55-] Saffât Sûresi [103-182] Sâd Sûresi [1-88]

37.Saffât Sûresi [103/182.Ayetleri]

فَلَمَّٓا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِۚ (١٠٣)

103. İkisi de Allah’ın emrine tam manâsıyla teslim olmuştu. İbrahim, çocuğu sağ şakağı üzerinde yere yatırdı.

وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَٓا اِبْرٰهِيمُۙ (١٠٤)

104. “Ey İbrahim” diye seslendik;

قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَاۚ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١٠٥)

105. “Hiç şüphesiz, (rüyanda aldığın emre) itaatin gerektirdiği sadakati göstermiş bulunuyorsun; (artık oğlunu kurban etmek zorunda değilsin).” Biz, Allah’ı görürcesine iyiliğe kilitlenmiş olanları böyle mükâfatlandırırız.

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُ۬ا الْمُبِينُ (١٠٦)

106. Bu, belli ki büyük bir imtihandı.

وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ (١٠٧)

107. Neticede O’na, oğluna bedel, (değer ve manâ itibariyle) çok büyük bir kurbanlık lütfettik. (*)

~Açıklama~

(*) İnsanların kendilerini Allah yolunda “kurban” etmeleri büyük bir fazilet ve değer olmasına mukabil, Allahü tealâ (c.c.), hiçbir zaman insanların kurban olarak kesilmesini dilemez. Bu bakımdan, O’nun Hz. İbrahim’e oğlu Hz. İsmail’i kurban etmesiyle ilgili emrinde başka pek çok hikmetler vardır. Hz. İbrahim (a.s.), çok yüce bir karaktere sahipti ve kudsî peygamberler silsilesinin menşei olabilecek bir potansiyel taşıyordu. Ayrıca çok merhametli, çok cömert ve Allah’a çok içten teslim olmuş bir rasûldü. Halkının hem Âhiret’te hem de dünyadaki saadetiyle çok yakından alâkadardı; kısaca, “himmeti milleti”ydi ve dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim onu bir ümmet olarak nitelemiştir (Nahl Sûresi/16: 120). Bir insanın sahip kılındığı potansiyelleri birer kabiliyet haline getirmesi, çok defa ağır imtihanlar sonucu gerçekleşir. Bu imtihanlar ise, karşı cins, çocuk, altın–gümüş (para), eşya, kazanç, mevki ve statü gibi, daha çok kişi ile Allah arasına girebilecek unsurlarla olur. Bir mü’min, sevdiği her şeyi sadece Allah için ve o şeyin Allah ile münasebeti ölçüsünde sever. O, Allah’tan başka hiçbir şeye, bizzat o şey sebebiyle hakiki manâda gönül veremez. Allah, bir göğüste biri Kendine, biri başka varlıklara ayrılsın diye iki gönül var etmemiştir (Ahzab Sûresi/33: 4).

İşte Cenab-ı Allah (c.c.), Hz. İbrahim’i ateşe atılma, yeğeni Hz. Lût’un kavminin helâk edilmesi, baba ocağından, yurdundan, ailesinden ve yakınlarından ayrılma ve olması için dua ettiği oğlu Hz. İsmail’i kurban etme emriyle karşı karşıya kalma gibi oldukça ağır imtihanlara tâbi tuttu ve Hz. İbrahim bütün bu imtihanlardan en büyük başarı ile çıktı.

Sonra da Cenab-ı Allah şöyle buyurdu: “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım”. İbrahim, “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. Rabbisi, “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’d ettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz” karşılığını verdi. (Bakara Sûresi/2: 124) Cenab-ı Allah’ın emrine tereddütsüz boyun eğmekle hem Hz. İbrahim hem de Hz. İsmail, büyük mükâfatlara nail kılındılar. Allah (c.c.), Hz. İbrahim’i insanlar için bir imam, bir önder ve peygamberler silsilesine menşe’ veya baba kılarken, Hz. İsmail’i ise, en son yaratılmışların en büyüğü, kâinatın ve iki cihanın efendisi Hz. Muhammed Mustafa aleyhissalâtü vesselâm’ı netice verecek kudsî bir silsilenin babası olmakla mükâfatlandırdı.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ (١٠٨)

108. (Kıyamet’e kadar gelecek) sonraki nesiller arasında onun için güzel bir nam bıraktık.

سَلَامٌ عَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ (١٠٩)

109. Selâm olsun İbrahim’e!

كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١١٠)

110. Biz, Allah’ı görürcesine iyiliğe ve iyi davranışa kilitlenmiş olanları işte böyle mükâfatlandırırız.

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ (١١١)

111. Gerçekten O, hakkıyla inanmış has kullarımızdandı.

وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحٰقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ (١١٢)

112. O’na salihlere dahil bir peygamber olacak bir başka evlâdı, İshak’ı müjdeledik.

وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اِسْحٰقَۜ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهِ مُبِينٌ۟ (١١٣)

113. Hem önceki çocuğa, hem İshak’a feyiz ve bereketler bahşettik. Ama her ikisinin nesli içinde Allah’ı görürcesine, en azından O’nun sürekli kendilerini gördüğünün şuuruyla O’na ibadet eden iyiliğe kilitlenmiş kişiler bulunduğu gibi, besbelli ki bizzat kendilerine zulmedenler de vardır.

وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَۚ (١١٤)

114. Musa ve Harun’a da lütf u ihsanda bulunduk.

وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِۚ (١١٥)

115. Her ikisini de, onların halkını da o dehşetli (kölelik ve işkence) musibetinden kurtardık.

وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَۚ (١١٦)

116. Kendilerine yardım ettik de, sonuçta üstün gelen onlar oldular.

وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَۚ (١١٧)

117. İkisine, (İlâhî) gerçekleri ve dünya-Âhiret saadetinin yollarını apaçık gösteren Kitabı verdik. (*)

~Açıklama~

(*) Kitap Hz. Musa’ya verilmiş olmakla birlikte, Hz. Harun’a O’nun misyonuna olan iştirakinden dolayı (Tâ-Hâ Sûresi/20: 32), âyet, Kitabı ikisine verilmiş olarak anmaktadır.

وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَۚ (١١٨)

118. Her meselede onların Doğru Yol’da gitmelerini sağladık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْاٰخِرِينَ (١١٩)

119. (Kıyamet’e kadar gelecek) sonraki nesiller arasında onlar için de güzel bir nam bıraktık.

سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ (١٢٠)

120. Selâm olsun Musa ve Harun’a.

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١٢١)

121. Biz, Allah’ı görürcesine iyiliğe ve iyi davranışa kilitlenmiş olanları işte böyle mükâfatlandırırız.

اِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ (١٢٢)

122. Gerçekten onlar, hakkıyla inanmış has kullarımızdandı.

وَاِنَّ اِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَۜ (١٢٣)

123. İlyas da, şüphesiz (Allah’ın dinini tebliğ için) gönderilmiş peygamberlerdendi.

اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ۪ٓ اَلَا تَتَّقُونَ (١٢٤)

124. Hani, halkına şu mesajı iletmişti: “Allah’a gönülden saygı duymalı ve O’na is-yandan sakınmalı değil misiniz?

اَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ اَحْسَنَ الْخَالِقِينَۙ (١٢٥)

125. “İlâh olarak Ba’l’e (*) yalvaracak ve terk mi edeceksiniz her şeyi en güzel ve en uygun biçimde Yaratan’ı;

~Açıklama~

(*) Ba’l, kelime olarak efendi, şef gibi manâlara gelir. Eski Sami toplulukları, ilâhlarından birine bu ismi vermişlerdi ve hem kendisine, hem de karısı Astartes’e taparlardı. Hakimler döneminde İsrail Oğulları’ndan pek çoğu da, kendilerini Mısır’dan çıkaran asıl Rabbilerini bırakıp, komşu halkların tanrılarıyla birlikte onlara da tapmaya başladı (Kitab-ı Mukaddes, “Hakimler”, 2: 12–13). Bu sapma, Hz. Süleyman’ın (a.s.) vefatından sonra yeniden nüksetti. İşte, Kur’ân–ı Kerim’de En’âm Sûresi/6: 85’te de anılan Hz. İlyas’ın, İsrail’de zalimliğiyle meşhur kral Ahab (1 Krallar, 17–21), Yahuda’da kral Yehoram zamanında (2 Tarihler, 21) rasûl olarak görevlendirilen ve Kitab-ı Mukaddes’te Eliya olarak geçen peygamber olduğu sanılmaktadır. O, bu sapmaya ve ayrıca ahlâksızlık ve zulme karşı mücadele vermiştir.

اَللّٰهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلِينَ (١٢٦)

126. “Sizin de Rabbiniz, gelip geçmiş bütün atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı?”

فَكَذَّبُوهُ فَاِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ (١٢٧)

127. Fakat onlar, O’nu yalanladılar; bu sebeple, hesap vermek üzere Allah’ın huzuruna çıkarılıp, Cehennem’e atılmaya mahkûmdurlar.

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ (١٢٨)

128. Ancak, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş has kulları bundan müstesnadır.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ (١٢٩)

129. (Kıyamet’e kadar gelecek) sonraki nesiller arasında O’nun için de güzel bir nam bıraktık.

سَلَامٌ عَلٰٓى اِلْ‌يَاسِينَ (١٣٠)

130. Selâm olsun İlyâsîn’e! (*)

~Açıklama~

(*) Genellikle kabul edildiği üzere İlyas, İlyâsîn olarak da okunmaktadır; veya İlyâsîn, Hz. İlyas’ın bir diğer adıdır.

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١٣١)

131. Biz, Allah’ı görürcesine iyiliğe ve iyi davranışa kilitlenmiş olanları işte böyle mükâfatlandırırız.

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ (١٣٢)

132. Gerçekten O, hakkıyla inanmış has kullarımızdandı.

وَاِنَّ لُوطًا لَمِنَ الْمُرْسَلِينَۜ (١٣٣)

133. Lût da, şüphesiz (Allah’ın dinini tebliğ için) gönderilmiş peygamberlerdendi.

اِذْ نَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اَجْمَعِينَۙ (١٣٤)

134. (Vazifesinin sonunda) O’nu ve iman etmiş bulunan aile efradını (o suçlular memleketinden çıkarıp) kurtardık;

اِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ (١٣٥)

135. Ancak (hanımı olan ve) geride (suçlular arasında) kalan yaşlı bir kadın hariç.

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَرِينَ (١٣٦)

136. Ardından, o geride kalan diğerlerini toptan imha ettik.

وَاِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَۙ (١٣٧)

137. (Seyahat yollarınız üzerinde) sabahları onların yıkılmış şehirlerinin harabelerine uğruyorsunuz;

وَبِالَّيْلِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟ (١٣٨)

138. Geceleri de. Artık aklınızı kullanıp, bu olanlardan ibret almayacak mısınız?

وَاِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَۜ (١٣٩)

139. Yunus da şüphesiz (Allah’ın dinini tebliğ için) gönderilmiş peygamberlerdendi.

اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ (١٤٠)

140. Hani O, sahibinden kaçmış bir köle gibi vazife mahallinden ayrılmış ve dolu bir gemiye binmişti. (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Yunus (a.s.) ve başından geçenlerin ayrıntılı tasviri için bkn: Yunus Sûresi/10, not 19.

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضِينَۚ (١٤١)

141. Ve (gemidekilerle birlikte) kura çekti ve kurada kaybedenlerden oldu.

فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ (١٤٢)

142. (O’nu denize bıraktılar ve) o büyük balık kendisini yutuverdi; bu arada Yunus, pişmanlık içinde kendisini sorguluyordu.

فَلَوْلَٓا اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَۙ (١٤٣)

143. Eğer her zaman Rabbisini tesbih eden kullarından olmamış olsaydı,

لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ۪ٓ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (١٤٤)

144. Bütün ölülerin diriltilip mezarlarından kalkacakları güne kadar balığın karnında kalır, (balığın karnı O’na mezar olurdu). (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Yunus’un Kıyamet’e kadar balığın karnında kalmamasına sebep, O’nun yalnızca o anda Allah’ı tesbih etmesi değildi; Allah’ı her zaman tesbih eden bir kul olmasıydı. (Ayrıca bkn: Kalem Sûresi/68, 49, not 5.) Hz. Yunus’un balığın karnındaki tesbihi ve manâsı içinde bkn. Enbiyâ Sûresi/21: 87, not 18.

فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَٓاءِ وَهُوَ سَقِيمٌۚ (١٤٥)

145. Ama Biz O’nu ağaçsız, çıplak bir sahile bıraktık; o anda bitkin bir haldeydi.

وَاَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْطِينٍۚ (١٤٦)

146. Üzerine gölge yapması için de orada asma kabak cinsinden bir ağaç bitiriverdik. (*)

~Açıklama~

(*) Merhum allâme Mevdûdî, Urdu Digest dergisinin Şubat 1964 sayısından nakleder: Star of East (Doğu Yıldızı) adlı bir İngiliz balıkçı gemisi, 1891 yılının Ağustos ayında balina avı için okyanusa açılır. Yaklaşık 7 metre uzunluğunda, 1.7 metre eninde ve 100 ton ağırlığında bir balinayı yakalamaya çalışırlarken, James Bartley adlı denizci denize düşer. Balina onu yutar. İki gün sonra diğer balıkçılar balinayı ölü olarak yakalar ve karnını açtıklarında arkadaşlarını sağ olarak bulurlar. Balıkçı, balinanın karnında tam 60 saat kalmıştır. (Tefhîm, 5: 41, “Sâffât Sûresi”, not 82)

وَاَرْسَلْنَاهُ اِلٰى مِائَةِ اَلْفٍ اَوْ يَزِيدُونَۚ (١٤٧)

147. Ve O’nu sayıları yüz bine ulaşan, hattâ gittikçe artan (halkına yeniden) gönderdik.

فَاٰمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى حِينٍۜ (١٤٨)

148. Onlar bu defa iman ettiler ve kendilerini (helâkten âzat edip,) belli bir süre daha yaşamalarına müsaade buyurduk.

فَاسْتَفْتِهِمْ اَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَۙ (١٤٩)

149. Sor onlara: Kız çocuklar Rabbinin de, erkekler onların mı?

اَمْ خَلَقْنَا الْمَلٰٓئِكَةَ اِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ (١٥٠)

150. Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da, onlar buna şahit mi olmuşlar?

اَلَٓا اِنَّهُمْ مِنْ اِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَۙ (١٥١)

151. İyi bilin ki, iftira ederek diyorlar,

وَلَدَ اللّٰهُۙ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (١٥٢)

152. “Allah çocuk edindi.” Hiç şüphesiz yalancıdır onlar.

اَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَۜ (١٥٣)

153. Sanki Allah, (bir de cinsiyet ayırımı yapmış da) kızları erkeklere tercih mi etmiş?

مَا لَكُمْ۠ كَيْفَ تَحْكُمُونَ (١٥٤)

154. Ne oluyor size? Nasıl böyle hükümler veriyorsunuz?

اَفَلَا تَذَكَّرُونَۚ (١٥٥)

155. Siz hiç düşünmez, hiç sağlıklı değerlendirme yapmaz mısınız?

اَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُبِينٌۙ (١٥٦)

156. Yoksa elinizde kesin bir deliliniz, bir dayanağınız mı var?

فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (١٥٧)

157. Öyle ise, eğer doğruyu söylüyorsanız, haydi çıkarın ortaya (Allah’tan gelmiş olması gereken) o kitabınızı!

وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًاۜ وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ اِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ (١٥٨)

158. Bir de, (cinlere tapma gerekçesi olarak) Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular. Oysa cinler bilirler ki, (kendileri ile Allah arasında sadece Rab–kul münasebeti vardır ve) onlar yargılanmak üzere Allah’ın huzuruna çıkarılacaklardır. (*)

~Açıklama~

(*) Bakara Sûresi âyet 30’da ima edildiği üzere, insandan önce yeryüzünde cinler hüküm sürüyordu ve Allah’ın dinine muhataptılar. Ayrıca, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bütün insanlara gönderildiği gibi bütün cinlere de gönderilmişti. Dolayısıyla onlar, Allah ile yarattıkları arasında nasıl bir münasebetin olduğunu, olması gerektiğini iyi biliyorlardı.

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ (١٥٩)

159. Allah, onların bu şekildeki nitelemelerinin tamamından mutlak manâda münezzehtir.

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ (١٦٠)

160. Allah’ın ihlâsa erdirilmiş has kulları asla bu türden nitelemelerde bulunmazlar.

فَاِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَۙ (١٦١)

161. Size gelince (ey müşrikler), siz ve sizin taptıklarınız,

مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَۙ (١٦٢)

162. Allah hakkında kimsenin sapmasına sebep olabilecek değilsiniz;

اِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ (١٦٣)

163. Meğer ki o kişi, ille de Kızgın, Alevli Ateş’e girmek istesin.

وَمَا مِنَّٓا اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ (١٦٤)

164. (Haklarında Allah’ın kızları oldukları iftirasında bulundukları melekler derler ki:) “Bizim her birimizin Allah katında belli bir makamı ve vazifesi vardır.

وَاِنَّا لَنَحْنُ الصَّٓافُّونَۚ (١٦٥)

165. “(O’nun emirlerini alıp yerine getirmek için) saf saf dizilip bekleyenleriz biz.

وَاِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ (١٦٦)

166. “Biz, O’nun her türlü kusurdan ve O’na yakışmayan nitelemelerden mutlak manâda münezzeh bulunduğunu sürekli ilan edenleriz de.”

وَاِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَۙ (١٦٧)

167. O müşrikler derlerdi:

لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْرًا مِنَ الْاَوَّلِينَۙ (١٦٨)

168. “Bizden önce yaşamış ümmetlerin elinde bulunan Kitap gibi bir Kitap bizde de olsaydı,

لَكُنَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ (١٦٩)

169. “Hiç kuşkusuz Allah’ın ihlâsa erdirilmiş has kulları olurduk.”

فَكَفَرُوا بِه۪ۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (١٧٠)

170. Ama şimdi o Kitabı ret ve inkâr ediyorlar. Elbette bilecek onlar!

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَۚ (١٧١)

171. (Din’i tebliğ için) gönderilmiş kullarımız hakkındaki hükmümüz çoktan verilmiştir:

اِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَۖ (١٧٢)

172. Onlar, hiç şüphesiz onlardır yardıma mazhar olacaklar.

وَاِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ (١٧٣)

173. Ve hiç şüphesiz Bizim ordumuzdur, her zaman mutlaka üstün gelenler.

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى حِينٍۙ (١٧٤)

174. Dolayısıyla, bir süre aldırma onlara ve bakma yaptıklarına;

وَاَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ (١٧٥)

175. Bak (uyarman karşısında nasıl da ayak diriyorlar), sonunda görecekler (başlarına geleceği).

اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ (١٧٦)

176. Yoksa cezamızın hemen başlarına gelivermesini mi istiyorlar?

فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَٓاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَرِينَ (١٧٧)

177. İyi de, cezamız onu isteyenlerin yurtlarına indiğinde, uyarılıp da uyarıya kulak asmayanlar pek kötü bir sabaha uyanırlar!

وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى حِينٍۙ (١٧٨)

178. Sen aldırma onlara bir süre ve bakma yaptıklarına;

وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ (١٧٩)

179. Bak (bütün şu inkârcıların hallerine), onlar da görecekler (başlarında patlayacak Kıyamet azabını).

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَۚ (١٨٠)

180. Mutlak izzet ve kudret Rabbi olan Rabbin, onların her türlü yakışıksız nitelemelerinden mutlak manâda münezzehtir.

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَۚ (١٨١)

181. Selâm (Allah’ın dinini tebliğ için gönderilen) bütün rasûllere!

وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٨٢)

182. Ve bütün hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a.

***

38.Sâd Sûresi 

38. Sâd Sûresi : 88 âyetten oluşan ve ismini birinci âyetindeki Sâd harfinden alan bu sûre, İslâmî tebliğin Mekke döneminin ortalarında, Hz. Ömer Müslüman olduktan sonra inmiştir. İslâm’a ve onun tebliğine karşı duranları ikaz eder. Allah Rasûlü’ne itaate çağırır ve önceki rasûllerin tebliğ hayatlarından kesitler sunar.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ (١)

1. Sād. Gerçeği anlatan ve (ona karşı çıkanları) ikaz buyuran şerefli Kur’ân’a andolsun (ki sen, Allah’ın dinini tebliğ için gönderilen bir rasûlsün).

بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ (٢)

2. Ne var ki, (seni) ret ve inkâr edenler, gurur, kibir içinde ve (Kur’ân’a karşı) sürekli muhalefet halindedirler.

كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ (٣)

3. Ama Biz, onlardan önce (inkâr ve muhalefette direnen) nice nesilleri helâk ettik. (Azabımız başlarına inince) pişmanlık içinde ne çığlıklar kopardılar ama, artık cezamızı tehir zamanı değildi.

وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ (٤)

4. İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesini tuhaf buluyor ve küfürde diretenler, “Bu” diyorlar, “bir sihirbaz, (Allah’a iftira atan) büyük bir yalancı.

اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ (٥)

5. “Tutmuş, onca ilâhı tek bir ilâh yapıyor. Bu yaptığı, gerçekten pek tuhaf, şaşılacak bir şey!”

وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ (٦)

6. İçlerinden önde gelenler, (seni tebliğinden vazgeçmeye ikna edemeyince) yanından ayrılırken “Haydin,” diye birbirlerini kışkırtıyorlar, “Haydin, yürüyün ve lâhlarınız(a ibadet) konusunda diretin. Gerçekte budur (baş olmaktır, Muhammed’in davetiyle) hedeflenen şey. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, İslâm’a davetin yaygınlaşması ve Hz. Ömer (r.a.) gibi çok önemli bir insanın da İslâm’a dahil olması üzerine Kureyş ileri gelenlerinin harekete geçip, davetini durdurması konusunda yeğeni Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a baskı yapması için Ebû Talib’e başvurmaları hadisesine atıfta bulunmaktadır. Onlar, İslâm’ın yayılmasını durdurmak için ortaya attıkları pek çok temelsiz iddianın yanısıra, Peygamberimiz ve Ashabı’nın İslâm’a girme ve onu tebliğle Kureyş’e baş olmak, idareyi ele geçirmek gayesi güttüğünü de ileri sürüyorlardı.

مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ (٧)

7. “Biz, bu (tek ilâh iddiasını) şu zamanımızdaki inanç sistemlerinin hiç birinde duymadık. Bu, ancak bir uydurma! (*)

~Açıklama~

(*) Kureyş ileri gelenleri, Allah Rasûlü’nün Mekke liderliğini arzuladığını düşünüyor ve kendi mevkilerini tehlikede görüyorlardı. Bu sebeple, Ebû Cehil liderliğinde Ebû Talib’e gelip, yeğenine İslâm’a davetten vazgeçmesi taleplerini ilettiler. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, “Amcacığım! Ben onları öyle bir söze çağırıyorum ki, onu söyledikleri zaman yalnız Araplar değil, bütün milletler onların peşinden gelecekler!” cevabında bulundu. Bu sözün ne olduğunu sordular. Allah Rasûlü, “Lâ ilâhe illa’llah” cevabını verdi. Bunun üzerine büyük bir tepki gösterdiler ve âyette ifade olunan sözleri söylediler. (Tirmizî, “Tefsir,” 39)

ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِيۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ (٨)

8. “Tuhaf! İçimizden (başka kimse bulunamamış da) Kitap O’na mı iniyormuş?” Hayır, hayır! (Gerçek şu ki, onların senin doğruluğun aleyhinde söyleyebilecekleri hiçbir şey yok.) Fakat onlar, (sırf kibir ve gururları sebebiyle) Benim Mesajım konusunda şüphe içinde bocalamaktadırlar. Gerçekte onlar, (helâk şeklinde gelen) azabımı henüz tatmadılar, (tatmadılar ki, kibirlerinden vazgeçip, gerçeği kabullensin ve itiraf etsinler).

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِۚ (٩)

9. Yoksa, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Vehhâb (bol bol ve karşılıksız veren) Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında (da, kendi arzularına göre peygamberlik mi dağıtıyorlar)?

اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠ فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ (١٠)

10. Veya göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti onlara mı ait? Öyleyse, sebep ve vasıtalarına tutunsunlar da, göklere yükselsin (ve risalet görevinin sana verilmesine, Kur’ân’ın sana indirilmesine mani olsunlar)!

جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ (١١)

11. Aslında onlar, hesaba katılmaya değmez, şuracıkta yenilmeye mahkûm bölük–pörçük döküntü bir güruhtur.

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْاَوْتَادِۙ (١٢)

12. Onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd toplulukları ve ehramlar, sağlam kaleler sahibi Firavun da (kendilerine gönderilen rasûlleri) yalanladılar;

وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ (١٣)

13. Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da. Bunlar, (helâk edilmiş) önceki topluluklardı.

اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟ (١٤)

14. Her biri, rasûlleri yalanladı ve hak ettikleri şiddetli cezam, başlarında patlayıverdi.

وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ (١٥)

15. Şunlar da, kendilerine artık hiçbir süre tanımayacak tek bir patlamayı bekliyorlar.

وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ (١٦)

16. Böyle iken, alaylı alaylı, “Rabbimiz, Hesap Günü gelmeden önce azaptaki payımızı hemen veriver!” diyorlar.

اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ (١٧)

17. Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve (Allah’ı tesbihte, ilimde, hilâfette ve savaşta) güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla. O, tam bir teslimiyet ve samimiyetle sürekli Allah’a yöneliş halinde idi.

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ (١٨)

18. Dağları emrimize boyun eğdirdik de, akşam vakitlerinde ve işrak–kuşluk zamanı onunla birlikte Allah’ı tesbih ederlerdi;

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَهُٓ اَوَّابٌ (١٩)

19. Ve onun için toplanan kuşları da. Hepsi tesbih için Allah’a yönelirdi.

وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ (٢٠)

20. O’nun hakimiyetini güçlendirdik ve kendisine hikmet, ayrıca ikna edici ve meseleleri aydınlatıcı bir beyan gücü verdik.

وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُ۬ا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ (٢١)

21. Sana o davalılar hakkında bilgi ulaştı mı? Onlar, yüksek duvarları aşıp, (Davud’un) hususî makam odasına dalıvermişlerdi.

اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ (٢٢)

22. Davud’un yanına girdiklerinde O, birden endişelendi. “Endişelenecek bir şey yok!” dediler: “Biz, biri diğerine haksızlık yaptığını iddia eden iki davalı tarafız. Sen, gerçek ne ise aramızda ona göre hükmünü ver, haktan uzaklaşma ve bizi hiç pürüzsüz doğruya ilet.”

اِنَّ هٰذَٓا اَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ (٢٣)

23. (İçlerinden biri meseleyi arzetti:) “Bu, benim kardeşimdir. Kendisinin doksan dokuz koyunu var, benimse tek bir koyunum. Böyle iken, ‘Onu da bana bırak!’ diyor ve hitabet gücüyle beni bastırıyor.”

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِهِ۪ۜ وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ ۩ (٢٤)

24. Davud, “Doğrusu şu ki,” dedi, “o, senin tek bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle haksızlıkta bulunuyor. Gerçekten böyle malda ortak pek çok insan vardır ki, birbirlerinin hakkına tecavüz ederler. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar böyle davranmazlar; ama onlar da ne kadar azdır!” Davud, kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve derhal Rabbisinden bağışlanma dileyip, iniltiyle secdeye kapandı ve bütün içtenliğiyle Allah’a yöneldi.

فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ (٢٥)

25. Biz de bu hususta O’nu bağışladık. Muhakkak ki O’nun Bizim katımızda bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟ (٢٦)

26. Ey Davud! Seni ülkede (Bizim ahkâmımızı uygulayacak) bir halife yaptık; bu sebeple, insanlar arasında hak ve adaletle hükmet; şahsî arzu ve temayüllerine kulak verme ki, seni Allah’ın yolundan saptırmasınlar. Şurası bir gerçek ki, Allah’ın yolundan sapanlar, Hesap Günü’nü unutmuşlardır ve bu sebeple kendileri için çok çetin bir azap vardır. (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Davud’un tâbi tutulduğu imtihan hakkında farklı mütalâalarda bulunulmuş ve Kitab–ı Mukaddes kaynaklı yakışıksız hadiseler anlatılmıştır. Kur’ân–ı Kerim ve sahih Sünnet hadisenin teferruatı konusunda sessiz kaldığına göre, meselenin özünü takip etmek ve onun üzerinde durmak gerekmektedir.

  • Bu da, Kur’ân’ın ışığı altında şöyle olsa gerektir:

Bütün rasûller, Allah’ın mesajını, dinini insanlara tebliğ için gönderilmişlerdir. Bununla birlikte, her birinin, zamana, şartlara, gönderildikleri toplumun özelliklerine göre ayrı bir vazifesi, hususiyeti ve dolayısıyla bu çerçevede, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm dışında diğerlerini aşan bir donanımı vardır. Söz gelimi, Allah (c.c.) Hz. İbrahim’i insanlara imam, Hz. Davud’u halife, Hz. Süleyman’ı ise melik (hükümdar) kılmıştır. Yeterince ilgi çekicidir ki, her birini de bu hususî vazifeye tayin buyurmadan önce imtihandan geçirmiş, her birinin imtihanı kendine verilecek hususî misyon ve makama göre olmuştur.

Hz. İbrahim (a.s.), ateşe atılma, ülkesini terk etme mecburiyetinde kalma, oğlu Hz. İsmail’i kurban etme emrine muhatap olma gibi ağır imtihanlara tâbi tutulmuş ve bunların her birinde muvaffak olduktan sonra insanlara imam kılınmıştır.

Hz. Süleyman (a.s.), aşağıda 34’üncü âyette anlatılacak imtihana tâbi tutulurken, Hz. Davud (a.s.) da, 21–24’üncü âyetlerde anlatılan imtihandan geçmiştir. Bu imtihanı başarması üzerine kendisine risalet içinde hilâfet payesi ve görevi verildiğine göre, O’nun imtihanı bu çerçevede olmalıdır.

26’ncı âyette hilâfetin fonksiyonu olarak insanlar arasında hak ve adaletle hükmetme zikredildiğine göre, Hz. Davud’un imtihanı adaletli hüküm verme noktasında idi. Yüksek duvarları aşarak hususî makam odasına girenler, insan şeklinde melekler olsun veya olmasın, Hz. Davud, verdiği hükümde bir yanlışlık yaptığı sonucuna varmış olmalıdır. Bu da, âyetlerden anlaşılabildiğine göre, davalı iki taraftan biri şikâyetini yaptığında diğer tarafı dinlemeden hemen hüküm vermesi olsa gerektir. Davacının anlattıklarını dinleyen ve kendine göre karinelerle söylediklerinin doğru olduğu sonucuna varmış bulunduğu anlaşılan Hz. Davud (a.s.), diğer tarafı dinleme gereği duymadan hükmünü vermiş, fakat akabinde yanlış yaptığı sonucuna varmıştır. Bunun neticesinde de hemen Allah’a yönelmiş ve af dilemiştir.

20’nci âyet, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) Hz. Davud’a, diğer nimetlerinin yanısıra güzel ve ikna edici konuşma, meseleleri çok iyi şekilde anlatabilme gücü ve kabiliyeti de verdiğini ifade etmektedir. Dikkat çekicidir ki, Hz. Davud’a şikâyette bulunan kişi de, karşı tarafın konuşma gücüyle kendisini yendiğini belirtmiştir (âyet: 23).

Dolayısıyla kendisini tâbi tuttuğu imtihanla Cenab-ı Allah Hz. Davud’u bu konuda, yani güçlü ve ikna edici konuşmanın tesiri altında kalmadan hüküm vermesi konusunda uyarmış olmalıdır.

  • Bu hususu aydınlatan bir hadis-i şeriflerinde Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyururlar:

“Ben de sizin gibi bir insanım. Aranızdaki bir meselede bana gelirsiniz. Olur ki, kiminiz kiminizden daha ikna edici konuşur da, ben de bana anlatılana göre onun lehinde karar verebilirim. (Dolayısıyla herkes doğruyu konuşsun.) Çünkü eğer ben, kardeşinin hakkına rağmen biri lehinde hüküm verirsem, o kişi bilmelidir ki, ona Cehennem ateşinden bir kor vermişimdir.” (Buharî, “Şahadet”, 27; Müslim, “Akdiye”, 5, [1713])

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًاۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ (٢٧)

27. Biz, göğü, yeri ve bu ikisi arasında yer alan her şeyi, boş yere, gayesiz (ve insanlar heva ve heveslerine göre davranabilsinler diye) yaratmadık. Böyle bir düşünce, ancak küfredenlerin zannından ibarettir. (Girecekleri) Ateş’ten dolayı vay haline o küfredenlerin!

اَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ (٢٨)

28. Yoksa Bizim iman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla veya hayatlarını günahlardan uzak, Din-diyanet örtüsü altında geçiren (müttakî)leri, üzerlerinden Din-diyanet örtüsünü sıyırmış günahkârlarla bir tutacağımızı mı sanıyorlar?

كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ (٢٩)

29. (Bu,) hayır, bereket ve feyiz yüklü bir Kitap’tır ki, onu sana, (bütün şuurlu varlıklar) âyetleri üzerinde derinliğine ve etraflıca düşünsünler ve gerçek idrak sahipleri ondan gereken ders ve öğüdü alsınlar diye indiriyoruz.

وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ (٣٠)

30. (Risalet misyonu içinde hilâfet vazifesini hakkıyla yerine getiren) Davud’a Süleyman’ı bahşettik. Ne güzel kuldu (Süleyman)! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, Bakara Sûresi/2: 151’de Allah Rasûlü’nün ana vazife veya fonksiyonlarını, Allah’ın kâinattaki ve Kur’ân’daki âyetlerini okumak, zihinleri yanlış bilgi ve kabullerden, kalbleri yanlış itikat ve günahlardan arındırmak ve Kitabı, hikmeti öğretmek ve insanlara bilmediklerini öğretmek olarak belirtir.

Özellikle dinî meselelerde ve hayatlarında insanlara rehberlik yapmak manâsında imamet, bilhassa insanlar arasında hak ve adaletle hükmetmek manâsında hilâfet ve en yüksek ve kusursuz derecede insanları idare etmek manâsında meliklik (hükümdarlık), zaman ve şartlar müsait olduğunda ve gerektirdiğinde Risalet’e dahil vazifelerdir. Risalet bunları mutlak manâda ve her zaman için, her şartta gerektirmediği gibi, aynı şekilde imamet de hilâfeti, hilâfet hükümdarlığı yine mutlak manâda ve her zaman için, her şartta icap ettirmez.

Dolayısıyla her rasûl hayatta insanlara her bakımdan imam ve halife ya da melik olmadığı gibi, her imam da halife veya melik, her halife de melik olmayabilir. Hilâfet ve bilhassa meliklik, özellikle Allah Rasûlü’nün tebliğ ettiği İslâm’da halkın biatını, yani gönlüyle kabulünü gerektirir. Şu noktayı da belirtmeliyiz ki, İslâm’da, Allah’ın dininde meliklik mutlakiyet idaresi demek değildir ve Hz. Süleyman da katiyen mutlakiyetçi bir devlet başkanı değildi.

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Medine’ye ancak Medineli Müslümanların kendisine bazı şartlar üzerinde biat etmelerinden sonra hicret buyurmuş ve bilhassa bazı önemli kararlar ve icraatlar öncesinde yeniden biat alma gereği duymuştur. Buna ek olarak, toplumu ilgilendiren bütün, özellikle idarî meselelerde, Kur’ân’ın açık emri üzere (Âl-i İmran Sûresi/3: 159) daima ashabıyla istişarede bulunmuştur. İsrail Oğulları tarihinde ise Mısır’dan çıktıktan sonra sağlam bir devlet kurma ve/veya halifelere ve meliklere sahip olma, peygamberlerinden bir melik–komutan istemelerinden sonra başlamıştır (Bakara Sûresi/2: 246–247). Onların tarihinde Hz. Musa bir imam–Rasûl, Hz. Davud bir halife–rasûl, Hz. Süleyman ise bir melik (hükümdar)–rasûldü.

اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ (٣١)

31. Bir gün öğleden sonra kendisine (cihad için beslenen,) durduklarında sakin, koştuklarında süratli safkan atlar arz edildi.

فَقَالَ اِنِّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّيۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠ (٣٢)

32. (Onları bir süre izleyen Süleyman), “Benim bu atlara olan sevgim (bizzat onlar sebebiyle değil), Rabbimi hatırlattıkları ve O’nun adını yaymaya hizmet ettikleri içindir.” dedi. Ve atlar, gözden kayboluncaya kadar (onları izledi).

رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ (٣٣)

33. “Onları bana geri getirin!” diye emretti. Gelince de, onların bacaklarını ve boyunlarını şefkatle okşadı. (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Süleyman (a.s.), hükümdar–peygamberdi. Ama dünyalık hiçbir şey, bunlar cihad için beslenen soylu atlar da olsa, O’nu Allah’tan, O’nu anmaktan alıkoyamazdı. Çünkü Allah’ı anmak, her şeyden daha büyüktür ve daha önemlidir. O, her şeyi Allah için ve Allah’la olan münasebeti açısından severdi. Dolayısıyla, Hz. Süleyman’ın tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yönelen bir kul olduğu ifadesinden sonra gelen bu âyetler, O’nun tarihin en güçlü hükümdarı olmasına rağmen, Allah’a olan derin bağlılığına misal olarak zikredilmiştir.

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ (٣٤)

34. Hiç şüphesiz Biz Süleyman’ı da imtihan ettik ve tahtının üzerine cansız bir beden bırakıverdik. O, (bundaki manâyı anlayarak) hemen Allah’a yöneldi.

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْدِيۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ (٣٥)

35. Şöyle dedi: “Rabbim, beni bağışla ve bana (Sen’in yolunda hizmet için) benden sonra kimseye nasip olmayacak bir hükümdarlık lütfet. (*) Şüphesiz ki Sen, Vehhâb (bol ve hiç karşılıksız veren)sin.”

~Açıklama~

(*) İmtihan için Hz. Süleyman’ın tahtının üzerine cansız bir beden bırakılma hadisesi üzerinde pek çok yorum yapılmıştır. Bu hadiseyi, ardından Hz. Süleyman’ın yaptığı duayı, yukarıda not 3’te ifade edildiği üzere, her peygamberin misyonundaki özel vazifesi noktasında imtihana çekildiği gerçeği ve aşağıda zikredilecek ilgili bir hadis–i şerif ışığında ele aldığımızda şu neticeye varabiliriz:

Hz. İbrahim (a.s.), Cenab-ı Allah’a (c.c.) kendisine bir oğul bahşetmesi için dua etmişti (Sâffât Sûresi/37: 100). Allah, bu duasını kabul buyurdu ve O’na Hz. İsmail’i (a.s.) lütfetti. Ama Hz. İbrahim, kendisine yaşlılığında lütfedilen bu sevgili oğlunu kurban etme emriyle imtihana çekildi ve bu imtihandan da yüz akıyla çıkınca, bu defa kendisine Hz. İshak (a.s.) ve pek çok torunlar ihsan kılındı. Hz. İbrahim de, esasen misyonunun, yani Allah’ın dininin tebliğ ve korunmasının devamı adına oğul arzusu izhar etmişti. Benzer şekilde ve aynı gaye ile Hz. Zekeriya da ihtiyarlığında Cenab–ı Allah’tan bir oğul istedi (Meryem Sûresi/19: 5–-6). O da, Allah’ın Yahya ismiyle bahşettiği bu oğlu ile imtihana çekildi ve gözleri önünde O’nun şehit edildiğini gördü.

Nimet ne kadar büyükse, imtihan ve külfet de o kadar ağır olur. İşte, bir hadis-i şerifte ifade buyrulduğu üzere, Hz. Süleyman da (a.s.), Allah’ın dininin korunması, en mükemmel manâda tatbiki ve tebliği, bu uğurda cihad adına misyonunun kendisinden sonra da devamını arzuluyor ve bunun için de oğullar sahibi olmak istiyordu. Bu maksatla bir gece hanımlarını ziyaret etti. Böylece soyu vasıtasıyla kesintisiz sevaba da mazhar olacak ve Allah’ın dininin beşerî sahadaki hakimiyeti de kusursuz devam edecekti. Ne var ki, Allah’ın muradı başka idi. Çünkü, insanların halleri, kazanç ve kayıpları, nasıl ve kimler tarafından idare edileceği, bir bakıma onların iradesine bırakılmıştı ve onlar nasıl bir idareyi ve neyi hak ederlerse, kendileri nasıl iseler, öyle idare edilirler ve ona nail olurlardı.

Ve, Hz. Süleyman’ın hanımlarını ziyaret ettiği gece, Allah yolunda sürekli ve soyu vasıtasıyla da hizmet niyetiyle “Oğullarım olacak!” diye niyetini ifade ederken “İnşaallah” demek kendisine unutturuldu ve neticede bir tek oğul anne rahmine düştü. İşte, O’nun tahtının üzerine bırakılan cansız beden, (Allahü a’lem) bu oğlunun cesedi idi. Cesedin tahta bırakılması, oğlunun vefatı manâsına geliyordu ve ceset, oraya bir mesaj için bırakılmıştı. Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.), Cenab-ı Allah’a (c.c.) kendisine öyle bir hakimiyet vermesi duasında bulundu ki, O’nun yolunda, eğer bütün soyu hükümdar olsa idiler ancak başarabilecekleri ve daha sonra hiçbir hükümdarın ulaşamayacağı derecede hizmet etsin. Bu, Allah’ın dinine hizmet yolunda teşvik edilen bir müsabakayı, hayırlarda yarışmayı ifade ediyordu ve Hz. Süleyman oğul isteğinde, niyetinde ve duasında samimi olduğu için bu duası kendisi hakkında kabul olundu.

İsrail Oğulları, Hz. Süleyman (a.s.) herhangi bir vasiyette bulunmadığı halde, oğullarından birini hükümdar olarak O’nun yerine geçirdiler. Fakat bu oğlun zamanında devlet İsrail ve Yahuda adlarıyla ikiye bölündü. Bu, çok önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Adaletli idare en büyük faziletlerden biri olup, bir hadis–i şerifte ifade buyurulduğu üzere, âdil idareciler, Mahşer’de hiçbir gölgenin olmadığı bir zamanda Allah’ın Arşı’nın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insandan birini teşkil edecekleri halde, eğer sadece Allah’ın rızası ve Allah’ın yolunda hizmet için olmazsa dünyevî iktidar çok defa ihlâs ve samimiyeti zedeler.

Bu sebeple, Allah’ın dinine samimiyetle hizmet etmek isteyen bir insan, dünyevî iktidar talebinde, hattâ arzusunda bile bulunmamalıdır. Bu sebeple ve ayrıca kavimleri içinde yeterli sayıda insan Allah’ın hükümleriyle idare edilecek seviyede manevî–ruhî ve ahlâkî olgunluğa ulaşamadığı için, çok az istisna dışında pek çok peygambere sadece saf “dinî” sahada hizmet nasip kılınmıştır. Halbuki, peygamberlerin hiç birinin ihlâs ve samimiyetinden asla kuşku da duyulamaz. Yine aynı sebepledir ki, Cenab-ı Allah (c.c.) İslâm ümmeti içinde Hilâfet’i Allah Rasûlü’nün Ehl-i Beyt’inde devam ettirmemiş ve onlara saf “dinî” sahada hizmet bahşedip, onları bu sahanın rehberleri kılmıştır.

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِاَمْرِهِ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ (٣٦)

36. Biz de (duasını kabul buyurduk ve) rüzgârı hizmetine sunduk; rüzgâr, O’nun emri altında ve dilediği yere tatlı tatlı eserdi. (*)

~Açıklama~

(*) Benzer ifadeler ve açıklama için bkn: Enbiyâ Sûresi/21: 81, not 11; Sebe’ Sûresi/34: 12.

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ (٣٧)

37. Şeytanları da, (emrimiz altında) her biri inşaatçı ve (denizden kıymetli taşlar çıkaran) dalgıç olarak (hizmetine verdik). (*)

~Açıklama~

(*) Bkn: Enbiyâ Sûresi/21: 82, not 12; Sebe’ Sûresi/34: 13.

وَاٰخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْاَصْفَادِ (٣٨)

38. Ve (söz dinlemez cinler gibi), bukağılarla, zincirlerle birbirlerine bağlanmış halde daha başkalarını da. (*)

~Açıklama~

(*) Bu bukağı ve zincirler, cinlere has türden olmalıdır.

هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ (٣٩)

39. “Bütün bunlar, sana hesapsız ihsanımızdır,” dedik, “istersen sen de (eksilir endişesine kapılmadan) onlardan başkasına ihsanda bulunabilirsin, istersen hiç bulunmazsın. Her iki durumda da sorguya çekilecek değilsin.”

وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟ (٤٠)

40. Süleyman’ın da katımızda hiç kuşkusuz bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ (٤١)

41. Kulumuz Eyyûb’u de hatırla: Hani O, Rabbine şöyle yalvarmıştı: “Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçar oldum.” (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Eyyûb’un (a.s.) ızdırabı ve Allah’a olan münacatı için bkn: Enbiyâ Sûresi/21: 83–84, not 15–16.

  • Her hadisenin meydana gelmesi, insanın başına gelen hayır–şer her şey için iki sebep vardır:

biri zahirî ve maddî, diğeri gerçek–aslî ve manevî veya görünmez. Birinci sebep, sebepler diyarı olan bu dünya ve ayrıca insanın kendisi ile ilgili olmasına karşılık, diğer sebep Cenab–ı Allah’a veya Kader’e bakar. Allah (c.c.), kişinin iman veya imansızlığı, niyetinin ve davranışlarının iyiliği ve kötülüğü gibi sebeplerle veya imtihan dolayısıyla ya da kişinin manevî makamını yükseltmek için insanın başına hayır veya şerlerin gelmesine izin verir ve bunları yaratır. Bütün diğer maddî sebepler gibi şeytan da Allah’ın iradesinin yerine gelmesi ve yaratmasında ancak zahirî bir sebeptir ve onun hadiseler üzerinde yaratıcı en küçük bir tesiri yoktur.

Dolayısıyla, Hz. Eyyûb’un başına gelenleri şeytana atfetmesi, Hz. Musa’nın, vurduğu bir yumrukla, niyeti öyle olmamakla birlikte bir kişinin ölmesi hadisesini şeytanın işi olarak nitelemesi veya şeytan ve cinlerin insan bedeninde bazı hastalıklara sebep olabileceği noktasında değerlendirilmelidir. Bu ikinci husus, tıbbî araştırma gerektirmektedir.

Ayrıca, Hz. Eyyûb (a.s.), hastalığında ailesinin kendisini terk etmesinde şeytanın iğvasını da görmüş ve âyetteki ifadesiyle buna atıfta bulunuyor da olabilir. Burada belirtilmesi gereken bir diğer nokta, peygamberler masum olmakla birlikte, kendilerini hata etmiş görebilir ve bundan dolayı Cenab-ı Allah’tan bağışlanma dilerler. Onlar, Allah ile münasebetlerinde ve vazifelerini yerine getirme hususunda son derece hassas ve dikkatli oldukları için, başka insanlardan daha çok istiğfar ederler. Bundandır ki Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, şöyle buyurmuşlardır: “Ben, günde (Buharî’nin rivayetine göre) yetmiş defa, (Müslim’in rivayetine göre) yüz defa Allah’tan bağışlanma diliyorum.”(Buharî, “Davaât”, 3; Müslim, “Zikir”, 41)

اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ (٤٢)

42. “Ayağınla yere vur!” dedik, “İşte, yıkanmak ve içmek için soğuk bir su kaynağı!” (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Eyyûb (a.s.), muhtemelen bir deri hastalığına tutulmuş idi. Ayağıyla yere vurunca, Cenab-ı Allah yerden O’nun için bir su fışkırttı. O, bu suyla hem yıkandı, hem de ondan içti ve neticede hastalığı iyi oldu.

وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ (٤٣)

43. Katımızdan bir rahmet ve gerçek idrak sahipleri için bir ibret vesilesi olarak, ailesini ve bir o kadarını daha kendisine bağışladık.

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِهِ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًاۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ (٤٤)

44. (Ayrıca O’na,) “Eline bir demet sap al ve (hanımına) onunla vur ve yemininden dönen duruma düşme!” dedik. (*) Biz O’nu (Eyyûb’u) gerçekten sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu O! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.

~Açıklama~

(*) Hz. Eyyûb (a.s.) hasta iken, eğer Allah (c.c.) kendisine yeniden sıhhat bahşederse, işlediği bir hatadan dolayı hanımına celde cezası uygulayacağına yemin etmişti.

Cenab-ı Allah (c.c.) sıhhatini iade edince kendisine, eline hanımına uygulayacağına yemin ettiği sayıda sap alıp, onunla hanımına bir defa vurmasını ve böylece yemininden dönen olmamasını emretti.

  • Şeriat’ta böyle bir kaide de vardır:

Eğer kendisine celde cezası uygulanacak suçlu iyileşmesi mümkün görülmeyecek şekilde hasta veya çok yaşlı ise, vurulacak celde sayısınca sap alınıp onunla veya aynı sayıda dalcıkları bulunan bir dal ile ya da aynı sayıda telleri bulunan süpürge ile kendisine vurulur.

وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰهِيمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْدِي وَالْاَبْصَارِ (٤٥)

45. (Allah’a ibadet, O’nun yolunda hizmet ve salih işler yapmada) güçlü ve basiret sahibi (eşya ve hadiselerdeki hikmet ve gerçekleri çok iyi gören) o zatları –kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u– da hatırla.

اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ (٤٦)

46. Biz onları her bakımdan ihlâslı kıldık ve bu sebeple (düşünce, söz ve davranışlarında) hep Âhiret Yurdu’nu gözetirlerdi.

وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ (٤٧)

47. Katımızda seçkin, bütünüyle temizlenmiş ve en hayırlı zatlardandı.

وَاذْكُرْ اِسْمٰعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ (٤٨)

48. İsmail, Elyesa (*) ve Zülkifl’i (**) de hatırla. Her biri, yine en hayırlı zatlar arasında idi.

~Açıklama~

(*) En’am Sûresi 86’ncı âyetinde de anılan Elyesa, büyük ihtimalle Kitab-ı Mukaddes’te geçen Yeşeya peygamberdi. Hz. İlyas’tan sonra gelmiş ve İsrail’de Baal’e tapmaya karşı büyük mücadele vermişti. Ne var ki, vefatından sonra İsrail’de puta tapma yeniden hortladı ve ardından Asurluların saldırıları geldi. Devam eden saldırılardan sonra kral Sargon, M.Ö. 721 yılında İsrail krallığına son verdi.

(**) Zülkifl için bkn: Enbiyâ Sûresi/21: 85, not 17.

هٰذَا ذِكْرٌۜ وَاِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍۙ (٤٩)

49. (Rasûller hakkındaki) bu hatırlatmalarımız, onlar için iyi bir anma, başkaları için ise bir ders, bir öğüttür. İçleri O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve Allah’a karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınan (müttakî)leri gerçekten çok güzel bir âkıbet, çok hoş bir dönüş yeri beklemektedir:

جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُۚ (٥٠)

50. Kapıları kendilerine ardına kadar açılmış sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri.

مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ (٥١)

51. Orada yüksek kanepe ve koltuklara yaslanır, çeşit çeşit meyveler ve içecekler isterler (ve istekleri ânında yerine gelir).

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ (٥٢)

52. Yanlarında, tam kendileri gibi, onlara pek yakışır ve gözleri başkalarını görmeyen yumuşak bakışlı eşler bulunur.

هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ (٥٣)

53. Bunlardır Hesap Günü için size va’d olunanlar.

اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍۚ (٥٤)

54. Gerçekten, sizin için hazırladığımız, hiç eksilme ve tükenme bilmeyen nasibinizdir bunlar.

هٰذَاۜ وَاِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَاٰبٍۙ (٥٥)

55. Evet, bunlar (müttakîler içindir). Azgın isyankârları bekleyen ise kötü âkıbet, kötü bir dönüş yeridir:

جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ (٥٦)

56. Yani Cehennem; yanıp kavrulmak için oraya gireceklerdir. Ne kötü bir döşek!

هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌۙ (٥٧)

57. Budur onları bekleyen, öyleyse tatsınlar onu, kaynar suları ve kopkoyu irinleri.

وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِهِ۪ٓ اَزْوَاجٌۜ (٥٨)

58. Bu kadar da değil; daha başka benzer ne azap çeşitleri.

هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْۚ لَا مَرْحَبًا بِهِمْۜ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ (٥٩)

59. (Ey küfür ve isyanda başı çekenler!) Şunlar da, dünyada iken maiyetinizde körü körüne günaha dalan, bugün de sizinle birlikte Ateş’e dalacak olan güruhtur. “Rahat yüzü görmesinler!” der (elebaşılar). Elbette onlar da Ateş’e girecek ve orada yanıp kavrulacaklardır.

قَالُوا بَلْ اَنْتُمْ۠ لَا مَرْحَبًا بِكُمْۜ اَنْتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَاۚ فَبِئْسَ الْقَرَارُ (٦٠)

60. Berikiler, “Asıl siz rahat yüzü görmeyin!” diye karşılık verirler: “Bu azabı, dünyada yaptıklarınızla bize hazırlayan sizsiniz!” Yerleşip kalmak için ne kötü bir yer burası!

قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ (٦١)

61. “Rabbimiz,” derler, “Bu azabı bize kim hazırlamışsa, Sen onun azabını Ateş’te iki kat artır!”

وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرٰى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُمْ مِنَ الْاَشْرَارِۜ (٦٢)

62. (Elebaşılar,) “(Dünyada iken)” derler, “şerlilerden saydığımız (ve kendilerine hiç değer vermediğimiz) birtakım adamları burada neden görmüyoruz? (*)

~Açıklama~

(*) Bunlarla kasdettikleri, fakir, bazıları kimsesiz, kimisi de o toplumda köle ve hizmetçi olan mü’minlerdir.

اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ (٦٣)

63. “Biz onlarla alay eder dururduk. Yoksa, (dünyada küçümseyerek kendilerine bakmaya bile tenezzül etmediğimiz gibi,) burada da gözlerimiz onlardan kaydı da (ondan mı göremiyoruz)?”

اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ۟ (٦٤)

64. Ateş mahkûmları, aralarında gerçekten böyle atışacak, böyle tartışacaklardır.

قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌۗ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۚ (٦٥)

65. De ki: “Ben, sadece bir uyarıcıyım. Şurası kesin bir gerçektir ki, Mutlak Bir ve bütün kâinat üzerinde Mutlak Hakim Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ (٦٦)

66. O, göklerin, yerin ve bunların arasında yer alan her şeyin Rabbidir, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir, Ğafûr (bağışlaması pek bol olan)dır.

قُلْ هُوَ نَبَؤٌ۬ا عَظِيمٌۙ (٦٧)

67. De ki: “O (şerefli Kur’ân) pek büyük, son derece önemli bir mesajdır.

اَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ (٦٨)

68. Siz, hoşnutsuzluk içinde ondan yüz çeviriyorsunuz.

مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَاِ الْاَعْلٰٓى اِذْ يَخْتَصِمُونَ (٦٩)

69. (Bana Kur’ân’la bildirilmemiş olsaydı,) o En Yüce Meclis tartışırken benim bir bilgim olamazdı. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet-i kerime, eğer Kur’ân Allah’ın Kelâmı olarak Peygamber Efendimiz’e vahyedilmemiş olsa, O’nun yüce (semâ) meclisinde meleklerin kendi aralarında veya Cenab-ı Allah (c.c.) ile melekler arasında geçen hadiseler hakkında bilgi sahibi olamayacağını, dolayısıyla Kur’ân’ın vahiyle Allah Rasûlü’ne bildirilen Kelâm–ı İlâhî olduğunu vurgulamaktadır. En Yüce Meclis’te konuşulan meselenin misali de, aşağıdaki âyetlerde geleceği üzere, Cenab–ı Allah’ın insanı yeryüzünde halife olmak üzere yaratacağı iradesini meleklere bildirmesi ve bu konuda O’nunla melekler ve bir de iblis arasında geçenlerdir.

اِنْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٧٠)

70. (Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum ve) bana vahyolunuyor ki, ben, (insanları uyarmak için gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım.

اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طِينٍ (٧١)

71. (O En Yüce Meclis’te görüşülen bir mesele olarak,) Rabbin meleklere, “Ben”, demişti, “çamurdan bir beşer yaratacağım.”

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ (٧٢)

72. “Ona tam olarak şeklini verdiğim ve içine Ruhumdan üflediğim zaman, (*) hemen kendisine (üstünlüğünün ve sizin ona saygınızın işareti olarak) secdeye kapanın.

~Açıklama~

(*) Cenab–ı Allah’ın insana Ruhu’ndan üflemesi konusunda bkn: Hıcr Sûresi/15: 29, not 7.

فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ (٧٣)

73. Bunun üzerine, (emri alan) bütün melekler derhal secdeye kapandılar. (*)

~Açıklama~

(*) İnsanın yeryüzündeki halifeliği ve meleklerin ona secdesi için bkn:Bakara Sûresi/2: 30–34, not 30–36.

اِلَّٓا اِبْلِيسَۜ اِسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ (٧٤)

74. Ama, (Allah’ın ona da olan emrine rağmen) İblis secde etmedi. Büyüklendi, secde etmeyi kibrine yediremedi ve (yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.

قَالَ يَٓا اِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّۜ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ (٧٥)

75. (Allah,) “Ey İblis,” buyurdu, “Bizzat iki Elimle (*) yarattığım varlığa secde etmekten seni alıkoyan nedir? (Emrime rağmen bir başka yaratılmış varlığın önünde eğilmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa (Bana ait de olsa, bir başkasının önünde eğilme emrine muhatap olamayacak derecede) kendilerini üstün ve şerefli görenlerden misin?

~Açıklama~

(*) Yâsin Sûresi 71’inci âyette Cenab–ı Allah’ın pek çok şeyi Elleriyle yaptığı beyan buyurulmakta, bu âyet-i kerimede ise O’nun insanı iki Eliyle yarattığı anlatılmaktadır. Cenab-ı Allah için El, güç ve kudret ifade eder.

  • Bu âyet-i kerimede insanın yaratılışı konusunda iki El’den söz edilmesi, iki önemli gerçeğe işaret etmektedir:

(1) Allah, insanı en mükemmel şekilde ve yaratılışın modeli, bütün kâinatın küçültülmüş örneği olarak yaratmıştır.

(2) İnsan varlığının maddî ve manevî iki boyutu vardır.

71’inci âyet onun maddî boyutuna işarette bulunurken, 72’nci âyet mavenî boyutunu, onun gerçek değerinin nerede yattığını nazara vermektedir.

قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۜ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (٧٦)

76. (İblis,) “Ben” dedi, “ondan daha hayırlıyım. Beni bir tür ateşten yarattın, onu ise bir tür çamurdan.” (*)

~Açıklama~

(*) İblis’e göre hayır ve üstünlüğün kaynağı varlığın fizikî menşei ve maddî boyutudur.

Bu, gerçek bakış ve değerlendirme açısından mahrumiyet demektir ve tipik bir materyalizmdir. İblis, insanı sadece maddî yanıyla ele almış ve ondaki “Allah’ın Ruhu”ndan üflenmekten gelen manevî boyutu görmezden gelmiş veya hiçe saymıştır.

Burada ifade edilmesi gereken bir diğer nokta da şudur: İblis, Allah’ın emrini kendi bilgi ve anlayışına göre değerlendirmiş, O’nun açık emrine kendi görüşüyle muhalefette bulunmuştur. Böylece, ancak kendi görüşüne, anlayışına ve hevesine uygun olduğu takdirde Allah’ın emirlerini kabul edebileceğini ortaya koymuş, yani dehşetli bir kibir sergilemiştir. Allah’ın emirleri karşısında aynı tutumu takınanlar kimin peşinden gittiklerinin ve kime talebelik yaptıklarının acaba farkında mıdırlar?

قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجِيمٌۚ (٧٧)

77. Allah, “Çık oradan!” buyurdu. “Sen, artık huzurumdan ve rahmetimden kovulmuş birisin!

وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِ۪ٓي اِلٰى يَوْمِ الدِّينِ (٧٨)

78. “Hesap Günü’ne kadar lânetim hep üzerinde olacaktır.”

قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْنِ۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (٧٩)

79. “Rabbim,” dedi İblis, “madem öyle, insanların diriltilip, kabirlerinden çıkarılacakları güne kadar bana süre tanı.”

قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَۙ (٨٠)

80. Allah, “Haydi, sana süre tanındı.” buyurdu;

اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ (٨١)

81. “Fakat gelmesi kesin, (katımda) malûm bulunan o (Kıyamet) ânına kadar.”

قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعِينَۙ (٨٢)

82. “O halde”, dedi İblis, “İzzetin hakkı için, onların hepsini azdırıp saptıracağım;

اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (٨٣)

83. “Ancak ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna!”

قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ (٨٤)

84. “Allah buyurdu: “(Her emrim, her yaptığım,) gerçeğin ta kendisidir. Şu anda da gerçeği beyan ediyorum:

لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَعِينَ (٨٥)

85. “Hiç şüphesiz Cehennem’i seninle ve o insanlar içinde sana uyanların tamamıyla dolduracağım.”

قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ (٨٦)

86. (Rasûlüm,) de ki: “(Kur’ân’ı tebliğ görevim) karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum; kendiliğinden bir iddia içinde bulunan biri de değilim.

اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ (٨٧)

87. “O (şerefli) Kur’ân, başka değil, ancak bütün şuurlu varlıklar için bir öğüt, bir hatırlatma, bir yol göstermedir.

وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ حِينٍ (٨٨)

88. “Şurası kesin ki, gün gelecek, onun ve anlattıklarının ne manâya geldiğini mutlaka bileceksiniz.”

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 52 kez okundu