56-] Zümer Sûresi

39. Zümer Sûresi

39. Zümer Sûresi : Mekke’de, mü’minlere işkencelerin arttığı dönemde inmiş olan Sûre 75 âyetten müteşekkil olup, ismini 71 ve 73’üncü âyetlerinde geçen zümer (zümreler, gruplar) kelimesinden alır. Allah’ın birliğinin kâinattaki delilleri üzerinde durur ve O’na şirk koşmanın nasıl bir hurafe olduğunu ve mutlak geçersizliğini vurgular. İnançları sebebiyle kendi öz yurtlarında işkencelere maruz kalan mü’minlerin hicret edebilecekleri imasında bulunur ve böylece hicrete kapıyı aralar. Tevhid ile şirk arasında hiçbir uyum ve uzlaşma olamayacağını ilan eder. İnsanların dünyada yaptıklarının karşılığını görecekleri Âhiret’i hatırlatır ve Âhiret’te olup biteceklerden kesitler sunar.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١)

1. Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan) Allah tarafından parça parça indirilmekte olan Kitap’tır.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَۜ (٢)

2. Biz, sana Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak ve inişi esnasında da kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak şekilde indiriyoruz. O halde, Din’i bütün yanlarıyla içten kabul ederek ve sadece O’nun rızasını hedef alarak Allah’a ibadet et.

اَلَا لِلّٰهِ الدِّينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ (٣)

3. Dikkat edin: Gönülden, tam bir samimiyetle, her türlü şirk, nifak ve dünyevî maksattan uzak iman, ibadet ve itaat ancak Allah’a mahsustur. (İnsanlardan olsun, melek veya cinlerden olsun,) O’ndan başka birtakım koruyucular ve işlerin havale edileceği merciler edinip de, “Biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” diyenlere gelince, Allah, onlarla mü’minler arasında tuttukları farklı yollarla ilgili hükmünü elbette verecektir. Allah, yalancı ve alabildiğine nankör hiç kimseye hidayet nasip etmez.

لَوْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفٰى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۙ سُبْحَانَهُۜ هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (٤)

4. Eğer Allah evlât edinmek isteseydi, (bu konuda kimseye seçim hak ve yetkisi tanımaz ve) yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama O, evlât edinmekten mutlak manâda münezzehtir. Allah’tır O, Mutlak Bir ve bütün kâinat üzerinde Mutlak Hakim’dir.

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۚ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْرِي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ اَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ (٥)

5. O, gökleri ve yeri hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yarattı. Sürekli olarak geceyi gündüzün başına dolar, gündüzü de gecenin başına dolar. (*) Güneşi ve ayı da emri altında hizmetinize sunmuştur. Her bir gezegen, (semâ okyanusunda) belirli bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; Kendisine karşı çıkanlara hak ettikleri cezayı verir); Ğaffâr (tevbe ve imanla Kendisine yönelenlere karşı ise bağışlaması pek bol olan)dır.

~Açıklama~

(*) Bu ifadede yerkürenin yuvarlaklığına ima vardır. Sarığın başa dolanması gibi, Cenab-ı Allah da geceyi gündüzün, gündüzü gecenin başına, nihayet bütünüyle gece veya bütünüyle gündüz oluncaya kadar dolar. Yani, gece ve gündüz ufukta kuşak kuşak belirir.

خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ (٦)

6. O, sizi tek bir nefisten yaratmış, (*) onunla aynı tür ve mahiyetten eşini var etmiş ve sizin için (deve, sığır, koyun-keçi cinsinden) çift çift sekiz evcil hayvan indirmiştir. (**) Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde (***) peşpeşe yaratılış merhalelerinden geçirerek yaratmaktadır. (****) İşte bütün bunları yapan Allah’tır sizin Rabbiniz, O’na aittir bütün kâinatın mutlak mülkiyet ve hakimiyeti. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Böyle iken, nasıl oluyor da farklı farklı inançlara çevrilebiliyorsunuz?

~Açıklama~

(*) Bkn: Nisâ Sûresi/4: 1, not 1.

(**) Çift çift sekiz evcil hayvan erkek ve dişisiyle iki sığır (öküz, inek), iki deve, iki koyun ve iki keçidir. Bunlar hakkında indirme tabirinin kullanılması, bunların Allah’ın rahmet hazinelerinden çıkarılmış birer nimet olduğunu belirtmek içindir. Allah (c.c.), bir başka âyette (Hıcr Sûresi/15: 21) şöyle buyurur: Hiçbir varlık yoktur ki, hayatı ve bekası için gerekli her şeyin hazineleri Bizim yanımızda bulunmamış olsun. Şu kadar ki, Biz onları belirli bir ölçü ile indiririz.

(***) Üç karanlıktan kasıt, anne rahmini saran karın duvarı, bizzat rahmin kendi duvarı ve su kesesi de denilen amnion zarıdır. Bununla birlikte, bizzat rahmi saran üç tabaka daha vardır ki, bunlar, endometrium (en iç tabaka), miyometrium (orta kas tabakası) ve perimetrium (en dış tabaka)dır.

(****) Yaratılış merhaleleri için bkn: Hacc Sûresi/22: 5, Mü’minûn Sûresi/23: 13–14.

اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٧)

7. Eğer O’nunla ilgili bütün bu gerçeklerin üstünü örtüp küfre sapıyorsanız, bilin ki Allah, sizden mutlak manâda bağımsızdır ve hiçbir şekilde size de, inanmanıza da ihtiyacı yoktur. Şu kadar ki O, kulları için nankörlük ve küfürden razı olmaz; eğer şükredip iman ederseniz, O sizin hakkınızda bundan razı olur. Ve hiç kimse, bir başkasının günah yükünü çekmez ve başkasının günahıyla yargılanmaz. Neticede Rabbinizedir hepinizin dönüşü ve O, (dünyada) neyi ve ne maksatla yapıyor idiyseniz, bunların ne manâya gelip, ne netice verdiğini size bildirecek ve her birinden sizi hesaba çekecektir. Hiç şüphesiz O, sînelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilendir.

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُٓوا اِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلّٰهِ اَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ۪ۜ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًاۗ اِنَّكَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِ (٨)

8. İnsan (öyledir ki), başı derde girince gönülden O’na yönelerek Rabbisine yalvarır; ama biraz sonra Allah ona Kendi katından bir nimet ve imkân verince, bu defa daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah için denkler, ortaklar uydurmaya başlar, böylece O’nun yolundan hem kendi sapar, hem de başkalarını saptırır. (Böylesine) de ki: “Küfür ve nankörlüğün içinde hayattan biraz daha kâm al bakalım. Nasıl olsa, Ateş’in yoldaşlarındansın.”

اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِدًا وَقَٓائِمًا يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه۪ۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ۟ (٩)

9. Böyle biri, gece saatlerinde Allah karşısında boyun büküp ibadete duran, secde edip kıyamda kalan, Âhiret’ten endişe eden ve Rabbisinin rahmetini uman (mü’min) insan gibi midir? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (*) Ne var ki, (böylesi hakikatler üzerinde) ancak gerçek idrak sahipleri düşünür ve onlardan ders çıkarır.

~Açıklama~

(*) Âyet, mutlak olarak bilenlerle bilmeyenlerin, dolayısıyla ilim ile cehaletin bir olamayacağını ilan etmekte, böylece bilenlerin Allah’ı tanıyan ve buna göre davrananlar, bilmeyenlerin ise Allah’ı tanımayıp, O’nu inkâr eden ve O’na şirk koşanlar olduğunu ortaya koymaktadır. Allah’ı tanımaya (marifet) dayalı bilgi, sahibine dünyada da Âhiret’te de fayda verecek gerçek bilgidir. Buna karşılık, Allah’ı tanımayan bir insan, kalbinde Allah ile ilgili bir tasdik noktası bulunmadığı için, başka konularda ne kadar bilgili de olsa, kâinattan ve/veya kitaplardan edindiği her malûmat, yaptığı her araştırma, ancak onun inkârını ve gerçek manâda cehaletini arttırır. Böyle biri bütün bilimleri de yutsa, yine ancak cehaleti katmerleşir. (Ayrıca bkn: Ahzâb Sûresi/33: 72, ek 15.)

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْۜ لِلَّذِينَ اَحْسَنُوا فِي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَاَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةٌۜ اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ (١٠)

10. (Ben’den naklen onlara) de ki: “Ey iman etmiş bulunan kullarım! Kalbiniz O’na karşı saygıyla dopdolu olarak, Rabbinize karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakının. Bu dünyada Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde hep iyilik düşünen ve iyilik yapanların karşılığı mutlak iyiliktir. (Yalnızca O’na ibadet etme imkânına kavuşmak için) Allah’ın arzı geniştir. (Allah’a ibadet edebilme yolunda) her türlü sıkıntıya katlananlara mükâfatları hiç şüphesiz hesapsız bir tarzda ödenecektir. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, hicretin manâ ve önemine işarette bulunmakta, dolayısıyla mü’minlerin kalblerini de hicrete hazırlamaktadır. (Bkn: Nisâ Sûresi/4: 97; Ankebût Sûresi/29: 56)

قُلْ اِنِّٓي اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَۙ (١١)

11. De ki: “Bana Din’i bütün yanlarıyla içten kabul ederek ve sadece O’nun rızasını hedef alarak Allah’a ibadet etmem, O’na kul olmam emredildi.

وَاُمِرْتُ لِاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ (١٢)

12. “Ve yine bana, (size ulaştırmam emrolunan Allah’ın dinine) her bakımdan teslim olup, onu hakkıyla yaşayan ilk Müslüman olmam emredildi.”

قُلْ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٣)

13. De ki: “Korkarım ben, eğer Rabbime karşı gelecek olursam, müthiş bir Gün’ün azabından korkarım.”

قُلِ اللّٰهَ اَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِيۙ (١٤)

14. De ki: “Ancak Allah’a: inanç ve ibadetimi yalnız O’na hasrederek ve sadece O’nun rızasını hedef alarak O’na kulluk ederim ben.

فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ۪ۜ قُلْ اِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (١٥)

15. “Size gelince, O’ndan başka neye ve kime dilerseniz ona kullukta bulunun.” De ki: “Asıl ziyan edip hüsrana uğrayanlar, Kıyamet Günü hem kendilerini, hem de ailelerini hüsrana uğratacak olanlardır.” Bilin ki budur, budur apaçık hüsran.

لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌۜ ذٰلِكَ يُخَوِّفُ اللّٰهُ بِهِ عِبَادَهُۜ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ (١٦)

16. Onları hem üstlerinden kopkoyu Ateş örtüleri kaplayacaktır, hem de altlarından kopkoyu Ateş örtüleri. İşte Allah, kullarını bununla korkutmaktadır. “Ey kullarım! Madem öyle, o halde Bana gönülden saygı besleyin, Bana karşı gelmekten, dolayısıyla azabımdan sakının!”

وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ (١٧)

17. Tağuta (sahte ilâhlara, Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçlere) kulluk etmekten kaçınıp, gönülden Allah’a yönelenlere müjdeler vardır. Dolayısıyla, müjdele kullarımı!

اَلَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ (١٨)

18. Onlar ki, herhangi bir söze kulak verdiklerinde, onda daima doğru ve güzel olanı arar ve onu bulduklarında da en güzel şekilde ona tâbi olurlar. (*) Onlardır Allah’ın her bakımdan doğruya ilettiği kutlu insanlar ve onlardır gerçek idrak sahipleri.

~Açıklama~

(*) İnsan, fıtratı gereği, daima hakkı, güzeli ve doğruyu arar. Hak, doğru ve güzelle bâtıl, yanlış ve çirkin arasında kaldığında, tefessüh etmemiş vicdanlar, yanlışta boğulmamış kalbler, hak, doğru ve güzeli tercih eder. Bunlar ile daha hak, daha doğru ve daha güzel arasında kaldığında ise, daha hak, daha doğru ve daha güzel olana yönelir. Bununla birlikte, kişinin kendi adına daha güzeli, hattâ en güzeli araması bir fazilet ise de, bir toplum içinde kişi başkalarında daha güzel ve daha doğruyu aramamalıdır. Bazen en güzel arayışı, kişiyi daha güzel, daha güzel arayışı güzelden uzaklaştırabilir.

اَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِۜ اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِۚ (١٩)

19. Allah’ın azap hükmüne müstahak olup, hakkında bu hüküm kesinleşen kişi ise, (hiç kendisine Cennet müjdelenen) gibi midir? Ateş (örtüleri) içinde kalan kimseyi sen mi kurtaracaksın?

لٰكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌۙ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ الْمِيعَادَ (٢٠)

20. Buna karşılık, Rabbilerine gönülden saygı besleyen, O’na karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar için ise kat kat birbiri üstüne inşa edilmiş ve altlarından ırmaklar akan yüksek köşkler vardır. Allah’ın va’didir bu; Allah, asla va’dinden dönmez.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْاَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًاۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِاُولِي الْاَلْبَابِ۟ (٢١)

21. Görmez misin ki Allah gök tarafından su indiriyor ve onu yerdeki birtakım kaynaklara akıtıyor. Sonra onunla rengârenk ekinler çıkarıyor. Ardından o ekinler kuruyor da, onları solmuş–sararmış görüyorsun. Sonra da onları kuru sap ve kırıntı haline getiriyor. Elbette bütün bunlarda gerçek idrak sahipleri için dersler vardır.

اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ۪ۜ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٢)

22. Öyle ya, (O’nun icraatı üzerinde düşünüp, ondan dersler çıkaran ve bu sebeple) göksünü Allah’ın İslâm’a açtığı, dolayısıyla Rabbisinden bir nur üzerinde dosdoğru yol alan kimse, (kalbi Allah’ın icraatına ve bundan dolayı da İslâm’a kapalı biri gibi) olur mu? Yazıklar olsun kalbleri Allah’ı hatırlayıp anmaya karşı kaskatı kesilmiş talihsizlere! Böyleleri, besbelli bir sapkınlık içindedirler.

اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَۗ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (٢٣)

23. Allah, sözün en güzelini, ifadeleri birbirine benzer, birbiriyle uyum içinde ve birbirini destekleyip birbirine referans olan bir Kitap halinde indirmektedir. Rabbilerine karşı derin bir saygı ve tazim besleyenlerin onu okur veya dinlerken vücutları titrer, derileri ürperir. Bununla kalmaz, vücutları ve kalbleri Allah’ı anmakla, O’nun Kitabıyla sükûnet bulur. İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, onunla dilediğini her konuda doğruya iletir. Buna karşılık, Allah kimi şaşırtırsa, artık onu doğruya yöneltecek kimse yoktur. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân, üslûbu, okunuşu, ele aldığı meseleler, va’dleri ve tehditleriyle, kendisini okuyanı da, dinleyeni de ürpertiye sevkeder. Kalblerde hem kendisi, hem de Sahibi için derin bir saygı uyarır. O, bu celâl ve haşmetinin yanı sıra, o kadar da tatlıdır ki, kalblere sükûnet verir. Ayrıca, zihinleri ve kalbleri her hususta tatmin eder, bütün zihnî ve kalbî problemlere çözüm getirir. Dolayısıyla, onu önyargısız ve imana temayülü olan her kim okusa veya dinlese, çarpılmaktan kendini alamaz.

Kur’ân ve onun Sahibi gibi, Cenab–ı Allah’ın O’na en yakın kulları da –peygamberler ve veliler– aynı zamanda hem celâl ve haşmet hem de cemal sahibidirler. Onlar, ilk anda celâl ve haşmetleriyle insanı çarpar; fakat bu celâl ve haşmet cemal yüklü olduğu için, biraz sohbetlerine oturulduğunda bu defa cemalleriyle cezbederler. İnsanın gözünde onlardan sevimli kimse olmaz. Kur’ân’ın ve onun ehli olan peygamberlerin ve evliyanın kalblerde uyandırdığı bu celâl-cemâl duygusu ve kalblere verdikleri tatmin ve sükûnet, Allah’ın bir lütfu olup, Allah onunla insanları hidayet eder. Kur’ân ve onun ehli zatlar karşısında hiçbir haşmet ve güzellik duygusu duymayanlar, Allah’ın kalblere koyduğu inanma kabiliyetini yitirmiş ve kalbleri kaskatı kesilmiş demektir.

اَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُٓوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ (٢٤)

24.Şu halde, (dünyada sapkın yaşamış ve dolayısıyla) Kıyamet Günü (elleri boynuna kelepçelenmiş olduğu halde yüzüstü Ateş’e atılan ve) ancak yüzüyle kendisini o kötü azaptan korumaya çalışan kişi, (hiç güven içinde olan gibi midir? O gün) zalimlere, “Tadın (bugün) dünyada iken kazandıklarınızın meyvesini!” denir.

كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ (٢٥)

25. (O Mekkeli inkârcılardan) önce pek çok halklar (Allah’ın kitaplarını ve rasûllerini) yalanladılar da, hak ettikleri ceza, hiç beklemedikleri bir yerden başlarında patlayıverdi.

فَاَذَاقَهُمُ اللّٰهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٢٦)

26. Allah, onlara dünya hayatında zilleti tattırdı; Âhiret azabı ise elbette daha müthiştir. Keşke bilselerdi!

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَۚ (٢٧)

27. Şurası bir gerçek ki, düşünüp akıllarını başlarına alırlar mı diye Biz, bu Kur’ân’da insanlar için misal, temsil ve kıssalar yoluyla her türlü delili sunduk, her türden ders verdik.

قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (٢٨)

28. Gittikleri yolun yanlışlığını görüp, Allah saygısıyla fenalıklardan çekinirler ve Allah’a karşı gelmekten vazgeçerler mi diye, onu her türlü çelişkiden ve gerçeğe, doğruya ve anlamaya ters bütün unsurlardan uzak Arapça bir Kur’ân kıldık.

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍۜ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًاۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۚ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٢٩)

29. Allah, bir temsil daha getiriyor: Bir tarafta, birbirleriyle rekabet halinde ve birbirleriyle sürekli çekişen ortakların emrinde çalışan bir kişi, diğer tarafta, sadece tek bir insanın emri altında bulunan bir başkası: bu ikisinin durumu hiç aynı mıdır? Bütün hamd, (kâinatın tek ilâhı ve hâkimi olarak) Allah’adır. Ne var ki, (şuurlu ve sorumlu varlıklar olarak insanların ve cinlerin) çoğu bu gerçeği bilmez. (*)

~Açıklama~

(*) Eğer bütün varlıklar ve onların idaresi tek bir İlâh’a verilmezse, hepsi de aynı anda hem birbirinin aynı, hem birbirine zıt sonsuzca sayıda ilâhın varlığı gerekir. Çünkü, eşya ve hadiseler arasındaki iç münasebet sebebiyle, ilâhların sayısı kâinattaki partiküller sayısınca artacaktır.

Meselâ, bir bal arısı veya bir üzüm tanesi, kâinatın küçük bir misalidir; dolayısıyla bir bal arısını veya bir üzümü var etmek, bütün kâinatı da var etmeyi ve idare altında tutmayı gerektirir. Dolayısıyla, tek bir İlâh’ı kabul etmek, kâinatın varlığının ve idaresinin zaruri bir sonucudur. Eğer eşya ve hadiseler varlıkları ve idareleri itibariyle kendilerine verilecek olsa, her bir partikül (parçacık) bir ilâh olacaktır; hem de Cenab–ı Allah’ın bütün İsim ve Sıfatları’na sahip bir ilâh. Çünkü ulûhiyet, bütün bu isim ve sıfatları gerektirmektedir. Çok sayıda meyve veren tek bir ağacı bir kişinin üretmesi hangi araç ve âletleri gerektiriyorsa, pek çok insan tarafından tek bir meyvenin üretilmesi de aynı araç ve âletleri gerektirir.

Aynı şekilde, bir orduyu donatmak için gereken malzeme ve fabrikalar, tek bir askeri donatmak için de gereklidir. Fark, sadece sayıdadır ve üstelik, pek çok kişi tarafından üretilecek olmak, üretimi âdeta imkânsızlaştıracaktır. Şu halde, kâinat birden fazla yaratıcı ve mutlak idareciyi reddetmektedir ve onun tek bir Yaratıcı ve İdareci’ye olan şahadeti, aslında insan zihninde kendi varlığından daha açık olmalıdır.

Sofistlerin yaptığı gibi, insan zihni kâinatın varlığı karşısında şüphe bile duyacak olsa, Allah’ın varlığı inkâr ve birliğinden şüphe edilemez. Kısaca: Çok sayıda eşya tek bir kaynağa verilmezse, bu takdirde tek bir şeyi pek çok kaynağa atfetmeye ek olarak, konuyu izah etmede bu eşya sayısınca zorluk ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, kâinatta bu kadar çok sayıda ve çeşitte varlığın yaratılmasındaki, varlık sahasına çıkmasındaki görünür kolaylık, Yaratıcı’nın birliğinden ileri gelmektedir.

اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَۘ (٣٠)

30. Sonunda elbette sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ۟ (٣١)

31. Ardından Kıyamet Günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkacaksınız.

فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ اِذْ جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِرِينَ (٣٢)

32. Yalan (ve bâtıl itikatlar) uydurup, bunları Allah’a mal edenden ve kendisine ulaşan doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için Cehennem’de yer mi yok?

وَالَّذِي جَٓاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (٣٣)

33. Buna karşılık, doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, onlardır Allah’a karşı gelmekten ve her türlü fenalıktan korunan ve Allah’ın koruması altına girenler.

لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الْمُحْسِنِينَۚ (٣٤)

34. Her ne dilerlerse Rabbileri katında hazırdır onlar için. (*) Budur, Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde hep iyilik düşünen ve iyilik yapanların görecekleri karşılık.

~Açıklama~

(*) Açıklama için bkn: Furkan Sûresi/25: 16, not 5.

لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ (٣٥)

35. Allah, onların bir zaman işledikleri en kötü işleri bile silecek ve mükâfatlarını yaptıkları en güzel işlere göre verecektir. (*)

~Açıklama~

(*) Yani: Allah, onların Müslüman olmadan önce işledikleri küfür ve şirk gibi en kötü fiilleri bile affedecek ve onları Müslüman olduktan sonra işledikleri en güzel işlere göre mükâfatlandıracaktır. Allah, onların takva ve ihsan mertebesine ulaşmadan önce işledikleri, işlemiş olabilecekleri büyük günahları bile affedecek ve onları bu mertebeye ulaştıktan sonra yaptıkları en güzel işlere göre mükâfatlandıracaktır.

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِكَافٍ عَبْدَهُۜ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِنْ دُونِهِ۪ۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍۚ (٣٦)

36. Allah, kuluna kâfi değil midir? Kalkmışlar, seni O’nun dışında, (ilâhlaştırıp, kendilerine taptıkları) birtakım varlıklarla korkutmaya çalışıyorlar. Allah kimi saptırmışsa, artık onu doğruya yöneltecek kimse yoktur.

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّۜ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِعَزِيزٍ ذِي انْتِقَامٍ (٣٧)

37. Allah kimi de doğruya yöneltmişse, onu da artık şaşırtacak, saptıracak kimse bulunmaz. Allah, her kötülüğe mukabele etmeğe muktedir, dilediğinin hakkından gelen, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip değil midir?

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَنِيَ اللّٰهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ۪ٓ اَوْ اَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ۪ۜ قُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۜ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ (٣٨)

38. Onlara “Gökleri ve yeri kim yaratmıştır?” diye soracak olsan, elbette “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse, Allah’tan başka ilâh diye yalvardıklarınıza bakmaz mısınız? Eğer Allah benim için bir musibet dileyecek olsa, onlar O’nun takdir buyurduğu bu musibeti giderebilecek varlıklar mıdır? Yok, Allah benim için bir nimet murad buyuracak olsa, onlar O’nun takdir ettiği bu nimetin bana gelmesini önleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Tevekkülün manâsını ve gerçek merciini bilenler, ancak ve sadece O’na tevekkül eder, (O’na güvenip dayanırlar).

قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ (٣٩)

39. De ki: “Ey halkım! Elinizden ne geliyor, imkânınız neye elveriyorsa onu yapın; ben de bana düşeni yapmaya devam edeceğim. Bir gün gelecek, görüp bileceksiniz,

مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ (٤٠)

40. “Başına geleni rüsvay eden azap (dünyada) kimin başında patlayacak ve (Âhiret’te) kalkmaz, bitmez azap kimin üzerine çökecek.”

اِنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَلِنَفْسِهِ۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ۟ (٤١)

41. Kitabı sana onu insanlara ulaştırasın diye gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında hiçbir bâtıl kendisine yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indiriyoruz. Kim doğru yola girer ve onu izlerse, ancak kendi faydasına olarak girer ve izler; kim de yanlış yolda gitmeyi tercih ederse, kendi aleyhine olarak tercih eder. Sen, onların üzerinde sorumluluklarını yüklenecek bir muhafız değilsin.

اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَاۚ فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٤٢)

42. (İnsanlar üzerinde gerçek muhafız olan) Allah, ölümleri esnasında nefisleri vefat ettirir (ruhları alır); uykuları esnasında (Allah’ın yine ruhlarını aldığı, fakat bu ruhların bedenleriyle bir şekilde münasebetlerinin devamına izin verdiği için) ölmeyen nefislere gelince: Allah, haklarında uykuda iken ölümü takdir ve icra buyurduğu nefisler(e ait ruhları bedenlerine iade etmeyip) alıkorken; diğerlerini ise, (sahipleri) belli bir süreye kadar hayatta kalsınlar diye (bedenlerine geri) gönderir. Muhakkak ki bunda sistemli ve etraflı düşünenler için dersler vardır. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, birtakım önemli noktalara dikkat çekmektedir. Şöyle ki:

Ölen, ruh değil nefistir. Nefis, bir manâda insanın kendisi olup, dolayısıyla ruhu da içine alır; âyette kullanıldığı bir diğer manâda ise dünya hayatının merkezi ve bu hayatı yaşamanın mekanizmasıdır. Ruh ise, hem maddî hem de manevî hayatın kaynağıdır. Onun bedenden bağımsız bir varlığı vardır ve nefsin ölümünden sonra da varlığını devam ettirir.

Nefsin çeşitli boyutları vardır ve bunlar, âlimlerin lisanında insanî ruh, hayvanî ruh ve nebatî (bitkisel) ruh olarak anılır. İnsanî ruhun da, mü’minlere ait olarak inanan ve ibadet eden ruh, bir de herkese ait olup düşünen, öğrenen, seven vb. ruh şeklinde iki ayrı boyutu söz konusudur. Ölüm ve uyku, her ikisinde de Cenab–ı Allah’ın ruhu bedeninden alması manâsında aynîliği (özdeşliği) söz konusudur.

Şu kadar ki, ölüm esnasında Cenab–-ı Allah ruhu bütünüyle alır ve onu bir daha bedene iade etmeyerek, nefsi vefat ettirir. Fakat uyku esnasında ise ruhu yine alır, fakat onun bedeniyle olan münasebetini bir şekilde devam ettirir. Âyet–i kerimede buyrulduğu üzere, hakkında ölüm takdir buyurduğu kişiye, nefse ait ruhu bedenine iade etmez ve artık alıkoyar; henüz eceli gelmemiş olan kişinin ruhunu ise bedenine iade eder.

Ölüm, ruhun bedeni bütünüyle terk etmesi ve Berzah Hayatı dediğimiz, dünya hayatı ile Âhiret hayatı arasındaki hayat derecesine başlaması hadisesidir. Bu hayatın şartlarını, kişinin dünyadaki inanç ve davranışları belirler. Bu hayat süresince ruhun kabirdeki bedenle, onun çürümeden kalan parçasıyla bir şekilde münasebeti devam eder.

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَۜ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَعْقِلُونَ (٤٣)

43. Ne var ki onlar, Allah’tan başka (kâinatın işleyişinde müdahale güç ve yetkileri bulunduğuna inandıkları) birtakım şefaatçiler (aracı kuvvetler, şahıslar, aracı prensipler) edindiler. De ki: “(İlâhlaştırdığınız o melekler ve insanlar, eşya ve hadiseler üzerinde) hiçbir bağımsız mülkiyet ve hakimiyet sahibi olmadıkları, (o putlar) akıl adına hiçbir şey taşımadıkları halde, (yine de onlara ibadete devam mı edeceksiniz)?

قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًاۜ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٤٤)

44. De ki: “(Katında bazılarına şefaat izni versin vermesin,) mutlak kudret ve hakimiyet Allah’ındır. (*) O’na aittir göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti. Sonunda, hesap vermek üzere O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.

~Açıklama~

(*) Şefaatin manâsı için bkn: Sebe’ Sûresi/34: 23, not 13. Burada, Cenab-ı Allah’tan, meselâ bazı zatlar hürmetine dualarımızın kabulünü isteme gibi “şefaat” taleplerine de atıf vardır. Allah katında makbuliyeti belli zatları vesile edinmede mahzur görülmese de, onların vesileliğini mutlak görmek, yani Allah’ın iznine bağlı görmemek ve onları duada âdeta merci yapmak ise şirke girer.

وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِۚ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ (٤٥)

45. (İlâh ve Rabb) olarak yalnızca Allah’tan söz edildiğinde, Âhiret’e inanmayanların kalbleri hoşnutsuzluk içinde kasılır. O’nun dışında ilâh ve rabb edindikleri başkalarından söz edildiğinde ise, işte o zaman yüzleri gülüverir.

قُلِ اللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ اَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (٤٦)

46. De ki: “Allah’ım, ey gökleri ve yeri hiç yoktan yaratıp, onlara belli ve sabit bir sistem veren, gaybı ve şahadeti (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına gireni de) bilen! Hakkında ihtilâf edegeldikleri bütün konularda kulların arasındaki hükmü verecek olan Sensin.”

وَلَوْ اَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِنْ سُٓوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ (٤٧)

47. (Allah’a şirk koşmakla en büyük zulmü işleyen) o zalimler, yerdeki her şey ve her imkân kendilerinin olsa ve bir o kadarı daha bulunsa, Kıyamet Günü o kötü azaptan kurtulmak için hiç şüphesiz tamamını feda ederlerdi. Allah tarafından önlerine hiç de hesaba katmadıkları öyle şeyler konur ki!

وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ (٤٨)

48. Bizzat işleyip kayıtlarına geçen kötülükler (kazandıkları günahlar), önlerine dökülür ve alay edegeldikleri gerçekler kendilerini her taraftan sarıverir.

فَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَاۘ ثُمَّ اِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّاۙ قَالَ اِنَّمَٓا اُو۫تِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍۜ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٤٩)

49. İnsanın başı derde girdi mi Biz’e yalvarır, ama sonra ona tarafımızdan bir nimet bahşedince, “Bu, bana bilgi ve becerim sayesinde verildi.” der. Oysa o, bir imtihan sebebidir, fakat o (inançsızların) çoğu bilmezler.

قَدْ قَالَهَا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (٥٠)

50. Onlardan önce gelip, (aynı tavır içinde olanlar da) böyle söylemişlerdi; ama kazandıkları da, başarıları da, mukadder âkıbetlerini önlemede kendilerine hiçbir fayda vermedi. (*)

~Açıklama~

(*) Burada Karun’a gönderme vardır. Bkn: Kasas Sûresi/28: 78, not 17.

فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواۜ وَالَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ سَيُصِيبُهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواۙ وَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ (٥١)

51. Bizzat işleyip kayıtlarına geçen kötülükler, kendilerini vuruverdi. Şu (müşrikler) içinde zulme batmış olanların da işleyip kayıtlarına geçen kötülükler başlarında patlayacak ve onlar, bunu yapmamıza asla mâni olamayacaklardır.

اَوَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟ (٥٢)

52. (Zenginliklerine mağlûp o şımarıklar) bilmiyorlar mı ki, Allah kimi dilerse ona bol rızık verir ve (kimi dilerse ona da) kısar ve ölçülü verir. Muhakkak ki bunda imana açık ve imanda derinleşecek kimseler için dersler vardır.

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥٣)

53. (Benden naklen) de ki: “Bizzat kendi aleyhlerine olarak haddi aşan ve kendilerine verdiğim duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarfeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Hiç şüphesiz O, Ğafûr (günahları çok bağışlayan)dır, Rahîm (hususî rahmeti pek bol olan)dır.” (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, her şeyden önce büyük bir müjde ifade etmekte ve affolmayacak günahın bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şu kadar ki, manâ itibariyle mutlak olup, ilgili başka bazı âyetler onu sınırladığı gibi –çünkü Allah, şirk ve küfrü, (onlardan vazgeçmedikçe) affetmez (Nisâ Sûresi/4: 48)– gelecek âyetlerde de ifade buyurulacağı üzere O, affını en azından çok defa tevbe ve ıslah–ı hal etmeye bağlamıştır. Kur’ân’da en büyük müjde ifade eden bu âyetin hemen arkasından peş peşe ciddî ikazların gelmesi, Kur’ân’ın sakındırma–müjdeleme usulünün en anlamlı misallerinden birini teşkil etmekte ve insanları, Allah’ın engin rahmetine güven içinde kendilerini salıvermemeleri konusunda uyarmaktadır.

وَاَن۪يبُٓوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ (٥٤)

54. Size (artık iman etmenin fayda vermeyeceği) azap gelip çatmadan önce gönülden Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Aksi halde, hiçbir şekilde yardım görmezsiniz. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, imanla ilgili olarak üç temel düstur ortaya koymaktadır:

Prensip olarak, Cenab–ı Allah, dilediğini affedebilir, fakat uygulama olarak O, affını tevbeye ve hâlin ıslahına bağlamıştır. Ebedî kurtuluş için iman ve teslimiyet zaruridir. Mü’min olmakla Müslüman olmak arasında fark vardır. Müslüman olmanın ise iki boyutu söz konusudur. İlk olarak, eğer bir insan iman esaslarına gönülden inanır ve İslâm’ın hükümlerini yerine getirirse, o müslümandır. Böyle biri, aynı zamanda mü’mindir de. İkinci olarak, eğer bir insan, kalben inanmasa bile, iman ikrarında bulunur, inkâr ifade eden bir ikrarına rastlanmaz, hiç olmazsa Cuma namazını kılar, üzerine düşen zekâtı verir ve Müslümanların kestiğinden yerse, o insan da hukuken müslümandır, Müslüman muamelesi görür, fakat kalben, yani aslen kâfirdir. Böylelerine “münafık” denir. Eğer bir insan iman esaslarına gönülden inanıyorsa, bu insan mü’mindir ve kendisinden İslâm’ın hükümlerini yerine getirmesi beklenir. İman ikrarında bulunan ve küfrü gerektirici bir söz ve davranışına rastlanmayan her insan, kalben mü’min olsun veya olmasın, dünyada mü’min kabul edilir ve mü’min muamelesi görür.

54’üncü âyette ifade buyrulan azaptan kasıt Âhiret azabı olabileceği gibi, dünyada helâk şeklinde gelen ve artık iman etmenin kabulüne mani azap (Mü’min Sûresi/40: 85) veya her ikisi de olabilir. Ölümün geri dönülmezliğini gösteren kesin alâmetler belirdiğinde ve kişi bunun farkına vardığında şirk ve küfürden yapılan tevbe, yani iman makbul olmadığı gibi, Cenab–ı Allah’ın pek çok ikazlardan sonra önceki bazı toplulukların başında patlayan türdeki ceza veya azapları geldiğinde yapılan iman ikrarı da makbul değildir.

وَاتَّبِعُٓوا اَحْسَنَ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَۙ (٥٥)

55. Azap başınıza ansızın ve siz hiç farkında değilken gelmeden önce, Rabbinizden size indirilen (Kur’ân’a) en güzel şekilde tâbi olun.

اَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتٰى عَلٰى مَا فَرَّطْتُ فِي جَنْبِ اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ السَّاخِرِينَۙ (٥٦)

56. (Tâbi olun) ki, hiç kimse, “Allah hakkında taşıdığım aşırı ve yakışıksız itikad sebebiyle vah bana; vah bana ki ben, (O’nun vahyettiği gerçeklerle) alay edenler arasında yer aldım!” deme durumunda kalmasın.

اَوْ تَقُولَ لَوْ اَنَّ اللّٰهَ هَدٰينِي لَكُنْتُ مِنَ الْمُتَّقِينَۙ (٥٧)

57. Yahut, “Ne olurdu, Allah beni hidayet edeydi de, O’na gönülden saygı besleyen, O’na karşı gelmekten sakınıp, O’nun azabından sakınanlardan olaydım!” diyerek, (boş bir mazeret ileri sürme mecburiyeti duymasın).

اَوْ تَقُولَ حِينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ اَنَّ ل۪ي كَرَّةً فَاَكُونَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ (٥٨)

58. Yahut, azabı gördüğünde, “Keşke bana bir defa daha dünyada yaşama imkânı tanınsa da, Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe kilitlenmişlerden olsam!” diyerek, (boş bir temenniyi seslendirme ihtiyacı hissetmesin).

بَلٰى قَدْ جَٓاءَتْكَ اٰيَات۪ي فَكَذَّبْتَ بِهَا وَاسْتَكْبَرْتَ وَكُنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ (٥٩)

59. (O zaman Allah şöyle buyurur:) “İyi de, âyetlerim sana ulaştı, fakat sen onları yalanladın, onları kabul etmeyi kibrine yediremedin ve kâfirlerden oldun.”

وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى اللّٰهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌۜ اَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّرِينَ (٦٠)

60. Yalan ve bâtıl şeyler uydurup, bunları Allah’a mal edenlerin Kıyamet Günü yüzlerinin (keder ve zillet sebebiyle) kapkara kesildiğini görürsün. Büyüklük taslayan, iman etmeyi kibirine yediremeyenler için Cehennem’de yer mi yok?!

وَيُنَجِّي اللّٰهُ الَّذِينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْۘ لَا يَمَسُّهُمُ السُّٓوءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (٦١)

61. Allah, O’na gönülden saygı besleyen, O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanları, Allah yolundaki kazançları sebebiyle (Cehennem’den) kurtaracak ve onlara hiçbir fenalık dokunmadığı gibi onlar, herhangi bir sebeple mahzun da olacak değillerdir. (*)

~Açıklama~

(*) Dünyada mü’minle kâfir, iyi ile kötü, müttakî ile günahkâr bir arada veya yanyanadır. Aynı şekilde, iyilik de kötülük de insan “tabiatı”nda bir arada bulunur. Bu sebeple, iyi ve verimli bir eğitim, hem teşvik etmeyi, sevdirmeyi ve rağbet vermeyi, hem de sakındırmayı ve korkutmayı gerektirir. Kur’ân’ın usûl ve üslûbu da budur. O, iyiliğe teşvik eder, farklı mahiyet ve derecelerde mükâfat ve zafer va’dinde bulunur ve bunları yaptığı aynı anda ceza ve başka yollarla tehdit eder ve azaptan sakındırır.

53’üncü âyette en büyük müjdeyi verdikten sonra buraya kadar oldukça güçlü ifadelerle insanları küfür, şirk ve diğer günahlardan sakındırmaktadır.

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (٦٢)

62. Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şey üzerinde mutlak tasarruf sahibidir.

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟ (٦٣)

63. Göklerin ve yerin (hazinelerinin) anahtarları da O’nun nezdindedir. Allah’ın (kâinattaki ve bizzat insan nefsindeki, ayrıca Kur’ân’daki) âyetlerini inkâr edenler, işte onlardır hüsrana uğrayanlar. (*)

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah’ın iki kanunu veya kanunlar mecmuası vardır. Bunlardan biri, O’nun Kudret ve İrade sıfatlarından gelen, bütün eşya ve hadiselerin yaratılışı, idaresi ve tasarrufuyla ilgili olup, müsbet (pozitif) ilimlerin konusu olan kanunlardır. Diğeri ise, Din’dir. Bu kanunlardan her ikisi de itaat ister.

Din’e itaat veya itaatsızlığın karşılığı kısmen dünyada, büyük ölçüde ise Âhiret’te görülür; buna karşılık, Şeriat-ı Tekviniye veya Fıtriye denilen diğer kanunlara itaat veya itaatsızlığın karşılığı ise büyük ölçüde dünyada, dinî sorumlulukla alâkalı olduğu nisbette de Âhiret’te görülür. Meselâ, sabrın neticesi başarı, tembelliğin cezası ise mahrumiyettir. Çalışma serveti, sebat ise zaferi getirir.

Dolayısıyla, gerçek bir mü’min ve müslüman olmak, bu kanunlardan her ikisine de itaatten geçer. Müslümanlar, bilhassa Din’i yaşamadaki ihmallerine de ek olarak eşya ve hadiselerle ilgili kanunların gereklerini yerine getirmedikleri zaman dünyada, bu kanunlara uyan kâfirler karşısında kaybetmişlerdir ve kaybetmeye mahkûmdurlar. Buna karşılık, Allah’ın Kitabındaki vahiylerini, âyetlerini reddeden kâfirler ise, Âhiret’te mutlaka kaybedecekleri için ebedî hüsranda olanlardır.

قُلْ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَأْمُرُٓونّ۪ٓي اَعْبُدُ اَيُّهَا الْجَاهِلُونَ (٦٤)

64. De ki: “Ey cahiller! Gerçek bu iken, benim Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi istiyorsunuz?”

وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٦٥)

65. Şurası muhakkak ki, sana da, senden önce gönderilen rasûllerin her birine de şöyle vahyolundu: Eğer Allah’a şirk koşacak olursan, yaptığın bütün işler mutlaka boşa gider ve kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olursun.

بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ (٦٦)

66. O halde, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol! (*)

~Açıklama~

(*) Biz neye sahipsek, Cenab-ı Allah’ın lütf u ihsanıdır. Bu sebeple, gerçek insaniyet Allah’a medyun olmayı ve şükretmeyi gerektirir. Bir kişinin insanlığı, gördüğü iyiliklere teşekkür etmeyi bilme, eksiklik, hata, kusur ve günahlarını ise itirafla bunlardan dolayı af dileyebilme ve kendini düzeltmeye çalışmada yatar. Kur’ân’ın dilinde küfür ve nankörlük, yani şükürsüzlük, aynı kökten gelen iki kelimedir. Yani nankörlük küfre götürürken, iyilik bilme ve teşekkür edebilme ise imana açılan bir kapıdır.

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهِ۪ۗ وَالْاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِه۪ۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٦٧)

67. Allah’ı Allah oluşunun gerektirdiği şekilde tanıyıp takdir etmediler. Oysa Kıyamet Günü bütün bir yeryüzü O’nun Avucu’nda, gökler de dürülmüş olarak Sağ Eli’nde (*) olacaktır. Allah, onların her türlü şirk koşmalarından mutlak manâda uzak ve münezzeh, mutlak manâda aşkın ve yücedir.

~Açıklama~

(*) Sûr’a üfleneceği gün de bütün varlık ve mutlak hakimiyet O’nundur (En’âm Sûresi/6: 73) âyetinde açık olduğu üzere, Avuç ve Sağ El, Cenab-ı Allah’ın kâinat üzerinde mutlak kudret ve hakimiyetine atıfta bulunan iki sıfattır. Allah (c.c.), hikmeti gereği dünyada sebepler perdesi gerisinden icraatta bulunuren, Âhiret’te kudret ve hakimiyetini perdesiz icra edip, ortaya koyacaktır.

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۚ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ (٦٨)

68. Sûr’a üflenir ve bunun üzerine Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp cansız yere düşer. Sonra ona bir defa daha üflenir ve bir de bakarsın ki, bütün ölüler dirilip kabirlerinden ayağa kalkmış, (merak ve endişe içinde) etraflarına bakınmaktadırlar. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, Sûr’a üflemenin üç neticesinden söz eder:

(1) Sûr’a üflenir ve Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp cansız yere düşer (Zümer Sûresi/39: 68).

(2) Sûr’a bir defa daha üflenir ve bütün ölüler kabirlerinden kalkmış, bakınmaktadırlar (Zümer Sûresi/39: 68).

(3) Sûr’a üflendiği gün, Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde kim varsa (yıldırım çarpmış gibi) dehşet içinde donakalır. Ve istisnasız herkes, tam bir boyun eğmişlik içinde O’nun huzuruna gelir (Neml Sûresi/27: 87). Sûr’a üflenir ve işte mezarlarından çıkmış, Rabbilerinin huzuruna doğru akın akın koşmaktadırlar (Yâ-Sîn Sûresi/36: 51).

Âyetlerden hareket eden bazı âlimlere göre Sûr’a iki defa, bazılarına göre ise üç defa üflenecektir. Eğer Sûr’a üflemenin neticelerini nazara alırsak, ona üç defa üfleneceğini söyleyebiliriz. Fakat Sûr’a ikinci defa üflendiğinde ölülerin kabirlerinden kalkacaklarını ifade eden bu âyet ile, Sûr’a üflendiği zaman ölülerin mezarlarından çıkıp Rabbilerinin huzuruna doğru akın akın koşacaklarını belirten âyet (Yâ-Sîn Sûresi/36: 51) ve Sûr’a üflendiğinde, Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde bulunan herkesin dehşet içinde kalacağı ve istisnasız herkesin Allah’ın huzuruna tam bir boyun eğmişlik içinde geleceğini ifade buyuran âyet (Neml-27: 87), aynı gerçeği ifade ediyor gibidir. Dolayısıyla diyebiliriz ki, Sûr’a iki defa üflenecektir. İlk üflemede, Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde bulunan herkes ölecek ve Kıyamet kopacak; ikinci defa üflemede ise bütün ölüler dirilip, Allah’ın huzuruna koşacaklardır.

Cenab–ı Allah’ın Sûr’a üflemenin hasıl edeceği dehşetten kimleri istisna edeceği âyetlerde açık olmamakla birlikte, meseleyi mü’minlerin sadece bir defa öleceklerini ifade buyuran âyetlerle (Sâffât Sûresi/37: 58–59, Duhan Sûresi/44: 56), kâfirlerin iki defa ölümü tadacaklarını belirten âyet–i kerime (Mü’min Sûresi/40: 11, not 4) çerçevesinde ele aldığımızda, bunların ölmüş mü’minlerin ruhları olacağı neticesine varabiliriz. Gerçek bilgi, Allah katındadır.

وَاَشْرَقَتِ الْاَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِ۪ٓيءَ بِالنَّبِيِّنَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (٦٩)

69. (Bir başka yer haline getirilmiş bulunan) yeryüzü, Rabbisinin Nûru (aydınlatması) sayesinde bütünüyle görünür hale gelir ve içinde ne var ne yok ortaya çıkar. (*) Amel defterleri ortaya konur, peygamberler ve şahitler getirilir ve (yargıya tâbi bütün sorumlu varlıklar) arasında tam bir adaletle hüküm verilir. (**) Kimseye asla haksızlık yapılmaz.

~Açıklama~

(*) Kıyamet Günü gökler başka gökler, yer başka bir yeryüzü haline getirilecek ve hem gökler, hem de yeryüzü Allah’ın huzurunda bütün açıklığıyla görünür hale gelecek, içlerinde ne var yoksa ortaya dökeceklerdir. Yani ortada gizli hiçbir şey kalmayacak, bütün gerçekler ortaya çıkacak ve herkes, dünyada iken işlediklerinin ne manâya gelip, ne sonuç verdiğini açıkça görecektir.

(*) Peygamberler, Allah’ın dinini hakkıyla tebliğ ettikleri ve halkın buna karşı nasıl tepki verdiği konusunda şahitlik yapacaklardır. Ayrıca, asfiya–evliya gibi bazı has kullar da aynı konuda şahitlik yapacak ve peygamberlere destek olacaklardır. (Bkn: Nisâ Sûresi/4: 41; A’râf Sûresi/7: 6.)

وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ۟ (٧٠)

70. Herkese yaptıklarının karşılığı tam olarak ödenir. Zaten Allah, onların yaptıklarını pek iyi bilmektedir.

وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اِلٰى جَهَنَّمَ زُمَرًاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا فُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ (٧١)

71. Küfredenler, bölük bölük Cehennem’e sevkedilirler. Oraya vardıklarında, Cehen-nem’in kapıları hemen açılır ve onun vazifeli melekleri onlara şöyle sorar: “Size, bizzat kendi içinizden çıkıp, size Rabbinizin âyetlerini tebliğ eden ve sizi içinde bulunduğunuz şu güne mutlaka çıkacağınız gerçeğiyle uyaran rasûller gelmedi mi?” “Evet, geldi,” derler, fakat hak ettikleri azap sözü (*) kâfirler hakkında artık kesinleşmiş bulunmaktadır.

~Açıklama~

(*) Pek çok âyetinde (ör: Neml Sûresi/27: 82, 85) Kur’ân’ın kâfirler hakkında atıfta bulunduğu azap sözü, Cenab-ı Allah’ın, insanların yeryüzünde yaşamasına hükmettiği zaman ifade buyurduğu sözdür: Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır. (Bakara Sûresi/2: 39).

قِيلَ ادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ (٧٢)

72. Onlara, “Orada sonsuzca kalmak üzere girin Cehennem’in kapılarından içeri!” denir. Büyüklük taslayıp, iman etmeyi kibirine yediremeyenlerin barınağı ne de fenadır!

وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ (٧٣)

73. Rabbilerine gönülden saygı besleyen, O’na karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar ise bölük bölük Cennet’e sevkolunurlar. Nihayet oraya vardıklarında, (Allah’ın rahmeti olarak) Cennet’in kapıları açılır ve onun vazifeli melekleri onlara şöyle hitap ederler: “Selâm olsun size! Ne mutlu size (ki, bütün günahlardan arınmış ve bütün dertlerden, sıkıntılardan kurtulmuş bulunuyorsunuz). Sonsuzca kalmak üzere artık girin Cennet’e!”

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَاَوْرَثَنَا الْاَرْضَ نَتَبَوَّاُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَٓاءُۚ فَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِلِينَ (٧٤)

74. Onlar ise şöyle derler: “Hamd ü senalar olsun Allah’a ki, bize verdiği sözde durdu ve bizi bu (olabildiğince geniş) yere mirasçı kıldı; Cennet’te dilediğimiz yerde, dilediğimiz şekilde (başkalarının yerine muhtaç ve yerimizi başkalarıyla paylaşma mecburiyeti olmadan) oturabileceğiz.” İşte, (Allah için) çalışıp işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!

وَتَرَى الْمَلٰٓئِكَةَ حَٓافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٧٥)

75. (O gün) melekleri (Allah’ın) Arşı’nın etrafını çevrelemiş, Rabbilerini hamd ile tesbih (O’nu O’na has sıfatlarla anıp över ve Kendisi’ne yaraşmayan her türlü sıfattan tenzih) ederken görürsün. (Mü’minler ve kâfirler) arasında hak ve adaletle hüküm verilmiştir ve söylenecek söz, “Bütün hamd, Âlemlerin Rabbi Allah içindir.” sözüdür.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 62 kez okundu