamlansın, İlâhî hüküm kesinleşsin diye.
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْدِينَٓا اَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ (٧١)
71. Şunu da görmezler mi ki, bizzat Ellerimizle yaptıklarımıza dahil olarak onlar için ehlî büyükbaş, küçükbaş hayvanlar yarattık da, o hayvanlara mâlik bulunmakta (ve onları diledikleri gibi kullanabilmektedirler)?
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ (٧٢)
72. O hayvanları emirlerine âmâde kıldık; böylece bazılarından binek vasıtası olarak yararlanmakta ve onlardan yiyecek de temin etmektedirler.
وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ (٧٣)
73. Onlarda daha nice menfaatleri vardır ve bu arada onlardan (süt gibi) içecek de elde etmektedirler. Halâ şükretmeyecekler mi?
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ (٧٤)
74. Ama onlar, yardım beklentisi içinde Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ (٧٥)
75. Oysa (ilâh edindikleri) o şeyler, onlara hiçbir şekilde yardım edemez; kaldı ki, (o müşriklerin bizzat) kendileri, sözde ilâhlarının etrafında onların hizmetini gören hazır bir ordu olup, (*) Kıyamet Günü hep birlikte azap için getirileceklerdir.
~Açıklama~
(*) Müşrikler, dünya işlerinde kendilerine yardım etsinler diye ilâhlar edinirler. Bunların arasında putlar, cinler, görünmez “iyi-kötü” ruhlar, melekler, bazı şahıslar vardır. Ama düşünmezler ki, bunları ilâh edinip, bir ordu gibi etraflarında hizmetlerini görenler kendileridir. Kendisine hizmet edilen, hizmete muhtaç olan nasıl başkasına yardım edecek, kendisinden yardım istenecek bir ilâh olabilir? Müşrikler de, taptıkları putlar, kâfir cinler, kâfir–zalim kişiler de, Kıyamet Günü derdest edilip, azap için getirilecek ve Cehennem’e atılacaklardır.
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ (٧٦)
76. O halde (ey Rasûlüm), onların sözleri seni üzmesin. Biz, içlerinde neleri gizliyorlar, neleri dışa vuruyorlar hepsini biliyoruz.
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (٧٧)
77. İnsan hiç dikkat edip düşünmez mi ki, Biz onu (anneye ve babaya ait) bir(kaç)damla sıvıdan yarattık; ama böyleyken o, Bize karşı yaman bir hasım kesiliverir.
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ (٧٨)
78. Kendi yaratılışını unutur da, Bizim için temsil getirmeye kalkar: “Çürümüş gitmiş kemiklere kim hayat verecekmiş ki?” der.
قُلْ يُحْيِيهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌۙ (٧٩)
79. De ki: “Onları baştan kim meydana getirmişse, onlara yine O hayat verecektir. O, her türlü yaratmayı ve yarattığı her şeyi bütünüyle bilir.” (*)
~Açıklama~
(*) Yani, Allah’ın sayısız yaratma şekilleri vardır ve o dilediğini dilediği şekilde yaratabilir, yaratır. Ayrıca O, yarattığı her şeyi eksiksiz bilir; hiçbir şeyi unutmaz. Dolayısıyla, başta her şeyi o şey ortada yokken yaratan Allah (c.c.), elbette o yarattığı şeyleri yeniden yaratmaya da kadirdir.
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ (٨٠)
80. O ki, yeşil ağaçtan sizin için ateş var etmektedir ve siz de, o ateşi tutuşturup durmaktasınız. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet-i kerimede ince bir manâ vardır ve Allah’ın çürümüş kemiğe nasıl hayat vereceğine bir misal teşkil etmektedir. Allah (c.c.), bir şeyden onun tam zıttını da yaratır. Klasik müfessirler, âyetteki yeşil ağaçtan kastın –ki yeşil ağaç, içinde su olan ağaçtır– Arabistan çölünde biten ve halkın kendisinden ateş tutuşturduğu merh ve afar olduğunu beyan ederler. Fakat, genel anlamda, yeşil ve yaş olan ağacın ateşe dönüşmesi nazara verilmektedir. Günümüz tefsircilerine göre âyet, petrole de işaret etmektedir. Petrol, yeşil ağaçların, bitkilerin toprakta çürüdükten sonra geçirdikleri kimyevî istihaleler sonucu meydana gelmektedir. Eskiden, Azerbaycan gibi bazı ülkelerde, petrol olduğu bilinmese de, onun arazide aktığı ve halkın ondan ateş yaktığı tarihî vakıadır. Bununla ateşperestlik arasında bir münasebet de olabilir. Suudî Arabistan’ın da bir zamanlar yemyeşil, şimdi de bir petrol ülkesi olduğu malûmdur.
اَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْۜ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ (٨١)
81. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini (çürümüş kemiklerinden insanları yeniden) yaratamaz mı? Elbette yaratabilir, çünkü O, mükemmel Yaratan’dır, her şeyi hakkıyla Bilen’dir. (*)
~Açıklama~
(*) Yani, her şeyi o şeyler yokken yaratan, insana nutfe gibi basit bir şeyden varlık veren Allah’tır. Yine O Allah’tır ki, yaratılmaları insanın yaratılmasından daha öte bir şey olan (Mü’min Sûresi/40: 57) gökleri ve yeri de yaratmıştır. Dolayısıyla O, nasıl insana nutfe gibi bir basit bir maddeden varlık veriyorsa, çürümüş gitmiş kemiklerden de aynı şekilde insan yaratabilir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, insan vücudunda acbü’z–zeneb denen bir parçacığın çürümeyeceğini ve Allah’ın Kıyamet’te insanları ondan yaratacağını beyan buyurmuşlardır.
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (٨٢)
82. O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.
فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٨٣)
83. (Her türlü eksiklikten, herhangi bir şeyi yapamamaktan) mutlak münezzehtir O Allah ki, her şeyin mutlak hakimiyeti O’nun Elindedir ve hepiniz O’na döndürülmektesiniz. (*)
~Açıklama~
(*) “Her şeyin mutlak hakimiyeti” ifadesinin aslı melekût’tur. Nasıl bir kelimenin, sözün aslı, hakikati onun manâsı olup, harflerden meydana gelen kelimeler onu sadece dışta gösteriyorsa, bunun gibi, kâinattaki her varlığın, her hadisenin hakikati ve aslı da manevîdir ve bu manevî aslın da (tecelli) dereceleri, mertebeleri vardır. Bu tecelli derecelerinden birinin meydana geldiği pak ve manevî sahaya veya âleme Melekût Âlemi denir. Allah (c.c.) maddî âlemde pek çok hikmetlere binaen (bkn: Kehf Sûresi/22, not 13) sebepler perdesi gerisinde icraatta bulunurken, Melekût Âlemi’nde Kudretini perdesiz tecelli ettirir. Dolayısıyla burada bir şeye “Ol!” demekle onun oluvermesi aynı andadır; hattâ “düşünce, niyet, söz” ile hareket aynıdır denebilir. Özü itibariyle bu âlemde ve benzeri âlemlerde gerçekleşen yaratılış, maddî âlemde bir süreç takip eder. Bununla birlikte, burada da, baharda ağaçların birden çiçek açıvermesi gibi, yaratma bazı durumlarda o kadar hızlı olur ki, biz ancak meydana geliverdiği zaman onun neticesini görürüz. (Bu konuda ayrıca bkn. Bakara Sûresi/2: 117, not 101; Nahl Sûresi/16: 40, not 9.)
Her şeyin Cenab–ı Allah’ın “Ol!” emriyle ve birden yaratılmasını anlamak için bir kıyas olarak bilgisayar işletim programlarını ve artık bilgisayar tuşlarının ağızdan çıkan sözün etkisiyle de harekete geçmesini zikredebiliriz. Bilgisayar programları veya bilgisayarın çalışması tamamen emirlerden ibarettir ve ağızdan çıkan sözler, tuşlar vasıtasıyla ekranda yazı olarak görünmektedir. İşte, İlâhî Kudret’in yaratması, icraatı da bir emirden ibarettir ve emir, yani Kelâm, Kudret gibi tecelli etmekte veya Kudret, âdeta Kelâm ile icraatta bulunmaktadır.
***
37.Saffât Sûresi [1-102]
İslâmî tebliğin Mekke döneminin ortalarında, Allah Rasûlü ve sahabîlerinin büyük işkencelere maruz kaldıkları bir devrede inen bu sûre 182 âyet olup, ismini birinci âyetindeki sâffât kelimesinden alır. Belli vazifelerle yüklü melekleri zikrederek başlar, cinlerden bahis açar ve meleklerle cinlerin Allah’ın kızları olduğu şeklindeki putperest inancını kesin bir dille reddeder. Sonra Âhiret’ten ve Âhiret hesabından bahseder. Daha sonra, bazı rasûllerin tebliğlerinden kesitler sunar ve mü’minlere zafer va’deder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
وَالصَّٓافَّاتِ صَفًّاۙ (١)
1. Andolsun saf saf dizilen (melek)lere;
فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًاۙ (٢)
2. (Bir kısmı) ters yüz edip geri çevirmekte,
فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًاۙ (٣)
3. (Ve bir diğer kısmı, Allah’tan) bir mesaj olarak vahyi okumaktadır: (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyetlerde üç grup varlıktan söz edildiği ve bu üç grup varlığın kimler olduğu hakkında muhtelif fikirler ileri sürülmüşse de, birinci âyetin vahiy taşıyıcısı Hz. Cebrail’in maiyetindeki meleklere atıfta bulunduğu, sebeplik ve takip–devam ifade eden fe edatıyla başlayan diğer iki âyetin ise, vahyin Allah Rasûlü’ne taşınması esnasında o meleklerden bazılarının yaptıkları işleri beyan ettiği, Sûre’nin konusuna ve ilgili başka âyetlere daha uygun düşmektedir. Bu melekler, Cenab-ı Allah’tan vahyi alıp Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’a getiren Hz. Cebrail’in (a.s.) yolu üzerinde ve vahiy Allah Rasûlü’ne ulaştığında O’nun etrafında saf saf diziliyor ve bazıları, vahye müdahale etmek, ondan bir şeyler kapmak isteyen şerli cinleri ters yüz edip geri çeviriyordu. İçlerinde, o anda veya başka zamanlarda Rasûlüllah’a veya O’nun etrafında vahiyden ya da Kur’ân’dan parçalar okuyanlar da vardı. Bazıları ise, Hz. Cebrail’in yardımcıları olarak Allah Rasûlü’ne vahiy de getiriyordu (Bkn: Cinn Sûresi/72: 28). Bilindiği gibi vahiy, Kur’ân’dan ibaret olmayıp, Rasûlüllah’a Kur’ân dışında da pek çok vahiy gelmiştir. (Benzer âyetler için bkn: Bakara Sûresi/2: 97, Şuarâ Sûresi/26: 194, Sâffât Sûresi/37: 166, Cinn Sûresi/72: 28, Abese Sûresi/80: 16.)
اِنَّ اِلٰهَكُمْ لَوَاحِدٌۜ (٤)
4. İlâhınız, hiç şüphesiz O, Tek Bir (İlâh)-tır;
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِۜ (٥)
5. Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin Rabbi ve doğuların da Rabbidir. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) bütün kâinat üzerinde mutlak hakimiyet sahibi olduğu gerçeğine vurgu yapmaktadır. Doğular tabiri, gezegenlerin ve onların yörüngelerinin kürevî olduğuna bir işarettir. Çünkü bu tabir, sonsuzca boyutlara telmihte bulunmaktadır ve yeryüzündeki her bir nokta, hem batısındaki noktaya göre, hem de güneşin doğuşuna göre ayrı bir “doğu”dur. Bundan ayrı olarak, saat dilimleri tesbiti ve takvimcilikte faydalanılmak üzere her bir yarımkürede güneş için 180 ayrı doğuş noktası var sayılmıştır ve dolayısıyla tüm yeryüzü için ise 360 ayrı doğuş noktası söz konusudur. Bu sebeple âyet, meridyenleri de akla getirmekte ve mekân kavramındaki izafîliğe parmak basmaktadır.
اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍۨ الْكَوَاكِبِۙ (٦)
6. (Yere) en yakın (görünen, dünya) semasını bir süsle –yıldızlarla– donatıp süsledik.
وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍۚ (٧)
7. Ve her türlü inatçı asi şeytana karşı da koruduk.
لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَاِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍۗ (٨)
8. (O şeytanlar, göklerin) yüce (melekler) meclisini dinleyemezler; (ne zaman dinlemeye teşebbüs etseler,) her taraftan bombardımana tutulur,
دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌۙ (٩)
9. Ve kovulup atılırlar; devamlı bir azap altında tutulur onlar.
اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ (١٠)
10. Şu kadar ki, içlerinden biri bir söz kırıntısı hırsızlayacak olsa, onu da derhal yakıcı ve delici bir ışık takip (ve yok) eder. (*)
~Açıklama~
(*) Günümüzde olduğu gibi İslâm öncesi dönemde de falcılık ve kehanet, pek çok yerde ve Araplar arasında da çok yaygındı. Şeytanlar–cinler göklere çıkıp, meleklerin İlâhî hakikatler ve insanlığın geleceğiyle ilgili konuşmalarına kulak verir ve eğer bir şey duyacak olsalar, onu kendilerine teması olan kâhin ve falcılara pek çok uydurma ilâvelerle aktarırlardı. Allah Rasûlü’ne vahiy gelmeye başlayınca da aynı teşebbüslerine devam ettiler. Fakat Cenab-ı Allah (c.c.), bütün gökleri melekler–ruhanîler ordularıyla korumaya almıştı ve artık en küçük bir kelime bile kapmalarına imkân tanımıyordu. Eğer içlerinden bir–iki kelime kapmayı başaran veya başaranlar olursa, bu defa melek orduları onlara, bugün meteor denilen yıldız veya göktaşlarını fırlatır ve onları yok ederlerdi. Dolayısıyla vahiy, tam bir koruma altındaydı. (Benzer âyetler ve açıklamalar için bkn: Hıcr Sûresi/15: 16–18, not 4; Şuarâ Sûresi/26: 212; Mülk Sûresi/67: 5, not 4; Cin Sûresi/72: 9.)
فَاسْتَفْتِهِمْ اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمْ مَنْ خَلَقْنَاۜ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ (١١)
11. Sor o (müşriklere): “Yaratılışça onlar mı daha güçlü–kuvvetli yoksa yarattığımız (gökler ve oralardaki melekler mi)? O (müşrikleri-insanı) yapışkan bir çamurdan yarattık.”
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَۖ (١٢)
12. Sen (Allah’ın her icraatını) harika bulup hayran kalır, (onların inkârına) şaşarsın; onlar ise, (seninle ve Allah’ın âyetleriyle) alay ederler.
وَاِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَۖ (١٣)
13. Kendilerine (İlâhî gerçekler) hatırlatılıp, (vahiyle) ikaz edildiklerinde ne ikaz dinler, ne ders alırlar.
وَاِذَا رَاَوْا اٰيَةً يَسْتَسْخِرُونَۖ (١٤)
14. Olağanüstü bir delil, bir mucize ile karşılaştıklarında ise, kendileri onunla alay ettikleri gibi, başkalarını da alay etmeye çağırırlar;
وَقَالُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌۚ (١٥)
15. Ve, “Başka değil, bu apaçık bir büyü!” derler.
ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ (١٦)
16. “Biz ölüp toprak olduktan, bir kemik yığını haline geldikten sonra, yani biz o zaman diriltilip, kabirlerimizden çıkarılacağız ha?!
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَۜ (١٧)
17. “Ölüp-gitmiş babalarımız ve dedelerimiz de öyle mi?!”
قُلْ نَعَمْ وَاَنْتُمْ دَاخِرُونَۚ (١٨)
18. “Evet,” de, “hem de hor–hakir bir halde diriltileceksiniz.”
فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَاِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ (١٩)
19. Her şey, sadece tek bir emredici sesten ibaret olacak; ve işte, hepsi (mezarlarından kalkmış, dehşet içinde) etraflarına bakınmaktadır.
وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هٰذَا يَوْمُ الدِّينِ (٢٠)
20. “Vah bize, eyvah bize, Hesap Günü bu!”
هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ۟ (٢١)
21. “Evet öyle, dünyada iken yalanlayıp durduğunuz, (hak ile bâtılın, salihlerle günahkârların birbirlerinden) ayrılma ve aralarındaki nihaî hükmün verilme günüdür bu gün.”
اُحْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَاَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَۙ (٢٢)
22. (O gün Allah, meleklere emreder): “(Allah’a şirk koşarak en büyük zulmü işlemiş bulunan) zalimlerle onların yoldaşlarını ve (dünyada iken) taptıkları (putlarını, insanlar ve cinlerden ma’budlarını) toplayın bir araya –
مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاهْدُوهُمْ اِلٰى صِرَاطِ الْجَحِيمِۙ (٢٣)
23. “Allah’ı bırakıp da (taptıkları). Ve götürün onları Kızgın, Alevli Ateş’e!
وَقِفُوهُمْ اِنَّهُمْ مَسْؤُ۫لُونَۙ (٢٤)
24. “Durdurun onları! Çünkü (dünyada iken) yaptıklarından sorguya çekilecekler.”
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ (٢٥)
25. “Ne oldu size, (azaptan kurtulmak için) birbirinizle neden yardımlaşmıyorsunuz?”
بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ (٢٦)
26. Hayır, bugün onlar, (en küçük bir kibir ve direniş ortaya koyamadan) tam teslim olmuş durumdadırlar.
وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ (٢٧)
27. Birbirlerine yönelip, söz düellosuna girişirler:
قَالُٓوا اِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ (٢٨)
28. (Dünyada iken tâbi olanlar, lider edindiklerine), “Siz” derler, “sanki iyiliğimizi istiyormuşçasına bize yaklaşır ve bâtılı hak göstererek, bizi ona çağırırdınız.”
قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَۚ (٢٩)
29. Diğerleri, “Hayır, ne münasebet! Asıl siz iman etme gibi bir niyet taşımıyordunuz.
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍۚ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ (٣٠)
30. “Kaldı ki, üzerinizde herhangi bir gücümüz, otoritemiz yoktu ki, (sanki zorlamışçasına inkârınızdan suçlu olalım)! Siz kendiniz azgın ve isyankâr bir güruhtunuz.
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَاۗ اِنَّا لَذَٓائِقُونَ (٣١)
31. “Artık ne desek boş! Rabbimizin (bizim gibilerle ilgili) cezalandırma sözü hakkımızda gerçekleşmiş bulunuyor. Hiçbir çıkış yolu yok, o azabı tadacağız.
فَاَغْوَيْنَاكُمْ اِنَّا كُنَّا غَاوِينَ (٣٢)
32. “Ama şöyle veya böyle, gerçekten biz sizi azdırdık ve yanlış yola sürükledik; çünkü zaten kendimiz yanlış yolda giden azgınlardık.”
فَاِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ (٣٣)
33. Madem öyle, o gün azabı hep birlikte çekeceklerdir.
اِنَّا كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ (٣٤)
34. Hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlulara işte böyle davranırız.
اِنَّهُمْ كَانُٓوا اِذَا قِيلَ لَهُمْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَۙ (٣٥)
35. Neden böyle davranmayalım ki, çünkü kendilerine “Başka ilâh yok, ancak Allah vardır.” denildiğinde gurur ve kibirle şişer,
وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍۜ (٣٦)
36. Ve “Şimdi biz, deli, cinlerle haşir-neşir bir şair için ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?!” derlerdi.
بَلْ جَٓاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ (٣٧)
37. Asla, (O ne delidir, ne şair). O, gerçeği getirmiş olup, (kendisinden önce gelmiş) bütün rasûlleri de tasdik etmektedir.
اِنَّكُمْ لَذَٓائِقُوا الْعَذَابِ الْاَلِيمِۚ (٣٨)
38. Ama açık ki siz, o acı azabı tatmaya mahkûm bulunuyorsunuz; (bulunuyorsunuz ki, böyle davranıyorsunuz).
وَمَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ (٣٩)
39. Her ne yapıyor iseniz, ancak onun karşılığını görürsünüz.
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ (٤٠)
40. Buna mukabil, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları bundan müstesnadır.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌۙ (٤١)
41. O kudsî zatlar –onlar için özel hazırlanmış nimetler vardır:
فَوَاكِهُۚ وَهُمْ مُكْرَمُونَۙ (٤٢)
42. Türlü türlü meyveler; onlar, büyük bir izzet ve ikrama mahzardırlar,
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِۙ (٤٣)
43. Nimetlerle kaynayan cennetlerde.
عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ (٤٤)
44. Tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.
يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍۙ (٤٥)
45. Bir kâse dolaştırılır etraflarında, çağıldayan tertemiz bir kaynaktan doldurulmuş,
بَيْضَٓاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَۚ (٤٦)
46. Duru mu duru ve içenlere lezzet verir;
لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ (٤٧)
47. İçinde zararlı ve sersemletici hiçbir şey bulunmaz; ondan içmekle sarhoş da olmazlar.
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌۙ (٤٨)
48. Ve yanlarında güzel gözlü, başkalarını görmeyen ve bakışlarını sadece onlara hasretmiş eşler,
كَاَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ (٤٩)
49. Gün yüzü görmemiş deve kuşu yumurtaları gibi (her türlü lekeden uzak ve kendilerine hiçbir el değmemiş).
فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ (٥٠)
50. Bu halde otururken birbirlerine yönelir ve candan bir sohbete girişirler.
قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ اِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌۙ (٥١)
51. İçlerinden biri der: “Bir arkadaşım vardı benden hiç ayrılmayan;
يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ (٥٢)
52. “‘Sen de mi’, derdi, ‘şu masala inananlardansın?
ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَدِينُونَ (٥٣)
53. ‘Biz ölüp toprak olduktan, bir kemik yığını haline geldikten sonra, yani şimdi biz o halde iken diriltilip hesaba çekileceğiz öyle mi?’
قَالَ هَلْ اَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ (٥٤)
54. “Şimdi onu görmek ister misiniz?”
فَاطَّلَعَ فَرَاٰهُ فِي سَوَٓاءِ الْجَحِيمِ (٥٥)
55. Şöyle bir bakar ve onu Kızgın, Alevli Ateş’in tam ortasında bulur.
قَالَ تَاللّٰهِ اِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِۙ (٥٦)
56. “Allah’a yemin olsun ki,” der, “neredeyse benim de helâkime sebep olacaktın;
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ (٥٧)
57. “Rabbimin lütf u inayeti yetişmeseydi, hiç şüphesiz ben de azap için buraya eli–kolu bağlı getirilenler içinde bulunacaktım.”
اَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَۙ (٥٨)
58. (Ardından Cennet’teki arkadaşlarına dönerek şöyle der:) “Artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi,
اِلَّا مَوْتَتَنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ (٥٩)
59. “(Dünyadan ayrılırken tattığımız) o ilk ölümümüzden başka? Ve azap da görecek değiliz.”
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٦٠)
60. Hiç kuşkusuz budur o çok büyük kazanç, o çok büyük başarı.
لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ (٦١)
61. İnsan, bir kazanç, bir başarı için çalışacaksa, ancak böyle bir kazanç ve başarı için çalışmalı.
اَذٰلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا اَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ (٦٢)
62. Böyle bir kabul ve ağırlanma mı hayırlıdır, yoksa zakkum ağacı mı?
اِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِمِينَ (٦٣)
63. Biz, o ağacı zalimler için bir imtihan ve azap sebebi kıldık. (*)
~Açıklama~
(*) Zakkumun imtihan sebebi olması hakkında bkn: İsrâ Sûresi/17: 60, not 28.
اِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِ۪ٓي اَصْلِ الْجَحِيمِۙ (٦٤)
64. O öyle bir ağaçtır ki, Kızgın, Alevli Ateş Çukuru’nun dibinde biter;
طَلْعُهَا كَاَنَّهُ رُؤُ۫سُ الشَّيَاطِينِ (٦٥)
65. Meyveleri, şeytanların başları gibidir. (*)
~Açıklama~
(*) Güzel varlıkları genellikle meleklere benzetiriz; meselâ, Hz. Yusuf’u (a.s.) gören kadınlar, onu şerefli bir meleğe benzetmişlerdi (Yusuf Sûresi/12: 31). Buna karşılık, çirkin şeyleri ise şeytana veya şeytanlara benzetiriz. Bununla birlikte, Zakkum ağacının meyveleriyle şeytanların başları arasında gerçekten benzerlik noktaları da bulunabilir. Meselâ, Cehennem ehlinin dünyada iken şeytanın iğvası sonucu işledikleri bazı kötü ameller bu ağacın tohumunu teşkil edecektir. Kur’ân-ı Kerim, sarhoşluk veren nesneleri kullanma, kumar ve onun cinsinden her türlü şans oyunları oynama, put manâsı taşıyan her türlü taş, yapı ve anıtlar ve bunlara kurban sunma ve fal okları, piyango kalemi ve zarlarla şans ve kısmet arama gibi işleri, ancak şeytan işi ve onun insanları sürüklediği birer pislik olarak anar (Mâide Sûresi/5: 90). Dolayısıyla, bu tür işlerin Cehennem’de şeytanların başları gibi meyveler verecek şeytan benzeri ağaçlara tohum olması gayet normaldir.
فَاِنَّهُمْ لَاٰكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۜ (٦٦)
66. İşte zalimler, o ağaçtan yer ve karınlarını onunla tıka basa doldururlar.
ثُمَّ اِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍۚ (٧٧)
67. Ardından, zakkum yemeğinin üstüne kaynar bir sudan içecek ve bu, vücutlarında zakkumla karışacaktır.
ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَاِلَى الْجَحِيمِ (٦٨)
68. Sonra da dönüşleri, hiç kuşkusuz tekrar Kızgın, Alevli Ateş’e olacaktır. (*) / (**)
~Açıklama~
(*) Yiyen insan su ister. Cehennem ehli, Zakkum ağacının meyvelerinden yiyecek ve ardından su içmek için Alevli Ateş’ten çıkıp, Cehennem’in içinde su bulunan bölümüne geçecektir. Fakat bu su kaynar bir sudur ve vücutta Zakkum ağacının meyveleriyle karışınca bağırsakları parçalayacaktır (Muhammed Sûresi/47: 15). Ardından, yanmak üzere yeniden Alevli Ateş’e dönecekler ve azap böyle devam edecektir.
(*) Kur’ân’da Cennet ve Cehennem’le ilgili tasvirler katiyen mecazî olarak değerlendirilemez. Değerlendirilemez çünkü bütün nimetleriyle Cennet ve bütün azap unsurlarıyla Cehennem, dünya hayatındaki inanç ve davranışlarımızın mahsulü olacaktır. Bu sebeple onlar, elbette keyfiyeti o âleme has olmak üzere hem ruhî, hem nefsî, hem bedenî olarak yaşanacak ve tadılacaktır. Şu kadar ki, Cennet ehlinin nefisleri Cennet’te şüphesiz tam manâsıyla arınmış olacaktır. Eğer, “İnsan nefsinin, nefsî hazların ve değişken, kararsız ve dertlere maruz bedenin, bedenî hazların Cennet’le ne münasebeti bulunabilir; Cennet hayat ve saadeti için çok daha yüksek ruhî hazlar yeterli değil midir?” diye sorulacak olursa, bunun cevabı şudur:
Meselâ su, hava ve ışığa nisbetle toprak çok daha kesif olmasına rağmen, çok daha yoğun şekilde İlâhî sanat tecellilerine mazhar ve vasıtadır; dolayısıyla manâ ve değer olarak diğer unsurları aşabilir. Bunun gibi, insan nefsi, kesafetine ve dünyevîliğine rağmen, kapsamlı mahiyetiyle ve günahlardan arınmış olması şartıyla, insanın diğer duyu ve melekeleri karşısında bir tür üstünlük kazanabilir. Aynı şekilde, beden de İlâhî İsimlerin tecellileri için çok kapsamlı ve zengin bir ayna olup, İlâhî rahmet hazinelerinin cevherlerini tatmak ve ölçmek için pek çok vasıtayla donatılmıştır. Sözgelimi, dile yiyecek ve içecekler sayısınca tat alma kabiliyet ve vasıtaları verilmeseydi, yiyecek ve içeceklerdeki tad farkının hiçbir manâsı olmazdı. Kâinatın Yaratıcısı, bütün rahmet hazinelerinin ve isimlerin tecellilerinin bilinmesini, ayrıca bütün nimetlerinin tadılmasını, tanınmasını diler. Dolayısıyla ebediyet yurdu, dünya hayatı selinin bütünüyle kendisine aktığı bir havuz, bir derya, kâinat fabrikasında üretilen bütün malların sergilenme sahası ve yine dünya hayatında üretilen bütün mahsullerin sonsuz deposu olduğu için, bir bakıma kâinatı ve dünya hayatını andıracaktır. Hakîm ve Rahîm olan Allah (c.c.), dünyadaki hizmetinin, kendine has ibadetinin karşılığı olarak her bir organa ona lâyık nimet ve zevk bahşedecektir. Başka türlüsü, O’nun Hikmet, Adalet ve Rahmeti’ne aykırı olur. (Sözler, “28. Söz”den sadeleştirerek.)
اِنَّهُمْ اَلْفَوْا اٰبَٓاءَهُمْ ضَٓالِّينَۙ (٦٩)
69. Onlar, atalarını yanlış yol üzerinde buldular;
فَهُمْ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ (٧٠)
70. Ne var ki, onların izinde gitmeye can atmaktadırlar.
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ اَكْثَرُ الْاَوَّلِينَۙ (٧١)
71. Onlardan önce gelip geçmiş evvelki nesillerin çoğu da aynı şekilde yanlış yol üzerindeydi.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ (٧٢)
72. Ve Biz, kendilerini uyarmak için içlerinde uyarıcılar görevlendirdik.
فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَۙ (٧٣)
73. İşte, uyarılmış bulunan o nesillerin sonu nasıl oldu bir bak!
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ۟ (٧٤)
74. Ancak, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları bu sondan müstesna tutuldular.
وَلَقَدْ نَادٰينَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَۚ (٧٥)
75. (İşte misalleri:) Nuh, yardım için Bize yalvardı; gerçekten Biz, dualara ne güzel cevap vereniz!
وَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِۘ (٧٦)
76. O’nunla birlikte, ailesi ve halkından mü’min olanları o dehşetli (Tufan) felâketinden kurtardık.
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَۘ (٧٧)
77. Ve soyunu yeryüzünde payidar kıldık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَۘ (٧٨)
78. (Kıyamet’e kadar gelecek) sonraki nesiller arasında onun için güzel bir nam bıraktık.
سَلَامٌ عَلٰى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ (٧٩)
79. Bütün varlıklar içinde selâm olsun Nuh’a! (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Âdem (a.s.) yeryüzünde eşi Hz. Havva ile birlikte ilk insan, ayrıca kendisi ilk peygamberdi. O, ilk defa olarak Allah’ın Mesajı’nı insanlara iletmiş olmakla birlikte, misyonu bir bakıma ailesiyle sınırlıydı. Fakat Hz. Nuh (a.s.) geldiğinde insanlık artık çoğalmış, kavim ve kabilelere bölünmüş bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Nuh, bu kavim ve kabileleri Allah’ın dini üzerinde birleştirmek için çalıştı ve başta şirk olmak üzere her türlü zulümle mücadele etti. 950 yıllık tebliğ ve mücadelesine rağmen, kendisine pek az kişi inandı ve inanmayanların tamamını Allah büyük bir tufanla helâk etti; kısaca, umumî bir dezenfekte yaşandı. Hayatta kalanlar, yeni bir hayata başladılar. Bu, Hz. Nuh’un kavminin veya O’nun zamanında insanların ne kadar inatçı ve bozulmuş, buna karşılık Hz. Nuh’un vazifesinin ne kadar zor olduğunu, hayatının ne kadar çetin geçtiğini gösterir. Eğer Hz. Nuh’un 950 yıllık mücadelesi ve bunun neticesinde az da olsa O’na inananlar olmasaydı, dünya daha o zaman yıkılırdı.
Dolayısıyla, bütün sonraki insanlar, cinler ve diğer varlıklar Hz. Nuh’a şükran borçludur. Kur’ân, böyle bir selâm ve şükran ifadesini, sadece O’nun için kullanır. Bu sûrede daha sonra anacağı rasûllere de selâm göndermekle birlikte, onlar hakkında bütün varlıklar içinde ifadesini kullanmaz.
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٨٠)
80. Biz, Allah’ı görürcesine iyiliğe ve iyi davranışa kilitlenmiş olanları işte böyle mükâfatlandırırız.
اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ (٨١)
81. Gerçekten O, hakkıyla inanmış has kullarımızdandı.
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَرِينَ (٨٢)
82. (O’nu ve beraberindeki mü’minleri kurtarmamızın) ardından, (O’nun gemisine binmeyip) geride kalan (zalim kâfirleri) suda boğduk.
وَاِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَاِبْرٰهِيمَۢ (٨٣)
83. İbrahim de, O’nun yolunu izleyenlerdendi.
اِذْ جَٓاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ (٨٤)
84. Tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble Rabbine yönelmiş;
اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ وَقَوْمِه۪ مَاذَا تَعْبُدُونَۚ (٨٥)
85. Ve atasına ve halkına, “Nedir bu taptığınız şeyler?” demişti.
اَئِفْكًا اٰلِهَةً دُونَ اللّٰهِ تُرِيدُونَۜ (٨٦)
86. “İllâ bir yalan, bir iftira olsun diye mi Allah’tan başka ilâhlar peşindesiniz?
فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٨٧)
87. “Âlemlerin Rabbi hakkında ne tür bâtıl düşünceler taşıyorsunuz (da, böyle şeylere cüret edebiliyorsunuz)?”
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِۙ (٨٨)
88. Sonra, (bir bayram günü kavmin dinî törenlerine katılmaya çağrılınca) yıldızlara bir şekilde dikkatlice baktı;
فَقَالَ اِنِّي سَقِيمٌ (٨٩)
89. Ve, “Ben gerçekten rahatsızım!” dedi. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. İbrahim (a.s.), hasta değildi, ama halkın putlara, uydurma ilâhlara tapmasından son derece rahatsızdı. Bu konuda onlara da ikna edici bir ders vermek, gerçeği en açık bir biçimde göstermek istiyordu. Bu bakımdan, bir bayram günü halkın dinî törenlerine katılmaya çağrılınca, kavmi gök cisimlerine taptığı için inceler gibi yıldızlara baktı. O, elbette Allah ve tevhid adına yıldızlara bakmıştı ve rahatsız olduğunu söyledi. Rahatsızlığından kastı, onların uydurma tanrılara tapması karşısında duyduğu rahatsızlıktı. Yani Hz. İbrahim (a.s.), tariz yapmıştı. Doğruyu söylemişti, fakat kavmi bundan kendilerine göre bir sonuç çıkarmıştı. Kavmi, O’nun yıldızlara bakıp rahatsız olduğunu söylemesinden, kendileri, yani gök cisimlerine tapanlar gibi yıldızlara bakıp, onlardan kendi hakkında bir anlam çıkardığını düşündü. Onlar gidince de Hz. İbrahim (a.s.), onların en büyüğü dışındaki bütün putlarını kırdı.
فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ (٩٠)
90. Diğerleri, O’nu bırakıp arkalarını döndüler ve gittiler.
فَرَاغَ اِلٰٓى اٰلِهَتِهِمْ فَقَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۚ (٩١)
91. Bunun üzerine İbrahim, gizlice putların yanına sokuldu ve (kendilerine sunulan yiyeceklerin öylece durduğunu görünce) “Yesenize, niye yemiyorsunuz?” diye sordu.
مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ (٩٢)
92. “Neyiniz var, neden konuşmuyorsunuz ki?”
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ (٩٣)
93. Sonra, üzerlerine varıp, bütün kuvvetiyle putlara vurdu.
فَاَقْبَلُٓوا اِلَيْهِ يَزِفُّونَ (٩٤)
94. (Hadiseden haberdar olan) halk, telâşla ve süratle yanına koşuştu.
قَالَ اَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَۙ (٩٥)
95. “Bizzat ellerinizle yonttuğunuz bu şeylere mi tapıyorsunuz siz?” diye çıkıştı İbrahim,
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (٩٦)
96. “Sizi de, bütün yaptıklarınızı da yaratan Allah iken?” (*)
~Açıklama~
(*) Yani, bizi yaratan ve bize bir şey yapma irade, imkân, güç ve kabiliyeti veren Allah’tır. Ayrıca, yaptığımız her şeyi yaratan, yani onlara hariçte vücut veren yine Allah’tır. Bizim bir şeyi yapmamız, o şeyin hariçte meydana gelmesi için yeterli değildir. Eğer Cenab–ı Allah’ın yaratması, her şeye vücut vermesi olmasaydı, biz hiçbir şey yapmış ve yapıyor olamayacaktık. Yaptıklarımızın faili biz, ama yaratanı Allah’tır. Ayrıca, bizim bir şey yapma güç ve kabiliyetimiz olmasaydı, bu defa da bize verilen iradenin hiçbir manâsı olmayacak ve biz yaptıklarımızdan sorumlu tutulmayacaktık.
قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَاَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ (٩٧)
97. (İbrahim’i nasıl cezalandırılacaklarını aralarında görüştüler ve) şu karara vardılar: “Fırın gibi büyük bir bina yapıp odunları tutuşturun ve O’nu alevlerin içine atın.”
فَاَرَادُوا بِه۪ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَسْفَلِينَ (٩٨)
98. Bu şekilde O’na tuzak kurmaya yeltendiler, fakat Biz, onları kaybeden taraf kıldık. (*)
~Açıklama~
(*) Hadisenin daha etraflı tasviri için bkn: Enbiyâ Sûresi/21: 51–70.
وَقَالَ اِنِّي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبّ۪ي سَيَهْدِينِ (٩٩)
99. İbrahim karar verdi: Sadece Rabbimin rızası için artık hicret edeceğim; Rabbim beni (O’na serbestçe ibadet edebileceğim bir yere) elbette ulaştıracaktır.
رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ (١٠٠)
100. (Ve şöyle dua etti:) “Rabbim, bana salihlerden olacak bir çocuk nasip buyur!”
فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ (١٠١)
101. Biz de, (duasına icabetle) O’na ağır başlı, yumuşak ve sabırlı (olacak) bir oğul müjdeledik.
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ اِنِّ۪ٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنِّ۪ٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰىۜ قَالَ يَٓا اَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُۘ سَتَجِدُنِ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِرِينَ (١٠٢)
102. Çocuk büyüyüp de, beraberinde çalışıp çabalayacak yaşa gelince, “Oğulcuğum,” dedi, “(son birkaç gecedir) rüyamda seni kurban etmem gerektiğini görüyorum. Ne dersin, bir düşün bakayım!” Oğul, tereddütsüz cevap verdi: “Babacığım, sana ne emrediliyorsa (*) onu yerine getir. İnşaallah beni (Allah’ın emrine itaat hususunda) sabredenlerden bulacaksın.” (**)
~Açıklama~
(*) Âyet açıkça göstermektedir ki, Hz. İbrahim’in rüya olarak gördüğü vahyen gelen İlâhî bir emirdi.
(**) Mevcut Kitab–ı Mukaddes nüshaları her ne kadar Hz. İbrahim’e kurban etmesi emrolunan oğlun Hz. İshak (a.s.) olduğunu kaydediyorsa da (Tekvin, 22: 2), Kur’ân’dan açıkça ve Kitab–ı Mukaddes’in daha başka ifadelerinden anlaşılan, onun Hz. İsmail (a.s.) olduğudur.
Kur’ân, yukarıda geçen 101’inci ve Enbiyâ Sûresi/21: 85’inci âyetlerde bu oğlu ağır başlı, yumuşak ve sabırlı olarak nitelerken, Hz. İshak’ı ise âlim bir oğul olarak takdim buyurmaktadır (Hıcr Sûresi/15: 53). Dolayısıyla, Hz. İbrahim’e kurban etmesi emrolunan oğlun “ğulâm-ı halîm (ağır başlı, sabırlı)” oğul Hz. İsmail olduğu açıktır.
Hz. İshak, doğum yapma dönemini çoktan aştığı bir zamanda Hz. Sâre’den olurken (Hûd Sûresi/11: 71–72; Kitab-ı Mukaddes, “Tekvîn”, 21), Hz. İsmail ise Hz. Hacer’den doğmuş ve Cenab-ı Allah’ın emri üzerine babası Hz. İbrahim (a.s.) tarafından annesiyle birlikte Mekke’de bırakılmıştır. İşte Hz. İbrahim’in oğlunu kurban teşebbüsü, Mekke’de hacc dönemi kurbanların kesildiği Mina bölgesinde cereyan etmiştir.
Kitab–ı Mukaddes’in Hz. İbrahim’e (a.s.) oğlunu kurban etmesiyle ilgili emri ifade eden cümlesi (“Şimdi oğlunu, sevdigin yegâne oğlunu, İshak’ı al…” Tekvîn, 22: 2), daha başka pek çok cümlesiyle çelişmektedir. Bir defa söz konusu cümledeki yegâne oğlunu ifadesi, bu emir Hz. İbrahim’e geldiğinde, O’nun oğul olarak sadece Hz. İshak’a sahip bulunması gerektiğini gösterir.
Öte yandan, Tekvin, 21: 5’e göre ise, Hz. İshak doğduğunda Hz. İbrahim 100 yaşında idi; Tekvin, 16: 16’ya göre ise Hz. İsmail, Hz. İbrahim 86 yaşında iken doğmuştur. Bu durumda, Hz. İshak (a.s.) doğduğunda Hz. İsmail 14 yaşında idi ki, Tekvin 22: 2’nin iddiasına göre Hz. İbrahim’e oğlu Hz. İshak’ı kurban etme emri geldiğinde, O’nun oğlu olarak sadece Hz. İshak’ın bulunmuş olması mümkün değildir.
Dolayısıyla, Hz. İbrahim’e “yegâne oğlu”nu kurban etmesi için gelen emrin Hz. İsmail (a.s.) hakkında olduğu açıktır; çünkü, Hz. İbrahim’in yegâne oğlundan bahsetmek, Hz. İshak’tan 14 yıl önce doğan Hz. İsmail için mümkündür. Şu halde, Tekvin 22: 2 cümlesinde yegâne oğlun ifadesinden sonra gelen İshak’ın sonradan bir ekleme olduğu anlaşılmaktadır.
Kur’an’da aşağıda gelecek 112’nci âyet de, Hz. İshak’ın Hz. İbrahim’in, oğlu Hz. İsmail’i kurban etme teşebbüsünden sonra doğduğunu açıkça belirtmektedir. Kaldı ki, eğer kurban edilecek çocuk Hz. İshak olmuş olsaydı, bunun en azından Yahudilik’te bir anısı olurdu, bir hatırası yaşatılırdı. İslâm’da ise kendisine verilen önemle Kurban ibadetinin ve Kurban Bayramı’nın olması bile, kurban edilecek çocuğun Hz. İsmail olduğuna tarihî bir delildir.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal