48.Fetih Sûresi [27-29]
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّۚ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِنِينَۙ مُحَلِّقِينَ رُؤُ۫سَكُمْ وَمُقَصِّرِينَۙ لَا تَخَافُونَۜ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا (٢٧)
27. Gerçek şu ki Allah, Rasûlü’nün gördüğünü (*) tasdik eder ve onu mutlaka gerçekleştirecektir. İnşaallah (**) tam bir emniyet içinde mutlaka Mescid–i Haram’a gireceksiniz; kiminiz saçlarınızı tamamen kestirecek, kiminiz ise kısaltacaksınız, (***) bütün bunları yerine getirirken hiçbir korku da duymayacaksınız. Ama Allah sizin bilmediklerinizi bildiği içindir ki, ondan önce size pek yakın bir zafer nasip buyurdu. (****)
~Açıklama~
(*) Rasûlüllah’ın gördüğü konusunda bkn:Not1.
(**) İnşaallah ifadesinin burada üç manâsı vardır:
Kâinattaki ve insanlık tarihindeki bütün olup–bitenler gibi, Mescid–i Haram’a girmeniz de, ne sizin ne de Mekke müşriklerinin istemesiyle değil, ancak Allah’ın dilemesiyle gerçekleşecektir. Dolayısıyla, Allah Rasûlü’ne bu yıl oraya neden giremediğinizi sormayın.
Gelecekte yapacağımız, yapmaya niyetlendiğimiz her şeyi Allah’ın Meşietine havale etmeli ve “inşaallah yapacağım” demeliyiz. (Bkn:Kehf Sûresi/23.)
Müslümanlar henüz Mescid-i Maram’a giremeden içlerinden bazıları vefat edebilir veya Mescid–i Haram’a girecek Müslümanlara katılamayabilirler.
(***) Hacc veya Umre’de Müslüman erkekler,bu ibadetlerin bitiş alâmeti olarak saçlarını ya tamamen kestirir veya kısaltırlar. Tamamen kestirmek daha sevaplıdır. Kadınların ise saçlarının ucundan biraz kesmeleri yeterlidir. Bu sebeple âyet, Müslümanların Mescid-i Haram’a ulaşmakla kalmayıp, emniyet içinde Umre ziyaretlerini tamamlayacaklarını da müjdelemektedir.
(****) Bu zafer, daha sonraki hadiselerin gerçek bir zafer olduğunu ispat ettiği Hudeybiye Anlaşması olsa gerektir. (Bkn:not 1.)
هُوَ الَّذِ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ۪ۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهِيدًاۜ (٢٨)
28. O Allah, Rasûlünü doğrunun ve doğruya giden yolun ta kendisiyle ve (hakkaniyet, doğruluk ve adalet üzerine oturan) Hak Din’le gönderdi ki, o Hak Din’e başka her din ve sistemin üstünde bir mevki versin. (*) (Va’dinin doğruluğuna ve Rasûlü’nün risaletinin hakkaniyetine) şahit olarak Allah yeter.
~Açıklama~
(*) Açıklama için bkn: Tevbe Sûresi/33,not 9.
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ وَالَّذِينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًاۘ سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْجِيلِ۠ۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ۫ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۜ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظِيمًا (٢٩)
29. Muhammed, Allah’ın Rasûlü’dür. O’nun maıyyetinde bulunanlar, kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları rükûda, secdede, daima Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk ararken görürsün. Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. (*) Bunlar, onların Tevrat’taki sıfatlarıdır. İncil’de ise şöyle anlatılırlar: Öyle bir ekin gibi ki,filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da gövdesi üzerinde yükselmiştir.Kendisini ekenleri hayrete düşürürken, kâfirleri ise öfkeden yutkundurmaktadır. (**) Allah, o (Medine toplumu içinde) iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlara (sürprizlerle dolu) bir mağfiret ve çok büyük bir mükâfat va’detmiştir.
~Açıklama~
(*) Yani, onların mü’minler olduğu yüzlerinden, görünüşlerinden, tavır ve davranışlarından okunabilir. İmanları davranışlarına, topyekün hayatlarına, yüzleri dahil dış görünüşlerine yansır.
(**) Tevrat ve İncil’in mevcut nüshalarında bile bu tasvirlere yakın ifadeleri bulmak halâ mümkündür:
Ve dedi: “Rab Sina’dan geldi, ve onlara Seir’den doğdu, Paran dağından parladı, ve mukaddeslerin onbinleri içinden geldi; onlar için sağında ateşli ferman vardı. Gerçek, insanları sever; bütün mukaddesleri senin elindedir;ve onlar senin ayağının yanında oturdular; her biri, senin sözlerinden alacaktır.” (Tesniye,33:2–3)
Ve dedi: “Allah’ın melekûtu böyledir; yere tohum saçan bir adam gibidir. Gece gündüz uyuyup kalkar; tohum biter, ve büyür; nasıl, o bilmez. Toprak kendiliğinden önce otu, sonra başağı, sonra başakta dolu taneyi verir. Mahsul erdiği zaman, hemen orağı salar; çünkü hasat gelmiştir. Ve dedi: Allah’ın melekûtunu nasıl benzetelim? yahut onu ne meselle önünüze koyalım? Hardal tanesi gibidir ki, toprağa ekilirken her ne kadar yer üzerinde olan bütün tohumlardan en küçüğü ise de,ekildikten sonra büyür, ve bütün bitkilerden daha büyük olur, büyük dallar salar; şöyle ki, göğün kuşları onun gölgesi altına yerleşebilirler. (Markos,4: 26–32)
***
49. Hucurât Sûresi
- 49.Hucurât Sûresi Medine’de inmiş olup, 18 âyettten oluşur ve ismini dördüncü âyetindeki hucurât (özel odalar) kelimesinden alır.
- Mü’minlerin Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’a karşı ve kendi aralarında birbirlerine nasıl davranmaları gerektiğini anlatır.
- Bize gelen haberleri nasıl değerlendirmemiz ve birbiriyle savaşan iki Müslüman grup karşısında tavrımızın ne olması gerektiğini konusunda önemli düsturlar vazeder.
- Kötü ad takmayı, başkalarının günahını araştırmayı,sûizan ve gıybeti yasaklar.
- Irkçılığı mahkûm eder.
- Dikkati gerçek imana çeker ve iman ile İslâmî otoriteye zahirî teslimiyet arasındaki farka vurgu yapar.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١)
1.Ey iman edenler! (Düşünce, söz ve davranışlarınızla) Allah’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin. (*) Allah’a gönülden saygı duyun ve O’na itaatsizlikten kaçının. Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir.
~Açıklama~
(*) Allah (c.c.) ve Rasûlü (s.a.s.) bir konuda hüküm verdiği zaman, mü’minlere düşen, içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan itaattir. Mü’minler, inanç, düşünce ve yaşayışlarında Kur’ân ve Sünnet’i rehber edinmeli ve başka hiçbir şeyi onların önüne koymamalıdır. Ayrıca, Allah’a ve Rasûlü’ne gereken saygıyı daima göstermeli ve içleri bu saygıyla dopdolu olmalı, hiçbir hususta, yürürken, konuşurken bile Allah Rasûlü’nün önüne geçmemelidirler.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُٓوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ (٢)
2. Ey iman edenler! (Peygamberliğin zirve temsilcisi olan o Peygamber’le konuşurken ve O’nun huzurunda) sesinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin ve birbirinize karşı yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da aynı şekilde yüksek sesle konuşmayın.Yoksa yaptığınız sevaplı işler, siz hiç farkında olmadan boşa gidiverir. (*)
~Açıklama~
(*) Bütün emir ve yasaklarında Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) itaat Allah’a itaat manâsı taşır ve Allah’a iman ve itaat, O’nun Rasûlü’ne şartsız itaati gerektirir.
Bu bakımdan, Allah Rasûlü’ne kasıtlı saygısızlık küfür olur ve böyle biri, daha önce elde ettiği bütün sevapları kaybeder, önceki bütün sevaplı amelleri boşa gider. Bu, onun hem dünyası, hem Âhiret’i açısından böyledir.
Kasıtlı saygısızlık manâsı taşımayan ve kasıtlı saygısızlıktan kaynaklanmayan bazı söz ve davranışlar küfür olmasa da, küfür riski taşıyabilir, en azından, o söz ve davranışın ilgili olduğu ameli boşa çıkarır, sevaptan mahrum bırakır.
Bu sebeple, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm ile ilgili söz, davranış ve düşüncelerde son derece dikkatli olmak gerekir.
اِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ اَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوٰىۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظِيمٌ (٣)
3. Allah Rasûlü’nün huzurunda seslerini ayarlayanlar ise: Allah, takva (Kendisi’ne ve dinine içten saygı ve itaat) konusunda onların kalblerini sınamış, (onlar da, bu sınamadan başarıyla çıkmışlardır). Onlar için (sürprizlerle dolu) bir bağışlanma ve çok büyük bir mükâfat vardır.
اِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَٓاءِ الْحُجُرَاتِ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (٤)
4. Buna karşılık (ey Peygamber), sana evinin odalarının dışından seslenenler ise, onların çoğu düşüncesiz ve makûl davranıştan yoksun kimselerdir.
وَلَوْ اَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتّٰى تَخْرُجَ اِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)
5. Böyle yapacaklarına, sen yanlarına çıkıncaya kadar bekleselerdi, bu, şüphesiz hayırlarına olurdu. Bununla birlikte Allah, günahları çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır. (*)
~Açıklama~
(*) Allah Rasûlü’ne karşı son iki âyette (4-5) sözü edilen davranış şekli, önceki üç âyette (1-3) bahsi geçen davranış şeklinden farklıdır.
İlk üç âyette bahsi geçen davranış bir saygısızlık ve o davranışta bulunanın kendi düşüncesini Allah Rasûlü’nün düşüncesinin önünde tutma manâsı taşımasına mukabil, son iki âyette sözü edilen davranış, gerekli incelik ve makuliyetten mahrum olmaktan kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla bu affedilebilir ama, artık âyet onu da mahkûm ettikten sonra bir daha tekrarlanmaması için gerekli dikkat ve gayret gösterilmelidir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنْ جَٓاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَاٍ فَتَبَيَّنُٓوا اَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (٦)
6. Ey iman edenler! Bir fasık (Allah’ın emir ve yasaklarını açıktan ve bir endişe, iç burkulması duymadan çiğneyebilen bir kişi) size bir haber getirdiğinde, doğru olup olmadığını tesbit etmek için onu iyice araştırın. Aksi halde, hiçbir gerçeğe dayanmadan bir topluluğa zararınız dokunur da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz. (*)
~Açıklama~
(*) Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) karşı nasıl davranılması gerektiğini ortaya koyan âyetlerden sonra bu âyetin ifade buyurduğu düstur, pek çok bakımlardan önemlidir.
- Kısaca: İsrâ Sûresi 36’ncı âyette şöyle buyrulmaktadır:
Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeye dayanıp karar verme. Çünkü kulak, göz ve kalb,evet bunların hepsi (verdiğin karar, vardığın sonuçtan) sorumludur ve sorguya çekilecektir. Dolayısıyla bir Müslüman, bir konuda kesin bilgiye dayanmadan hüküm veremez, harekete geçemez. Özellikle sorumluluk gerektiren ve başkalarıyla, toplumla alâkalı meselelerde çok dikkatli olunmalı ve duyumlara,zanna dayalı hüküm ve davranışlardan mutlaka kaçınılmalıdır. Kesin bilgi, ya bizzat şahitliğe veya doğruluğu kesin habere dayanır. Ayrıca, aşağıda 12’nci âyette ifade edileceği üzere, bir Müslüman, diğer Müslümanlar hakkında sûizanda da bulunamaz. Bir mü’min de olsa, eğer bir insan yalan söylüyorsa, iftira attığı tesbit edilmişse ve İslâm’ın kesin olarak yasakladığı herhangi bir fiili açıktan işlemekten çekinmeyebiliyor veya farz-vacip bir emri yerine getirmiyorsa, böyle biri fasıktır ve ne mahkemede şahit olarak dinlenir, ne de söylediği söze, verdiği habere güvenilip,o söz veya haber üzerine hüküm bina edilir.
Hadis âlimleri, bu âyete dayanarak Hadis ilminde çok önemli bir yan ilim geliştirmişlerdir. Cerh ve Ta’dil denilen bu ilim, hadis râvilerini doğruluk noktasında araştıran ve rivayetlerine güvenilip güvenilemeyeceğini tesbit eden bir ilim dalıdır. Yalan söylediği, iftira attığı ve haram seviyesinde yasakları açıktan işlediği veya farz–vaciplerden birini terk ettiği, yani fıskı tesbit edilmedikçe bir mü’min güvenilir kabul edilir.
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللّٰهِۜ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْاَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ حَبَّبَ اِلَيْكُمُ الْاِيمَانَ وَزَيَّنَهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ اِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَۙ (٧)
7. Asla hatırınızdan çıkarmayın ki, içinizde (her meseleyi kendisine götürebileceğiniz bir merci olarak) Allah’ın Rasûlü bulunuyor. (*) (Ey kendi görüşlerinde ısrar eden ve harekete geçmek için fasığın haberini araştırma gereği duymayan mü’minler,) eğer o Rasûl (kamuyu ilgilendiren) işlerin pek çoğunda size uymuş olsa,mutlaka başınız derde girer ve haliniz yaman olur. (**) Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalblerinizde süsleyip bezedi; buna karşılık küfürden, işleyeni fasık yapan bütün davranışlardan ve isyandan ise sizi iğrendirdi. İşte bu sıfatları taşıyan mü’minlerdir ki, (inanç, düşünce ve davranışta) doğru yolda olanlar onlardır,
~Açıklama~
(*) Ayrıca ve özellikle bkn: Nisâ Sûresi/59,64–65, 83, not 13.
(**) Bu demek değildir ki, Allah Rasûlü (s.a.s.) kamuyu ilgilendiren konularda ashabıyla istişare etmeyecektir. Hayır, istişare İslâmî idarenin vazgeçilmez düsturlarından olup, Allah Rasûlü de onunla sorumluydu (Âl-i İmran Sûresi/159). Bununla birlikte, kesin ve küllî İslâmî düsturlara ve kaidelere ters bir görüş ve teklif, istişare adına ileri sürülemez ve hele hele bunda ısrar edilemez. Ve, Allah Rasûlü bir işe karar vermişse, artık o konu daha fazla tartışılamaz.
فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَنِعْمَةًۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٨)
8. Allah’tan bütünüyle bir lütuf ve bir nimet olarak. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
وَاِنْ طَٓائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَاۚ فَاِنْ بَغَتْ اِحْدٰيهُمَا عَلَى الْاُخْرٰى فَقَاتِلُوا الَّت۪ي تَبْغ۪ي حَتّٰى تَف۪ٓيءَ اِلٰٓى اَمْرِ اللّٰهِۚ فَاِنْ فَٓاءَتْ فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَاَقْسِطُواۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٩)
9. (Mü’minler, birbirlerine karşı düşmanlık içinde bulunamazlar. Bununla birlikte,) eğer mü’minlerden iki grup birbiriyle vuruşacak olursa, (duruma göre ey bütün mü’minler veya onların aralarında sorumluluk mevkilerinde bulunanlar,) derhal (savaşa, kavgaya tutuşan o iki mü’n grubun) aralarını düzeltin. Fakat onlardan biri haksızlıkta bulunup diğerine tecavüz ederse, bu takdirde tecavüz eden tarafla, o taraf Allah’ın hükmüne boyun eğinceye kadar hep birlikte savaşın. Eğer boyun eğerlerse, o iki grubun arasını adaletle düzeltin ve adaleti uygulamada titiz olun. Allah, hak ve adalet hususunda titiz olanları sever.
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ۟ (١٠)
10. (Her zaman için geçerli gerçek şudur ki,) mü’minler, birbirleriyle ancak kardeştirler; o halde kardeşlerinizin arasını düzeltin ve (bilhassa kardeşler arası münasebetlerde ve kardeşlik hukukunu korumada) Allah’a karşı gelmekten sakının ki, (dünyada güzel ve faziletli bir hayat, Âhiret’te ebedî saadete ulaşma adına) O’nun rahmet ve merhametine nail olasınız. (*)
~Açıklama~
(*) Son iki âyet, bütün mü’minlerin kardeş olduğunu ve birbirlerine kardeşlik bağlarıyla bağlı bulunup, bu bağlara göre davranmaları gerektiğini ifade etmektedir. Bununla birlikte,mü’minler birbirlerine karşı düşman olamaz ve aralarında düşmanlık söz konusu olmasa da, anlaşmazlıklar, kavgalar, hattâ vuruşma ve savaşlar çıkabilir ve bunlar bazen de tecavüzden, kıskançlık ve rekabetten kaynaklanabilir.
İşte, eğer iki mü’min grup birbiriyle vuruşacak olursa, diğer mü’minlere düşen, herhangi bir gecikmeye meydan vermeden bu iki grubun arasını bulmak ve düzeltmektir.
Bununla birlikte, gruplardan biri diğeri aleyhinde tecavüzde bulunursa, bu durumda bütün mü’minler veya aralarındaki yetkililer, saldırgan taraf Allah’ın hükmüne boyun eğinceye kadar onunla savaşmalı, boyun eğdiği takdirde, aradaki anlaşmazlık konusunu adalet ve hakkaniyete dayalı olarak çözmeli ve böylece mü’min grupların arasını düzeltmelidirler. Mü’minlerin birbiriyle kardeş olmaları, hem ferdî hem de içtimaî hayat için çok önemlidir. Onların dünyada düşmanları karşısındaki başarıları ve düşmanlarının tuzaklarına düşmemeleri, öncelikle imana ve aralarındaki kardeşliğe bağlıdır. Eğer mü’minler çeşitli faktörlerle birbirlerine düşer, rakip gruplar haline gelir ve birbirleriyle mücadeleye tutuşurlarsa, bu, onların güçlerini bütün bütün azaltacak ve kendilerini düşmanları karşısında zayıf düşürecektir (Enfal Sûresi/46).
Bu sebepledir ki, hem Kur’ân hem de Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, mü’minlerin kardeşliği üzerinde çok durmuş, Allah Rasûlü, onlardan biat alırken, birbirlerine karşı hayırhah olmalarını, yani daima birbirlerinin iyiliğini istemelerini de şart koşmuştur.
- Yine O, şöyle buyurmuştur:
“Müslüman’a kötü söz söylemek fısk,onunla vuruşmak küfürdür.” (Buharî,“İman”, 36) Şu sözler de, yine O’na aittir: “Bir Müslüman, diğer Müslüman’ın kardeşidir. Asla ona haksızlık yapmaz ve onu desteğinden, yardımından mahrum bırakmaz. Bir Müslüman için Müslüman kardeşini hakir görmekten daha büyük bir suç olamaz.” (Buharî,“Edeb”,57–58,Müslim,“Birr”, 28–34)
“Müslümanlar, hep birlikte tek bir vücut gibidir. Nasıl vücut uzuvlarından birinin rahatsızlanmasıyla rahatsızlık duyarsa, bütün Müslümanlar da bir Müslüman’ın ızdırabıyla ızdırap duyarlar.” (Buharî,“Edeb”,122,Müslim,“Birr”,66)
(Mü’minler arasında kardeşliğin önemi ve bunun nasıl sağlanıp, nasıl korunabileceği konusunda bilhassa bkn: B.S.Nursi, Lem’alar,“ 20.Lem’a”.)
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسٰٓى اَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَٓاءٌ مِنْ نِسَٓاءٍ عَسٰٓى اَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّۚ وَلَا تَلْمِزُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْاَلْقَابِۜ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْاِيمَانِۚ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (١١)
11. Ey iman edenler! İçinizden bir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin; bilemezsiniz ki, belki alay edilen taraf alay eden taraftan daha hayırlıdır; kadınlar da başka kadınlarla alay etmesin, yine bilemezsiniz ki, alay edilenler alay edenlerden daha hayırlı olabilir. Birbirinizi, bizzat kendinizi (*) küçük düşürmeyin ve birbirinizi hoşlanmayacağınız lâkaplarla (**) çağırmayın. Bir insan iman ettikten sonra onu fısk çağrıştıran bir isimle çağırmak ne kötü bir davranıştır ve böyle yaparak imandan sonra fasıklık damgası yemek de ne kötüdür. Böyle bir davranışın ardından kim tevbe edip Allah’a yönelmezse, öyleleri zalimlerin ta kendileridir.
~Açıklama~
(*) Benzer ifadeler ve bunların manâsı için bkn: Nûr Sûresi/12,not 12.
(**) Müslüman bir toplumdaki münasebetleri düzenlemede son derece önemli düsturları ihtiva eden Sûre, son iki âyetinde alay, küçük düşürme, lâkap takma,sûizan gibi maalesef kendilerinden çok kaçınılamayan, ama toplum hayatı için olduğu kadar onları işleyen fertler için de son derece zararlı davranışlara dikkat çekmektedir.
Bunlardan biri olan sûizandan kurtulmak için çok zandan kaçınmak gerekir. Müslüman Müslüman’ın aynası olduğu için, bir Müslüman’ın bir başka Müslüman hakkındaki sûizannı, esasen kendi hakkında sûizan demektir ve dolayısıyla kendi iç dünyasını yansıtır. Nitekim Nûr Sûresi 12’nci âyeti de, bir Müslüman’ın başka Müslümanlar hakkındaki düşüncesinin esasen kendi hakkındaki düşüncesi olduğunu ifade etmektedir.
İslâm, Allah ve Rasûlü hakkında ise mutlak manâda iyi düşünmemizi, hüsnüzan beslememizi emreder. Cenab–ı Allah (c.c.), “(Ben, kuluma karşı) kulum Benim hakkımda nasıl düşünüyorsa öyleyimdir.” buyurur. (Buharî,“Tevhid”,15;Müslim,“Tevbe”,1.)
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَث۪يرًا مِنَ الظَّنِّۚ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًاۜ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (١٢)
12. Ey iman edenler! Zannın pek çoğundan kaçının, çünkü zannın bazısı ciddî günahtır. Birbirinizin gizli hallerini de araştırmayın (*) ve kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Acaba sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? (**) İşte, hemen tiksindiniz.Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Hiç şüphesiz Allah,tevbeleri çok kabul edendir; (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
~Açıklama~
(*) Kur’ân, Müslümanlara karşı casusluğu, özellikle kişilerin şahsî hayatlarını araştırmayı kesinlikle yasaklar. Ayrıca, bir Müslüman’ın bildiğimiz bazı gizli halleri varsa ve o da bunların açığa vurulmasından hoşlanmayacaksa, bunların gizli tutulmasını da emreder. Benzer şekilde, İslâmî bir hükümet de, vatandaşlarının günah işleyip işlemediğini, eğer başkaları ve genel toplum düzeni aleyhinde bir şey yaptıklarını ortaya koyan herhangi bir delil de yoksa bir suç içinde olup olmadıklarını araştıramaz, bu hususta casusluk faaliyetine izin veremez. Yine, evlerin içini gözetlemek, evlerin ve kişilerin mahremiyetini ihlâl etmek,mektupları, özel yazışmaları okumak, özel haberleşmeleri dinlemek de yasaktır.
(**) Bu cümle, altı mertebede gıybetin ne kadar kötü olduğunu ortaya koyar ve altı derecede gıybetten men eder. Şöyle ki: Cümlenin aslının başında yer alan soru hemzesi (tercümenin sonunda yer alan mi? soru eki), cümlenin bütün kelimelerine dahildir ve her bir kelimeyi soru haline getirir:
•Böylece cümle, başta bizzat hemze (mi?) ile sorar: “Soru sorma ve sorulana cevap verme vasıtası olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin olan bir şeyi (gıybetin çirkinliğini) anlamıyor?”
•İkinci olarak, cümledeki ikinci kelime olan sevmek fiiliyle sorar: “Sevmek ve nefret etmek yeri, vasıtası olan kalbiniz bozulmuş mu ki, (gıybet gibi) nefrete en müstehak bir işi sever?”
•Üçüncü kelimeyle (sizden biri) ile sorar: “Hayatını cemaatten alan içtimaî hayatınız ve medeniyetinize ne olmuş ki, hayatınızı zehirleyen böylesine bir fiili kabul eder?”
•Dördüncü olarak, etini yemeyi ifadesiyle sorar: “İnsanlığınız ne olmuş ki, arkadaşınızı böyle canavarcasına dişinizle parçalıyorsunuz?”
•Beşinci olarak, kardeşi kelimesiyle sorar: “Hiç kendi cinsinizden olan birine karşı merhametiniz, onunla kardeşlik hak ve hukukunuz yok mu ki, pek çok yönlerden kardeşiniz olan bir mazlumun manevî şahsiyetini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi azanızı kendi dişlerinizle delicesine ısırıyorsunuz?”
•Altıncı olarak, ölü kelimesiyle sorar: “Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en saygı duyulması gereken bir haldeki kardeşinize etini yemek gibi en çirkin bir işi yapıyorsunuz?”
Kısaca, gıybet (bir Müslüman’ı gıyabında kötüleme), âyetin ifadesi ve tek tek kelimelerinin işaretiyle aklen, kalben, insaniyeten vicdanen, fıtraten ve milliyeten kötü bir fiildir. İşte bak, şu âyet, gıybetin ne kötü bir fiil olduğunu altı mertebede mucizevî bir şekilde nasıl ortaya koyuyor ve o kötü fiilden altı mertebede mucizevî bir tarzda men ediyor! Gıybet, düşmanlığa, haset ve inada kilitlenmiş insanların kullandıkları alçak bir silahtır.Şerefli bir insan, bu pis silaha tenezzül edip onu kullanmaz. Gıybet, hazır bulunmayan bir insan hakkında hoşlanmayacağı şeyler söylemektir. Bu söylenenler doğru olduğu takdirde gıybet,yanlış ise iftira olur, dolayısıyla gıybetin iki katı bir günahtır.
- Gıybet, birkaç hususî noktada caiz olabilir:
•Görevli ve yetkili birine, kendisine yapılan haksızlığın giderilmesi için haksızlığı yapan hakkında şikâyette bulunmak gıybet kapsamına girmez.
•Kendisiyle çalışmak istediği biri hakkında görüş soran bir kişiye verilecek dürüst ve iyi niyetli cevap da gıybet olmaz.
•Hakaret ve teşhir maksadı taşımadan, sadece tarif gayesiyle, meselâ,“Topal adam falan yere gitti!” tarzında söylenen sözler de gıybet sayılmaz.
•Açıkta günah işlemekten sakınmayan, hattâ günahıyla övünen insanların arkasından konuşmak da gıybet değildir.
Bu istisnaî hususlar gıybete girmemekle birlikte, gıybet, ateşin odunu yakıp tükettiği gibi, insanın işlediği salih amelleri yer bitirir. Gıybet eden veyahut onu isteyerek dinleyen insan Allah’tan bağışlanma dilemeli, gıybeti yapılan kimse hakkında da samimi istiğfar ve dua etmeli, ona rastladığı ilk anda onunla helâlaşmalıdır. (Mektûbât,“22.Mektup,”Hâtime)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ (١٣)
13. Ey insanlar! Sizi bir erkek ile bir kadından yarattık ve (birbirinize karşı soy ve renginizle övünesiniz, birbirinize düşman olasınız diye değil, bilakis) birbirinizi (karakter ve kabiliyetlerinizle) tanıyıp kaynaşasınız (ve dostane içtimaî münasebetler içinde yardımlaşasınız) diye ayrı kavimler ve kabileler haline getirdik. Bilin ki, Allah katında en şerefliniz, en değerliniz, takvada (O’na saygıda, iman ve itaatte) en ileri olanınızdır. Muhakkak ki Allah, her şeyi, (her halinizi, her yaptığınızı) hakkıyla görendir, her şeyden hakkıyla haberdar olandır. (*)
~Açıklama~
(*) İslâm, ırkçılığı, ayrılıkçı yani menfî milliyetçiliği şiddetle men eder. Irkçılık, insanlık tarihinin, bu arada günümüzün de realitelerinden biri olduğu gibi, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm Mekke’de İslâm’ı tebliğe başladığı dönemde de ırkçılık, kabilecilik yaygındı. Kureyş, öncelikle kendilerini,sonra da Arapları bütün başka kavimlerin üstünde görüyordu ve dünyayı, Arap olanlar ve Arap olmayanlar (acemler) şeklinde ikiye ayırmışlardı. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bütün insanların insan olmak bakımından Allah karşısında ve ayrıca bütün insanların kanun karşısında eşit oldukları düsturuyla geldi.
- O, şöyle buyurdu:
“Hiçbir Arabın Arap olmayana, beyazın da siyaha üstünlüğü yoktur.” (İbn Hanbel, Müsned,5:441).
“Habeşli siyah Müslüman bir köle başınızda idareci olsa, ona itaat edeceksiniz.”(Müslim,“İmare”,37)
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Arap ve Kureyşli olmaktan gelen üstünlük duyguları dem ve damarlarına işlemiş insanlardan bu duyguları söküp almada Allah’ın izniyle öylesine muvaffak oldu ki, bir defasında Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi: “Bilal bizim efendimizdir ve O’nu efendimiz (Ebû Bekir),kökelikter kurtarmıştır.” (İbn Hacer,1:165)
Bir defasında Hz.Ebû Zer (r.a.)Bilal-ı Habeşî’ye (r.a.) kızdı ve “Kara kadının oğlu!” deyiverdi. Hz. Bilal, bunu göz yaşları içinde Efendimiz’e aktarınca, Efendimiz Hz.Ebû Zer’e, “Ebû Zer, sende halâ Cahiliye izi mi var?” buyurdular.Yaptığından büyük pişmanlık duyan Ebû Zer,Bilal’e vardı ve yüzünü yere koyarak, “Bilal ayaklarıyla üzerine basmadıkça başımı yerden kaldırmayacağım.” dedi. Hz. Bilal ise O’nu affetti ve kucaklaştılar. (Buharî,“İman”,22)
Hz. Zeyd ibn Harise (r.a.), Peygamber Efendimiz’e risaletinden önce köle olarak hediye edilmişti. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm O’nu âzat buyurmuş ve evlât edinmişti. Daha sonra Medine’de evlât edinme âdeti kaldırıldı. Efendimiz O’nu, kendi kabilesi olan (ve tarihin en soylu kabilesi) Haşimîlerden hem melâheti, hem cömertliği ile meşhur Hz. Zeynep bint Cahş ile evlendirdi. Aynı zamanda Hz.Zeyd’i Mute Savaşı’nda ordu komutanı tayin ettiği gibi, Ümm Eymen’den olma oğlu Üsame’yi de çok severdi ve daha 18 yaşında iken, içinde Hz.Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi büyüklerin olduğu bir orduya da kumandan tayin etmişti. Hz. Ömer (r.a.), halifeliği döneminde feyden Müslümanlara maaş bağlarken, Hz.Üsame’ye oğlu Abdullah’tan daha fazla maaş takdir etmişti. Oğlunun niye böyle yaptığını sorması üzerine de, “Oğlum, Allah Rasûlü Üsame’nin babasını senin babandan, Üsame’yi de senden daha çok severdi.”cevabını vermişti.(İbn Sa’d,4:70)
قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّاۜ قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُٓوا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْاِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْۜ وَاِنْ تُطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٤)
14. (Birtakım) çöl sakinleri (bedevîler), “Biz de iman ettik.” diyorlar. De ki: “Hayır,siz iman etmediniz. Bu sebeple, ‘Biz, (İslâm idaresine teslimiyetle) Müslümanlar olduk.’ deyin. İman, henüz kalblerinize girmedi.” (*) Ama Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederseniz, Allah, yaptıklarınızın mükâfatından hiçbir şey eksiltmeyecektir. (**) Allah, bağışlaması pek bol olandır, (Kendisi’ne itaatte bulunan kullarına karşı) hususî rahmetiyle muamele edendir.
~Açıklama~
(*) Müslüman olmanın üç anlamı vardır:
BİRİ, İslâm’ın bütün inanç esaslarına gönülden inanmak ve onun gereklerini yerine getirmek. Bu, gerçek Müslümanlıktır.
İKİNCİSİ, iman itirafında bulunarak, İslâm idaresinin hakimiyetini kabul etmek ve hukuken Müslüman sayılmaktır. Bu da, iman ikrarını, yani Müslümanlığı açıktan geçersizleştirecek söz ve davranışlardan kaçınmayı, en azından Cuma namazına katılıp, zekâtı vermeyi gerektirir. Ama böyle bir insan kalben kâfir, yani münafık da olabilir.
Bunlardan AYRI OLARAK, bir de sadece kelime anlamıyla Müslümanlık vardır ki, bu ise, sadece İslâm idaresine teslim olma demektir. Âyette sözü edilen bedevîler, henüz İslâm idaresine teslim olmuşlardı ve gerçekten iman etmiş değillerdi.
(**) Bu cümlenin de üç anlamı vardır:
Eğer gerçekten iman edip, Allah’a ve Rasûlü’ne itaatte bulunursanız, Allah, böylece Müslüman olduktan sonra yaptığınız makbul amellerin mükâfatından hiçbir şey eksiltmeyecektir.
Eğer, İslâm idaresine teslimiyete devam ederseniz, bu manâda Allah’a ve Rasûlü’ne itaat içinde bulunursanız, hizmetleriniz dünyada asla karşılıksız bırakılmayacaktır.
Eğer inançsız biri, imana mani olacak ölçüde ön yargılı, şartlanmış ve kibirli değilse, Allah’ın hoşnut olduğu işler yapar, ahlâkı da güzelse ve başkalarına zulmetmiyorsa, Allah böyle birine genellikle iman nasip buyurur.
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ (١٥)
15. Mü’minler ancak o kimselerdir ki,Allah’a ve Rasûlü’ne gönülden iman etmiş,sonra da imanlarında asla şüpheye düşmemişlerdir. Onlar, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad ederler. Onlardır (iman iddia ve ikrarında) sadık olanlar.
قُلْ اَتُعَلِّمُونَ اللّٰهَ بِدِينِكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٦)
16. (İyi birer mü’min olduklarını iddiada devam eden o insanlara) de ki: “Gerçekten Din’e bağlı olup olmadığınızı siz mi Allah’a öğreteceksiniz? Oysa O, göklerde ne var yerde ne varsa hepsini, (bu arada elbette sizin durumunuzu da) bilmektedir. Evet, Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
يَمُنُّونَ عَلَيْكَ اَنْ اَسْلَمُواۜ قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ اِسْلَامَكُمْۚ بَلِ اللّٰهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ اَنْ هَدٰيكُمْ لِلْا۪يمَانِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (١٧)
17. Müslüman olduk diye seni minnet altına almak istiyorlar. De ki: “Müslümanlığınızla beni minnet altına almaya çalışmayın. Eğer (iman ve Müslümanlık iddianızda) samimi iseniz, size iman yolunu gösterdiği için asıl Allah sizi minnet altında tutar.”
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٨)
18. Muhakkak ki Allah, göklerin ve yerin bütün gizliliklerini bilir. Allah, yaptıklarınızı da hakkıyla görmektedir.
***
50. Kâf Sûresi
- 50. Kâf Sûresi Mekke’de, Allah Rasûlü’nün vazifesinin 4 veya 5’inci yılında inmiş olup, 45 âyettir.
- İsmini birinci âyetindeki kâf harfinden alır.
- Kâinatta Cenabı Allah’a işaret eden pek çok vakıadan söz eder ve Âhiret üzerinde yoğunlaşır.
- Ayrıca, daha önce helâk edilen toplulukların hayatlarından kesitler sunar.
- Allah Rasûlü (s.a.s.), bu sûreyi bayram namazlarında genellikle ve zaman zaman da Sabah Namazı’nda okurlardı.
Rahmân,Rahîm Allah’ın Adı’yla.
قٓ۠ وَالْقُرْاٰنِ الْمَجِيدِۚ (١)
1.Kâf. (*) Pek şerefli Kur’ân’a andolsun (ki, onu sana,öldükten sonra hayatlarının hesabını vermek üzere diriltilecekleri konusunda insanları uyarasın diye indiriyoruz).
~Açıklama~
(*) Bakara Sûresi’nin başında Mukattaa Harfleri hakkında bilgi verilmişti. Kâf, bu harflerden biridir.Ayrıca,onun yükseklik, yücelik ifade ettiği söylenmiştir; bu sebeple burada Kur’ân’a atıfta bulunuyor olabilir.
بَلْ عَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ (٢)
2. Ne var ki (o müşrikler), kendi içlerinden bir uyarıcının onlara gelmesini tuhaf karşılamakta ve (gerçeği gizleyen) o kâfirler, “Bu”, demektedirler, “çok tuhaf bir şey.
ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًاۚ ذٰلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (٣)
3. “Şimdi biz, ölüp toprak olduktan sonra, (yani o zaman diriltilecekmişiz öyle mi)? Gerçekten çok uzak bir ihtimal bu dönüş!”
قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْاَرْضُ مِنْهُمْۚ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ (٤)
4. Oysa Biz, toprağın onların bedenlerinden neyi zerre zerre yiyip çürüttüğünü elbette biliyoruz. Bizim katımızda, (içinde istisnasız her şeyin) kayıtlı bulunduğu ve (bozulmaktan, tahriften, kaybolmaktan) korunan bir kitap vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Kâfirler, ölmüş bedenlerin bütünüyle toprağa karıştığını ve dolayısıyla toprakta hangi zerrenin kime ait olduğunun tesbitinin de, onların yeniden toplanmasının da mümkün olmadığını iddia ederler. Bu iddiaya Kur’ân, her şeyin, kâinatta zerrelerin hareketlerine varıncaya kadar her hadisenin Cenabı Allah’ın bilgisi dahilinde olduğu ve Allah katındaki bir kitapta da kayıtlı bulunduğu şeklinde cevap vermektedir.
بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْ فَهُمْ فِ۪ٓي اَمْرٍ مَرِيجٍ (٥)
5. Aslında onlar gerçeği, hem de kendilerine (rahatça görüp idrak edebilecekleri açıklıkta) geldikten sonra bile bile yalanlamaktadırlar. Bu sebeple de, (onu inkârı nasıl izah edebilecekleri ve onun başkaları tarafından kabulünü nasıl önleyebilecekleri konusunda) tam bir kararsızlık ve karışıklık içindedirler.
اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ (٦)
6. Yoksa, üzerlerindeki göğe bir defa olsun bakıp (da,Allah’ın ilmi ve kudreti hakkında hiç düşünmezler mi)? Biz onu nasıl da kurmuş ve (yıldızlarla) süslemişiz; ve onda en küçük bir çatlaklık, yarıklık yoktur.
وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍۙ (٧)
7. Yeri de yayıp döşedik ve ona içinden sağlam, sabit (görünümlü) dağlar yerleştirdik; ayrıca orada göz ve gönül açıcı her türlü bitkiyi çift çift bitirdik,
تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٨)
8. Gönülden Allah’a yönelecek her bir kulun gözünü gerçeğe açacak, aklını ve kalbini düşünüp ders almaya yöneltecek birer alâmet olarak.
وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِۙ (٩)
9. Ve, (zaman zaman ve ihtiyaç hasıl oldukça) gökten bereket kaynağı bir su indirmekte ve onunla bağlar, bahçeler ve hasat edilen ekinler bitirmekte,
وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌۙ (١٠)
10. Ve salkım salkım meyveleriyle ulu hurma ağaçları yetiştirmekteyiz
رِزْقًا لِلْعِبَادِۙ وَاَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًاۜ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ (١١)
11. Kullarımıza rızık olsun diye; o su ile ölü bir memlekete hayat da veriyoruz. İşte, ölmüş insanların mezarlarından çıkması da böyle olacaktır.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَاَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُۙ (١٢)
12. (Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden bu kâfirlerden) önce Nuh’un halkı, Ress ahalisi ve Semûd da yalanlamıştı;
وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَاِخْوَانُ لُوطٍۙ (١٣)
13. Âd, Firavun (*) ve Lût’un kardeşleri de. (**)
~Açıklama~
(*) Burada diğer toplulukların arasında Firavun’un yalnız olarak zikredilmesi, onun bir diktatör olarak halkının inkârından da bir ölçüde sorumlu ve dolayısıyla onların tamamı kadar günahkâr olduğu içindir.
(**) Kur’ân’da pek çok âyette peygamberler, içlerinden çıktıkları halkın kardeşleri olarak anılır. Bu, onların o halkla aynı topluluk, aynı renk ve aynı menşe’den olduğunu, onlarla aynı dili konuştuğunu ifade içindir. Bu âyette Hz.Lût ile halkı arasındaki bu münasebete dikkat çekilmesi, dünyadaki münasebetlerin iman temeline dayanmadıkça Allah’ın cezasından kurtulmaya yaramayacağını vurgulamak için olsa gerektir.
وَاَصْحَابُ الْاَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍۜ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ (١٤)
14. Eyke ahalisi ve Tübba halkı da. (*) Bunların her biri rasûlleri yalanladı ve neticede kendilerini tehdit ettiğim cezaya müstahak olup, o cezaya çarptırıldılar.
~Açıklama~
(*) Ress ahalisi için bkn: Furkan Sûresi/38,not 8; Tübba halkı için: Duhân Sûresi/37,not 9; ve Eyke ahalisi için: Şuarâ Sûresi/176–190,not 31–32.
اَفَعَي۪ينَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِۜ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ۟ (١٥)
15. Biz ilk yaratmada bir âcizlik, bir beceriksizlik mi sergiledik (ki, onlara öldükten sonra tekrar hayat veremeyelim)? Hayır hayır, (böyle olmadığını itiraf ettikleri halde) onlar, yeni bir yaratma konusunda zihnî karışıklık içinde bocalayıp durmaktadırlar.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (١٦)
16. Gerçek şu ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona sürekli olarak neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.
اِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ (١٧)
17. Zaten sağında ve solunda yerleşmiş bulunan iki kayıtçı (melek), onun (her söz ve davranışını) kaydetmektedir.
مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ (١٨)
18. Tek bir söz bile sarfetmiş olmasın ki, yanında onu gözetleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun.
وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّۜ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ (١٩)
19. Allah’ın kaçınılmaz takdiri olarak ölüm sekeratı nihayet gelip çatar: “İşte, sürekli olarak kendisinden kaçıp kurtulmaya çalıştığın gerçek!”
وَنُفِخَ فِي الصُّورِۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ (٢٠)
20. Ve (artık vakti gelmiş olup,) Sûr’a üfürülür. İşte, kendisiyle tehdit edilen azabın gelip çattığı gün!
وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَهِيدٌ (٢١)
21. Herkes, beraberinde bir muhafız ve bir de şahit olmak üzere (Yüce Mahkeme’ye) gelir.
لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (٢٢)
22. “Bütün bu olanlardan gaflet, onlara karşı kayıtsızlık içinde idin, ama artık gözündeki perdeyi kaldırdık da, bugün gözün pek keskindir!”
وَقَالَ قَرِينُهُ هٰذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌۜ (٢٣)
23. Ve yanında onunla beraber gelen (şahit melek), “İşte”, der, “onun hep yanımda hazır bulundurduğum defteri! (Her ne yapmışsa bunda yazılıdır).”
اَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍۙ (٢٤)
24. (Hüküm okunur:) “Siz (ey iki melek)! Atın Cehennem’e her azgın kâfiri: hakkı kabul etmemede inatçı mı inatçı,
مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍۙ (٢٥)
25. “Kendi hiç hayır yapmadığı gibi, başkalarını da hayırdan hep alıkoyan; had bilmeyip azan, onulmaz bir şüphenin içinde yuvarlanıp duran,başkalarını da şüpheye atan;
اَلَّذِي جَعَلَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَاَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ (٢٦)
26. “Allah’ın yanısıra bir başka ilâh daha edinen. Atın onu o çetin azabın içine!”
قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَٓا اَطْغَيْتُهُ وَلٰكِنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (٢٧)
27. (Dünyada iken yanından ayrılmayan) şeytanı, “Rabbimiz”, der, “onu ben azdırıp yoldan çıkarmadım. Bilakis kendisi, hakkın pek uzağında geri dönülmez bir sapıklık içindeydi.”
قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ اِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ (٢٨)
28. Allah buyurur: “Böyle Benim huzurumda çekişmeyin. Daha önceden bu azabı bir tehdit olarak size bildirmiştim.
مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَٓا اَنَا۬ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِۚ (٢٩)
29. “Ben’den sâdır olan bir hüküm (*) artık değiştirilmez; ve Ben, kullarıma karşı da asla zalim değilim.”
~Açıklama~
(*) Bu hüküm, Cenab–ı Allah’ın şeytana tâbi olan kâfir ve müşrikleri Cehennem’e atacağı hükmüdür (İsrâ Sûresi/63, Secde Sûresi/13). Cehennem’de şeytanla ve şeytanlarla Cehennemlik insanlar arasındaki ve kâfir–müşrik zalimlerle onlara uyan halk arasındaki atışmalar için bkn: Sâd Sûresi/85,Sebe’ Sûresi/31–33, Sâffât Sûresi/50–57, Mü’min Sûresi/47–52.
يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (٣٠)
30. O gün Cehennem’e “Doldun mu?” diye sorarız; o ise, “Daha yok mu?” diye cevap verir. (*)
~Açıklama~
(*) Âhiret yurdu, her şeyin canlı olacağı yurttur (Ankebût Sûresi/64) ve dolayısıyla Cehennem de konuşabilir (Furkân Sûresi/12, not 4). Bu soru ve cevap, bir bakıma Cehennem’in onu hak eden herkesi alabilecek kapasitede olduğunu vurgulamak için olsa gerektir, çünkü o, dolacaktır (Secde Sûresi/13).
وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ (٣١)
31. Cennet ise müttakîlere yaklaştırılacak, girmeleri için onlardan uzak olmayacaktır.
هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ اَوَّابٍ حَفِيظٍۚ (٣٢)
32. “İşte size va’dedilen mükâfat,–daima gönülden Allah’a yönelen ve O’na karşı vazifelerini dikkatle yerine getiren;
مَنْ خَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ وَجَٓاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ (٣٣)
33. Görmediği halde Rahmân için derin saygı besleyip, içi ürpertiyle dolan ve sürekli Allah’a yönelmiş, O’na boyun eğmiş bir kalble gelen herkese.
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ (٣٤)
34. “Şimdi girin oraya selâmetle ve her türlü kötülükten emniyet içinde. Artık bugün, ölümün olmadığı sonsuzluk günüdür.”
لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ (٥٣)
35. Orada onlar için diledikleri her şey vardır,nezdimizde daha da fazlası olmak üzere. (*)
~Açıklama~
(*) Cenabı Allah buyuruyor: “Ben, salih kullarım için Cennet’te öyle nimetler hazırladım ki, onları ne göz görmüş, ne kulak duymuş, ne de onlar, herhangi bir insanın kalbine doğmuştur.” (Buharî,“Tevhid”,35;Müslim,“Cennet”,4–5)
وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ اَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِۜ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٦)
36. Biz, onlardan (Mekkeli kâfirlerden) önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar, bunlardan daha güçlü–kuvvetli, daha savaşçı idiler ve hakimiyetlerini yaymak için başka ülkelere akınlar ederlerdi. Ama (Allah’ın cezası geldikten sonra) kaçıp kurtulacak yer var mıdır ki?
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (٣٧)
37. Elbette bunda (ölmemiş) bir kalb taşıyan veya gerçeğe kulak vermesini bilen, gözü de etrafını görebilen herkes için bir mesaj, bir ibret vardır.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ اَيَّامٍۗ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ (٣٨)
38. Gökleri,yeri ve bunların arasında bulunan her şeyi altı günde yarattık da, Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, Allah’ın yedinci günde dinlendiği, dinlenme ihtiyacı duyduğu şeklindeki Kitab-ı Mukaddes ifade ve inancını kesinlikle reddetmektedir. Böyle bir inanç, her şeye gücü yeter Allah inancına da ters olup, Allah’in Kadîr-i Mutlak olduğuna inanan Hıristiyanların bir çelişkisidir de.
فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِۚ (٣٩)
39. O halde, onlar ne söylerse söylesinler, sen (va’dimize ve kudretimize güven içinde) sabret ve güneşin doğumundan ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et;
وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاَدْبَارَ السُّجُودِ (٤٠)
40. Ve gecenin bir vaktinde de, secdelerden sonra da yine O’nu tesbih et. (*)
~Açıklama~
(*) Önceki (39’uncu) âyet, sabah, öğle ve ikindi namazlarına, bu âyet de akşam ve yatsı namazlarına işarette bulunmaktadır. Secdelerden sonraki tesbih ise, sabah ve ikindi namazları dışında, diğer farzlardan sonra kılınan sünnet namazlara atıfta bulunduğu gibi, namazlardan sonra söylenen Sübhânellah, El-hamdü-lillâh, Allahü ekber tesbih, hamd ve tekbir sözlerine de imada bulunuyor olabilir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bunların namazlardan sonra 33’er defa söylenmesini önemle tavsiye buyurmuşlardır.
وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍۙ (٤١)
41. Ve Münadî’nin yakın bir yerden çağrıda bulunacağı günü açık bir kulakla bekle. (*)
~Açıklama~
(*) Münadî, Sûr’a üfürecek olan Hz.İsrafil’dir (a.s.).
“Yakın yer”den maksat ise, herkesin Sûr’un sesini sanki yanıbaşında üfleniyormuş gibi duyacak olmasından kinayedir.
يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ (٤٢)
42. O gün bütün insanlar, Sûr’un dehşetli sesini başka hiçbir şeye ihtimal vermeyecek kesinlikte ve Allah’ın gerçekleşmesi kesin bir hükmü olarak işiteceklerdir. Bütün ölülerin diriltilip mezarlarından çıkacakları gündür o gün.
اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ وَنُمِيتُ وَاِلَيْنَا الْمَصِيرُۙ (٤٣)
43. Hiç şüphesiz Biz, evet Biz’iz hayatı da ölümü de veren ve nihaî dönüş de yine Biz’edir.
يَوْمَ تَشَقَّقُ الْاَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًاۜ ذٰلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ (٤٤)
44. O gün yer yarılacak ve onun içinden çıkacak olan insanlar süratle (Sûr’un sesine) koşacaklardır. İşte budur Biz’im için pek kolay olan haşir (insanları mezarlarından kaldırıp, bir meydanda toplama).
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْاٰنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ (٤٥)
45. Biz, o (inkârcıların) söylediklerini çok iyi biliyoruz; sen de onları imana zorlaması gereken biri değilsin. O halde sen, tehdidimden korkanları Kur’ân’la irşad ve ikaz et yeter.
***
51. Zâriyât Sûresi
- 51.Zâriyât Sûresi Mekke’de, müşriklerin mü’minlere karşı işkencelerinin başladığı dönemde inmiştir.
- 60 âyet olup, ismini birinci âyetindeki zâriyât (savuranlar) kelimesinden alır.
- Âhiret ve Cenabı Allah’ın mutlak birliği üzerinde yoğunlaşır; inkârcıları, küfür ve zulümde direten önceki pek çok kavmin başına gelenleri hatırlatarak ikaz eder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًاۙ (١)
1. (Rüzgâr gibi) savurup dağıtanlara,
فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًاۙ (٢)
2. (Bulutlar gibi) ağır yükleri yüklenip taşıyanlara,
فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًاۙ (٣)
3. (Gemiler gibi) kolayca akıp gidenlere,
فَالْمُقَسِّمَاتِ اَمْرًاۙ (٤)
4. Ve Allah’tan gerekli emri alan ve iş bölümüyle (O’nun nimetlerini) taksim edip dağıtan (farklı mertebelerdeki meleklere) yemin olsun ki: (*)
~Açıklama~
(*) İlk üç âyette, Cenabı Allah’ın yerde, havada ve suda (kâinatta) istihdam buyurduğu maddî sebep ve güçlere yemin edilmektedir. Şu kadar ki,kâinattaki her bir iş, o işe asıl vekil ve Allah’ın istihdam buyurduğu melekler vasıtasıyla yerine geldiği,öyle ki, büyük müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır’ın da ifade ettikleri gibi, her bir yağmur damlasının düşmesi bile meleksiz düşünülemeyeceği için, kendilerine asıl yemin edilenler, bu sebeplerin ve güçlerin arkasındaki, Allah’ın memurları manâsında asıl güç olan meleklerdir. Dolayısıyla dördüncü âyet, bir manâda bunların hepsini bir arada zikretmekte, yani farklı farklı mertebelerde bulunan melekleri nazara vermektedir.
Esasen, ilk üç âyette dikkate sunulan işler, dördüncü âyette ifade eden işlerin hazırlığı mahiyetindedir. Rüzgârların esmesiyle havadaki yağmur zerrecikleri bulutlar halinde harekete geçer, derken yağmur yağar. İçinde gemilerin hareket ettiği denizlerin suyla ve yağmurun meydana gelmesiyle münasebeti olduğu gibi,insanlar denizlerde gemilerle hem seyahat eder, hem rızık arar. Yağmuru da, rızkı da canlılara dağıtanlar, meleklerdir.
اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌۙ (٥)
5. Size va’dedilen mutlaka gerçektir;
وَاِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌۜ (٦)
6. Ve o Mahkeme kesinlikle vuku bulacak (ve herkes, yaptığının karşılığını görecektir).
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْحُبُكِۙ (٧)
7. (Meleklerin ve gök cisimlerinin hareketi, Allah’ın emirlerinin tebliği ve yerine getirilmesi, yerdeki şuurlu varlıkların amellerinin yükselmesi için) süslü yollarla, yörüngelerle dolu semâ hakkı için,
اِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍۙ (٨)
8. Siz,(Kur’ân ve onu nasıl niteleyeceğiniz konusunda) tam bir çelişki içindesiniz.
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَۜ (٩)
9. (İnanç, davranış ve düşüncede takip edilmesi gereken) doğru yoldan ancak Kur’ân konusunda aldanan uzaklaşır gider. (*)
~Açıklama~
(*) Buraya kadar âyetler çok önemli bir gerçeğe parmak basmaktadır. Kâinatta çokluk içinde birlik vardır. Bütün diğer varlıklar gibi insanlar da, pek çok bakımdan farklı farklıdırlar. Bununla birlikte, sonsuzca denebilecek çeşitliliğe rağmen, insanlar ve cinler dışında kalan bütün varlıklar aynı Rab,İlâh ve Melik olarak Bir Allah’a ibadet ve itaat ettikleri için,kâinatta asla bozulmaz ve sarsılmaz bir düzen ve âhenk söz konusudur.
Dolayısıyla, kendilerine irade verilmiş ve bu sebeple seçim özgürlüğüne sahip bulunan insanlara ve cinlere de düşen,hem ferdî hem içtimaî hayatlarında yine Bir Allah’a ibadet ve itaat etmektir. Bu demek değildir ki, onlar daima aynı görüşte olacak ve aralarında düşünce ve davranış farklılığı bulunmayacaktır. Asla! Görüş ve düşünce ayrılığının gerekli olduğu pek çok saha vardır, fakat görüş ve düşüncelerin ittifak etmesi gereken sahalar da vardır. Meselâ, inanç esaslarında, Allah’a ibadette, haram ve helâl noktasında temel hükümlerde, temel ahlâkî düsturlarda ve hayatı tanzimde birtakım temel kaidelerde ittifak esastır. Bunların yanı sıra,zaman ve şartlara bağlı, dolayısıyla zaman ve şartların değişmesiyle değişen pek çok kaideler ve düsturlar da vardır.İnsan hayatının hem dünyada hem de Âhiret’teki saadeti ve insanın bilhassa ebedî hayatı kazanması adına bu değişmeyen ve değişen kaide ve düsturlar arasındaki denge çok iyi korunmalıdır.
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَۙ (١٠)
10. Allah’ın rahmetinden uzak olsun o sadece zanna dayanarak konuşup duran yalancılar;
اَلَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَۙ (١١)
11. Ki onlar, cehaletle sarhoş, hak konusunda tam bir gaflet ve kayıtsızlık içindedirler.
يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِۜ (١٢)
12. Bir de kalkıp, “Ne zamanmış bu Hesap Günü?” diye soruyorlar.
يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ (١٣)
13. O gün, onların Ateş üzerinde kıvrandırılacakları gündür.
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ (١٤)
14. “Tadın hak ettiğiniz azabı! İşte, (alaylı alaylı) ‘Ne zaman?’ diye bir an önce gelmesini istediğiniz azap!”
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ (١٥)
15. Ama içleri Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na karşı gelmekten sakınan (müttakî)ler, bahçelerde ve su başlarındadırlar.
اٰخِذِينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِنِينَۜ (١٦)
16. Rabbilerinin kendilerine bahşettiği mükâfatları alıp durmaktadırlar. Onlar, bundan önce (dünyada iken), Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe kilitlenmiş kimselerdi.
كَانُوا قَلِيلًا مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ (١٧)
17. Geceleri az uyur (ve Rabbilerine ibadetten hiçbir zaman geri durmazlardı).
وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ (١٨)
18. Seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
وَفِ۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ (١٩)
19. Mallarında, istemek zorunda kalan fakirlerin ve (iffetlerinden dolayı isteyemeyen) yoksunların hakkı olduğunun şuurunda idiler (ve bu hakları hak sahiplerine verirlerdi).
وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَۙ (٢٠)
20. Yeryüzünde kesin inanmak isteyenler için apaçık deliller vardır;
وَفِ۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ (٢١)
21. Ve bizzat kendi içinizde, kendi varlığınızda da. Böyleyken, gözünüzü açıp da gerçeği görmeyecek misiniz?
وَفِي السَّمَٓاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ (٢٢)
22. Gökte de hem rızkınız vardır, hem de size va’dedilen. (*)
~Açıklama~
(*) Yani, rızık olarak bize ne bahşediliyorsa Allah’tandır. Bu bakımdan Kur’ân, rızkın gökten indirildiğini buyurmaktadır. Ayrıca, yeryüzü gökten inen yağmurla hayat bulduğu ve yerden elde ettiğimiz her şey yağmura muhtaç bulunduğu için, yağmur rızkın ta kendisidir. Gökte olup da bize va’dedilen ise,Allah’ın Cennet dahil, makbul amellerinin karşılığında kullarına verdiği, vereceği her mükâfattır. Onlar da yine Allah’ın nimeti olarak yüce bir manâ ve değere sahip olduğu için kaynakları gök olarak zikredilmiştir.Çünkü gök,yüksekliği, yüceliği simgeler.
فَوَرَبِّ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَٓا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ۟ (٢٣)
23. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu va’d, nasıl sizin konuşmanız bir gerçekse, size iletilen öyle bir gerçektir.
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ ضَيْفِ اِبْرٰهِيمَ الْمُكْرَمِينَۢ (٢٤)
24. İbrahim’in o şerefli misafirlerinden haberin olmuş muydu?
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ (٢٥)
25. Hani (bir gün evinde iken) yanına var-mışlar ve selâm vermişlerdi. İbrahim de, selâmlarını almıştı. “Tanımadığım, fevka-lâdeliği olan kimseler!” diye geçirdi içinden.
فَرَاغَ اِلٰٓى اَهْلِهِ فَجَٓاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍۙ (٢٦)
26. Beklemeden ailesinin yanına geçti ve semiz dana kebabı getirdi.
فَقَرَّبَهُٓ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۘ (٢٧)
27. Önlerine koyup, “Buyurmaz mısınız?” dedi.
فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْۜ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ (٢٨)
28. (Ama ondan yemediklerini görünce,) onlardan yana içine bir endişe düştü. (*) “Endişelenme!” dediler. Sonra da ona büyük ilim sahibi olacak bir oğul müjdelediler.
~Açıklama~
(*) Bir misafir kendisine ikram edileni kabul etmezse,bu,onların başka ve kötü bir niyetle geldiklerini gösteriyordu.
فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ (٢٩)
29. (Bu arada konuşulanları duyan) eşi çığlık atarak yaklaştı ve elini yüzüne vurarak, “Benim gibi bir kocakarının mı çocuğu olacak?” dedi.
قَالُوا كَذٰلِكِۙ قَالَ رَبُّكِۜ اِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ (٣٠)
30. “Evet, Rabbin böyle buyurdu;” dediler, “muhakkak ki O, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır, her şeyi hakkıyla bilendir.”
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ (٣١)
31. (İbrahim,) “Ey (Allah’ın) elçileri, gelişinizin asıl sebebi nedir?” diye sordu.
قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِمِينَۙ (٣٢)
32. “Biz,” dediler, “hayatları günah hasadından ibaret suçlu bir topluluğa gönderildik,
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍۙ (٣٣)
33. “Başlarına çamurdan pişirilmiş taşlar indireceğiz,
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ (٣٤)
34. “Sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarfedenlerin her biri için Rabbinin katında belirlenmiş ve damgalanmış (taşlar).”
فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَۚ (٣٥)
35. (Derken elçilerimiz o topluluğa vardılar ve önce) orada bulunan mü’minleri (azap menzilinin dışına) çıkardık.
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَۚ (٣٦)
36. Şu kadar ki, orada Müslüman olarak tek bir hane halkından başkasını bulmadık.
وَتَرَكْنَا فِيهَٓا اٰيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَلِيمَۜ (٣٧)
37. Neticede, o memlekette (Allah’ın) acı azabından ve cezasından korkanlar için bir ibret mesajı bıraktık. (*)
~Açıklama~
(*) Ayrıntı için bkn: Hûd Sûresi/69–83, Hıcr Sûresi/51–77 ve ilgili notlar.
وَفِي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٣٨)
38. Musa(nın yaşadıkların)da da (bir ibret mesajı vardır). Hatırla ki, O’nu apaçık bir delille Firavun’a göndermiştik.
فَتَوَلّٰى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ (٣٩)
39. Ama Firavun, kendisine dayandığı ordusuyla birlikte haktan yüz çevirdi ve (Musa hakkında) “Bu”, dedi, “ya bir büyücü veya bir deli.”
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌۜ (٤٠)
40. Neticede Firavun’u da, ordularını da kıskıvrak yakaladık ve denizin dibine geçiriverdik. Boğulurken yaptıklarına bin pişman kendini kınıyordu.
وَفِي عَادٍ اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَۚ (٤١)
41. Âd (kavminin başına gelenlerde de aynı şekilde bir ibret mesajı vardır). Onlara ise her şeyi kasıp kavuran ve kökünden kurutan bir kasırga gönderdik.
مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِۜ (٤٢)
42. Önüne her ne çıkarsa çıksın, âdeta bir kül halinde savuruyordu.
وَفِي ثَمُودَ اِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى حِينٍ (٤٣)
43. Semûd’da da (ibret mesajları vardır). Kendilerine, “Bir süre daha hayatınızı yaşamaya devam edin bakalım!” dendi.
فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ (٤٤)
44. Ama onlar, Rabbilerinin emrinden bütün bütün çıktılar da, kendilerini bakıp dururlarken (dehşetli bir patlamayla birlikte) o müthiş yıldırım yakalayıverdi.
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَۙ (٤٥)
45. (Kurtulmak için) ne doğrulabildiler, ne de herhangi bir yerden yardım gördüler.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ۟ (٤٦)
46. Ve daha önce de Nuh’un kavmini (helâk etmiştik). Onlar, her bakımdan yoldan çıkmış bir topluluk idi.
وَالسَّمَٓاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ (٤٧)
47. Göğe gelince: (*) onu çok sağlam bir şekilde bina ettik; Biz, çok geniş bir kudret ve hakimiyet sahibiyiz. (**)
~Açıklama~
(*) Helâk edilmiş toplulukların hayatından kesitler sunduktan sonra gelen bu âyet, 22’nci âyetten devam mahiyetindedir.
(**) Bu ifadenin aslı,“genişleteniz,genişletiyoruz” manâsına da gelmektedir. Eğer kastedilen bu manâ ise, bu takdirde, son zamanlarda ortaya atılan sürekli genişleyen kâinat teorisinin doğruluğu ortaya çıkar.
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ (٤٨)
48. Yeryüzünü: onu da Biz döşedik; gerçekten ne de güzel döşedik.
وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (٤٩)
49. Üzerinde düşünüp ders alırsınız diye her şeyi çift yarattık.
فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ اِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌۚ (٥٠)
50. “(Madem bütün bunları yapan Allah’tır ve O, sizin yegâne İlâhınız ve Rabbinizdir,) o halde derhal Allah’a kaçın (O’nun himayesine koşun)! Muhakkak ki ben, sizin için O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۜ اِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٥١)
51. “Allah’ın yanısıra başka bir ilâh icat etmeyin. Muhakkak ki ben, sizin için O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.”
كَذٰلِكَ مَٓا اَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ (٥٢)
52. Bunun gibi, onlardan (Mekkelilerden) önce gelip geçmiş topluluklardan hangisine bir rasûl gelmişse, mutlaka muhatapları O’nun için, “Bu, ya büyücü veya bir deli!” dediler.
اَتَوَاصَوْا بِهِ۪ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ (٥٣)
53. Yoksa birbirlerine tavsiyede mi bulundular, aralarında anlaştılar da mı hep böyle söylediler!? Hayır, onların hepsi tuğyankâr birer topluluktu (da, ondan böyle diyorlardı).
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَٓا اَنْتَ بِمَلُومٍۘ (٥٤)
54. O halde (ey Rasûlüm),onlarla tartışmaya girme, bırak onları; böyle yapmakla kınanıp suçlanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ (٥٥)
55. Bununla beraber, tebliğine ve gerçeği hatırlatıp öğüt vermeye devam et. Çünkü öğüt ve hatırlatma, her zaman için mü’minlere (ve imana açık ruhlara) fayda verir. (*)
~Açıklama~
(*) Son iki âyet, Allah yolunda hizmet konusunda iki önemli noktaya dikkat çekmektedir. Allah’ın dinini anlatırken, tebliğ ederken tartışmanın hiçbir yararı yoktur. Önemli olan, kendi üslûbuyla Din’i anlatmak ve yaşamaktır. Ayrıca, tebliğ yapılırken mü’minler de nazara alınmalı, onlar nasıl olsa inanmışlardır diyerek ihmal edilmemelidirler. Çünkü herkesin nasihata ve hatırlatmaya ihtiyacı vardır.
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ (٥٦)
56. Ben, cinleri ve insanları ancak (Ben’i tanısınlar ve) Bana ibadet etsinler diye yarattım. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, Allah’ın varlıkları yaratmasındaki maksadı beyan buyurmaktadır. İnsanların ve cinlerin dışındaki bütün varlıklar Allah’a mutlak manâda ibadet ve itaat ederken, irade ile serfiraz kılınan insanlar ve cinler ise, aynı sorumluluğu taşımakla birlikte, bu konuda zorlanmamışlardır. Çünkü onlar, imtihandadır. Allah’a ibadet ve itaat, insanların ve cinlerin hem ferdî hem içtimaî, hem dünya hem Âhiret hayatları için her bakımdan lüzumlu ve asla vazgeçilmez değer ve öneme sahiptir.
- Bediüzzaman, bu konuda şöyle yazar:
Katiyen bil ki, yaratılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, Allah’a imandır. Ve insaniyetin en yüce mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Allah’a iman içindeki marifetullahtır (Allah’ı tanıma). Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki Allah sevgisidir. Ve ruh–u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o Allah sevgisi içindeki ruhanî–manevî lezzettir. Evet, bütün hakikî saadet ve halis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet,elbette marifetullahta ve muhabbetullahtadır. Onlar,onsuz olamaz. Cenab-ı Hak’kı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, nurlara, esrara ya bilkuvve (potansiyel olarak) veya bilfiil mazhardır. O’nu hakikî tanımayan,sevmeyen,nihayetsiz dertlere, zorluklara, elemlere ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, neticesiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan,fâni dünyada insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine sığınır, kudretine istinat eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (Mektûbât,“ 20.Mektup”, Mukaddime)
مَٓا اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ (٥٧)
57. Ben onlardan nafaka istemiyorum; Beni yedirip beslemelerini de istemiyorum.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ (٥٨)
58. Muhakkak ki Allah’tır bütün varlıkların rızkını tam olarak ve tam zamanında veren, kâmil kuvvet ve iktidar sahibi olan.
فَاِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ (٥٩)
59. Öyleyse, (iman ve ibadette O’na şirk koşarak veya O’na ibadet etmekten kaçınarak) zulüm işleyenlerin elbette azapta (helâk edilen) yoldaşlarının payı gibi bir payları olacaktır. O bakımdan, o azabı bir an önce göndermemi istemelerine hiç gerek yok.
فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ (٦٠)
60. Madem öyle, kendisiyle tehdit edildikleri o günden dolayı vay o küfredenlerin haline!
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal