72-) İslâmî meselelerin tabakaları vardır.

”İslâmî meselelerin tabakaları vardır. Bunlardan biri açık delil istese, diğeri zann-ı galip (kabul yönünde ağır basan bir zan)la yetinir. Bir diğeri için reddetmemek kâfidir. O bakımdan, imanın ve İslâm’ın esaslarıyla ilgili olmayan meseleler, din imtihan da olduğu için, akla kapı açıp, iradeyi elden almayacak şekilde takdim edilir. “ [Sözler, “24. Söz, 3. Dal, 2. Asıl”]

Din’de tefakkuh sahibi olmayan, yani onu künhüyle, mahiyetiyle ve gerçek niteliğiyle kavrayamayanların en çok düştükleri hatalardan biri, Din’in bütün meselelerini aynı gibi görmeleridir. Oysa, Din’de ‘usûl’ vardır, ‘fürû’ vardır. Yani nasıl bir ağacın kökleri, gövdesi, dalları vardır, bunun gibi, kendine has ruhuyla, mahiyetiyle tezahür eden Din ağacının da ‘usûl’ denilen kökleri, bir de ‘fürû’ denilen dalları bulunur. ‘Zarurat-ı dîniye’ denilen iman esasları ve İslâm’ın şartları, Din’in usûlü-nü, köklerini oluşturur. İslâm, bu konularda en ince ayrıntılara kadar zihinleri aydınlatır, kalbleri teslime hazırlar, fakat onu kabûl edip etmemekte nihaî tercih yine insan iradesine aittir. Din’in diğer boyutları ve hükümleri içinde de farz, vacip, sünnet, müstehap, mekruh ve haram olanlar elbette vardır. Fakat bunlar, derece derece Din’in fürû veya fürûatını, yani dallarını teşkil eder. Nasıl dallar içinde ana dallar, onlardan ayrılan yan dallar, onlardan ayrılan daha ince dallar vardır, Din’in de ‘fürûât’ denilen hükümleri aynen böyledir. Bu fürûât kısmında da yine Kitap ve Sünnet gerekli izahta bulunur, girilmesi gereken ayrıntılara girer. Din’in iman esaslarına, İslâm’ın şartlarına, Kitap ve Sünnet’te açık hükümlerine inanmak şarttır. Bunlar, delilleriyle ortaya konmuştur.

Bir diğer misalle, nasıl ki elmas, altın, gümüş, kurşun, demir vs. den her birinin birer kıymeti ve kendine has özelliği vardır ve her biri diğerinden farklıdır, öyle de, Din’in takip ettiği ana gayeler, kıymet ve delil bakımından birbirinin aynı değildir. Birinin yeri hayal olsa, ötekinin vicdandır. Beriki sırrın da sırrındadır. Nasıl bir adam, ticarette bir kuruş veya on para yerine bir elmas veya bir altın verse onun beyinsizliğine, malın değerini bilmeyen biri, yani sefih olduğuna hükmedilir ve o zat tasarruftan alıkonur veya böyle olduğuna dair hakkında bir hüküm sabit olmazsa, bu takdirde pek yerinde bir yuha işitir ve tüccar olacağım derken hayalci bir maskara olur; öyle de, dînî hakikatleri birbirinden ayırmayıp, her birine hak ettiği değer ve itibarı vermeyen ve her hükümde Şeriat’ın mührünü tanımayan, hattâ o muazzam fabrikadaki parçaların her birinin kendi mihveri üzerinde hareket etmesine sekte vuran gayr-ı mümeyyizlerin, (doğruyu yanlıştan, hakikati sahteden, faydalıyı zararlıdan… ayırma kabiliyetine sahip olmayan aklı ermezlerin) her biri şu acemi adama benzer: Gayet muntazam ve büyük bir makine içinde küçük bir çarkı görür. Bu çark, çalışması ve pozisyonu itibariyle onun gözüne büyük çarklarla uygunluk içinde görünmediğinden, makine ilminde hiçbir behresi olmamasına ilaveten, sahip olduğu gurur, sathî bakışıyla onu aldatır ve her parçası yerli yerinde olan makinede ıslah niyetiyle değişiklik yapmaya ve neticede fabrikayı hercümerç edip, bizzat kendi nefsine büyük bir vebal, büyük bir yük olmaya götürür. Kısaca: Şeriat’ın her bir hükmünde Şeriat Sahibi’nin vurduğu bir değer ve geçerlilik hükmü vardır. O mührü “okumak” gerekir.

Ayrıca, Din’e ait, meselâ bazı âyetlerde ve hadislerde Kıyamet alâmetleri gibi gelecek bazı hadiselerin haber verilmesi, Siyer, yani Peygamberimiz’in hayatıyla ilgili meseleler ve Peygamberimiz’in mûcizeleri gibi konular vardır. Bunlar, elbette Din’in usûlü, yani esasları ve farziyet, vücûb ve sünnet olma ifade eden fürûâtı derecesinde değildir. Özellikle gelecekle ilgili verilen haberler ve bazı müteşabih unsurlar Kur’ân’da ve hadislerde kapalı ifade edilmiş ve tefsiri genellikle zamana ve ilmin gelişmesine bırakılmıştır. Bunun yanısıra, o tür meselelerde her zamanın, her asrın, her çağın ve dönemin hissesi olduğundan, bunlarla ilgili rivayetler, zaman zaman birbirine karıştırılmıştır. Ayrıca, bunları ve bunlar gibi meseleleri anlamak, kavramak, görebilmek biraz da imanda derinliğe, Din’de tefekkuha, yani derin ve kapsamlı idrak ve anlayışa baktığı için, Din’in de imtihan olması sebebiyle bunları ifadelerde akla kapı açılmış, aklın belli ölçülerde anlayabileceği işarette bulunulmuş, fakat kabûl edip etmeme konusunda irade mecbur bırakılmamıştır. Her mesele kendi sahasında değerlendirildiği ve değerlendirilmesi gerektiği, her ilim gibi Dinî ilimlerin her birinin kendine ait ‘usûl’ denilen bir metodolojisi olduğu için, böyle meselelerde Tefsir’in, Hadis’in, Fıkh’ın, Tasavvuf’un, Siyer’in usûlüne, yani metodolojisine, kendine ait kaidelerine bağlı kalmak, değerlendirmeyi ona göre yapmak gerekir. Fıkıh Usûlü bilmeden içtihada kalkmak, reyde bulunmak, Tefsir Usûlü bilmeden âyetler üzerinde konuşup hüküm vermek, Hadis Usûlü bilmeden hadisleri değerlendirmek, her zaman kaygan bir zemindir ve maalesef günümüzde bu, çok yaygındır.

İSLÂM, HER MESELESİNİ AKLA TESCİL ETTİRİR, FAKAT AKLI KENDİNE HAKEM KILMAZ

İnsan bilgisi ve kavrayışı, sınırlıdır; İslâm, meselelerini akla kabûl ve tescil ettirir, fakat her akıl, onun her meselesini kavrayamaz. Ayrıca, İslâm, her insan aklını meseleleri için hakem ve yargıç tayin etmemiştir. Kur’ân-ı Kerim, “Allah bilir, siz bilmezsiniz!” (Ör: Bakara Sûresi/2: 216.) buyurur. Çünkü İslâm, bir zamana, bir döneme, bir halka ait değildir. O, her döneme, her millete, herkese hitap eder. Ama biz, zamanın, hattâ mekânın tesirinden kurtulamayız. Geçmiş hakkında her bakımdan kesin bilgiler sahibi olamadığımız gibi, geleceği bilmez, içinde bulunduğumuz zamanda olup bitenlerin gerçeği hakkında her zaman yeterli bilgiye ulaşamayız.

Bilgi edinme sahası ve bilme kapasitesi böylesine dar olan insan, bu darlığı için aklını Din’e hakem kılarsa bu, en basitinden had bilmezlik olur. Dolayısıyla, Dinî ilimlerin sahasına giren meselelerde her ilmin usûlüne bağlı kalmak ve o ilimde ihtisas sahibi olmak, zamana, zamanın tefsirine ve ilimlerin inkişafına bırakılmış meselelerde aceleci olmamak, müteşabih konularda her zaman ihtiyatlı bulunmak, kök ve gövde mesabesindeki meseleler ile dal mesabesindeki meseleleri birbirine karıştırmamak, her meselede herkes için ikna edici delil ve detay aramamak, Din’i doğru anlamanın esaslarındandır.

Hakkında açık tafsilat verilmemiş ve zamanın tefsirine ve ilimlerin gelişmesine bırakılmış meseleler ile müteşabih hususlarda, bu konularda ihtisas sahibi bile olsak aklımızın almadığı ve izah edemediğimiz noktalarda usûl veya metodolojiye uygunluk açısından problem yoksa, meselâ bir rivayet için Hadis ilmi açısından açıkça ve ittifaken mevzu hükmü verilmemişse, hemen reddetmeye gitmeden tevakkuf etmek (herhangi bir hüküm vermeden susmak) ve “Her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf Sûresi/12: 76.) gerçeğini hiçbir zaman göz ardı etmemek gerekir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 23 kez okundu